Sosyalist Dergi: 18 |  ÜRÜN |
Dengeler Değişirken

İncirlik Genişletilmemeli, Kapatılmalıdır
Amerikan yönetimi, Türkiye’yi sömürgeci maceralarına sıkı sıkıya bağlamak, izlediği işgal politikalarına karşı yükselen halk tepkilerinin ABD ve işbirlikçileri önüne diktiği engelleri ortadan kaldırmak amacıyla Türkiye’ye karşı bir psikolojik savaş başlattı. Psikolojik savaşın işaret fişeği, Amerikan bankerlerinin yayın organı The Wall Street Journal’in editörü Robert L. Pollock’un “Avrupa’nın Hasta Adamı Yine Hasta” başlığını taşıyan zehir zemberek yazısı oldu.



Pollock’a göre, “eski sol ile yeni İslam’ın bileşimi”, Türkiye’de Amerikan ve Yahudi düşmanlığını öylesine körüklemişti ki ülkede “Nazi döneminden beter” zehirli bir hava oluşmuştu. Bu zehirli hava Türk-Amerikan ilişkilerini çökme noktasına getirmişti. İktidar partisi AKP ve ana muhalefet partisi CHP, solun ve İslam’ın kamuoyunu saran bu yıkıcı etkisini kıracak yerde, ona teslim olmuşlardı. Amerika’nın sadık dostları bile artık seslerini çıkarmaktan korkar hale gelmişlerdi. Ancak, yöneticiler bu durumu tersine çevirmek için derhal harekete geçmezlerse, Türkiye Amerika’nın dostluğunu kaybeder ve Avrupa’da da istenmeyen ikinci sınıf bir ülke durumuna düşerdi.
Emperyalizmin bu küstah kaleminin fırlattığı işaret fişeği Amerika ve Türkiye yatık medyasında derhal yankılandı. Görev emrini alan kiralık yorumcu ve yazarlar, korku üretmeye başladılar. Öyle ya, Rus çarı I. Nikola’nın “hasta adam” tanımı Osmanlı’yı bölüp parçalamıştı. “Dünyanın en güçlü devleti” Amerika’nın Bush yönetimine çok yakın “saygın” bir yayın organının ünlü bir yazarı Türkiye’den yine “hasta adam” diye söz ediyorsa, tehlike büyüktü; Amerika’yı kızdırırsak, maazallah ülkemizi paramparça ederdi, öyleyse, hemen Amerika’nın dümen suyuna girmeli, ABD ne isterse onu yapmalıydık. Türkiye’yi korumanın başka bir yolu yoktu. Kendilerine barışsever ve yurtsever adını veren “ideolojik düşünce sahipleri” yüzünden Irak savaşına tam boy katılamamış, “Amerika’yı Barzani ve Talabani Kürtlerine muhtaç bırakmıştık.” Böylece, “Kürt aşiret reisleri”, Amerika’nın gözünde Türk devlet yetkililerinden daha kıymetli hale gelmişti. Bu defa hata yapmamalı, Amerika’yı İran ve Suriye’ye karşı açılacak savaşta yalnız bırakmamalıydık! Devir haklı savaş, haksız savaş, hak, hukuk, adalet tartışması yapılacak devir değildi. Güçlü olan haklıydı, Amerika güçlüydü, demek ki haklıydı! Biz de güçlünün yanında yer almalıydık! Hele hele AKP gibi sağcı bir partinin ABD’den farklı bir politika izlemesi hiç de akıllıca değildi!. Hürriyet gazetesinde Cüneyt Ülsever, AKP’yi, “ABD’nin onayıyla başa gelen sağcı iktidarlar, ABD’yi kızdırırlarsa iktidarda kalamazlar, AKP tez elden aklını başına toplamalıdır” diye açıkça tehdit etti.
Irak savaşının dünyaya nasıl pazarlandığını hatırlayan, olayların gelişimiyle Amerikan yönetiminin her savaş gerekçesinin yalanlandığını unutmayan herkes biliyor ki, Pollock’un yazdıkları da, Pollock’un peşine takılanların yazdıkları da ipe sapa gelmeyen şeyler. Amerikan emperyalizminin sömürgeci savaşlarına karşı çıkmak, insanlığın, hak ve adalet anlayışının, uluslararası hukukun gereği olduğu gibi, Türkiye halkının temel menfaatlerine de uygundur. Zaten, insanlığa, adalete, hukuka, meşruiyete uygun olmayan temel menfaat tanımı, katilliği, işkenceciliği, cellatlığı, haydutluğu, gaspçılığı, hırsızlığı, sömürücülüğü, zalimliği benimseme anlamına gelir. Amerikan emperyalizmi, Nazilerin dünyaya egemen olmayı amaçlayan saldırgan planlarının mirasçısı olarak hareket ederken, bu saldırganlığa karşı çıkanları “Nazilerden beter” olmakla suçlamanın ne kadar büyük bir yüzsüzlük olduğunu küçücük çocuklar bile anlar. Üstelik, insanlıktan çıkmak pahasına bencil menfaat savunuculuğu yapanlara hatırlatmak gerekir ki, ABD, Irak halkının ulusal direnişiyle stratejik bir çıkmaza saplandı. Yenilgisi kaçınılmazdır ve bu yenilgisini geciktirmek gayretiyle Irak, Suriye ve Lübnan’a saldırması sadece yenilgisinin çapını genişletecektir.
Ne yazık ki, Türkiye’nin yönetimini elinde bulunduran iktidar sahipleri Amerika’nın psikolojik savaşını püskürtecek yerde, teslimiyet yolunu seçiyorlar. Amerika’nın acil adım olarak İncirlik üssünü genişletme ve Türkiye’ye haber bile vermeden serbestçe kullanma talebini genelkurmayın ve hükümetin kabul ettiği bildiriliyor. Genelkurmay İkinci Başkanı İlker Başbuğ’un bu yöndeki üstü kapalı açıklamasından sonra, AKP Genel Başkan Yardımcısı Murat Mercan, hükümetin çok yakında bu izni vereceğini açıkladı. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Yiğit Alpogan, ABD’nin İncirlik üssünü “lojistik nakil merkezi” olarak kullanma isteğinin makul bulunduğunu ve karşılanacağını belirtti. Devleti yöneten çevrelerde, Barzani ve Talabani’yi etkisizleştirmenin en sağlam yolunun, Amerika’ya onlardan daha fazla hizmet sunma olduğu görüşü maalesef ağır basıyor. Bu ise Türk, Kürt, Arap ve Fars halkları arasında dostluk ve kardeşlik politikası izleme ve emperyalizmin oyunlarına karşı birlikte hareket etme stratejisi uygulayacak yerde, bölge güçlerinin birbirlerini tüketmesine yol açan işbirlikçilik yarışını kızıştırıyor. “Amerika’nın işine Barzani ve Talabani’den daha fazla yarayarak bölgede etkili olma” politikası çıkmaz bir sokaktır. Sadece Amerika’nın “tavşana kaç, tazıya tut” oyununu daha rahat oynamasını sağlar. Bu oyunda bütün halklar kaybeder, sadece emperyalizm kazanır.
Teslimiyet anlamına gelen dar görüşlü tutumlar kesinlikle reddedilmelidir. Bilindiği gibi, İncirlik üssü, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu halklarına karşı savaş politikalarında stratejik saldırı noktasıdır. Bu üssü daha da genişletmek, şimdiye kadar üstlendiği uğursuz rolü “lojistik nakil merkezi” ve “blok izin” adı altında daha da kapsamlı ve keyfi hale getirmek, ABD’nin işlediği ve işleyeceği insanlık suçlarına ortaklıkta daha da ileri gitmek anlamına gelir. Türkiye halkı, bu alçaklığa izin vermeyecektir. Millet Meclisi, hükümet, Cumhurbaşkanı, genelkurmay, bütün devlet yetkilileri görev yeminlerine uygun davranmalı ve Amerikan emperyalizminin dayatmalarına boyun eğmemelidir. Hiçbir devlet yetkilisi, barışa, dostluğa ve anti-emperyalist dayanışmaya sahip çıktığını her yolla ortaya koyan Türkiye halkının kesin iradesi doğrultusunda hareket etmekten kaçınamaz. İncirlik genişletilmemeli, kapatılmalıdır. Amerikan sömürgecilerine yeni katliam olanakları verilmemeli, Türkiye’yi her an yeni savaş maceralarının parçası durumuna düşürecek saldırı merkezleri sökülmelidir.

Kan Kaybı Şiddetleniyor
Önce Demirbank İngiliz sermayesine satıldı, İngiliz bankacılık devi HSBC’nin Türkiye kolu oldu. Sonra, Koçbank’ı elinde bulunduran Koç Finansal Hizmetler A.Ş’nin yüzde 50’si İtalya’nın en büyük ve Avrupa’nın ikinci en büyük bankacılık grubu Unicredito’nun mülkiyetine geçti. Koç Finansal Hizmetler A.Ş, Yapı Kredi Bankası’nın çoğunluk hissesini satın alıyor, böylece Türkiye’nin en büyük bankalarından biri İtalyan sermayesinin denetimi altına giriyor. Türk Ekonomi Bankası’nın yüzde 50’si Avrupa’nın en büyük bankası olan Fransız BNP Paribas’a satıldı. Garanti Bankası, yabancı bankalarla ortaklık arayışı içinde olduğunu açıkladı. Hollanda bankası Rabobank, Şekerbank’ın çoğunluk hisselerini almak için görüşmelerini sürdürüyor. Dışbank, bankayı almak isteyen yabancı kuruluşların resmi tekliflerini sunması için çağrıda bulundu. Türkiye finans sektörü hızla yabancı kapitalist tekellerin eline geçiyor. Finans sektörünün yabancı tekellerin eline geçmesiyle, yabancı sermayenin ekonominin en kılcal damarlarına kadar nüfuz etmesinin yolu açılıyor.
Türkiye’nin en değerli şirketi olan Turkcell, Finlandiya-İsveç ortaklığı Telia-Sonera’ya satılıyor. Telsim’in yabancılara blok satışı için hazırlıklar sürüyor. Türk Telekom’un cep telefonu şirketi Aycell, İş Bankası ve Telecom Italia’nın ortaklığıyla kurulan başarısız Aria ile birleştirildi, Avea adıyla kurulan yeni şirkette İtalyan sermayesi önemli bir paya sahip. Böylece mobil telekomünikasyon sektörü bütünüyle yabancı kapitalist tekellerin av sahası haline geliyor.
Tüpraş, Petkim, Tekel, Ereğli Demir Çelik yabancılara haraç mezat satılıyor. Türkiye ekonomisi, sudan süte, yağdan yoğurda, temizlik malzemelerinden otomobile, ağır sanayiden telekomünikasyona ve bankalara kadar her sektörde yabancı tekellerin eline geçiyor. Türkiye’nin yeniden sömürgeleştirilmesi süreci daha da derinleşiyor. Merkez Bankası Başkan Danışmanı Ercan Türkan’ın araştırmasına göre, Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşu içerisinde yabancı sermayenin payı artıyor. 1990 yılı içerisinde 500 büyük sanayi kuruluşu içerisinde 88 adet yabancı sermayeli işletme varken, bu sayı 2000 yılında 131’e, 2003 yılında 147’ye çıkmıştır. İkinci 500 büyük sanayi işletmesi içindeki yabancı sermayeli firma sayısı 2003’te 69 olmuştur. Üstelik, yabancı sermayeli şirketlerde yabancı sermayenin payı 1990’da ortalama yüzde 38.6 iken, bu oran 2003’te ortalama yüzde 60’a yükseldi. (Cumhuriyet, 7 Mart 2005).
Görüldüğü gibi, kapitalizmin kuralları uyarınca sermaye merkezileşiyor ve yoğunlaşıyor. Büyük balıklar küçük balıkları yutuyor, Türkiyeli yerli büyük sermaye şirketleri bile daha büyük yabancı sermaye şirketlerinin eline geçiyor. İMF programları, Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları, Avrupa’yla Gümrük Birliği, bağımsızlığın son kalıntılarını da ortadan kaldırıyor. Bu süreç, Türkiye’yi bir bütün olarak emperyalizme kıskıvrak bağımlı, köleleştirilmiş bir ülke durumuna sokuyor.

AKP Gemisi Su Alıyor
AKP iktidarı teklemeye başladı. Daha görev süresinin yarısını tamamlamadan yaldızları döküldü, yarattığı umutların hiçbirini gerçekleştiremeyeceği fikri bizzat kendi tabanında yayılmaya başladı. AKP iktidarının bugüne kadar yaptıklarına kısaca göz atalım.
İslami değerleri savunarak başa gelen AKP iktidarı, İslam halklarına yönelik Amerikan saldırılarına suç ortaklığı yaptı. Afganistan’a asker gönderdi, asker göndermeyi başaramadığı Irak’a yönelik olarak bütün limanları ve hava alanlarını Amerikan güçlerine açtı. ABD’nin İncirlik üssünü daha da kapsamlı biçimde ve artık göstermelik izin bile almadan kullanmasını kabul etti.
AKP, işsizliği azaltacak bir politika uygulayacağını ilan etti, şimdi bizzat Tayyip Erdoğan ekonomi alanında en başarısız oldukları konunun işsizliği azaltmak olduğunu itiraf etti. AKP hükümeti, işsizliği azaltmak şöyle dursun, daha da arttıran özelleştirme politikalarına hız verdi. İMF’nin Türkiye’ye deli gömleği giydiren zalim programını “önlerinde buldukları için” uygulamak zorunda kaldıklarını, anlaşmanın süresi bitince yenilemeyeceklerini ve yoksul halkı rahatlatacak bağımsız bir kalkınma programı başlatacaklarını ilan etti. Anlaşma sona erdiği halde, İMF’yle üç yıllık yeni bir anlaşma imzalamaya karar verdi. Ülke ekonomisinin belkemiğini oluşturan büyük kamu işletmelerinin yabancı ve yerli kapitalist gruplara peşkeş çekilmesi için, her seferinde yargıdan dönen yasadışı kararlara inatla imza attı. Son olarak, medya organlarının da yabancı sermayeye pay sınırlaması bile olmadan satılmasına izin veren yasayı bütün uyarılara rağmen çıkardı.
Sosyal alanda, sendikaların ve meslek örgütlerinin yaygın muhalefetine rağmen işçilerin ve emekçilerin sosyal güvenlik haklarını kısan, sağlık hizmetini paralı hale getiren, ilaç tekellerinin ekmeğine yağ süren düzenlemeleri inatla yasalaştırdı. SSK hastanelerini gasp ederek sağlık hizmetinde kaos yarattı. İşçilerin, memurların, emeklilerin yoksullaşmasını hızlandıran ücretleri ve maaşları kısma politikasını sürdürdü. Küçük ve orta çiftçileri, tütün, pamuk, buğday, pancar, fındık üreticilerini çaresiz bırakan düşük ürün fiyatları uygulamasına pervasızca devam etti.
Avrupa Birliği’yle gümrük birliğini sürdürdü. Ekonominin her geçen gün emperyalist tekellerin eline geçmesini hiç umursamadı ve hatta teşvik etti. Avrupa Birliği’nin dayattığı 17 Aralık 2004 kararlarını imzaladı ve böylece Türkiye tarihinin en ağır teslimiyet anlaşmalarından birinin günahını üstlendi. Türkiye’nin işçilerini, emekçilerini, çiftçilerini, karşılığında hiçbir şey almadan Avrupa emperyalizminin insafına terk eden bu ağır diplomatik yenilgiyi bayram ederek kutlamaya kalkıştı. Ayağı suya erince, hevesini kaybetti, ama köklü bir yanlıştan dönme erdemini gösterecek yerde, “hem ağlarım, hem giderim” havasında Avrupa devletlerinin emirlerini yerine getirmeye devam ediyor.
AKP, geleneksel şovenist ve mezhepçi politikaları sürdürdü. Kürt sorununu barışçı bir çözüme ulaştırma konusunda parmağını kıpırdatmadı. Alevilerin en temel taleplerini ısrarla reddetti. Etnik köken, dil, din, düşünce, cinsiyet ve inanç ayırımı yapmayan, eşitliğe ve özgürlüğe dayalı bir kardeşlik ve birlik politikasından kaçındı. Çaresiz kaldığı noktalarda, Avrupa Birliği’nin zoruyla yarım yamalak, göstermelik adımlar atmakla yetindi. Üstelik, haksız ve adaletsiz olduğu kadar akılsızca olan bu politikayla, ezilen kesimleri Avrupa emperyalizminin kucağına itmeye devam ediyor, emperyalizmin böl ve yönet oyunlarının başarı şansını arttırıyor.
AKP iktidarı, Türkiye’yi insanların yaşama, işkence görmeme, adil yargılanma haklarına riayet edilen, düşünce, ifade, basın yayın, toplantı, gösteri ve örgütlenme özgürlüğünün yaşandığı “normal” bir ülke durumuna getirecek adımlardan kaçındı. Çıkardığı yasaları yarım yamalak çıkardı, yasaların her şeye rağmen verdiği hakları yönetmeliklerle iptal etti, hem yasalarda, hem yönetmeliklerde her nasılsa yer alabilen hakları despotik zihniyete sahip kadroları iş başında tutarak fiilen uygulamadı. Sendikaları, meslek örgütlerini, dernekleri tehlike kaynağı olarak gördü, kendisinden önceki iktidarların örgütsüz bir toplum yaratma hedefini aynı şekilde benimsedi. Hakkını arayan, konuşmaya cesaret eden, gösteri ve miting yapan insanları başı ezilmesi, en azından dayakla sindirilmesi, korkutulması gereken iç düşman olarak görmeye devam etti. Demokrasinin ta eski Yunan ve Roma’dan beri ayrılmaz bir özelliği olan, yurttaşların şehir meydanında, agora ve forumlarda gösteri yapma, böylece seslerini herkese duyurma hakkını tanımadı, Taksim’de, Kızılay’da, Saraçhane’de ve eşdeğerlerinde miting ve gösteri yapılması yasağını devam ettirdi, göstericileri şehir merkezlerinden uzak sapa yerlere sürdü, bu yasağı kabul etmeyenlerin kafasını patlattı.
AKP “Allah korkusuyla kul hakkı yemeyen”, namuslu, adaletli ve ahlaklı kadroları bir araya getiren bir parti izlenimi vererek iktidar oldu, ama ne pahasına olursa olsun zenginleşmeyi, su başındayken küpünü doldurmayı aklına koymuş kadrolara öncelik verdiğini geçen zaman içinde eylemleriyle kanıtladı. Paraya tapan, zengini seven, yoksulu aşağılayan, mülkiyetçi, lüks ve gösteriş düşkünü, özelleştirmelerden nasibini almak için yasadışına çıkmaya ve yosuzluklara batmaya teşne neo-liberal bir politikanın uygulayıcısı oldu. Pek böbürlendiği dindarlığını ve muhafazakârlığını, bu yağmacı politikayı saf insanlara kabul ettirmek için bir cila olarak kullandığını gösterdi. İslamcılığının neo-liberalizm tarafından içi boşaltılmış bir kabuk olduğu ayan beyan ortaya çıktı.
AKP, uyguladığı politikalarla emeğe karşı sermayeden yana, yoksula karşı zenginden yana, barışa karşı savaştan yana, mazluma karşı zalimden yana, mazlum halklara karşı Amerika ve Avrupa emperyalizminden yana, bağımsızlığa karşı mandacılıktan yana, eşitliğe ve özgürlüğe karşı ayrıcalık ve despotizmden yana, enternasyonalizme karşı şovenizmden yana, hoşgörüye karşı bağnazlıktan yana, adalete karşı haksızlık ve hukuksuzluktan yana, kalkınmaya karşı dünya kapitalizminin emirleri doğrultusunda küçülmeden yana, işbirlikçi kapitalist bir parti olduğunu ortaya koydu. Bu nitelikleriyle işte nispeten kısa sayılacak bir sürede halktan koptu ve yıprandı.
Bugüne kadar AKP’yi pohpohlayarak onun ayaklarını yerden kesen, halk düşmanı politikalarını ona uygulatan, kendi adlarına kestaneleri ateşten almasını övgüyle karşılayan Amerikan ve Avrupa emperyalizminin uşakları, işbirlikçi tekelci sermayenin sözcüleri; siyasal olarak yıprandığını ve tabanını kaybetmeye başladığını gören AKP’nin oligarşinin politikalarını uygulamakta artık eskisi kadar hevesli davranmadığını, ayak sürüdüğünü saptadı. Mutlak egemenlikten daha azına asla razı olmayan emperyalizm ve işbirlikçileri bunun üzerine AKP’nin çağdışı, bağnaz, baskıcı, şovenist, laiklik ve kadın hakları açısından tehlikeli, bilimden, kültürden ve mizahtan nasibini almamış, yolsuzluklara batmış, plansız ve programsız bir parti olduğunu “birdenbire fark ettiler”. AKP’nin demokrasi devrimini gerçekleştiren, çağdaş ve dinamik bir parti olduğu, Türkiye’nin önünde yeni bir çağ açtığı, “Avrupa fatihi” Tayyip Erdoğan ve ekibinin bütün dünyanın saygısını kazandığı söylemleri aniden unutuldu. Tepe tepe kullandıkları AKP’yi tehdit ederek hizaya getirmek, olmazsa sıkılmış bir limon gibi bir yana atmak için harekete geçtiler. AKP’nin içinde antenleri yabancı ve yerli büyük sermayeye ayarlı temsilciler art arda istifa etmeye başladı. Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu ANAP’a geçti. AKP’nin yerine büyük sermayenin “merkez sağ” etiketli has partilerini canlandırma gayretleri yoğunlaştı. Ordu yönetiminden uzun süredir ilk kez AKP’yi kamu önünde açıkça eleştiren demeçler geldi.
AKP yönetiminin yabancı ve yerli büyük kapitalist çevrelerin tutum değişikliği karşısındaki ilk tepkisi, panik havası içinde onları yatıştırmaya çalışmak, ayak sürüdüğü konularda teslim bayrağını çekmek oldu. Bu politikanın halka daha da büyük zararlar vereceği kesindir; AKP’nin işine yarayıp yaramayacağını ise hep birlikte göreceğiz.

Newroz ve Bayrak
Bu yıl Newroz törenleri başta Diyarbakır ve İstanbul olmak üzere ülkenin her yanında yüz binlerce kişinin katıldığı dev miting ve gösterilerle kutlandı. Yüz binlerce Kürt kardeşimiz, inkâr ve imha politikalarının reddini istedi, barış, özgürlük ve eşitlik taleplerini haykırdı. Yok sayılanın, hor görülenin, ezilenin onurlu sesi artık yaraların sarılması zamanının geldiğini belirtiyor, halkların dostluğunun ete kemiğe büründürülmesi gereğini hatırlatıyordu. Bütün Türkiyeli emekçiler bu çağrıya canı gönülden katılıyor, çünkü kardeşlerimizin derdi, bütün hepimizin ortak derdidir. Aynı kaderde birleşen, kıvançta ve tasada ortak yurttaşların birliğine dayalı demokratik bir ulus anlayışı, hangi kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Ermeni, Rum, Süryani, Yahudi, Roman, Çeçen… ayırımı olmadan, bütün yurttaşların özgürlüğünü ve eşitliğini gerektirir. Türkiyeli emekçiler bütün halkın kapitalizme ve emperyalizme karşı birliğini savunuyor, halklar arasında kardeş kavgasını reddediyor. Kapitalizme ve emperyalizme karşı halkların birliğini destekliyor, kendi kardeşlerimize hak eşitliği tanımadan bu birliğin örülemeyeceğini, şovenizmin kapitalizme ve emperyalizme hizmet edeceğini biliyor.
Newroz kutlamaları, temel çağrısı, yönelimi ve yöntemleri açısından bütün Türkiye halkını birleştiren bir barış köprüsü niteliğinde idi. Ne var ki, Mersin’deki gösteriler sırasında iki çocuğun Türk bayrağını yere çalması, kutlamaları düzenleyenlerce anında kınandığı ve zaten kutlamaların ruhuna yabancı tekil bir olay olduğu halde, bu barış köprüsünü havaya uçurmakta kararlı karanlık çevreler tarafından sömürüldü ve ülke çapında bir psikolojik harekâtın bahanesi olarak kullanıldı. Şovenizm kışkırtıldı. Kutlamaların temel çağrısı, yönelimi ve yöntemleri bir yana bırakıldı, iki çocuğun bilinçsiz davranışı, yüz binlerce insanın uzattığı dostluk elini yok saymanın, daha da ötesi, onları düşman saymanın gerekçesi olarak abartıldı. “Bayrağımıza saygı” adı etrafında, bütün yurtta faşizm rüzgârları estirildi. Ülkeye toplu bir akıl tutulması yaşatıldı. Kutlamaları düzenleyen DEHAP yetkililerinin “biz de bayrağa saygılıyız”, “bayrak bizim de bayrağımız” sözleri bile, bu akıl tutulması içinde, bölücülüğün göstergesi olarak damgalandı.
Bayrağa saygıyı Kürt kardeşlerimize karşı önyargıları körüklemek için kullanmak Türkiye halkının birliğini bozmaktan başka anlam taşımaz. Bayrağa sahip çıkmayı toplumsal muhalefeti susturmak, devrimci ve halkçı güçlerin on yıllardır süren mücadelesiyle despotizmin karanlığında açtığı delikleri kapatmak için kullanmak düpedüz karşı devrimciliktir. Şovenizm, her zaman olduğu gibi emekçileri birbirine düşürerek, kapitalizmin ve emperyalizmin sömürü ve baskısını korumaya çalışıyor. Bu oyunu boşa çıkarmak, boynumuzun borcudur, birliğimizin ve dirliğimizin gereğidir.
İki çocuğun çocukça hareketini ülke çapında bir psikolojik harekât başlatacak ölçüde mesele yapanların, aynı anda, Amerikan işgalcilerine İncirlik’te sınırsız yeni imkânlar tanımasına ne buyurulur peki? Bağımsızlığı ve egemenliği eylemli olarak yok eden emperyalistlere ses çıkarmayanların, üstelik onlarla işbirliği yapanların, bağımsızlığın ve egemenliğin simgesine saygısı olduğuna kim inanır? Bütün limanları ve havaalanlarını sömürgecilere açanların bayrağa saygısı mı olur? Ekonomiyi İMF’nin emrine verenlerin, politikayı Washington ve Brüksel’in yetki alanına bırakanların, halkın gün geçtikçe sefaletin kucağına itilmesine itirazı olmayanların, yurdun bütün kaynaklarını yabancı şirketlere ve yerli işbirlikçilerine bırakmakta sakınca görmeyenlerin bayrağa saygısı sahtekârlıktan başka bir şey olabilir mi? Büyük şairimiz Nâzım Hikmet’in “Türkiye İşçi Sınıfına Selâm” şiirinde dediği gibi, “ay yıldızı esir bayrağımıza” hasretini dile getirenler, “toprağa, kitaba, işe hasretimizi” dile getiren kesimlerdir, “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” günler için mücadele edenlerdir. Hangi kökenden olursa olsun, bütün emekçilerin özlemi ve hedefi budur. Bu mücadeleyi bastırmak için ellerinden geleni yapan kapitalizm ve emperyalizm hizmetkârlarının şovenizmine geçit vermemeliyiz.
Bu psikolojik harekâtı tezgâhlayanlar, emekçi halkın kapitalist sömürüye, emperyalist soyguna, özelleştirme vurgunlarına, insanlık onurunun her gün çiğnenmesine duyduğu öfkeyi, gerçek hedeflerinden saptırmaya çalışıyorlar. Emekçileri birbirine kırdırarak soygun düzeninin ömrünü uzatmaya çalışanların oyunlarına en iyi cevabı, halkların kardeşliği bilinciyle saflarımızı sıklaştırarak, dayanışmamızı yükselterek, birlikte mücadele ederek verebiliriz. Bayrağa saygı, emperyalizmin ve işbirlikçi kapitalist oligarşinin esir ettiği ay yıldızımızı zincirlerinden kurtarma mücadelesine katılmaktan geçer. Eşitlik ve özgürlük içinde kardeşçe birlikte yaşama iradesini somut davranışlarımızla göstermek zorundayız. Oligarşinin estirdiği faşizm rüzgârlarına şu ya da bu gerekçeyle boyun eğenler, birlikte yaşama iradesine zarar verdiklerini unutmasınlar. Dostluk ve dayanışma zor günlerde belli olur.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Açıklama
 TKP Tüzük Taslağı
 TKP Program Taslağı
 TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı Sonuç Bildirisi
 Tarihimizden
 Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor
 Emperyalist Savaş Blokunun Pirus Zaferi
 Merhaba
 Dünya Komünist ve İşçi Hareketinden: Yunanistan Komünist Partisi Programı - II
 Gündemden
 Norveç’te Faşist Katliam
 15‑16 Haziran 1970’in Derslerini Tartıştık
 15-16 Haziran
 Ortadoğu'dan
 Selamlaşma

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS