Sosyalist Dergi: 18 |  Muhsin Salihoğlu |
17 Aralık 2004’ün Anlamı

Avrupa Konseyi 16 ve 17 Aralık 2004 tarihlerinde Brüksel’de toplanarak çeşitli kararlar aldı. Bilindiği gibi, Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanlarının bu toplantısı, büyük medyanın sahneye çıkardığı tek sesli propaganda korosunun marifetiyle Türkiye için tarihi bir olay haline getirilmiş, hatta, hızını alamayan medyaşorlar tarafından Avrupa ve dünya tarihi açısından bir dönüm noktası ilan edilmişti. Toplantının Türkiye’yle ilgili kararlarını nesnel ve soğukkanlı bir yaklaşımla değerlendirelim. Sözü edilen kararlar, Avrupa Konseyi’nin 17 Aralık 2004 tarihli ve 16238/04 sayılı Başkanlık Sonuç Belgesi’nde yer almaktadır ve Avrupa Birliği’nin europa.eu.int adresli internet kapısında yayınlanmıştır.



Kararlarda ilk göze çarpan nokta, Avrupa Komisyonu’nun geçen sayımızda incelediğimiz 6 Ekim 2004 tarihli “İlerleme Raporu”nda yer alan tavsiyelerin aynen benimsenmiş olmasıdır. Bu doğrultuda, Türkiye’ye katılım müzakereleri için bir tarih verilmiştir. Konsey’in kararına göre, Türkiye’yle müzakereler 3 Ekim 2005’te başlayacaktır. Ancak bu tarihte başlatılması öngörülen müzakereler serbest bir ortamda değil, koşulları Avrupa Konseyi tarafından sıkı sıkıya belirlenmiş bir çerçevede yürütülecektir. Başkanlık Sonuç Belgesi’nde açıkça dile getirildiği gibi, “Türkiye’yle müzakere çerçevesi, 23. paragrafta belirtilen temel üzerinde şekillendirilecektir.”

Yöntem ve Esaslar
Sözü edilen 23.paragraf son derecede katı ve ayrıntılı hükümler içeriyor. İlk fıkra, müzakere yöntemini belirliyor. Buna göre, müzakereler bir tarafta aday ülkenin, diğer tarafta bütün üye ülkelerin bulunduğu bir hükümetler arası konferans yapısı içinde yürütülecektir. Müzakereler konu başlıklarına bölünecek ve her konu başlığına ilişkin müzakerelerin geçici olarak tamamlanması ve yeni bir konu başlığına geçilmesi bütün üye ülkelerin oybirliği ile vereceği karara bağlı olacaktır. Böylece her konu başlığında, Türkiye tek tek her üyenin her isteğini karşılamadıkça bir adım öteye gidilemeyecektir.
23. paragrafın ikinci fıkrası, müzakerelerin özüne ilişkindir ve hem bir bütün olarak Avrupa Birliği’ne, hem de tek tek üye ülkelere Türkiye karşısında kalıcı ekonomik kozlar vermektedir. Buna göre, “uzun geçiş dönemleri, kısıtlamalar, özel düzenlemeler veya sürekli koruma hükümleri, yani, koruma önlemlerine temel oluşturmak üzere sürekli olarak el altında bulunacak hükümler söz konusu olabilir. Komisyon, kişilerin serbest dolaşımı, yapısal politikalar veya tarım gibi alanlara ilişkin her çerçeve hususunda hazırlayacağı tekliflere bunları uygun biçimde katacaktır. Üstelik, kişilerin serbest dolaşımına nihayet geçilmesine karar verilirken tek tek üye ülkelere azami rol tanınmalıdır.” Böylece Avrupa Birliği’nin ve tek tek üyelerin Türkiye’ye karşı kalıcı ekonomik kısıtlamalar ve koruma önlemleri getirmesi sağlanmaktadır. Oysa, Avrupa Birliği’nde işçilerin serbest dolaşımı, yapısal uyum politikalarının, yani geri kalmış bölgelerin kalkınmasına yönelik politikaların uygulanması ve tarımın desteklenmesi, ülkelerinin kapılarını daha gelişmiş ekonomilere açmak ve sosyo-ekonomik bir yıkımla karşılaşmak zorunda kalan üyelere sağlanan bir telafi mekanizması olarak düzenlenmiştir. Bu sayede, ekonomik açıdan daha zayıf ülkelerin ve sektörlerin karşılaşacağı zararların bir ölçüde giderileceği varsayılır. Türkiye’ye bu telafi mekanizmasından yararlanma olanağının tanınmaması, Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin bütün üyelerine tanınan haklardan yoksun bırakmaktadır.(Üstelik, kişilerin serbest dolaşımına kalıcı kısıtlamalar getirilmesi ifadesinin kullanılmasıyla, işçilerin serbest dolaşımına getirilen yasağın herkesi kapsayacak şekilde yorumlanmasının yolu açılmıştır. Ayrıca, bu konuda da tek tek üyelere “azami” yetki tanınarak iş daha da dik bir yokuşa sürülmüştür.)
23. paragrafın üçüncü fıkrası, daha baştan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımının önüne bir süre engeli getirerek müzakerelerin 2014-2020 Mali Çerçevesinin belirlenmesi ve bu çerçevenin gerektirebileceği mali reformların yapılmasından önce sonuçlandırılamayacağını karara bağlamaktadır. Yani, bu hükümle, müzakerelerin hangi tarihte sonuçlandırılacağı değil, hangi tarihten önce bitirilemeyeceği düzenlenmektedir.
Söz konusu paragrafın dördüncü fıkrası, “müzakerelerin ortak amacı, katılımdır” dedikten hemen sonra, “bu müzakereler, sonucu önceden garantilenemeyecek ucu açık bir süreçtir” hükmünü getirerek, ilk cümleyi boşa çıkarmakta ve müzakerelerin katılımla sonuçlanmayabileceğini vurgulamaktadır. Bu vurgu, “Kopenhag kriterleri bütünüyle dikkate alındığında, şayet aday ülke üyeliğin gereklerini tamamen yerine getirebilecek bir durumda değilse, ilgili ülkenin Avrupa kurumlarına mümkün olan en sıkı şekilde demirlenmiş durumda kalması sağlanmalıdır” hükmüyle pekiştirilmektedir.
Beşinci fıkra, siyasal bir denetim mekanizması oluşturmakta ve Avrupa Birliği’nin savunduğu değerlerin “ciddi ve ısrarlı biçimde ihlali halinde”, Avrupa Komisyonu’nun kendi başına veya üyelerin üçte birinin talebiyle harekete geçerek müzakerelerin askıya alınmasını isteyeceğini ve müzakerelere hangi koşullarda başlanacağı hususunda tavsiyede bulunacağını belirlemektedir. Avrupa Konseyi, bu tavsiye üzerine, konuya ilişkin olarak nitelikli çoğunlukla karar alacaktır. Üye ülkeler, “hükümetler arası konferansta oybirliği aranmasına dair genel koşul ihlal edilmeksizin, hükümetler arası konferansta Konsey kararı doğrultusunda hareket edeceklerdir.”
23. maddenin usule ve esasa ilişkin bu katı kurallarıyla belirlenen müzakere çerçevesine ek olarak, müzakerelerin 3 Ekim 2005’te başlaması da siyasal koşullara bağlanmıştır. Türkiye, hükümet adına yapılan bir açıklamayla, gümrük birliğine ilişkin Ankara Anlaşmasını Avrupa Birliği’nin on yeni ülkenin katılımıyla artan üye sayısına uyumlu hale getirmeyi öngören protokolü, katılım müzakerelerinin fiilen başlamasından önce gerekli uyum önlemleri hususunda anlaşmaya varıp kesinleştirerek imzalamaya hazır olduğunu teyit etmiştir. Böylece, Türkiye, üstü örtülü biçimde, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni adada bir çözüm olmadan fiilen tanımayı taahhüt etmiştir. Konsey, ayrıca, Türkiye’den Yunanistan’la olan sınır anlaşmazlıklarını görüşmeler yoluyla ve gerekirse Uluslararası Adalet Divanı’na gitmeyi kabul ederek çözmesini istemiştir.

Sonuç
Türkiye’yi bir bütün olarak Avrupa Birliği ve tek tek üye ülkeler karşısında ekonomik, sosyal, siyasal ve diplomatik alanlarda tek taraflı bağlayan bu kararlar, Türkiye açısından ağır bir bozgun anlamına gelmektedir. Türkiye, teslim olmuştur. Türkiye, birincisi,üyeliğe götürme garantisi olmayan; ikincisi, üyeliğe götürecek bile olsa, aslında üyeliğin bütün temel haklarından vazgeçmesini dayatan; üçüncüsü, ne zaman sonuçlanacağı belli olmayan, daha doğrusu,sonuçlanıp sonuçlanmayacağı bile bilinmeyen; dördüncüsü, başlaması bile koşullara bağlanmış bir müzakere sözü karşılığında geleceğinden, bağımsızlığından, egemenliğinden, halkının temel menfaatlerinden, kısacası varlığından vazgeçmeyi kabul etmiş oluyor. Türkiye, bu kararları kabul ederek, kendisini Avrupa Birliği’ne bütünüyle ve karşılıksız olarak teslim etmiş oluyor. 17 Aralık 2004’ün anlamı budur.
Oysa, Rousseau’dan beri bildiğimiz gibi, böylesi bir teslimiyet gayri meşru olduğu gibi hükümsüzdür de. Bir tarafa mutlak bir otorite, bir tarafa da sorgusuz sualsiz itaat yükümlülüğü veren bir sözleşme geçersiz ve anlamsızdır. Bu sözleşme ister kaba kuvvetle, ister bir tarafın budalalığından yararlanılarak kabul ettirilmiş olsun, hukuki bir sonuç doğurmaz, çünkü kaba kuvvet ve budalalık hak yaratmaz. Öyleyse, Türkiye, bu kararları tanımama, yok sayma hakkına sahiptir. Türkiye, bu kararları tanımamalı, yok saymalıdır. Türkiye, bu anlaşmayla kendisine dayatılan esareti reddetme hakkına sahiptir. Türkiye, bu kararlarla kendisine vurulan zincirleri hiç gecikmeden kırmalıdır.

Sonraki Gelişmeler
Türkiye’ye esareti dayatan, bu nedenle anında ve açık seçik reddedilmesi gereken 17 Aralık 2004 kararları AKP hükümeti tarafından “büyük bir zafer” olarak ilan edildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül,Brüksel dönüşünde kahramanlar gibi karşılandı. Kızılay’da “Avrupa Bayramı” kutlamaları yapıldı. TÜSİAD, “tarihsel değerdeki” kararları övdü. Borsa rekordan rekora koştu. Medya, hastalıklı bir tutkuyla, Türkiye’nin büyük bir zafer kazandığını, Avrupa kapılarının bize açıldığını, ülkemizin nihayet çağdaş medeniyetin bir parçası olma fırsatını yakaladığını, artık bu noktadan geriye dönüş olmayacağını yazdı ve söyledi. Bütün yorumlarda derin bir aşağılık duygusu ile kof bir böbürlenme iç içeydi.

****
Bayram havası uzun sürmedi. 27 Aralık 2004’te Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Birliği’ne bir nota gönderdi ve Brüksel toplantısında alınan kararlarda, Türkiye’ye karşı kısıtlamalar ve kalıcı koruma önlemleri alınabilmesine olanak veren hükmü “kabul edilemez” bulduğunu bildirdi. 30 Aralık 2004’te toplanan Milli Güvenlik Kurulu, Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerine başlaması için tarih belirlenmiş olmasını olumlu karşılamakla birlikte, “üyeliği hedefleyen müzakere sürecinin, doruk kararlarındaki kimi olumsuz öğelerin ortadan kaldırılarak, Türkiye aleyhinde ayrımcı olmayan ve koşul içermeyen sürdürülebilir bir zeminde yürütülmesinin önemini vurguladı”.
****
Avrupa Birliği Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, 18 Ocak 2005’te Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu’nda yaptığı konuşmada, Türkiye ile tarama sürecinin 4 Ekim 2005’te başlayacağını açıkladı. Böylece, AB ile Türkiye arasında müzakerelere başlama tarihi olarak ilan edilen 3 Ekim 2005’in sadece sembolik bir tören günü olduğu ortaya çıktı.
****
Fransa, Türkiye’nin üyelik müzakerelerini başarıyla tamamlaması halinde bile, üyeliğinin referanduma sunulmasını öngören anayasa değişikliğini 28 Şubat 2005’te 66’ya karşı 730 oyla kabul etti. Böylece, Fransa, Türkiye karşısında 17 Aralık 2004 kararlarının cenderesine ek olarak yeni bir manivela elde etmiş oldu. Türkiye’yi biçimsel bir eşitliğin bile söz konusu olmadığı, ırkçı ve ayırımcı “özel ilişki” statüsüne razı etme yolunda bir silah daha kuşandı.
****
Türkiye’nin kaderi, hasbelkader ülkenin yönetimini elinde bulunduran sermaye sınıfına ve uzantılarına bırakılamaz. Avrupa’nın büyük bankalarının ve sanayi tekellerinin ortak, bizim pazar olacağımız bir sömürge düzenine sermayeciler ve uzantıları koca bir halkı bencil hesaplarına kurban ederek evet diyebilir; ama bu yurdun sade insanları, fabrikalarda, tarlalarda, atölyelerde, bürolarda alınteriyle yaşayan işçiler, çiftçiler, emekçiler hayır diyeceklerdir.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Parti Öğretisi
 Derinleşen Kriz ve Öngörüler
 9 Mayıs Faşizme Karşı Zafer Günü
 AKP’nin İç ve Dış Politikası Bir Bütündür
 İşçi Sınıfının Gözüyle 1920’den 2010’a
 90. Yılımızda
 Kürt Açılımı
 Obama ve 24 Nisan 1915
 Kapitalizmin Krizi ve Olasılıklar
 Başörtüsü/Türban Üzerine
 Büyük Oyun
 17 Aralık 2004’ün Anlamı
 Irak İşgalinin Dördüncü Yıldönümü
 Aydınlanma Çerçevesinde Kemalizm
 Nereye Gidiyoruz?

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS