Sosyalist Dergi: 9 |  Fatih Aydın |
CENNETİNİ KAYBETMEYEN ŞAİRİMİZE DAİR

Ben beni bir daha ele geçirsem
-abıhayat içersem demiyorum-
kapılar açılsa bir daha.
ben bu haneye bir daha girsem
yaşardım yine böyle kanrevan içinde
yine böyle aşk ile sersem
ben beni bir daha ele geçirsem.

     Memet Fuat 2000 yılı Ağustos ayı içinde Adam yayınlarından “Nâzım Hikmet” adıyla bir kitap yayınladı. Bu incelemeyi yaparken, biz kitabın Ekimde yapılan ikinci baskısından yararlandık. Doğrusu, bugüne kadar incelediğimiz sol yayınlar içinde kitabın herhangi bir eleştirisine rastlamadık; kitaba ilişkin olarak yalnızca yayınevinin verdiği ilanlar ve reklamlar ile kimi tanıtım yazıları çıktı. Bundan dolayı da kitabın bizim açımızdan tanıtım işini kendimiz ele alma gereği duyduk.


     Sol edebiyat yayıncılığı içinde yer alanların çok yakından bildiği ve kabul ettiği gibi, Nâzım üstüne ne yazarsan yaz, piyasa yayıncılığı diliyle konuşacak olursak, “tutar”. Görünen o ki Memet Fuat biraz da bu duruma güvenmiş ve yazmış. Biliyorsunuz Memet Fuat’ın Nâzım’ın üvey oğlu olması gibi uğraşılarak kazanılmayacak bir özelliği var. Bu nedenle, sözkonusu Nâzım Hikmet olunca, kendisinde bir sahiplik duygusu taşıyor ve Nâzım’ı kendisine ait bir insan ve “alan” olarak görüyor olabilir. Kim bilir belki de bu nedenle olsa gerek bu kitabı yazarken de doğrusunu isterseniz, dışarıdan böylesine büyük bir şairi tanımaya niyet etmiş birinin beklentilerinin aksine, herhangi bir şekilde objektif davranma ihtiyacı duymamış. Yalnız tarafgir bir yaklaşım sergilemesinin eleştiri alabileceği düşüncesi taşıdığından olacak, “benim yaptığım iş... şairin kişiliğine yönelik öznel bir yaklaşım. Belgelerin öznel bir yorumu. (s.7)” diyerek kendince olası eleştirilerin önünü kesmeyi amaçlamış.
      Şimdi burada kısa bir parantez açarak Memet Fuat’ın 2001 yaz aylarında yayınladığı ve aydınları konu alan kitabının da çok eleştirildiğini, kendince bir kıstas belirleyerek kimi insanları dışarıda bıraktığını; buna mukabil bir spor veya sanat dalında başarılı olmuş kimi insanları ise aydın kategorisinde değerlendirdiğini görüyoruz. Dolayısıyla “öznellik” Memet Fuat açısından sanki bilinçli bir tercihmiş gibi görünüyor denebilir. Ama, bu ölçüde kullanılan bir sübjektif yaklaşım, sonuçta bilimsel bir görüntü altında, büyük medyanın olanaklarını kullanarak kendi benimsediği doğruları -veya yanlışları- kitlelere empoze etme gayret ve niyeti taşır diyebiliriz. Memet Fuat’ın son yaptıkları ve yayınları bizce bu amaç doğrultusunda atılmış adımlardan ibarettir.
      Nâzım Hikmet kitabında anlatılanlar için Memet Fuat hem bilimsel bir derleme yapmadığını itiraf ediyor, ama aynı zamanda anlatılanların gerçeğine ulaşma niyeti taşıdığını söylüyor. İkisinin nasıl bir arada bulanabileceğini de anlamak herhalde bize kalıyor. Eğer elde belge varsa bu belgeleri kullanıyor, ama eğer belge yoksa kendi duyarlılığına güvendiğini söylüyor.

“Çeşitli dillerde Nâzım Hikmet üstüne pek çok kitap yayımlandı. Bazılarının karışık, bazılarının yanlışlarla dolu, bazılarının yetersiz oldukları söylenebilirse de, taşıdıkları bilgiler yan yana konunca önemli bir birikim ortaya çıktığı bir gerçek.

Bu kitabı yazarken onlardan bol bol yararlandım, ama bilimsel bir derleyip toparlama işine kalkışmadım. Benim yaptığım şairin ruhsal yapısını göz önünde tutarak, anlatılanların gerçeğine ulaşma çabası oldu.

Nâzım Hikmet’le yirmi yıl baba oğul gibi yaşamış, daha sonra ise bütün şiirlerini, yazılarını, mektuplarını yayımlamış olmanın verdiği duyarlıkla, hangi durumda, nasıl davranacağını çok iyi biliyorum. Belgeleri olmayan konularda bu duyarlığıma güvendim.” (s.7)

      Aslında kitap, eğer Memet Fuat’ın yazının gelişimi içinde aktaracağımız bilinçli yönlendirmeleri olmasa, Nâzım üzerine yapılmış kapsamlı ve hoş bir değerlendirme. Kitapta, eserin altbaşlığında da belirtildiği gibi Nâzım’ın “Yaşamı, Ruhsal Yapısı, Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri” anlatılmış. Bu açılardan çok yararlanılabilecek bir kaynak olduğunu belirtelim. Örneğin, bizleri de yakından ilgilendiren iki dostun, yasal yollardan giriş yapamayınca gizlice girdikleri Türkiye’de yakalanmaları ve yargılanmaları esnasında başlarından geçen anekdotlar ülkemizde bazı şeylerin hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze kadar taşındığının birer kanıtı olmuş.

“Nâzım ile Laz İsmail 1928 Temmuzunda, gizlice sınırı geçerek Türkiye’ye girdiler. Hopa’da yakalandıklarında üstlerinde sahte pasaportlar vardı. Sınırı izinsiz, üstelik de sahte pasaportlarla geçmek suçuyla Savcı’nın karşısına çıkarıldılar.
Ayrıca Nâzım’ın cebinde eski yazıyla yazılmış bir defter bulunmuştu. Bir sayfanın tepesinde “Moskova’da Heraklit’i Düşünüş” deniyordu. Görevliler eski yazı “Heraklit”i, “Her ekalliyet” diye okudular.
Savcı, Moskova’da azınlıkları mı düşündüğünü sordu Nâzım’a. Yeni bir ayaklanma mı planlıyordu? Sözcüğün yanlış okunduğunu, “Her ekalliyet” değil, “Heraklit” olduğunu öğrenince, be kez,
“Heraklit de kim?” diye diklendi.
“Eski bir Yunanlı filozof...”
“Yunanlılarla mı ilişkin var?”
İki arkadaş yargılanmak üzere Rize’ye gönderilmeden önce Hopa cezaevinde beklediler. Güneşsiz, havasız, karanlık bir koğuşta, neredeyse hepsi köylü olan tutuklularla birlikte yatıp kalktılar.
İlk günler giyimleri, davranışlarıyla başka bir dünyanın insanları oldukları hemen anlaşılan bu iki “şehir uşağı”na uzak duran koğuşdaşları, gardiyanlardan onların yoksullardan yana bir takım eylemleri yüzünden kötü kişi bellendiklerini öğrenince, üstelik İsmail’in Lazca konuşabilecek kadar köklü bir Karadenizli olduğunu görünce, buzlar eriyiverdi.
Nâzım Hikmet ilk olarak cezaevine giriyor, yoksul Anadolu halkını ilk olarak böylesine yakından tanıyordu.” (s.81)

Yukarıda anlatılan olay nedeniyle tutuklanan iki dost için basında çıkan ve onların kelepçeli olarak, “sanki bir cani gibi” oradan oraya taşınmalarını eleştiren yazılara rağmen polisin ve jandarmanın tutumu değişmiyor.

“14 Ekim 1928’de, Nâzım ile Laz İsmail, Ankara’ya gene bileklerinde kelepçeleri, arkalarında jandarmalarıyla gittiler. Hemen sorgulanıp tutuklandılar.

      Önceki yargılanmalarından gerekli bilgilerin, belgelerin toplanması biraz sürdü. Ancak 4 Kasım 1928’de başlayan duruşmaları 23 Aralık 1928’de sona erdi. Serbest bırakılmalarına, yüzlerine karşı, oy birliğiyle karar verildi.” (s.86)

     Burada bir ara daha vererek Memet Fuat’ın ve onunla birlikte kemalist pek çok yazar çizerin Nâzım Hikmet ile Mustafa Kemal Atatürk ilişkisine bir değinelim. Pek çoklarının ısrarla burjuvazinin genel tavrından ayrı bir yere koymak istedikleri Mustafa Kemal’in, Nâzım’ı hep korumak istediğine veya ona karşı ayrı bir sempati beslediğine ilişkin bütün efsanelerin aslında ne kadar gerçeklerden kopuk olduğu Nâzım’ın yargılanma süreçleri incelendiğinde anlaşılır. Çünkü Nâzım gerek Mustafa Kemal’in yaşadığı dönemde, gerekse sonrasında hep yargılanmış, kimi zaman tutuklanmış, kimi zaman ağır, kimi zaman hafif cezalara çarptırılmıştır. Ama, kendisini rahat hissedebileceği, polisin takibatlarından kurtulduğu, rahatça iş bulabildiği uzun bir dönemi hiçbir zaman olmamıştır. Üstelik de, annesi Celile Hanımın teyzesinin oğlu olan, kendisinin dayı dediği, M. Kemal’in sofralarına oturacak kadar Çankaya ile içli dışlı, Kurtuluş Savaşı kahramanlarından general Ali Fuat Cebesoy’a rağmen hiçbir zaman rahat edememiştir. Sırf bu durum bile, burjuvazinin gerektiğinde yönetici konumda, iktidarın en tepesinde bulunan şahısları dahi hiçe sayarak sınıfsal düşmanlık sergilediği anlaşılabilir.
     Bu durum anlaşılır ama, sözkonusu yazarların yıllardır hangi amaca hizmet etmek için bu tür efsanelerden medet umdukları anlaşılmaz. Ayrıca, yeri gelmişken, Memet Fuat’ın tüm kitap boyunca ısrarla “sosyalizm”, “kapitalizm” gibi Türkçe olmayan ancak neredeyse çıktıkları günden beri siyasi literatüre bu şekilde geçmiş ve kabul edile gelmiş sözcükler yerine “toplumsalcılık”, “anamalcılık” gibi öztürkçecilik akımına uygun ancak kulağa çok daha uzak ve yabancı gelen terimleri kullandığını da belirtelim. “Anamalcı düzeni değiştirmek ve yerine toplumsalcılığı temel alan bir düzen getirmek istemekteydiler” gibi bir cümleyle verilmek istenen mesajın, sosyalist siyasal kültürün yıllardır alışkın olduğu literatürden çok daha farklı bir içerik taşıdığı herhalde açıktır.

     Zoraki Genel Sekreter
     Nâzım’ın hayatını anlatmaya kalkınca, onun komünist kimliğiyle partili mücadele yürütmesini anlatmadan geçmek kadar akla hayale gelmeyecek bir şey olamaz. Bu nedenle hayat hikâyesinin bir yerinde parti kuruculuğu ve parti üyeliği de geçmek zorunda kalıyor. Bakın bu tarihsel gerçeği Memet Fuat nasıl bir hale büründürmüş: Bir komünistin, hele de o karanlık dönemlerde, parti genel sekreteri olmak gibi bilinçli tercihini, arkadaşlarının ısrarına dayanamayarak, kerhen kabul eder pozisyona sokarak genç kuşakların gözünde Nâzım’ı karalamaya çalışmış. Nâzım’ın bütün şiirlerine sinen devrimci duygularının pratikle yoğrulmasını Memet Fuat birbirinden ayırarak vermeyi tercih ediyor.

“Nâzım Hikmet kavgasını devrimci bir şair olarak yürütme kararıyla ‘Resimli Ay’da çalışmaya başladığında, yasadışı Türkiye Komünist Partisi tutuklamalar, işkenceler, çözülmelerle dağılmış durumdaydı. Bir süre partiyi cezaevinden yönetmek isteyen Şefik Hüsnü Bey, 1929 Nisanında salıverilip yurt dışına çıkınca dağınıklık daha da arttı. Arkası kesilmez kovuşturmalar, bir takım iç tartışmalar, bölünmelerle sonuçlanıyordu.
4 Mayıs 1929’da tutuklanan otuz beş kişi arasında Nâzım Hikmet yoktu. Yapılan yer altı eylemlerine katılmadığı için kurtulmuş, ama bu kez de katılanlarla arasına soğukluk girmişti.
Yeniden toparlanmak isteyen bazı yakın arkadaşları, Hamdi Şamilov başkanlığında yeni bir parti kurarlarken, onu zorlayarak parti sekreterliğine getirdiler. Böylece hiç istemediği halde gene siyasal bir görev yüklenmiş oldu.
Bu arada Hasan Ali Bey (Ediz) Moskova’dan gelerek Komintern’e bağlı ayrı bir grup oluşturmuştu. 1930 Ağustosunda tutuklanan bu grup üyeleri 1931 Şubatında çeşitli cezalar alırken Hasan Ali Bey de iki yıla mahkum oldu.
1932 Şubatında, İstanbul’da, Zeki Beyin (Baştımar) evinde yapılan, Moskova’dan gönderilmiş bir delegenin de katıldığı kongrede, Nâzım Hikmet’in Komintern kararlarını eleştirme özgürlüğü isteyen başka bir örgütlenme içinde yer aldığı için partiden uzaklaştırılmasına karar verildi.
Arkasından, dışardaki başkan Şefik Hüsnü Bey, 1935 Martında, Moskova’ya, Stalin karşıtı çalışmaları yüzünden Nâzım Hikmet’in partiden çıkarıldığını bildiren bir rapor gönderdi.
Komintern bülteniyle duyurulan bu haber, Türkiye’de de, “Orak-Çekiç”in şairi kara listeye alan 1 Haziran 1936 sayısında açıklandı.
Ayrıca, Dr. Hikmet (Kıvılcımlı) Marksizmin Kalpazanları adlı kitabında Nâzım’ın dış görünüşünün altında sıradan bir “burjuva şairi” yattığını ileri sürdü.” (s.89)

     Gördüğünüz gibi, herkesin bildiği gerçekleri ters yüz etmekte mahirce davranan Memet Fuat, günümüzde hüküm süren Nâzım’ı evcilleştirme kampanyalarına uygun bir tavır sergiliyor. Nâzım aslında “siyasa”dan uzak durmaya niyetli idi, ayrıca Stalin’e düşman idi, hem de yasadışı partiden uzaklaştırılmış idi. Ama tüm bu yazılanlara rağmen, Memet Fuat’ın bu iddiaları gene kendi sözleriyle üstelik de aynı kitaptan yapacağımız alıntılarla çürütülebilir.

TKP’ye yönelik hiç durmayan operasyonlardan birinde, 1933’te girdikleri
“Bursa cezaevinde tutuklular arasında yasadışı Türkiye Komünist Partisi’nin hem ‘Muvafakat’, hem de ‘Muhalefet’ grubundan kişiler vardı. Bunlar arasında alttan alta birtakım tatsız çekişmeler yaşanıyordu.

Nâzım Hikmet’in yakın arkadaş saydığı, bir süre babasının evinde barındırdığı, yazın dünyasına tanıtmak için birlikte kitap çıkardığı, kendisi gibi, Komintern’in dışladığı ‘Muhalefet’ grubundan olan Nail V.’nin (Çakırhan), ‘Muvafakat’ grubuna geçmesi, onu çok sarsmıştı. Bunun ödülü olarak Nail V. Cezaevinden çıkınca Moskova’ya öğrenime gönderildi.” (s. 143)

     Tarihsel bir olayı anlatırken bile yazarın takındığı düşmanca tavra bakınca, insanın bu kitabın ısmarlama yazıldığına inanası geliyor. Komünistlerin arasında dönem dönem baş gösteren ayrılıkların mutlaka maddi bir karşılığı olması gerektiğini iddia eden yazar, bu fikre büyük bir ihtimalle kendi yaşam pratiğinden bakarak karar vermişe benziyor. Nâzım’ın partiden uzaklaşıp yalnız kalmaya karar verdiği iddiasını güçlendirmek üzere de, onun arkadaşlarıyla ilişkilerini kimi zaman abartarak aktarma yoluna gidiyor:

“Nâzım Hikmet sonunda aklanacağı bir davada, tam altı ay boyunca, üstelik de kendisini “Marksizm kalpazanı” diye niteleyen, bir araya gelmesi olanaksız kimselerle birlikte, boşu boşuna yargılanmış, bir süre tutuklu kalmış, evini geçindirmek için çalıştığı gazetelerden uzaklaştırılmıştı...
Oysa iki yıldır hiçbir yasadışı örgütle ilişkisi yoktu. Salt yayın alanında çalışıyordu. Bireysel olarak inancı doğrultusunda davranıyor, faşizme karşı bağımsız bir yazar, özgürlükçü, barışçı bir sanatçı olarak savaşım veriyordu.
Bu tavrını sürdürmeye, yasadışı örgütlenmelerden uzak durmaya kesin kararlıydı. Ayrıca bunu herkesin bilmesini, kendisiyle yok yere uğraşılmamasını istiyordu.” (s. 210)

     Sevdalınız Komünisttir
     Tüm bunlara rağmen, Memet Fuat’ın aktardığı anekdotların kimisi, Nâzım’ın nasıl sağlam bir kişilik yapısına sahip olduğunu, inancını sürekli diri tutmanın yollarını bulduğunu gösteriyor. Çok ilginç olan bu anılardan birinde, Nâzım, etkisi günümüze kadar süren mesajlar gönderiyor. Kitapta çok ayrıntılı bir şekilde anlatılan hukuksuz bir yargılama süreci sonucunda tamamen uydurma gerekçelerle hapishaneye atılan Nâzım, dışarıya çıkabilmek için dolaylı, dolaysız pek çok girişimde bulunuyor. Girişimlerine aydınlardan da zaman zaman destek bulabiliyor elbette. Bu desteklerden birisi Cahit Sıtkı’dan şiir olarak geliyor. Pek bilinmediğini sandığımız bu şiiri ve Nâzım’ın tepkisini aktaralım:

“Nâzım Hikmet durumunu anlatırken böyle “zindanlarda çürütülen” filan gibi sözler eder, ama bir başkasının kendisine sevgiyle de olsa acıyarak bakmasına kesinlikle katlanamazdı.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın 1947’de yazdığı, 1 Mayıs 1950’ye kadar sadece birinci bölümü yayımlanan, “Bir Şey” adlı şiirinin ikinci bölümü şöyleydi:

II

Bir şey daha var yürekler acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalp ağrısı
Alır beni tâ Bursa’ya götürür.

Yeşil Bursa’da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Tâ yüreğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür

Benerji Jokond Varan Üç Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evlâdı bu memleketin
Nazım ağbey hapislerde çürür.

     Yayımlanmasa da elden ele dolaşarak Bursa Cezaevi’ne kadar gelen bu şiir, “bir garip kuş”, “otur denmiş oracıkta oturmuş”, “hapislerde çürür” gibi sözleriyle Nâzım Hikmet’i bayağı rahatsız etmişti.

     Karşılık olarak “Yatar Bursa Kalesinde”yi yazdı:

Sevdalınız komünisttir
On yıldan beri hapistir,
Yatar Bursa kalesinde.

Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
En âlâ bir mertebeye ermiş yatar,
Yatar Bursa kalesinde.

Memleket toprağındadır kökü,
Bedreddin gibi taşır yükü,
Yatar Bursa kalesinde.

Yüreği delinip batmadan,
Şarkısı tükenip bitmeden,
Cennetini kaybetmeden,
Yatar Bursa kalesinde.”
(s.432-433)

     [Nâzım’ın bu şiiri, farklı kaynaklarda kimi dizeleri olmadan verilmiş. Örneğin son dörtlüğün, burada görülen “Yüreği delinip batmadan” dizesi kimi kaynaklarda yer almıyor. Hangisinin asıl olduğunu bilmek, eğer bu konuda araştırma yapmıyorsanız pek mümkün değil. Ama, Memet Fuat’ın verdiği şekliyle, şiir daha akla uygun geliyor.]
     Kampanyalar sonunda başarıya ulaşıyor ve Menderes iktidarı sırasında Nâzım hapisten çıkıyor. O dönemin önde gelen gazete ve gazetecilerinin bu konuda gösterdikleri gayretler kitapta çok ayrıntılı aktarılıyor. Yaşanan gerilimler, yanlış anlamalar, farklı alanlardan kampanyaya destekler çok aydınlatıcı. Nâzım, özgürlüğüne kavuştuktan sonra bu kez de yasadışı bir şekilde askere alınma kararı çıkınca, öldürülme kaygısı içine giriyor. Ve yurtdışına gitmenin yollarını arıyor. Dışarıya kaçma organizasyonunu parti ilişkileri aracılığıyla değil de, polisin gözetimi dışında olabileceği varsayımıyla ilgisiz bir kişinin yardımıyla yapmanın yollarına bakıyor. Kaçışı da bu şekilde gerçekleşiyor zaten. Nâzım’ın dışarıya kaçırılmasında büyük yardımları dokunan kişinin kimliği uzun yıllar boyunca gizli kaldı. Ta 1980’li yıllarda, konuşmaya karar veren Refik Erduran, “Nâzım’ı kaçıran bendim” diyene kadar da kaçıranın kim olduğu öğrenilememişti. Refik Erduran, satışa çıkartılmış bir deniz motorunu, “bir deneyeyim, öyle satın alırım” diyerek bir günlüğüne alıkoyuyor ve sabah erkenden Nâzım’la buluşarak Karadeniz’e açılıyorlar. Denizde Romanya bandıralı bir gemiyi durduruyorlar ve Nâzım gemiye binerek ülkeden ayrılıyor.

     Vatan Haini Nâzım
     Kitapta, Nâzım ülkeden çıktıktan sonra onun hakkında yapılan yorumlardan uzun alıntılar yer alıyor. Memet Fuat, neredeyse her birine kendi yorumunu da ekliyor. Önce öğretici olduğuna inandığımız bu alıntıları verelim.

“Şair Ahmet Muhip Dıranas, “Zafer”de, “Canı cehenneme!” derken (29 Haziran 1951); Cemil Sait Barlas, “Son Havadis”te hükümeti kınıyordu:

“Geçen hafta komünist şair Nâzım Hikmet kaçtı. Aradan bu kadar zaman geçti, hangi yoldan, ne vasıta ile, kimin tarafından kaçırıldığına dair hükümetin bir açıklamasını görmedik. Gerçi her gün Türkiye dışına adam kaçırmak imkânı mevcuttur. Fakat (...) Nâzım Hikmet herhangi bir vatandaş vaziyetinde değildi. Zabıtanın onun üzerinde murakabesini eksik etmemesi lazımdı. Halbuki bu eski komünist elini kolunu sallayarak daha bugüne kadar tesbit edilmeyen vasıta tedarik ediyor ve bununla da memleketten kaçmak imkânını sağlıyor” (30 Haziran 1951)

Etem İzzet Benice, “Son Telgraf”ta şöyle diyordu:

“Nâzım Hikmet’in İstanbul’dan rahat rahat kaçmaya muvaffak olması, her şeyden evvel emniyet teşkilâtımızın pek gevşek olduğuna delalet eder. Polis ve jandarma yetmiyormuş gibi bir de Milli Emniyet teşkilatımız var sözde. Başbakanlığa bağlı olup pek geniş bir tahsilata sahip olan bu teşkilat ne iş yapar bilmeyiz. (...) Bükreş Radyosu Nâzım Hikmet’in orada olduğunu bildirdikten sonra bu azılı komünistin elini kolunu sallaya sallaya memleketten ayrılmış bulunduğunu öğrenebiliyoruz. Ve ne şekilde kaçtığı hakkında en ufak bir ipucu elde edemiyoruz.” (2 Temmuz 1951)

Eski Moskova basın ataşesi Memduh Tezel ise, 4 Temmuz 1951 tarihli “Cumhuriyet” gazetesinde, olayı şöyle açıklıyordu:

“Nâzım Hikmet akşam saat sekizde girdiği Kadıköy’deki evinden daha o gece kayboluyor ve bir gün sonra da komünist Romanya’da meydana çıkıyor! Bu ne sırdır, bu ne keramet diyeceksiniz! Gayet basit. Nâzım Hikmet daha o gece, Kadıköy’deki evinden alınarak, çok emin bir vasıta ile Şile civarında ve deniz kenarında, evvelden tesbit edilmiş bulunan hali bir yere götürülmüş, ya otomobilin fenerleri veyahut da bir el feneri birkaç defa yakılmak suretiyle denize işaret verilmiş, oralarda nöbet bekleyen bir denizaltıdan çıkarılan kauçuk bir sandalla, Nâzım Hikmet denizaltıya alınmış ve Türkiye’den kaçırılmıştır. Mesele bundan ibarettir.”

Görüldüğü gibi, basında bu yorumları yapanlar, Nâzım’ın Sovyetler Birliği’nde dört gözle beklenen, benimsenen bir komünist olduğunu sanıyorlardı...

Nâzım Hikmet gibi Komintern’e bağlı yasadışı Türkiye komünist Partisi’nden dışlanmış, “milliyetçilik”, “Troçkist’lik”, “anti-Stalinistlik”le suçlanmış bir “muhalif” komünisti, değil kaçırılmasına yardım etmek, Sovyetler Birliği’ne, onun uydusu durumundaki ülkelere kabul etmek bile “en yüksek yerden” izin isterdi.

T.K.P.’den çıkarıldıktan sonra, Komintern’e bağlı olamayan ikinci bir parti kurma denemesine girişenler arasında yer alan Nâzım Hikmet, bu serüvenden vazgeçtikten, siyasal yaşamdan bütünüyle uzak bir komünist şair kimliği kazandıktan sonra, hatta cezaevi yıllarında bile, Sovyetler Birliği’ne bağlı komünist örgütlerce benimsenmemişti. Nitekim 1938’de cezasını altı ay ertelettiğinde de, 1951’de askere çağrıldığında da, T.K.P. onu yurt dışına çıkarmaya yanaşmamıştı...

Nâzım cezaevinden kurtulduktan sonra nerede, nasıl yaşayacaklarını konuşurlarken, kendisini güzel memleketinde rahat bırakmayacaklarını iyice anladığını söyleyerek, Piraye’ye, “Ne yapalım, biz de gider Fransa’da otururuz,” derdi. Sovyetler Birliği’nden söz etmezdi. “Anti-Stalinist” damgasıyla T.K.P.’den dışlanmış bir komünistin, Stalin’in yönetimindeki bir ülkeye kabul edileceğini ummuyor olmalıydı.

Ama Nâzım Hikmet’in cezaevinden kurtarılması için Türkiye’de başlatılan hukuk savaşımı, soğuk savaş içinde özgürlükleri savunarak üste çıkmak isteyen ülkeleri çok yıpratan uluslararası bir propaganda kampanyasına dönüşme eğilimi gösterince, Sovyetler Birliği'ne bağlı bütün komünist örgütler de bu kampanyayı benimseyerek şairin yıllar önce “anti-Stalinist” suçlamasıyla T.K.P.’den dışlanmış olduğunu unutmak gereğini duydular.

Çin’den Amerika’ya kadar, bütün dünyayı saran “Nâzım Hikmet’e Özgürlük!” kampanyası, yalnızca şairin cezaevinden çıkarılmasına yardımcı olmadı, “anti-Stalinist” damgalı bir komünistin Stalin’in yönetimindeki bir ülkeye kabul edilmesini de sağladı. (s. 566-569)

Bütün dünya basınına gönderilen Nâzım Hikmet fotoğraflarından biri, 12 Temmuz 1951 tarihli “Cumhuriyet” gazetesinde, “Nihayet resmi de geldi” başlığıyla yayımlandı.

Fotoğrafta Nâzım’la Alexander Fadeyev kol kola idiler. Altında şöyle yazıyordu: “Nâzım Hikmet, Moskova’da, Sovyet Muharrirler Birliği Umumi Kâtibi Fadeyev ile kol kola.”

Fotoğrafın ne amaçla yayımlandığını bildiren yazı ise çok ağır bir hakareti içeriyordu:

“Kendi tabiriyle Stalin’in yarattığı Nâzım Hikmet, Moskova’ya varınca hepimizin nefretle okuduğumuz mahut beyanatı verdi. Kızıl propagandası plağa aldırdığı bu demeçten bol bol istifade etmeye çalıştı. Nihayet onlar da rahat ettiler, biz de rahata kavuştuk derken, bu sefer resim faslı başladı. Sovyetler, Nâzım Hikmet’in Moskova’da aldırdıkları boy boy, şekil şekil resimlerini bütün dünya fotoğraf ajanslarına dağıtmaya başladılar. Yukarda gördüğünüz resim, bunlardan biridir. Bu fotoğrafı sütunlarımıza geçirirken şair Eşref’in Abdülhamid’e yaptığı tavsiye aklımıza geliyor. Bu tavsiye ‘Resmini teksir edip dağıt ki millet doya doya yüzüne tükürsün’ mealindedir. Biz de yukardaki resmi Nâzım hesabına aynı gaye ile basmış bulunuyoruz.”

O günlerin, düşünce özgürlüğüne, insan haklarına, hukuka en saygılı gazetesi olarak bilinen “Cumhuriyet”in bile, yaşanan olayı on üç yıllık ardı arkası kesilmez nedenlerinden soyutlayıp ele alarak böyle bir sövgü saldırısına geçmiş olması, inanılmaz bir şey diye nitelenebilir, ama dönemin genel havasını anlamak bakımından çok bilgi verici olduğu da bir gerçek. (s. 575)“

     Şimdi Memet Fuat’ın gerekçelerini, hem yukarıda yazılanları hem de Nâzım’ın partili mücadele etmek istemediğine ilişkin olarak daha önce söylenenleri akılda tutarak sırayla elden geçirelim.
     Doğrusunu isterseniz, Memet Fuat’ın gerekçeleri okununca göze batan ilk şey Memet Fuat’ın hiçbir zaman partili, örgütlü bir mücadele içinde yer almamış olduğunu ifşa etmesidir. Konspirasyon ilkeleri konusunda alabildiğine cehalet örnekleri sergiliyor M. Fuat. Gizlilik koşullarında çalışmanın nasıl bir şey olduğunu bilmediği için de, Nâzım’ın söylediklerinden çok farklı anlamlar çıkartması doğal oluyor. Ayrıca, Fuat’ın bilmediği -veya anlamadığı- bir diğer konu ise, komünistlerin aralarında zaman zaman çok sert tartışmalar yaşadığıdır. Bu tartışmaların sonucunda birkaç ayrı yapılanma bile meydana gelebilmiştir kimi zaman. Ancak, komünistlerin farkı, sonuçta aralarındaki sorunları eğer hal yolu varsa halletmeleri ve eskisi gibi yoldaşça kol kola mücadeleye devam etmeleridir. Her zaman ayrılıklar olumlu olarak sonuçlanmasa da genel eğilim budur. O nedenle, Nâzım’ın bir zamanlar muhalif olması, o ya da bu gerekçeyle suçlanması aradan geçen süre sonunda bir anlam taşımaz hale gelir. Çünkü komünistler örgütlü mücadele içinde eleştiri-özeleştiri mekanizmasını işletir ve yanlışlarından ders almayı becerirler. Bu birinci nokta.
     İkinci nokta ise, kitabın en başında Nâzım’ın örgütlü mücadeleden uzak kalmak istediğine, artık sadece ailesiyle ilgilenmek istediğine ilişkin M. Fuat’ın söyledikleri gene kendi alıntılarıyla geçersiz hale geliyor. Burada bahsettiğimiz Nâzım’ın komünist kimliğini öne çıkaran şiirleri vesaire değil. Kastedilen, M. Fuat’ın yorumuyla “siyasal yaşamdan bütünüyle uzak bir komünist şair kimliği kazanan” Nâzım, ne hikmetse aynı dönem içinde sürekli parti kurma, kurduğu partiyi Komintern’e kabul ettirme, bu olmayınca da yeniden tek bir parti çatısı altında mücadeleye girme gayreti içinde görülüyor. Üstelik M. Fuat bir yandan Nâzım’ın suya sabuna dokunmak istemediğini söylüyor, diğer yandan ise, bu dediklerini unutmuş olmalı ki, sırf Nâzım’ın TKP tarafından istenmediği iddiasına kanıt olsun diye “[komünist örgüte] kendi yanaşmak istediği halde benimsenmemişti” (s.567) yorumunu yapıyor. Şimdi biz de sormak durumunda kalıyoruz. Hangisi doğru? Nâzım bireysel mücadele etmek istiyor da onu rahat mı bırakmıyorlar, yoksa partili olmak istiyor da onu kabul mu etmiyorlar?
     Üçüncü noktaya gelirsek: Memet Fuat ısrarla Nâzım’ın Sovyetler ve Komintern’e bağlı partilerce benimsenmediğini vurgulama gereği duyuyor. Ancak, örneğin kitap içinde Ahmet Emin Yalman’ın Nâzım’la yaptığı röportajlardan (s.438) öğrenildiği kadarıyla, Nâzım hapiste iken şiirleri pek çok dile çevrilip dağıtılmış, sosyalist ülkelerin kimisinde ders kitaplarında incelenen bir şair haline gelmiş, adı okullara, yollara verilmiş bir insan. Peki ama, eğer Sovyetler “benimsemediği”, “Troçkist”, “anti-Stalinist”, “milliyetçi” bir insana böylesine değer veriyorsa, acaba benimsediklerine nasıl davranıyor! Doğrusu merak etmemek elde değil.
     Peki Nâzım’ın “gidersek biz de Fransa’da otururuz” sözünden yola çıkarak “demek ki Sovyetlerin onu kabul edeceğini ummuyordu” gibi bir yorum çıkartmanın anlamı ne oluyor? O dönemde, bırakın bir sosyalist ülkeye yerleşmekten bahsetmeyi, uluorta Sovyetlerin, sosyalist ülkelerin kazanımlarından söz etmek bile polis takibatına uğramaya yol açan bir durumdu diye M. Fuat kendisi yazıyor. Ayrıca, konuşma yaparken -elbette aile bireylerine bile- bu türden konularda asıl niyetin belli ettirilmemesi genel bir kural olarak bilinir. Bu da pek çok olay ve durum açısından çok basit bir konspirasyon ilkesi olarak günümüzde dahi geçerliliğini korumaktadır. Memet Fuat’ın böyle bir ilkeyi bilmemesi pek mümkün görünmüyor. Onu yaptığı, eskilerin ‘tecahül-ü arifane’ dediği, kendi çıkarına uygun olabilecek herhangi bir şey için ‘bilip de bilmez görünme’ sanatını kullanmak olmuş. Bu da dördüncü nokta.
     Beşinci olarak, Memet Fuat Nâzım’ın tüm planları tek başına yaptığından dem vuruyor. “Nitekim 1938’de cezasını altı ay ertelettiğinde de, 1951’de askere çağrıldığında da, T.K.P. onu yurt dışına çıkarmaya yanaşmamıştı” Nâzım’ın dışarıya gitmeden önce parti kanallarıyla ilişkiye geçtiğini de biliyoruz. “Refik Erduran particilik oyunu diye nitelediği, Nâzım’ın “arkadaşlarla bir konuşayım”larına gülümseyerek bakıyor, kendi işini kimseye danışmadan kendi yürütüyordu.” (s. 562) Erduran’ın bilmeden “oyun” olarak nitelediği durum, Nâzım’ın parti kanallarıyla kurduğu ilişkinin dikkat çekmeyecek biçimde dışa vurumundan ibaretti. Ayrıca, 1938 yılında serbest kaldığında partinin Nâzım’ın durumunu değerlendirdiğini Bozışık’ın anılarından öğreniyoruz. Bozışık, hata ettiklerini, burjuvazinin tutumunu yanlış değerlendirdiklerini, onları dışarıya kaçırmaya gerek görmediklerini, bu yüzden de hem Nâzım’ın hem de Doktor Hikmet’in boşu boşuna yıllarca yattıklarını söyleyerek özeleştiri veriyor. (Eski Tüfeklerin Sonbaharı, Milliyet, 15 Ekim 1995; aktaran Ürün, sayı 6)

     İlerici Gazete Cumhuriyet
     Son olarak, Memet Fuat’ın günümüzde de al gülüm ver gülüm bir ilişki içinde olduğu Cumhuriyet gazetesi hakkında söylediklerinden bahsedelim. Memet Fuat’ın Cumhuriyet’in o yıllardaki tavrına ilişkin yaklaşımları hiçbir şekilde tarihi gerçeklerle örtüşmüyor. Üstelik de, “soğuk savaş yıllarında gerçi ‘Cumhuriyet’ gazetesinin haber başlıklarında da ‘kızıllar’ aşağılamasından geçilmezdi, ama...” türünden gerçeklerin ucunu kısmen aralayan sözler etmesine rağmen, ardından yukarıda okuduğunuz gibi gazetenin o yıllardaki tavrını “düşünce özgürlüğüne, insan haklarına, hukuka en saygılı gazetesi” diyerek aklama yoluna sapıyor.


     Halbuki anti-komünizm histerisi içindeki matbuatımızın aynı dönemdeki yaklaşımlarını bakın Vedat Türkali nasıl aktarıyor:
“Tutarlı antifaşist politik çizgi izleyen tek günlük gazete TAN’dı. Tüm ötekiler, sırası geldi mi TAN’a dişlerini gösteriyorlardı ya, “tutarlı” faşist çizgide yürüyen tek büyük gazete de CUMHURİYET’ti. Faşist ideolojinin ülkemizde mayalanmasında en etkin olmuş yayın kurumu CUMHURİYET’tir... ‘Milliyetçi-devletçi’liğin faşistçe yorumuna uygun ideolojik tutumuyla sivil-asker bürokratları, yarım aydın kalabalığını sürekli etki altında tuttu. Savaş yıllarında, özellikle Fransa yıkılıp Almanlar, en kanlı biçimde Balkanlar’a, Sovyetler Birliği’ne saldırdıklarında, Nadir Nadi’si, Peyami Sefa’sı, Abidin Daver’i, Hüsnü Emir Erkilet’i ile tam Nazi Almanya yanlısı yayın aygıtına dönüştü...” (Komünist, Vedat Türkali, Gendaş Kültür yay., s. 51)
     Evet, aynı dönemi aynı gazeteyi yansıtan iki görüş. Biri belgeli, alıntılı, tarihli, imzalı örnekler veriyor. Diğeri ise “... bilinen” diye geçiştiriyor. Yoruma bile gerek kalmıyor. 
     Bundan sonra yapacağımız alıntılar Memet Fuat’ın kitabın sunuşunda belirttiği “öznel” yorumları kelimenin gerçek anlamıyla ortaya çıkartan bir özellik taşıyor. Fuat kimi zaman tarihçi gibi yargılarda bulunuyor, kimi zaman bilgi kırıntılarıyla dost meclisinde yorum yapar edada sözler sarfediyor. Bakın buna örnek olarak Sovyetler-Türkiye anlaşmazlığı konusunda dediklerine:
“İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan iki büyük güç arasında bir soğuk savaşın başlamış olması, Sovyetler Birliği’nin bir ara Türkiye’den Kars’ı, Ardahan’ı istemesi, halkımızda Osmanlı’dan kalan Moskof düşmanlığını alevlendirmiş, bu ülkenin rejimi olarak bilinen komünizme tepki de en yüksek noktasına varmıştı.” (s. 577)

     Buna nasıl bir cevap verilebilir ki? Sovyetlerin Türkiye’den toprak talebinde bulunduğu hiçbir dönem olmamıştır. Üstelik böyle bir durumun hiç varolmadığı da defalarca, çeşitli tarihçiler tarafından dile getirildi. Bu yalanı egemenler tamamen kendi ihtiyaçlarına uygun olarak uyduruyorlar. Ayrıca, “halkımızdaki Moskof düşmanlığının” yaygınlığı hakkında herhangi bir araştırması oldu mu Fuat’ın, doğrusu insan merak ediyor. 
     Anlaşılan, Memet Fuat kitabı kurgularken, kafasında var olan düşüncelere uygun kanıtları bulma, bulamadığı takdirde yaratma, yaratamadığı durumda ise yok sayma gibi bir metod izlemiş. Partisini sevmeyen, yoldaşlarıyla kavgalı yalnız şair imajı yaratmak istiyor. Böyle olunca da Nâzım’ın partisine olan bağlılığını yansıtan hiçbir şiire yer vermemesi gerekiyor. Nâzım’ın ölümünden üç yıl önce “hepimiz kırk yaşındayız” diye partisine övgüler düzen şiirler yazdığı da görmezden gelinmeli. Yer vermediği şiirler arasında oğluna partisine emanet ettiğini belirttiğini elbette biliyordur Memet Fuat.
     Nâzım’ın Sovyetler Birliği’nde yaşadığı yıllar da kimi yönleriyle kitaba konu olmuş. Bunlardan biri, nerden çıktığı belli olmayan bir dedikoduyu temel almış. Güya, o dönemde istihbarat sorumlusu olan Beria “Stalin düşmanı bu şairi öldürtmek üzere” birini görevlendirmiş, Fuat da, ancak her anlamda “ucuz” hafiye romanlarında görülebilecek ilkellikteki bu komplo teorisini eksik kalmasın düşüncesiyle olsa gerek, kitabına almış. (s. 670)
     Memet Fuat’ın olaylar arasında bağlantı kurması da bir enteresan. Meğerse, Nâzım SBKP kongrelerine hep katılmak istermiş. Ama nedense bunu bir türlü başaramazmış. Sonunda dayanamayıp bir Merkez Komitesi üyesine sormuş. O da şöyle cevap vermiş: “Biz İsmail Bilen’e sizi kongrelerimize getirmesini hep söyleriz. O da her zaman sizin hasta yattığınızı, kongreye katılacak durumda olmadığınızı açıklayarak özür diler. Bu kez de hasta olduğunuzu sanıyorduk.” gibi akla çok yatkın, makul bir gerekçe sunarmış! (s. 671) Öyle bir MK üyesi ki, bir yoldaşları her kongrede hasta olup yatağa düşüyor da, merak edip “yahu yoldaş senin neyin var, nedir bu geçmek bilmeyen, üstelik de bir tek kongreler esnasında nükseden kronik hastalık” diye sormuyor.      
     Kitapta anlatılan kimi olaylar ise, ne kadar gizlenirse gizlensin bir sosyalist ülkeye ilişkin gerçeğe yakın portreler sunabiliyor. Bunlardan birinin öyküsü de anlatılmış.

     İzvestiya
     Nâzım’dan İzvestiya için bir yazı isteniyor. Nâzım, yazdığı yazıda, eski muhaliflerden birinin adını geçiriyor ve onun hakkında olumlu sözler ediyor. Yazı yayınlanınca o bölümün kesildiğini görüyor. O da, İzvestiya’nın yönetmeni ve aynı zamanda Kruşçev’in de damadı olan Acubek ile telefonda sert bir tartışma yapıyor. Acubek haddini aşan sözler edince, Nâzım olayı Kruşçev’e iletmek istiyor ve Kruşçev’i arıyor. Kruşçev’le konuşan Nâzım, hem bu meseleyi hem de anlamsız yere uzayan pasaport işini hallediyor. (s. 673) Memet Fuat bu olayı Sovyetlerin “sansürcü” zihniyetini aktarmak amacıyla anlatıyor. Ama anlattığının bir yanı bu ise, diğer yanı başka bir ülkeden gelen bir şairin istediği an bir devlet başkanını arayıp ona derdini anlatabilmesi, hatta devlet başkanına kendi damadından yakınması. Bunu isterseniz herhangi bir kapitalist ülkeyle karşılaştırın. Kapitalist ülkelerde de kimi insanlar devlet başkanlarına ve politikacılarına yakındır. Bu eş, dost, ahbap ve yakınların kimler olduğu ise bir bilmece olarak aramızda kalsın.
     Memet Fuat, kitabın sonlarına doğru Nâzım’ın vasiyetinden, eski eşi Münevver’den, oğlu Memet’ten bahsediyor. Doğrusunu isterseniz, kitabı okurken, yazılanların genel doğrultusuna bakınca, insanda vasiyetin bu biçimiyle kitapta yer almayacağı duygusu oluşmuyor değil. Ama, hakkını vermek lazım, Nâzım’ın vasiyeti doğru olarak verilmiş.

“Dr. Galina’nın Münevver’e verdiği vasiyet 10 Eylül 1959’da hazırlanmış. Rusça olarak yazılıp notere onaylattırılmıştı. Bu belgeye göre Nâzım Hikmet yapıtlarının telif ücretlerinden paranın dörtte üçünü “karısı Münevver ile oğlu Memet’e”, dörtte birini ise Türkiye’deyken kendisini dışlamış, Sovyetler Birliği’nde de hep siyasa dışında tutmaya özen göstermiş olan Türkiye Komünist Partisi’ne bırakıyordu.” (s. 694)

     Nâzım’ın mal varlıklarından bir bölümünü partisine bırakmasına, Memet Fuat kafasında oluşturduğu şablona bir türlü yerleştiremediği için olsa gerek, çok kızıyor, “kendisini siyasa dışında” tuttuğunu iddia ettiği partiye niçin miras hakkı verdiğini sorguluyor. Aslında nefretini biraz dizginlese ve biraz dikkatli olsa, hayatında simgelere çok önem veren Nâzım’ın, vasiyetini bile partisinin kuruluş tarihi olan bir 10 EYLÜL günü hazırladığını görecek oysa.

     Hep Komünist Nâzım Hikmet
     İncelememizi bitirirken, kitabın genel anlamda yansıttıkları için de birkaç söz etmenin uygun olacağını düşünüyoruz. Nâzım Hikmet’in adı dahi, yüreğinde eşitlik, özgürlük, kardeşlik duygusu taşıyanlara kıvanç vermeye yeter. Gerek yaşamı, gerek yazdıkları, gerek yazdıklarını hayata geçirme isteği Türkiye solu açısından yalnızca ilgi odağı olarak görülmekle kalmamış, pek çok sanatçımıza, şairimize de ilham vermiştir. Bu yönden değerlendirince de, “bizim Nâzım”a ilişkin olarak yazılan her şey doğal olarak zevkle okunuyor. Memet Fuat’ın yazarken kullandığı dil -yukarıda bahsettiğimiz öztürkçecilik merakı haricinde- rahat okunmayı sağlayan bir yapıda. Ayrıca, gerçekten de yirmi yıl boyunca Nâzım’la baba oğul yakınlığında yaşamasının getirdiği bilgi ve belge bolluğu da var. Memet Fuat’ın annesi, Nâzım’ın adına en çok şiirler yazdığı eşi. Nâzım’ın şiirlerinin bir kısmı onun aracılığıyla hapishane dışına çıkmış. Bir kısım eseri eşine yazdığı mektupların içine yedirilmiş vaziyette okura ulaşmış.
     Bunun dışında, eğer Memet Fuat’ın önyargılarını, bilinçli çarpıtmalarını, kendince siyasal yargılara varmasını gözardı etmeyi başarırsanız, kitapta öğretici bir çok ayrıntının olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Nâzım bir dönem hapishanede para kazanma derdine düşmüş ve bunu gerçekleştirmek için de dokuma tezgahları almış. Kitapta bir hayli yer tutan onun “tüccarlık” öyküsü çok hoş. Böylesi ilginç anekdotların yanı sıra, sonradan Orhan Kemal adını alan şair adayı Raşit Kemali’nin, sonradan İbrahim Balaban adını alan köylü ressam İbrahim Ali’nin Nâzım’dan nasıl etkilendikleri, Nâzım’ın onları nasıl büyük bir isabetle edebiyatın, sanatın bir dalına yönlendirdiği zevkle okunan bölümler. Yine, örneğin Çetin Altan’ın Nâzım yurtdışına çıktıktan sonra, “bırakın gitsin Moskova’da votka içsin” türünden hakaret dolu yazılar yazdığını görmek öğretici oluyor.
     Tüm bunları alt alta koyduğumuz zaman, okunabilecek bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak tekrar etmekte fayda var. Bu kitapta Memet Fuat’ın yapmak istediğinin, Nâzım Hikmet’i egemenler açısından kabul edilebilir bir noktaya çekmek ve orada bırakmak olduğunu unutmamak lazım. Nâzım’dan yalnızlığı tercih eden bir şair, örgütlü mücadeleden uzak kalan bir romantik çıkartma gayretlerinin yeni bir adımıyla karşılaştığımızı bilerek okuyalım.

NAZIM HİKMET
Yazan: Memet Fuat
Adam yayınları, İkinci basım, İstanbul, Ekim 2000, 719 sayfa
 
Yazarın Diğer Yazıları
 11 Eylül'ün İkinci Yıldönümünde
 4857 Sayılı İş Kanunu
AMELE PAZARI KURULDU

 MODERN AMELE PAZARI
 YÜRÜYÜŞTE BİR ARA DURAK: 3 KASIM 2002 SEÇİMLERİ
 KOVADİS SİP DEMİŞTİK
 EMPERYALİST SAVAŞA KARŞI
 CENNETİNİ KAYBETMEYEN ŞAİRİMİZE DAİR
 SITKI COŞKUN'UN ARDINDAN: POLİTİKANIN PİRUS'U
 GEÇMİŞTEN BUGÜNE SEÇİMLER
 MART AYI BİZİ ANLATIR

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS