Sosyalist Dergi: 15 |  Fatih Aydın |
11 Eylül'ün İkinci Yıldönümünde

     Filistin'de ve bütün İslam dünyasında ABD'nin gerçekleştirdiği zulme ve yıkımlara tepki duyan bir grup İslamcı Arap gencinin 11 Eylül 2001'de New York'ta Dünya Ticaret Merkezi ile Washington'da Savunma Bakanlığı Pentagon'a düzenlediği uçak saldırılarının üzerinden iki yıl geçti. Amerikan yönetimi, çok sayıda masum sivilin de ölümüne yol açan bu saldırıları dünyadaki hegemonyacı üstünlüğünü mutlak dünya egemenliğine çevirmek için tarihi bir fırsat olarak kullandı. Sovyetler Birliği'nin çözüldüğü, ABD'nin Avrupa'daki kapitalist müttefiklerinin Avrupa Birliği projesini henüz siyasi ve askeri boyutlarıyla derinleştiremediği, Japonya'nın siyasi ve askeri alanda ekonomik gücüyle karşılaştırılamayacak ölçüde geride olduğu, Çin'in yeterince güçlenmediği, Rusya'nın kendini toparlayamadığı koşullarda, dünyayı, kendisinin daha da lehine olacak şekilde yeniden paylaşmak için hamle yaptı.



     Yeniden Paylaşım Hamlesi
     ABD, özellikle askeri ve siyasi alandaki rakipsizliğini ekonomik güce dönüştürmek, rakiplerinin toparlanmasına imkân vermeden tek merkezli bir kapitalist dünya imparatorluğu kurmak için, dünyanın enerji kaynaklarını ve yollarını tekeline almasını sağlayacak sömürge savaşlarını başlattı. Önce Afganistan'ı, sonra Irak'ı işgal etti. Filistin'de İsrail siyonistlerine verdiği destekle, İsrail işgalini ebedileştirecek devlet terörü ve direniş önderlerine sürekli olarak suikast düzenleme politikasına yeşil ışık yaktı.
     Dünya halklarının 20. yüzyıl boyunca kapitalizme, faşizme ve sömürgeciliğe karşı savaşarak elde ettikleri siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel kazanımlarını, bu kazanımların İkinci Dünya Savaşından sonraki uluslararası güç dengesi çerçevesinde oluşturulan Birleşmiş Milletler Örgütü ile uluslararası hukuk kurallarına yansıyan meşru değerlerini kabaca çiğnedi. Dünyayı sömürünün ve zorbalığın önünde hiçbir sınırlamanın olmadığı vahşi bir ormana çevirdi. Amerika'yı her türlü uluslararası kurum, anlaşma, sözleşme, kural ve sınırlamaların üzerinde, kendi "ulusal" çıkarları için uygun gördüğü herşeyi yapma yetkisine sahip bir dünya despotu durumuna getirdi. ABD'nin kendi kendine tanıdığı despotluk yetkisi, meşru savunmanın hiç söz konusu olmadığı durumlarda bile -üstelik, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin kararı dahi olmadan- gözüne kestirdiği ülkelere "önleyici savaş" açmayı da içeriyor.
     Bu emperyalist ve militarist anlayış, ülke içinde yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin budanmasını, demokratik kuralların ve yöntemlerin rafa kaldırılmasını, medyanın psikolojik savaşın organı haline getirilmesini, ırkçılığın ve ayrımcılığın yasallaştırılmasını, güvenlik paranoyasına kapılmış polis devleti uygulamalarının bulaşıcı hastalık gibi yayılmasını da birlikte getirdi. Dünya halklarını köleleştirmek için fetih seferlerini başlatanlar, işe kendi yurttaşlarının haklarını da gaspederek başladılar. Dünyayı dev kapitalist şirket sahiplerinin çiftliğine çevirme hamlesi, ülke içinde devlet eliyle yoksul sınıflardan zengin sınıflara kaynak transferini sağlayacak ekonomik ve sosyal politikalarla birlikte yürüyor.
     İngiltere ve İsrail gibi kaderlerini kendisine bağlamış bir avuç devletin desteğiyle dünyanın kadir-i mutlak efendisi olmak için yola çıkan ABD, doğal olarak, sömürgeleştirmeye ve köleleştirmeye çalıştığı dünya halklarının tepkisi ve direnişiyle karşılaştı. Başta Fransa ve Almanya olmak üzere, ABD'nin dünya halklarının sömürüsünden kendi aldıkları paylara da göz diktiğini ve dünya politikasındaki ayrıcalıklı konumlarını sarsmaya çalıştığını gören daha zayıf emperyalist devletler de, kendilerini koruma arayışı içine girdiler, ABD'nin yeniden paylaşım hamlesini karşılamak için yeni politikalar oluşturmaya çalışıyorlar.
     Bir başka deyişle, ABD, 11 Eylül olaylarını bahane ederek, mevcut uluslararası düzeni kendi lehine değiştirme, statükoyu kendisine daha fazla pay düşecek şekilde kırma hamlesini başlattı. Almanya ve Fransa gibi daha zayıf emperyalist devletler ise mevcut uluslararası düzeni sürdürme, statükoyu koruma çabası içindeler. Tarihin bu evresinde elindeki kozları ve rakiplerinin zayıflıklarını değerlendiren ABD, uluslararası politikadaki genel tanımıyla [Marksist-Leninist teorideki özel anlamıyla karıştırılmasın!], "revizyonist" bir devlet olarak ortaya çıkarken, zayıf rakipleri ise "statükocu" veya "anti-revizyonist" devletler olarak hareket ediyorlar. ABD, bu davranışıyla, tıpkı İkinci Dünya Savaşına yol açan Almanya, İtalya ve Japonya revizyonist devletler bloku gibi, yeni bir savaş döneminin başlatıcısı, kaynağı oldu.

     Halkların Direnişi
     Ama, ABD'nin kâğıt üzerinde çok parlak gözüken mutlak dünya egemenliği hesabı, pratiğe döküldüğü anda büyük engellerle karşılaştı. Köleliği kabul etmeyen, bağımsızlığını, egemenliğini, onurunu, kimliğini, sosyal ve kültürel kazanımlarını korumak isteyen halkların direnişiyle ABD'nin sömürgeci planları delik deşik oluyor. Eti, kemiği, bilinci, inançları, duyguları olan sade insanlar, Frantz Fanon'un ünlü deyişiyle, "yeryüzünün lanetlileri", her zorluğa göğüs gererek ABD'nin savaş makinesinin tekerine çomak sokuyor.
     Irak halkı, başlattığı gerilla savaşıyla ABD ordusunun yüreğine korku salıyor. The Independent gazetesinin muhabiri, Ortadoğu uzmanı İngiliz gazetecisi Robert Fisk'in yazdığı gibi, ABD Irak'ta haftada ortalama bin (rakamla 1000) sivili öldürdüğü halde direnişin önünü alamıyor. Her gün en az on Amerikan askeri ölü veya yaralı olarak savaş dışı kalıyor. İşgal yönetimi halkın yoğun nefretiyle kuşatılmış olarak ne yapacağını bilemiyor. Savaşın masraflarını karşılamak üzere bel bağladığı petrol gelirlerine -petrol üretim tesislerine ve boru hatlarına yapılan gerilla sabotajları yüzünden- bir türlü kavuşamıyor.
     Afganistan'da işgale karşı savaşan yurtseverler, kukla Hamit Karzai hükümetini Kâbil'in dışına adım atamaz hale getirdiği gibi, Kâbil içinde de gittikçe güçlenen eylemler koyuyor. ABD ve müttefik askerlerinin kayıpları artıyor.
     ABD'nin emir eri ve taşeronu İsrail, Filistin direnişini çökertemiyor. ABD'nin baskısıyla Filistin kabinesinin başına getirilen Mahmut Abbas istifa etmek zorunda kaldı. Filistinli yurtseverler arasında bir iç savaş çıkarma planı hayata geçirilemedi. Filistin halkını toprak bütünlüğü ve egemenliği olmayan küçücük kantonlara razı etmeyi amaçlayan sahte "yol haritası" işe yaramadı. İsrail, eski Güney Afrika beyaz azınlık devletinden esinlenmiş, ayırımcı duvarlar inşa eden, devlet terörü uygulayan, pervasızca cinayetler işleyen ve işkence yapan ırkçı bir devlet olarak köşeye sıkıştı. İnanılmaz bir hukuk tanımazlık ve küstahlıkla, Filistin devlet Başkanı Yasser Arafat'ı öldüreceğini veya sürgüne göndereceğini resmen ilan eden İsrail hükümetini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde kınanmaktan, ABD vetosu kurtardı. Ama böylelikle, ABD, kendi kendini teşhir etti, İsrail'in işlediği insanlık suçlarının koruyucusu ve kollayıcısı olarak insanlığın vicdanında bir kez daha tescil edildi.

     Pazarlık
     ABD'nin yeni savaş hamlesinin, kurmak istediği yeni dünya düzeninin üç başlangıç cephesi olan Afganistan, Irak ve Filistin'de, özellikle de Irak'ta zorlanan ABD, planlarında tadilat yapmak zorunda kaldı. Şimdi, aşağılayarak bir köşeye ittiği Birleşmiş Milletler Örgütünden, hakaretler yağdırdığı statükocu rakiplerinden destek istiyor. Parası ve askeri sömürgeci işgallerini sürdürmeye yetmiyor. Bu eksiğini, rakiplerine halkların sırtından pay vererek, sömürge pastasından minicik dilimler ikram ederek gidermek istiyor. Şu anda, ABD ve rakipleri arasında yoğun pazarlıklar sürüyor.
     Pazarlıklar sürerken işgal altındaki Bağdat'ı ziyaret eden "ılımlı" ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, "ABD'nin Irak'tan derhal çekilmesi ve egemenliği Irak halkına devretmesi yolundaki teklifleri gerçekçi bulmadıklarını ve kabul etmeyeceklerini, çünkü yaptıkları yatırımın karşılığını almak zorunda olduklarını" belirtti. Sömürgeci savaşı ve işgali bir yatırım olarak nitelendiren Batılı, Hıristiyan, akılcı, girişimci, çalışkan, soğukkanlı, iyi aile babası, mülkiyetçi birey, liberal "homo economicus"un savaş tüccarı mantığı işte "ılımlı" Dışişleri Bakanının ağzından böyle dile geliyor ve çağdaş emperyalizmin ve militarizmin kapitalist özünü çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.
     "Kasap mal derdinde, koyun can derdinde" hesabı, revizyonist ve statükocu devletler mal derdindeyken, sömürü ve zulmün konusu olan dünya halkları can derdinde. Hak ve adalet kavramlarını eşitlik ilkesinden ayırmayan evrensel düşünce geleneğine bağlı kalarak görüş üretmek ve politika oluşturmak isteyenlerin bu özdeyişi hiç unutmamaları gerekiyor.

     Temel Politikalar
     Bu özdeyiş ışığında, ABD ile öteki büyük devletler ve Birleşmiş Milletler arasında süren pazarlıkların neticesi ne olursa olsun, insanlık tarihinin eşitlik, hak ve adalet anlayışından süzülüp gelen temel politikalar değişmeyecektir. Sömürgeci işgallere derhal son verilmeli, işgal orduları derhal ülkelerine dönmelidir. Irak'ın, Afganistan'ın ve Filistin'in bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğü derhal tanınmalıdır. ABD, İngiliz ve İsrail devlet yöneticileri, işgal harekâtlarını yürüten ordu komutanları ile onlarla işbirliği yapan kuklalar savaş suçlusu olarak yargılanmalı ve işgalci devletler yakıp yıktıkları ülkelerin halklarına savaş tazminatı ödemelidir. Yapılan pazarlıklar sonucunda işgallerin büyük devletlerin ortak işgaline dönüştürülmesi, bu işgallerin gayri meşru niteliğini değiştirmeyecektir. Sömürgeci işgallere, ister Amerikan, ister Birleşmiş Milletler bayrağı altında yürütülsün, kesinlikle karşı çıkılmalıdır.
     11 Eylül olaylarından bu yana geçen iki yılda dünya halkları ağır zararlara uğradı. Emperyalist ve sömürgeci savaşların yıkımını ortadan kaldırmak, eşitlik ve özgürlüğe kavuşmak için, emperyalist politikalara karşı direnişi yoğunlaştırmaktan başka çaremiz yok. Hepimiz Iraklı, Afganistanlı, Filistinli yurtseverler gibi davranmadıkça, hepimiz Amerikalı ve İsrailli barışseverler gibi harekete geçmedikçe emperyalist zorbalığın bütün dünyayı sömürü ve zulmün karanlığına mahkûm etmesini önleyemeyiz.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Petrol‑İş Sendikasında Yeni Bir Dönem
 Petkim Dersleri
 Zavallı Hâle Gelen Türk‑İş Yönetimi
 Torbadan Neler Çıktı
 Yeni “Sendikalar Yasası” Ne Getiriyor?
 ÖDP, EMEP, SİP ve Küresel BAK Nereye?
 Mustafa Özbek Patron mudur, Sendikacı mıdır?
 Saat Geri Dönmüyor
 Doğuşundan Günümüze 1 Mayıs
 Türk-İş AKP’nin Arka Bahçesi Mi?
 İşçi Sınıfının Mücadelesi
 Tüpraş Halkındır, Gasp Edemeyeceksiniz
 Sendikal Hareketin Baraj Sorunu
 Karanlık yılların panoraması: Güven
 Sendika Genel Kurullarının Gösterdiği
Yeni Umutlar


 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS