Sosyalist Dergi: 14 |  Fatih Aydın |
4857 Sayılı İş Kanunu
AMELE PAZARI KURULDU


     Geçen sayımızda yeni iş kanunu tasarısını ele almış ve olası değişikliklerin işçi sınıfımızdan hangi hakları götüreceğini açıklamıştık. Biz yazımızı hazırlarken henüz taslağın Mecliste görüşülmesine başlanmamıştı. O nedenle hangi maddelerin gire-ceği veya gelişen duruma göre hangi maddelerin çıkartılacağı kesin değildi. Taslağın mecliste görüşülmesinden onaylanmak üzere cumhurbaşkanına gönderilmesine ve ardından 15 günlük bekleme süresinden sonra onaylanmasına kadar yaşananlar ne yazık ki bizim tüm öngörülerimizi doğruladı.


     Hani bazı olaylar vardır; siz olguları değerlendirerek bir sonuç çıkartırsınız ama, insan içten içe yanılmayı da diler. Bu tasarının yasalaşma süreci işte böyle gelişti. Ve, bu yasaya asıl olarak karşı durması gereken sendikaların neredeyse gıkı dahi çık-madı. Ta göstermelik iş güvencesi yasasının çıktığı günden başlayarak, tüm patron örgütlerinin sağcısıyla dincisiyle, laikiyle şeriatçısıyla yan yana durmayı becerdiği, hatta tek ses vererek sınıfsal tepkilerini örgütleyebildikleri uzun bir süreçte, işçi örgütleri aynı kararlığı gösteremediler. Tepkileri cılız, kararsız istikrardan yoksun bir seyir izledi. Göstermelik tepkiler sergilendi. Tabanda oluşan nefreti gidermeye yönelik işler yapıldı. Teşkilatların bütününü olayın içine katmadan, sadece profes-yonellerce kotarılmış eylemlerden bir sonuç almayı bekledikleri dahi kuşku götürür. Eylemler çeşitlendirilmedi, zenginleştirilmedi, işçi sınıfının yaratıcılığına imkân tanınmadı.
     Taslağı incelerken yaptığımız bir tespite göre, eğer bu taslak mevcut haliyle yasalaşırsa -ki yasalaştı- işçi sendikalarının bundan sonra bırakın grev ve benzeri direniş türlerini gerçekleştirebilmesi, sendika olarak varlığını sürdürebilmesi bu-günle karşılaştırıldığında çok zorlaşacak demiştik. Hatta bu nedenle de asıl olarak ses çıkartması gereken gücün sendikalar olması gerektiği üzerinde durmuştuk. Ne var ki, mevcut sendikal önderlikler körlüklerini sürdürdüler ve yok olmaktan çok korktukları için de asıl bu şekilde yok olmaya yöneldiklerini göremediler.
     Şimdi bu noktadan sonra sendikacıların tutumlarına tepkisel yaklaşmak yerine daha sağduyulu ve sorunların çözümüne katkıda bulunacak bir tarzda değerlendir-meler yapmanın gerekli olduğunu belirterek devam edelim. Aksi takdirde, amacı-mızı karıştırmış, üzüm yemek yerine bağcı dövmekle yetinmiş oluruz. Üstelik de, taşeronlaşmadan, işten atılmalardan, özelleştirmelerden, işsizlikten o denli bunal-mış durumdaki iyi niyetli pek çok sendika yöneticisi dostumuzu da gereksiz yere üzmüş oluruz.
     Bu yazımızda yasanın işçi sınıfımızdan neler götürdüğünü uzun uzun anlatan teknik bir yazı yazma niyetimiz yok. Bu yazıyla asıl olarak başarmak istediğimiz, bu yasanın varlığı koşullarında sendikal hareketin ve işçi sınıfı hareketinin yapabile-cekleri açısından bir ön tartışma başlatmak olacak. Bu tutumun daha sonuç alıcı ol-duğunu biliyoruz. Bu nedenle de bir önceki sayımızda yaptığımız değerlendirmeler içinde taslak ile sonradan yasada yapılan değişiklikleri gündeme getireceğiz.
     Yasanın taslağı ile cumhurbaşkanı tarafından onaylanan metin arasında çok büyük farklılıklar oluşmadı. Genel olarak, kısmi düzeyde yapılan değişikliklerin de bütünüyle işçilerin, çalışanların aleyhine yapıldığını belirtmek gerekiyor. Yani, patronlar bu kez yakaladıkları fırsatı sonuna kadar kullanmaktan çekinmediler. O çok üzerinde durdukları ve büyük önem verdiklerini söyledikleri 'toplumsal barışı' dinamitlemekten geri durmayacaklarını bir kez daha kanıtladılar.

     Topyekün Saldırı
     Sürekli olarak tekrar etmenin sayılamayacak kadar çok yararı var. Her işçinin kulağına küpe olması gereken evrensel bir kural her zaman hatırlatılmalıdır. İş hu-kuku, özünde işçi hukukudur. Hukukun bu alanının temel felsefesi ve özelliği işçiyi korumasıdır. Çalışma yaşamına ilişkin tüm yasalar mutlaka, ama mutlaka işçiyi korumak zorundadır. Sermaye ve işçi sınıfı arasında çıkacak öze ilişkin bütün uyuş-mazlıklarda esas olan daha zayıf konumda bulunan işçinin korunmasıdır.
     Bu yeni yasa ile iş hukukunda temel bir dönüşüm hedeflendi ve bu hedefe bü-yük oranda ulaşıldı. Her ne kadar işveren örgütleri bu yasanın çağımızın rekabetçi koşullarında işletmelerin ayakta kalmasını kolaylaştıracak düzenlemelere olanak tanıdığını ve sırf bu nedenle bile işçilerin daha kolay iş bulabileceklerini iddia et-seler de, yasanın işçilerin çağdaş köleler olarak yaşamasına yol açacağını söylemek büyük bir kehanet olmaz. Çünkü, işçi sınıfının son yıllardaki tüm burjuva iktidarları döneminde maruz kaldığı saldırıların hepsi de, kapsamlı bir taarruzun en ince ay-rıntısına dek planlanmış ara aşamalarına benziyor.

     Bu taarruz tespitimizin iki boyutu var.
     Birincisi uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş bir iktisadi hayata uygun olarak gündeme getirilen İMF ve Dünya Bankası politikaları. Kapitalist emperyalist sistemin Türkiye'nin küresel finans alanında alacağı yeri belirlemesine bağlı olarak ülkemize biçilen rol. Bu rolün gereği olarak tarımın köreltilmesi, sanayi yatırımlarına son verilmesi, gelişmiş ülkelerin ucuz emek ihtiyacını karşılayacak bir depo haline dönüştürülme, iyice azaltılan sosyal harcamalar, kamunun sosyal devlet ilkesi gereğince yapması gereken yatırımlardan uzaklaştırılması ve tüm bunlar ya-pılırken iyice artması muhtemel toplumsal gerilimleri ve ayaklanmaları bastırmak üzere hem sayıca hem de silahça güçlendirilmiş bir emniyet kuvveti.
     Ulus ötesi sermayenin bu formülü kıtalar arasında hiçbir farklılık gözetmeden uygulandı. Latin Amerika ülkeleri de aynı saldırılardan nasibini aldı, Asya ve Af-rika'nın küçücük ülkeleri de. Hemen her ülkede 1970'lerin ortasından başlayarak, ülkelerin siyasal ve sosyal koşullarına bağlı olarak neo-liberal politikaların hızlı veya yavaş uygulanmaya başladığını, sınai tesislerin, belediye hizmetlerinin, su ve elektrik dağıtım şebekelerinin, ulaşımın, eğitimin, sağlık hizmetlerinin özelleştirildiğini ve devlet aygıtlarının da sözkonusu politikalara karşı çıkacak büyük halk kitlelerini susturmaya yarayacak biçimde yeniden yapılandırıldığını görmekteyiz.
     İkinci boyutta ise, yerli burjuvazinin ihtiyaçlarını karşılamayı sağlayacak bir çalışma hayatı gereksinimi doğdu. Ülkemiz için değerlendirme yapacak olursak, alt-mışlardan başlayarak 1970'li yıllarda iyice yükselen ve neredeyse iktidarı talep ede-cek devrimci bir güce kavuşan işçi sınıfına Türkiye burjuvazisinin verdiği tavizlerin yerli kapitalistler açısından artık gerçek anlamda bir ayak bağı olmaya başlamasın-dan söz etmemiz gerekir. Sözkonusu olan, devrim isteyen bir sınıfa karşılık ona bedel ödetmeyi hedefleyen bir başka sınıfın topyekün saldırısıdır. Bu yasa işte başarısız bir devrim hamlesinin ardından işçi sınıfının önüne uzatılan faturadır.
     Zaten batı dünyasında da iş hukuku yükselen sosya-lizm 'tehlikesinin' bir ürünü olarak çıkmıştı. Kamu har-camalarının ön planda olduğu ve vergilerin asıl olarak büyük kapitalistlerden kesildiği, kapitalizmin daha sosyal bir türünü yansıtır ve güçlenen sosyalizme karşı düzene çeki düzen verme amacını taşır. Bugün ise, kapitalistle-rin bakış açısıyla, en azından kısa vadede bir sosyalist devrim 'tehlikesi' görülmediği gibi neo-liberalizmin her alanda yükselişini yaşıyoruz. Liberal anlayışlara göre de 'işçiyi koruyucu bir ruh' taşıyan iş kanunları artık işlevini tamamlamıştır. Hatta küreselleşmiş bir dünyada acıma-sız rekabet koşullarına uyum gücünü olumsuz etkilediği için de tümüyle ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu dünyanın gerçeği her gün, her an değişmeye hazır olma-sıdır. Bu nedenle de iş güvencesi gibi, çalışma saatlerinin belirli olması gibi, günlük, ha.alık, yıllık izin zamanlarının önceden belirlenmesi gibi, sosyal haklar gibi... tüm kazanımlar hızla değişen koşullara uygun bir 'esneklik' içermelidir. İşte yeni yasa bizim kapitalistlerimizin bu beklentilerini tümüyle karşılamaya uygun bir içerik taşıdığı için tümünün onayını ve alkışını aldı.
     Bu yeni kölelik yasasını değerlendirirken bir başka daha noktayı sürekli olarak akılda tutmak zorunluluğu ile karşı karşıyayız. Bir önceki yasada kimi maddelerin değiştirilmesi teklifinde bulunmanın bir mantığı vardı. Güçler dengesine göre kısmi kazanımlar veya kayıplar sözkonusu idi. Ancak, yeni yasa bu türden küçük müda-halelerle olumlu yönde değiştirilemeyecek kadar işçi sınıfının aleyhine bir içerik taşıyor. Dolayısıyla yasaya muhalefet ederken maddelerin değil, yasanın tümünün kastedilmesi gerekir.
     Yeni yasada en başta gelen değişiklik, yasanın hazırlanış mantığında, felsefesin-de ve ilkelerinde daha önce yapılan kanunlarla karşılaştırma yapıldığında görülen büyük ayrışmadır. Tayyip Erdoğan'ın pek çok emekçi düşmanı sözü arasına sıkışmış olarak ifade ettiği gibi, 'olmayan işin güvencesi mi olur' önermesinden başlayıp artık 'işçi'nin değil, iş'in korunması gerekir' noktasına gelindi. Bu nedenle de yasanın ha-zırlanış ilkeleri kökten değiştirilmedikçe bu yasaya karşı savaş bitmeyecek, işçi sınıfı yasaya onay vermeyecektir.
     Bu tespite katkı olmak üzere, taslağın maddelerinin aynen yasalaşacağı varsa-yımıyla yaptığımız değerlendirmelerde olumlu olarak nitelediğimiz maddelerin de Meclis görüşmeleri esnasında işçiler aleyhine değiştirildiğini belirtmek gerekiyor. Bunlardan en belirgin olan 3 maddeyi ele alarak ne dediğimizi daha da açıklayalım.

     Değişim Olumsuza Doğru
     Sendikal örgütlülüğü yok etmek ve ucuza işçi çalıştırmak üzere işverenlerce kul-lanılan taşeron uygulamasına tedbir olmak üzere getirildiği iddia edilen 2. madde şöyle bir yöntem öngörüyor: "İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uz-manlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez." Ancak, bu hüküm patronların bugüne dek yürüttüğü 'işi elden geldiğince böl; her birimi başka bir taşerona ver' uygulamasına son vermeye yetmez.
     Yapılacak olan işin uzmanlık gerektirip gerektirmediği veya işin gereği olup olmadığı hem yoruma açık hem de çoğunlukla sendikasızlaştırılmış işyerlerinde taşeron uygulamasına hangi kurumun itiraz edeceği belirsiz bırakılmıştır. Dolayı-sıyla ortada sorunu uyuşmazlık konusu yapacak bir kurumun olmadığı işyerlerinde çözümün hangi araçlarla yapılacağı tamamen muammadır.
     Taşeron kullanımının genel bir uygulama olmaktan çıkarılıp çok istisnai durum-lar için ve ancak Bölge Çalışma Müdürlüklerinden izin alınarak yapılması, böylesi bir iznin de formalite gereği değil ciddi bir inceleme ile verilmesi sorunun çözümü için getirilen önerilerden biridir.
     Bütünüyle işlevsiz bırakılan ikinci uygulama da 'iş güvencesi' oldu. Dergimizin de hiç olmazsa kavram olarak iş güvencesini yasalara sokacağı için ihtiyatlı bir iyim-serlikle değerlendirdiği bu yasa, önce uygulamaya gireceği 15 Mart'tan öteye atıldı, sonra da patronların isteği doğrultusunda iyice yumuşatıldı. Önceki yasanın kapsa- mına 10 ila 10'dan fazla işçiye sahip işyerleri girerken, bu sayı 30 ve yukarısı işçiye sahip işyerleri olarak değiştirildi. Dolayısıyla bir anda iki milyondan fazla işçi sınırlı da olsa bir iş güvencesinden yoksun bırakıldı. 30 sayısı tesadüfen bulunmuş bir sınır değil, aksine, pek çok işletme açısından kritik bir eşik. İyice uzmanlaşmış birimler haline dönüşen işletmelerin 29 kişilik küçük şirketlere bölünmesi artık patronlar açısından daha anlamlı olacaktır.
     Taslak Meclise geldiğinde budanan ve anlamsızlaştırılan bir diğer madde ise, özellikle kriz dönemlerinde patronların işçilerin ücretlerini ödemeyerek bu parayı bedava kredi olarak kullanmalarının önüne geçmek üzere getirilen sınırlı 'hak grevi' maddesi oldu. Taslakta, "işçi 10 gün içinde parasını alamaz ise, işvereni sıkıştırmak üzere çalışmayı durdurabilir; işin durdurulduğu günler için de ücret ödenir" deni-yordu. Bazen aylarca maaşların ödenmemesi göz önüne alındığında, bu yasanın işe yarayacağı elbette kuşku götürmezdi, ama, ön tasarıda yer alan bu hükümler aynen yasalaşmadı. 10 günlük süre 20 güne çıkartıldı; ayrıca 'işin durdurulduğu günler için de ücret ödenir' hükmü yasadan çıkartıldı. Böylece, işçilerini ücretsiz izne çıkart-mak isteyen ancak bunun için anlaşma yapmaktan kaçınan patronların, bu maddeyi ücretlerin ödenmesini geciktirerek işçileri ücretsiz izne çıkarmaya zorlamanın yolu olarak kullanmalarının önü açıldı.
     Kısacası, TİSK başkanı Refik Baydur'un alay ederek bahsettiği 'alın size hak grevi' gerçekten de alay edilecek bir uygulamaya döndü. Ancak, bu madde kullanılarak üc-retlerin ödenmesine karşı tepki oluşturulamayacağı doğrudur ama, belli durumlar için artık elimizde bulunan hak grevinin siyasal grev/dayanışma grevi olarak, yani başka yerlerdeki grev veya direnişi desteklemek amacıyla kullanılmasının da önü açılmış oldu. Dolayısıyla elde edilen bu hakkın işlevsizliğini öne sürmek yerine bu hak daha yaratıcı ve daha zengin eylem türleriyle geliştirilebilir. Böylece olumsuz bir durum işçi sınıfı mücadelesinin yaratıcılığıyla olumlu hale çevrilebilir. Bu konunun değerlendirilmesi biraz da uygulama içinde yapılabilecek.
     Son olarak, yeni kölelik yasa taslağı tartışılırken, kıdem tazminatlarına nasıl bir formül bulacakları belli değildi. Yasa Meclisten geçtiği zaman da bir çözüm buluna-mamıştı. Şu anda eski kanun geçerli. Kıdem tazminatına hangi hallerde hak kazanı-lacağı daha sonra çıkartılacak bir Fon Kanununa bırakıldı. Hatırlatalım, patronlar ya kıdem tazminatı ödemelerinin tek tek işverenlerden alınıp nasıl şekilleneceği, yapısı, hatta akıbeti belirsiz bir fona bırakılmasını veya yıllık 30 günden hesaplanan kıdem ödemesinin 15 güne düşürülmesini istiyorlar.

     Konfederasyonların Tutumu
     Taslağın bunca işçi düşmanı hüküm içermesine rağmen konfederasyonların uzun süre sessiz kalmaları bu kuruluşların geleneksel ataletine bağlanmıştı. Ama daha sonra kimi duyumlarla hükümetin ve sendikaların anlaştığı ortaya çıktı. Bir önceki hükümetin çalışma bakanı Yaşar Okuyan döneminde imzalanan bir gizli protokolün varlığı biliniyordu, ama geniş kesimler protokolün içeriğinden haberdar değildi. Sonuç olarak hepsinin de aynı oranda kirlendiği bir metnin altına atılan imzalar, en büyük işçi örgütü Türk-iş'in, ardından gelen Hak-iş'in ve son olarak çok umutla bakılan DİSK'in tasarının yasalaşma sürecindeki tutumlarını anlatmaya yeterli olur. Koskoca Türkiye işçi sınıfının ve emekçi halkın önündeki yılları belir-leyecek olan böylesi bir yasanın kaderini bir avuç akademisyene bırakmakta hiçbir sakınca görmeyen işçi önderlerinden oluşan konfederasyonlar.
     Ancak, sendikalardan oluşmuş ve hukuken herhangi bir yaptırımı olmayan kon-federasyonları suçlamak ya da onları bu yasanın tek suçlusu ilan etmek işin özünü gözden kaçırmak olur. Bu üç konfederasyon yapılanlara itiraz etmedi, itirazları güçlü seslerle dillendirmedi; ama, onların bu tutumlarından yola çıkarak kitlelerini salonlara hapseden ve uzmanlarının dahi üyelerini uyarmasına izin vermeyen sen-dikal önderlikler de aynı oranda bu suça ortak olmuşlardır.
     Taslağa ve yasaya tüm itirazlar bir avuç iyi niyetli sendikacının ve onlara yar-dımcı olan gene bir avuç uzmanın dışına taşamamış, hele de sendikasız ve sigortasız olarak kayıt dışı bir halde çalışan işçilere hiç ulaşamamıştır. Böylesi bulunmaz bir nimeti sonuna kadar kullanmaya kararlı burjuvazimiz ile adeta sermayenin yılmaz misyoneri gibi çalışan AKP iktidarı, bu nedenle de taslağın birkaç cılız itiraz haricin-de hiç yankı bulmadan onaylanmasını sağlayabildiler.
     Partilerin tutumu da ne yazık ki sendikalardan çok da farklı olmadı. Aslında kapsamlı bir saldırı öngören bu yasaya karşı işçi sınıfının ve kimi partilerin göster-diği tepkinin azlığı, daha önce yaptığımız tespitlerle uyuşuyor.

     CHP
     Bugün Mecliste yer alan CHP'de sendikacı kökenli bir çok milletvekili var. Şunu kabul etmek lazım ki, en çok muhalif ses tüm eleştirilerimize rağmen yine de CHP'den geldi. Ancak, kimi tepkilerin çok anlamsız ve hedef şaşırtan bir nitelikte olduğunu da belirtelim. Tabii, böylesi kısır tepkilerin hem üst yönetimin büyük ser-mayeyi gücendirmek istemeyen yaklaşımından hem de sosyal demokrasinin sınıfsal tavrından kaynaklandığına işaret edersek ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır. Örneğin ha.a tatilinin ha.anın herhangi bir gününe aktarılmasına izin veren mad-de görüşülürken, CHP'lilerin bu maddeye itirazlarını gereksiz bir polemiğe dönüş-türüp 'bunlar Cuma günlerini tatil yapacaklar' gibi dar bir çerçeveye sıkıştırmaları sorunun ana odağının belirsizleşmesine sebep oldu.
     Bu maddenin yol açacağı asıl yıkım, insanlarımızın abartısız binlerce yıldır edin-diği ha.anın belirli bir günü tatil yapma (Cuma, Cumartesi veya Pazar fark etmez, önemli olan hep birlikte aynı gün yapılması) hakkının ortadan kaldırılarak toplum-sal yapıyı ve geleneksel aile düzenini parçalama tehdididir. İnsanların aileleriyle ortak bir günde keyif yapma, vakit geçirme hakkının ellerinden alınmasıdır. Evli çi.lerin birbirlerini görmeden günlerce çalışmak zorunda kalmasıdır. Bu hüküm henüz etkisini toplumda göstermedi. Eğer büyük şirketler de işin gereği haricinde, bünyelerinde çalışanların tatillerini birbirlerinden farklı günlere vermeye başlarsa, ortaya çok sorunlu aile yapılarının çıkması kaçınılmaz olacaktır.
     Sosyal demokratlar dışında kalan ve asıl işçi sınıfı dostu olan sosyalistler ise he-nüz işçi sınıfı içinde yeterince güçlü bir akım değil. Her sendikanın içinde sosyalist, komünist unsurlar var. Siyasi yapıların bir kısmı da işçi sınıfı içinde örgütlenmeye çalışıyor ve az ya da çok oranlarda işçiyi bünyesinde barındırıyor. Ama bu durum sosyalistlerin bütünsel, güçlü ve inatçı bir karşı duruş sergilemesine yetmiyor. Bu zayıflığın tespitini yaptıktan sonra, mevcut yapıların pek çoğunun ideolojik-politik yaklaşımlarının deforme olmasına yol açan sını.an uzak kalma durumunun kalıcı halden çıkartılması için yapılabilecekleri tartışmaya açmak gerekir. Bundan sonraki tüm fikir alışverişlerinin özellikle böyle bir gündemi içermesi geleceğini sağlam ze-minlere oturtmayı amaçlayan komünistler için elzemdir.

     Sendikalar Kanunu
     Daha önce de belirtildiği gibi, aslında iş kanunu tek başına ele alınmayacaktı. Bu yasayla bir bütünlük sağlayan 2821 ve 2822 sayılı kanunlarda yapılacak değişiklikler bir süreliğine ertelendi. Ertelenmenin gayri resmi gerekçesi Türk-iş'in Aralık 2003'te yapılacak genel kurulu. Türk-iş yöneticilerinin değişiklerin bu tarihten sonra ele alınması ricasının iktidar tarafından uygun bulunduğu iletiliyor.
     Sebep ne olursa olsun, hiç olmazsa bu kez sendikal örgütlerin bu zamanı verimli kullanması, iş kanunu ile yitirilen kimi hakların belli manevralarla dengelenmesi sağlanabilir. Bu kanunlar bilindiği gibi sendikaların iç yapılarını, kongre sürelerini, yetkili olmak için gereken baraj oranını vesaire içeriyor. Bu maddelerde ileriye doğ-ru atılacak adımlar, toplumun yeniden bir dinamizme kavuşmasını getirecektir.
     Sendikal yapıların önündeki en büyük sorun örgütlenme önündeki engeller-dir. Bir işyerinde yetki alınabilmesi için sendikanın orada çalışanların yarıdan bir fazlasını örgütlemesi yetmemekte, bu koşulun yanı sıra Türkiye çapında da ilgili işkolunda çalışan sigortalı işçilerin yüzde 10'unu örgütlemiş olma şartı aranmakta-dır. Bunca karmaşık prosedürlere bağlanmış bir sürecin de zaten iş güvencesinden yoksun binlerce işçiyi sendikal çalışma yapmaktan alıkoyduğu bir gerçektir. Fakat, bu sorunla mücadele etmek için, öncelikle bunun bir 'sorun' olarak görülmesi ge-rekiyor. Sayısal barajlar sorun olarak görülmüyorsa, bu amaçla yapılan hazırlıklara katkı koymamanız da doğal karşılanır.
     Özellikle Türk-iş'te örgütlü sendikalar çok uzun yıllardır kamu işyerlerinde örgütlü olmanın getirdiği rehavetle, barajları bir sorun olarak görmemekte, aksine, bu durumu bir olumluluk olarak ele almaktadır. Barajların kalktığı bir durumda ortalığın sarı sendikalarla, işverenlerin kurdurttuğu zayıf sendikalarla bezeneceği kaygısını duymaktadırlar.
     Kimi sendikacı arkadaşların bu düşüncelerinde samimi olduklarını biliyoruz. Ancak, bu arkadaşlarımızın gözden kaçırdıkları nokta, bugün güçlü sendikacılık yapmanın şartını sadece üye sayısında görmeleridir. Türk Metal sendikası buna uygun bir kötü örnektir. Yüz bine yaklaşan üyeye sahip Türk Metal, yıllardır üye-lerini doğrudan işverenlerle anlaşma yaparak, devletin iç ve dış politikasına birebir uyumlu bir tarz ve söylem tutturarak toparlamaktadır. Şimdi binlerce üyeli bu sen-dikayı 'güçlü' sendikacılık için örnek göstermeye kalkmak, işçi sınıfı mücadelesini hafife almak dışında bir anlam taşır mı? Sadece basit bir örnek olması açısından adı verilen bu sendikanın değişik tonlardaki benzerlerini de, sendikal hareketi birazcık dikkatle izleyince bulmak mümkün.
     Dolayısıyla, daha sonra sendikalar konusunu işlerken dosyalar halinde değinme-yi umduğumuz bir konuyu vurgularsak, bugün sendikal hareketin ve sosyalistlerin öncülüğünde bir işçi sınıfı hareketinin canlanması için en başta yapılması gereken şey, tüm kadroların hep birlikte sendikal barajlara karşı çıkması olmalıdır. Öncelikli hedef ülke barajının sıfıra indirilmesi, işyeri barajının da, işverenin örgütlenme es-nasında birkaç işçiyi işten atarak sendikalaşmayı önlemesine yetmeyecek bir düzeye -yüzde 10 veya 20 yeterli olur- çekilmesidir.
     Referandum gibi, noter şartı gibi, üyelik şartları gibi, işkolları çeşitliliği gibi sorunlar, barajlarla karşılaştırıldığında bugün ayrıntı olarak görülmelidir. Sendika-ların örgütlenme biriminde canla başla çalışan bir örgütçünün yaşadığı heyecanı ve onun dinamizmini ülkenin tek tek bütün işyerlerine yaymadan, her alanı ayrı bir örgütlenme koşuşturmacası içine sokmadan işçiyi hareketlendirmek çok daha zor olacak, bunu görmek gerekiyor. On binlerce iyi niyetli, bir şeyler yapmalı diyen işçinin yaratacağı sınıfsal hareketlilik, toplumu da tetikleyecek bir işlev görebilir. Bu dinamizmin gelecekte hangi hallere bürünebileceğini bugünden tüm hatlarıyla görmenin zaten imkânı yok. O yüzden, sosyalistlerin ilk ve acil hedefi, barajların kayıtsız şartsız kaldırılmasının ve yükün binlerce insan tarafından paylaşılmasının propagandasını yapmak olmalıdır.

     Biz Bu Yasayı Çöpe Atarız
     Sermaye sınıfının bugün genel uygulama olarak vazgeçtiği üretim modellerin-den birisi fordist üretimdir. İşin, hiçbir fikri katkı gerektirmeyecek kadar küçük par-çalara bölünüp teknik bir hale getirildiği bu modelde, işçi vida takmak, sıkıştırmak, bir kutuya bir mamul mal yerleştirmek, bir şeyi bağlamak gibi tekdüze bir tempoda çalışırdı. İşçinin kalitesini belirleyen tek şey birim zamanda en yüksek üretimi gerçekleştirmesiydi. Bu konumdaki işçi tezgahın basit bir uzantısı durumundaydı ve işi bıraktığı an yerine yeni birini bulmak çok kolaydı. İşçinin yabancılaşmasına yol açan bu süreçte her işçi sadece kendi birimiyle meşgul olur, diğer birimlerden haberdar dahi olmazdı.
     Ancak, kesintisiz üretime dayanan, binlerce işçiyle birlikte stok yapmayı amaçla-yan dev ölçekli tesislerde gerçekleşen bu üretim işçilerin birbirleriyle kaynaşmasını da sağlamıştı. Dolayısıyla, işçiyi kendi sınıfına yabancılaştırmayı ve yalnızlaştırmayı amaçlayan fordizm, işyerinin esas alındığı bir mücadelenin de önünü açmıştı. Bü-yük işçi mücadeleleri ve örgütsel kazanımlar bu dönemin ürünüdür.
     Bugün uygulanan post-fordist üretim tekniği ise esnek çalışma adıyla anılıyor ve fordizmin ihtiyaç duyduğu dev pazar, dev stok maliyetleri, sürekli sorun yaratan büyük işçi deposu haline dönüşen işyerleri gibi daralan bir piyasanın dertlerini ortadan kaldırıyor. İhtiyaç duyulduğunda üretim yapılan, ancak siparişle çalışılan, küçük birimlere bölünmüş ve daha kolay transfer edilebilen işletmelerden oluşan bir sistemde, burjuvazi daha esnek bir kanunu zorladı. Yeni iş kanunu ile başarılan işte bu oldu. Sistemimizdeki 8 saat çalışma, 8 saat dinlenme/uyku ve 8 saat boş zaman, işçi-nin sosyal hayatını belli bir düzen içinde gerçekleştirmesini sağlar. İşçiler bu boş zamanlarında eğlenceden siyasal mücadeleye dek bir insan yaşamının ihtiyaç duy-duğu tüm aktiviteleri yapar. Çalışma saatlerindeki esneme aslolarak bu düzene sahip hayatın gerçekleşmesini engelleyecektir.
     İşçi sınıfının bugüne dek elde ettiği kazanımları geri almak için sermayenin açtığı bu son savaşta ödememiz gereken fatura çok yüklü. Bu meblağı ödemeye niyetlenenler varsa, bu onların sorunu. Rekabetin bir kapitalist için hayat memat meselesi olması, işçi sınıfını doğrudan ilgilendirmez. İşçinin emekçinin kanı pa-hasına yürütülecek bir rekabetçi ortamı işçi sınıfı gözünü kırpmadan reddetmeyi bilmelidir. Çalışan ile çalıştıran, proletarya ile burjuvazi arasında hiçbir zaman eşit-lik olamayacağı için çatışma da hiçbir zaman sona ermeyecektir. İster burjuvazinin AB hedefi, ister sosyal partner söylemi olsun, bu toplumun barış içinde bir arada yaşayamayacak iki düşman sını.an oluştuğu bu yasanın çıkması için kapitalistlerin gösterdiği topyekün gayretle bir kez daha kanıtlandı.
     Bu çatışmanın sonucu er ya da geç işçi sınıfının zaferiyle sonuçlanacak; bunda hiç kuşku yok. İşçi sınıfı şimdilik bir gerileme içinde görünüyor. Şimdilik kapitalist-lerin talepleri yerine geliyor. Ama onlar bir avuç. Biz ise insanlığın tümünü temsil ediyoruz. Sendikalarımızın kan kaybettiği, işçi sınıfı partilerinin güçlerini yeterince toparlayamadığı koşullarda, işçi sınıfının birliğini sağlamayı amaçlayan bir arayışı-mız olmalı.
     Bu arayış işçi sınıfını umutsuzluktan kurtaracak, sağlam kurumlar oluşmasını sağlayacak ve inatçı bir hak arama mücadelesine girebilecek kapasiteye sahip örgüt-leri açığa çıkartacaktır.


TİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ VE DİSK KONFEDERASYON BAŞ-KANLARIYLA ÇALIŞMA BAKANI YAŞAR OKUYAN'IN İMZALADIKLARI PROTOKOL:

     "Dünyada meydana gelen eko-nomik ve sosyal gelişmenin hızı, niteliği, bölgesel entegrasyonlar, pek çok alanda yenilik ve değişimlere yol açmaktadır. Bunlara uyum sağ-lamak bizim açımızdan iki noktada önemlidir.
     Gelişimin bir ucunda, uluslar arası örgütlerde zeminini bulan ça-lışma standartlarının yükseltilmesi ve bunların dünya ticareti ile ilişki-lendirilmesi yer alırken diğer uçta ise uluslar arası ekonomik rekabetin yoğunlaşması bulunmaktadır. Böyle-ce sosyal gelişme ve insan merkezli amaçlar ile bunu gerçekleştirecek ekonomik gelişimin önündeki engel-leri bir arada ele almak gerekmekte-dir.
     Çalışma yaşamımızı düzenleyen yasaların çağdaş gelişim çizgisine uygun biçime getirilmesi için, taraf-larca önerilen ve üniversitelerimizin çalışma yaşamı ile ilgili saygın öğ-retim üyelerince oluşturulan "bilim kurulu"nun, öncelikle 1475 sayılı İş Kanunundan başlamak ve 2821 sa-yılı Sendikalar ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Ka-nunu ele almak üzere, bu yasalarda gerekli değişiklik ve düzenlemeleri yapmaları kabul edilmiştir. Böylece sosyal diyalog içinde üretilecek çö-zümün sosyal faydası daha büyük olacaktır.
      “Bilim Kurulu”, Çalışma ve Sos-yal Güvenlik Bakanlığını temsilen üç, TÜRK-İŞ, DİSK ve HAK-İŞ Konfederasyonlarını temsilen birer, Türkiye İşveren Sendikaları Kon-federasyonunu temsilen üç olmak üzere, dokuz öğretim üyesinden oluşacak, sekretaryası ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca yürütülecektir.
     Kurulun oy birliği ile alacağı kararlar herhangi bir çekince ileri sürülmeden taraflarca kabul edil-miş sayılacak, oyçokluğu ile alınan kararlar da kabul edilmiş sayılacak fakat bu konularda tarafların dekla-rasyon hakkı saklı kalacaktır.
     Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının da en geç Eylül 2001 sonuna kadar bitirilmesi düşünülen bu çalışmalar sonucu elde edilecek tasarı metinlerini 2001 yılı sonuna kadar yasalaştırmak üzere gerekli girişimleri yapacağına ilişkin bu protokol 26 Haziran 2001 günü imza altına alınmıştır.”


Protokolle ilgili olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Yaşar Okuyan'ın 3 Haziran 2002 tarihli konfederasyon genel başkan-larına gönderdiği mektup şöyledir:

YAŞAR OKUYAN, KONFEDERASYON BAŞKANLARINA PROTO-KOLÜ GİZLİ TUTTUKLARI İÇİN TEŞEKKÜR ETTİ

T.C.
ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI
ÇALIŞMA GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Sayı: B.13.O.ÇGM.O.12.00.02/5697
Konu: Yasa Değişikliği Taslağı

3 Haziran 2002
Sayın Bayram MERAL,
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı

Bilindiği gibi, daha önce imzaladığımız protokol uyarınca, Bakanlığımız tarafın-dan önerilen Profesör Dr. Metin KUTAL, Profesör Dr. Toker DERELİ, Prof. Dr. Sa-vaş TAŞKENT, TÜRK-İŞ Konfederasyonu tarafından önerilen Profesör Dr. Sarper SÜZEK, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu tarafından önerilen Profesör Dr. Devrim ULUCAN, HAK-İŞ Konfederasyonu tarafından önerilen Profesör Dr. Öner EYRENCİ ve Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu tarafından öne-rilen Profesör Dr. Münir EKONOMİ, Profesör Dr. Teonam AKÜNAL, Profesör Dr. Algun ÇİFTER'in oluşturduğu "Bilim Kurulu" çalışmalarını tamamlamış ve 1475 sayılı İş Kanunu'nda yapılan değişiklikleri ihtiva eden tasarı, kurulu oluşturan üyelerin ortak imzalarını taşıyan bir mektup ile tarafıma teslim edilmiştir. Bilim Kurulu tarafından oybirliği ile hazırlanan taslak, 24. madde ile ilgili alternatif taslak ve Kıdem Tazminatı Fon Kanunu Tasarısı Taslağı, kurul üyeleri tarafından yazılan mektup ile birlikte yazımız ekindedir.

Bugüne kadar, yapılan çalışmalarla ilgili olarak medyaya herhanagi bir açıklama-da bulunulmadığı için size teşekkür ediyorum.

Konuyla ilgili olarak 6 Haziran Perşembe günü saat 15.00'te bakanlığımızda bir toplantı yapılacaktır. Bilgilerinizi ve söz konusu toplantıya katılmanızı rica ederim.

Yaşar OKUYAN
Bakan
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Petrol‑İş Sendikasında Yeni Bir Dönem
 Petkim Dersleri
 Zavallı Hâle Gelen Türk‑İş Yönetimi
 Torbadan Neler Çıktı
 Yeni “Sendikalar Yasası” Ne Getiriyor?
 ÖDP, EMEP, SİP ve Küresel BAK Nereye?
 Mustafa Özbek Patron mudur, Sendikacı mıdır?
 Saat Geri Dönmüyor
 Doğuşundan Günümüze 1 Mayıs
 Türk-İş AKP’nin Arka Bahçesi Mi?
 İşçi Sınıfının Mücadelesi
 Tüpraş Halkındır, Gasp Edemeyeceksiniz
 Sendikal Hareketin Baraj Sorunu
 Karanlık yılların panoraması: Güven
 Sendika Genel Kurullarının Gösterdiği
Yeni Umutlar


 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS