Sosyalist Dergi: 24 |  Muhsin Salihoğlu |
Başörtüsü/Türban Üzerine

Seçimlerden bu yana özgürlükleri kapsamlı biçimde genişletecek yeni bir anayasa yapacağını ilan edip duran AKP, büyük sermaye ve yüksek bürokrasi çevrelerinden ve başta CHP olmak üzere muhalefet partilerinden gelen itirazlar, tehditler ve gözdağı üzerine bu girişimini, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in sözleriyle, “rölantiye aldı.” Geriye doğru çok ciddi bir siyasal adım attığını gözlerden gizlemek ve durumu kurtarmak için ise, yeni yılla birlikte yeni bir manevraya başladı. Bir yandan, kendi tabanını memnun edeceğini umduğu başörtüsü/türban konusunda harekete geçmeye karar verdi; bir yandan da, özgürlükçü kamuoyunu etkilemek amacıyla, emekli General Veli Küçük ve Avukat Kemal Kerinçsiz başta olmak üzere milliyetçi-ulusalcı çevrelerin faşist-şovenist tertiplerdeki rolleri nedeniyle çok yıpranmış kimi önde gelen isimlerinin üzerine gitti. Onları Ümraniye’de ele geçirilen patlayıcılarla ilgili soruşturma kapsamında Ergenekon örgütüne üye olmak gerekçesiyle tutuklattı ve darbecilere karşı nihayet harekete geçtiği havasını yaydı.

Recep Tayyip Erdoğan, hükümet olarak, dertlerine derman arayan işçilerin, emekçilerin, küçük üreticilerin, tarımın çökertilmesiyle işsiz kalan köylülerin, dilini, kültürünü ve kimliğini kabul ettirme mücadelesi veren Kürt halkının, inancını ve kültürünü serbestçe yaşamak isteyen Alevilerin, Ermeni ve Rum toplumlarının, değişik inanç topluluklarının, eşitlik isteyen kadınların, gençlerin, çocukların, aydınların, sendika ve derneklerin… her biri birbirinden acil sayısız hak ve özgürlük talebini bir kenara itip öncelikli olarak başörtüsünü/türbanı serbest bırakacak düzenlemeler yapacaklarını 14 Ocak 2008 günü İspanya’da ve dönüşte Ankara’da verdiği demeçlerle açıkladı.

MHP, tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi, başörtüsü/türban konusunda da AKP’ye yardıma hazır olduğunu, başörtüsü/türban taktığı için üniversiteye gidemeyen genç kızların mağduriyetine son vermek ve böylece kanayan bir yarayı sarmak istediğini duyurdu. Yargıtay Başsavcılığı, Danıştay ve Yargıtay’dan AKP ve MHP’nin bu girişiminin, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını tanımamak anlamına geleceği, laikliğe aykırı olacağı ve bir din devletine giden yolu açacağı, ayrıca parti kapatma nedeni oluşturacağı yönünde şiddetli itirazlar geldi.

Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt 30 Ocak 2008 günü bütün televizyon kanallarını Genelkurmay’a toplayarak yaptığı açıklamada, “Gündemimizde olan bir türban konusu var. Bu konuda basın organlarında çıkıyor, ‘Asker ne düşünüyor’ diye. Şunu ifade edeyim, Türk toplumunun bütün katmanlarında bu konuda askerin düşüncesini bilmeyen yok. Bir şey söylememiz malumun ilamından ileri gitmez. Onun için bu konuda herhangi bir şey söylemek istemiyorum” demekle yetindi ve gürültülü bir şekilde sessiz kaldı.

AKP ve MHP’nin hazırladığı anayasa değişikliği, 6 ve 9 Şubat günlerinde yapılan iki tur oylamada da kabul edilerek Meclis’ten geçti. Seçimlerden önce “Cumhuriyet mitingleri”ni düzenleyen Kemalist çevreler 9 Şubatta ikinci tur oylamanın yapıldığı gün bütün ülkeden katılımla Ankara’da türbana karşı büyük bir laiklik mitingi düzenledi.

Hem AKP iktidarının ve destekçisi liberallerin, hem milliyetçi-ulusalcı-Kemalist kesimlerin halk kitlelerini peşlerine takmak için başörtüsü/türban konusunda yarattıkları karışıklığı dikkate alarak konuyu çeşitli yönleriyle irdelemek gerekiyor.


Laiklik

Laiklik, en yalın anlatımıyla egemenliğin kaynağının gökyüzünden yeryüzüne inmesi, egemenliğin “doğaüstü” ve “insanüstü”den koparılıp insan toplumuna devredilmesidir. Buna bağlı olarak, laiklikte kamusal otoritenin kaynağı asla din olamaz; din kuralları devlet işleri ile eğitim/öğretim alanlarının dışında tutulur.

Dinin devletin ve eğitim/öğretim kurumlarının dışında tutulması, tapınağın devletten ve eğitim/öğretimin tapınaktan ayrılması laikliğin birinci ilkesidir. Bütün dinsel/ruhanî kurum ve kuruluşlar devletten ve eğitim/öğretim kurumlarından ayrılır ve dernek kurma özgürlüğü çerçevesinde sadece o dine inananların oluşturduğu cemaatin/topluluğun kurum ve kuruluşu olarak işlemeye başlar.

Devletin, dini ayakta tutmak için mali kaynak sağlamaması; dinin bütün finansmanının o dine inananlar tarafından sağlanması laikliğin ikinci ilkesidir. Bütün toplumun ortak kesesinden dine bütçe ayrılmaz.

Devletin dinin iç işleyişi konusunda yasa çıkarmaması, inanç ve ayinler konusunda emir ve talimat vermemesi, “doğru din”i öğretmeye kalkmaması, bu konuları bizzat o dine inananlar tarafından seçilmiş din görevlilerine bırakması laikliğin üçüncü ilkesidir. Sırf dinsel nitelikteki eğitim, öğretim ve ibadet konuları o dine inananlarının oluşturduğu cemaatin/topluluğun kendi içinde kararlaştıracağı ve yürüteceği işler olarak kabul edilir ve vicdan özgürlüğü kesin olarak sağlanır.

Devletin, yurttaşlar arasında din, mezhep veya inanç temelinde ayrım yapmaması, dinler, mezhepler ve inançlar arasındaki anlaşmazlıklarda taraf olmaması laikliğin dördüncü ilkesidir.

Devletin, din görevlilerinin siyasal toplum üzerinde toplumsal barışı tehlikeye düşürebilecek her türlü etkide bulunmasını önlemesi ve aynı şekilde, farklı dinler, mezhepler ve inançlar arasındaki anlaşmazlıkların toplumsal barışı tehlikeye düşürmesini engellemesi laikliğin beşinci ilkesidir.

Laikliğin birbirine organik olarak bağlı bu beş ilkesi, toplumsal grup ve bireylerin dinsel dogmaların baskısından kurtulmuş bir şekilde barış içinde ortak olarak yaşamalarının vazgeçilmez temelidir.


Türkiye’deki uygulama

Cumhuriyetin en önemli kazanımlarından biri olan laiklik, Türkiye’de baştan beri Kemalizmin damgasını taşıdı ve hep ikircikli ve sınırlı bir çerçevede kaldı. Reformların yapıldığı dönemlerde, Türk-Batı Sentezini esas alan Kemalist kapitalist tek parti yönetimi, dini saf milliyetçilikle bağdaşmayan, modern teknoloji ve yöntemlerin benimsenmesini engelleyen geri bir öğe sayarak siyasal yaşamın ve okul sisteminin dışına büyük ölçüde çıkardı. Bununla birlikte, bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı yoluyla dini devlet denetimi altına aldı; dinin finansmanını devlet eliyle sağladı; ve “doğru din” olarak tanımlanan Sünni Hanefi İslam’ı devlet eliyle öğretti.

Almanya, İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu Nazi/faşist/militarist ülkeler blokunun İkinci Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğramasından sonra, dünyada büyük güç kazanan sosyalist sistem ve bağlaşıkları karşısında aniden zayıf ve güçsüz duruma düştüğünü gören Kemalist tek parti yönetimi, içeride ve dışarıda kuvvet toplamak için restorasyon politikasını benimsedi, anti-komünist gericiliği kışkırttı ve bu çerçevede dini okul sisteminin içine yeniden soktu. Türkiye’nin emperyalizme iyice bağımlı bir yeni-sömürgeye dönüştürüldüğü Soğuk Savaş dönemi boyunca başa gelen Demokrat Parti, 27 Mayıs 1960 askerî yönetimi, ara koalisyonlar, Adalet Partisi, 12 Mart 1971 askerî yönetimi, CHP koalisyonları ve Milliyetçi Cephe koalisyonları döneminde din, demokratik ve sosyalist muhalefet akımlarına karşı bir set olarak kullanılmak üzere eğitime iyiden iyiye yerleştirildi ve siyasal ve toplumsal yaşamın ağırlıklı bir öğesi haline getirildi. İlahiyat Fakülteleri tekrar kuruldu ve yaygınlaştırıldı. İmam Hatip Okulları sayıca çok arttı ve güçlendi. Diyanet İşleri Başkanlığı iyice dallanıp budaklandı. Kuran kursları olağanüstü yaygınlaştı.

12 Eylül 1980 askerî yönetimi, genel okul sistemi içerisinde din dogmalarının öğretilmesini zorunlu hale getirdi, İmam Hatip Okullarının statüsünü yükseltti ve bu okulları yaygınlaştırdı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı bütçesi, kadrosu ve etkisi açısından devasa bir örgüte çevirdi. Cami açma seferberliğiyle dini ülkenin en ücra köşelerine kadar taşıdı ve laikliğin içini iyice boşalttı. Kemalizmi/Atatürkçülüğü devletin, bütün partilerin ve eğitimin resmî ideolojisi ilan ettiği halde, gerçekte laikliği kökten sakatladı ve Kemalizm kurucularının savunduğu Türk-Batı Sentezi yerine Türk-İslam-NATO Sentezini benimsedi. YÖK sistemiyle üniversiteler, özellikle Anadolu üniversiteleri, dinsel kadrolara ardına kadar açıldı. Özellikle Turgut Özal’ın başkanlığındaki ANAP döneminde dinci valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri siyasal yaşamın ayırt edici bir özelliğine dönüştü. Tarikatlar ve cemaatler devletin içine yerleşti.

Laikliği koruma adına yapılan 28 Şubat 1997 müdahalesi, 8 yıllık zorunlu ilköğretim sistemine geçilmesini sağladı. Bu bağlamda İmam Hatip Liseleri’nin orta bölümleri kapatıldı ve İmam Hatip mezunlarının üniversitelerin her bölümüne girmesini zorlaştıran katsayı uygulaması getirildi. Ancak, din dersinin zorunlu olması uygulamasına dokunulmadı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na sınırlama getirilmedi. Refah Partisi ve ardından kurulan Fazilet Partisi laikliğe karşı odak olma gerekçesiyle kapatıldıysa da, Fazilet Partisi’nden ayrılan bir kısım kadroların kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi 2002 seçimlerinde iktidar oldu ve 2007 seçimlerinde daha da büyük bir oy oranıyla iktidarını korudu.

Bugünkü AKP iktidarı döneminde sermaye, din ve devlet arasındaki girift ilişkiler öylesine yoğunlaşmış bulunuyor ki, egemenler içinde yer alan AKP yandaşları ve karşıtları arasındaki laiklik tartışması aslında laikliğin temel ilkelerinden uzaklaşarak Türk-İslam-NATO Sentezinin mi, yoksa İslam-Türk-NATO Sentezinin mi benimseneceği noktasına kadar gerilemiş bulunuyor.

Türkiye resmen laik olduğu ve resmî bir devlet dini yürürlükte olmadığı halde, “doğru din”i öğretmek üzere devletin içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bulunması, üniversite sistemi içerisinde İlahiyat Fakülteleri’nin, orta öğretim sistemi içerisinde İmam Hatip Liselerinin varlığı, genel olarak çocukların devam ettiği ve ülkenin dört bir köşesine kadar yayılmış Kuran kurslarının etkisi, genel eğitim sistemi müfredatı içerisinde din dersinin yer alması ve üstüne üstlük zorunlu ders statüsünde bulunması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet tarafından cömertçe finanse edilmesi, tarikatların ve cemaatlerin devlet içindeki kadrolaşması ve sermaye dünyası içindeki yükselen gücü, dinin siyasi hayat üzerindeki etkisi, devlet medyasında dinsel propaganda programlarının yaygınlığı, laikliğin içinin ne kadar boşaltıldığının göstergeleridir. Başörtüsü/türbanın arka planında işte bu gelişmeler ve olgular yer alıyor.


Başörtüsü/türban

Başörtüsü/türban İslam dininin egemen yorumunun toplumsal yaşamda kadınlar için zorunlu tuttuğu bir örtünme biçimidir. Buna göre, büluğ çağına eren bütün kızlar ve kadınlar, gelenek ve görenekler nedeniyle meşru olarak evlenemeyecekleri kendi erkek yakınları ile kendi eşleri dışındaki bütün erkeklere, saçlarının bir tek telini bile göstermemeye mecburdurlar. Bu niteliğiyle başörtüsü/türban, kadını erkekle eşit bütünsel bir varlık olmaktan çıkarır; kadının bağımsız birey ve özne oluşunu inkâr eder; kişiliğini ve kimliğini parçalayarak onu saklanması, korunması ve vesayet altında tutulması gereken cinsel nesneye dönüştürür; erkeğe bağımlı ve ikincil kısmi bir varlık durumuna indirir.

Başörtüsü/türban, gelişen toplumsal muhalefet akımlarının önünü kesmek için yıllar boyunca dini toplumsal yaşamın her alanına yerleştirme çabası içerisine giren, laikliği ağır biçimde sakatlayarak gericiliği ve dogmatizmi hiç durmadan teşvik eden sermaye ve devlet koalisyonunun “başarı” sağlamasıyla kızlar ve kadınlar arasında gitgide yayıldı ve yayılıyor. Sınıfsal bilinç ve politik/sendikal örgütlenmenin bin türlü baskıyla engellendiği koşullarda; kapitalizmin neoliberal saldırısıyla sosyal ve ekonomik haklarını adım adım yitiren, işinden olmak korkusuyla yaşayan işçiler, ekonomik nedenlerle veya devletin siyasi/askerî stratejik gerekçeleriyle topraklarından ve köylerinden sürülerek şehirlerin varoşlarına yerleşen eski köylüler, yabancı ve yerli büyük şirketlerin rekabetine dayanamayarak kepenk ve tezgâh kapamak zorunda kalan veya bu tehdidi sürekli hisseden küçük esnaf arasında din güçlü bir zemin buldu. Tarikatların/cemaatlerin kadroları, etkinlikleri, kursları ve medyası ile bizzat devletin kadroları, eğitim sistemi ve medyasıyla yayılan propaganda ve örgütlenmeyle dine kazanılan ve esas olarak yoksul/yoksullaşan/yoksullaşma tehdidi altında yaşayan toplumsal kesimlerden gelen veya, aksine, ikincil olarak, tarikat/cemaat dayanışmasıyla ekonomik ve sosyal/siyasal güç kazanan yükselen sermaye kesimlerine mensup kızlar ve kadınlar arasında başörtüsü/türban yayıldı ve toplumsal yaşamın öteki alanlarına girdiği gibi, üniversitelerin kapısına da dayandı. Kapitalizmin ve emperyalizmin eşitliği ve özgürlüğü kabaca çiğnediği, geniş halk kitlelerinin sosyal ve ekonomik haklarına karşı saldırıya geçtiği ve bu saldırıya karşı demokratik ve sosyalist bilinç ve örgütlenmenin engellendiği koşullarda dinin güçlenmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Eşitlik, özgürlük ve laiklik bir bütündür; ilk iki değerin yok edildiği koşullarda laiklik de yaşayamaz.

Kadın-erkek eşitliğini ve kadınların özgürlüğünü vazgeçilmez değer sayanlar açısından, başörtüsü/türban, kadınlar ve erkekler arasında ayırım yapan, kadınları, erkeklere bağımlı ve ikincil sayan bir inancın ifadesi olduğu için, AKP’liler ve AKP destekçisi liberaller tarafından savunulan görüşün aksine, hiçbir şekilde kadın-erkek eşitliği ve kadın özgürlüğü anlamına gelmez. Tam tersine, başörtüsü/türban kadın-erkek eşitliğine ve kadınların özgürlüğüne yönelik ideolojik ve politik bir saldırıdır. Bu ideolojik ve politik saldırıya karşı kararlı biçimde mücadele etmek zorunludur. Bütün bunlar işin alfabesidir.

Ne var ki, alfabeyle yetinerek siyaset yapamayız; siyaset, bilimsel esaslara dayalı bütünsel bir teorik bakışı ve tutarlı eylem tarzını gerekli kılar. Başörtüsü/türban neden değil, sonuçtur. Başörtüsü/türban, dünyayı, bölgeyi ve ülkeyi saran dinselleşmenin sonucudur. Dinselleşme ise demokrasiye ve sosyalizme karşı bir set oluşturmak üzere emperyalizmin ve işbirlikçilerinin yeniden gelenekselleştirme politikalarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu politika kapitalizmin sömürüsü ve çok yönlü saldırısı karşısında bunalan geniş halk kitlelerinin kapitalizme karşı sınıfsal mücadele çizgisine kaymasını önlemek amacıyla yürürlüğe konulmuştur. Çaresizlik içerisinde doğaüstü güçlere sığınma noktasına sürüklenen kitleleri kapitalizmin yararına sosyal kontrol altına almak üzere tezgâhlanmıştır.

Nedenleri bir yana bırakarak salt sonuçlar üzerinden mücadele yürütüldüğünde bütün gayretlerimiz yüzeysel kalır. Dolayısıyla, dinsel ideolojiye ve onun türevlerine karşı laiklik mücadelesi, eşitlik ve özgürlük mücadelesiyle birleştirilmeli, kapitalizme karşı sınıf mücadelesi ekseninde ele alınmalıdır. Dinsel ideolojiye kapılmış emekçileri kazanmak için sorunu bir din ve kültür çatışması ekseninde yürütmemeli, iman etmiş kesimleri sınıfsal temelde emekçiler ve sermayeciler, emeğiyle yaşayanlar ve kapitalizm dinine iman etmiş parayataparlar olarak ayrıştırmayı becermeliyiz. Emine Erdoğan, Hayrünnisa Gül, Ahsen Unakıtan ve Zeynep Babacan gibi işbirlikçi kapitalist oligarşiye katılmaya can atan başörtülü/türbanlılarla bütün yaşamlarını kapitalizmin sömürüsü altında yoksulluk içinde geçirmek zorunda kalacakları kesin olan işçi ve emekçi başörtülü/türbanlıların ayrı dünyalara mensup olduğunu görmeli ve göstermeliyiz.


TÜM-İGD’li kadınların bildirisi

Tüm-İGD’li kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle yayınladığı bildiri başörtüsü/türban konusunda bütünsel, tutarlı ve kararlı bir siyasal yaklaşımı ortaya koyuyor. Yazıyı bildiriden uzun bir alıntı yaparak bitiriyorum:

“Emekçi kadınların çalışma, iş güvenliği, emeklilik, sağlık ve eğitim koşullarını düzeltmeyen, iş kazalarında kaybettiğimiz işçilerin hayat hakkını bile savunmayan AKP, büyük bir ikiyüzlülükle kadınların tek sorununu ‘türban’a indirgedi. MHP’nin desteğiyle anayasada ‘özgürlük’ kılıfı ile sunduğu bir düzenleme yaptı ve YÖK yasasında da başörtüsünü serbest bırakacak bir değişiklik yapacağını ilan etti. Buna karşılık, kadınların kapitalizmin ve emperyalizmin sömürüsünden ve erkek egemenliğinden kaynaklanan köklü sorunlarını görmezlikten gelen CHP ve Kemalist çevreler, laiklik ilkesi Diyanet’in varlığı, imam hatip liseleri ve zorunlu din dersiyle çoktan beri ayaklar altına alınmamış gibi, bu üç etken ülkemizi zaten ‘ılımlı İslam’ ülkesi yapmamış gibi, ‘türban’lı kızların üniversiteye girmesini laikliğin sonu ve ‘ılımlı İslamı getirme girişimi’ ilan ettiler.

“Kadın-erkek eşitliğini, kadınların özgürlüğünü ve din kurallarının devlet işleri ve eğitim/öğretim alanının dışında tutulmasını öngören laikliği vazgeçilmez değer sayan bizler, bu ilkelerin ‘türban’lı kızların üniversite öğrenimi görmesini engelleyerek korunacağına inanmıyoruz. Demokratik, eşit, bilimsel ve anadilde öğrenimi engelleyen, Emekçi Üniversitesi önünde duvar olan YÖK, bütün faşizan, despotik maddeleriyle birlikte ortadan kaldırılmalı ve bu arada yetişkin kızların sırf kıyafetleri nedeniyle yüksek öğrenim hakkını elinden alan düzenlemeler de iptal edilmelidir.

“YÖK’ten ve YÖK kurallarından kurtulmuş bir özgürlük ortamı, aynı şekilde, bir dinin bir mezhebinin (ve hatta bu mezhebin egemen yorumunun) kadınlar için zorunlu tuttuğu bir kıyafetin anayasaya ve yasalara taşınmamasını da gerekli kılar. Demokratik anayasa ve yasalar, yurttaşların tümünü kapsayıcı nitelikte olur ve felsefi veya dinsel her inanca, her dil ve kültür topluluğuna, her cinsiyete (köklü eşitsizlikleri ortadan kaldırmak amacıyla, mağdur kesimler lehine yapılacak olumlu düzenlemeler hariç) aynı eşitlikte davranır. Dolayısıyla dinsel bir kıyafet anayasa ve yasalarla ayrıcalıklı bir konuma getirilemez ve hiç kimseye dayatılamaz. ‘Türban’, kadınlar ve erkekler arasında ayırım yapan, kadınları, erkeklere bağımlı ve ikincil sayan bir inancın ifadesi olduğu için, kadın özgürlüğü anlamına gelmediği gibi bu özgürlüğe yönelik ideolojik ve politik bir saldırıdır. Bu nedenle, toplum, devlet görevinde bulunanlar için olduğu gibi, ilköğretim ve liselerde okuyan çocuklar, yetişkin olmayan bireyler için de ‘türban’ı bir özgürlük sorunu saymama ve yasaklama hakkına sahiptir.

“Başı ister açık, ister örtülü olsun, bütün emekçi kadınlar kapitalizmin, emperyalizmin ve erkek egemenliğinin baskısı altında bulunuyor. Başı açık olan kadınlar da, başı örtülü olan kadınlar da özgürlüklerini kapitalizme, emperyalizme ve erkek egemenliğine karşı mücadele içerisinde elde edeceklerdir. Kapitalizmi, emperyalizmi, erkek egemenliğini dayatan, bu sistemden nemalanan egemen çevreler, dinsel inançları da kullansalar, laikliği de kullansalar, bizi oyuna getiremeyeceklerdir. Uygulamada her iki kesimin de ne kadar Amerikancı, ne kadar sömürücü, ne kadar savaş kışkırtıcısı, ne kadar baskıcı, ne kadar şovenist, ne kadar gerçek laiklik karşıtı olduklarını her olayda bir kez daha görüyoruz. Hem özgürlüğe ve eşitliğe, hem laikliğe birlikte sahip çıkacağız. Biz ilerici, emekçi kadınlar, insanlığı sömürüye ve baskıya, karanlığa ve köleliğe mahkûm eden tüm düzenlemelere karşıyız; karşı çıkmaya devam edeceğiz.

“Kadınlar bu sorunların üstesinden ancak kendi sorunlarına sahip çıkarlarsa, örgütlenirlerse, gelebilirler. TÜM-İGD, bu temelde, genç kadınların sınıfsal aidiyetlerinden ve cinsiyetlerinden, emekçi ve kadın kimliklerinden dolayı uğradıkları sömürüye, ayrımcılığa ve haksızlıklara karşı mücadele yürütüyor.”





 
Yazarın Diğer Yazıları
 Parti Öğretisi
 Derinleşen Kriz ve Öngörüler
 9 Mayıs Faşizme Karşı Zafer Günü
 AKP’nin İç ve Dış Politikası Bir Bütündür
 İşçi Sınıfının Gözüyle 1920’den 2010’a
 90. Yılımızda
 Kürt Açılımı
 Obama ve 24 Nisan 1915
 Kapitalizmin Krizi ve Olasılıklar
 Başörtüsü/Türban Üzerine
 Büyük Oyun
 17 Aralık 2004’ün Anlamı
 Irak İşgalinin Dördüncü Yıldönümü
 Aydınlanma Çerçevesinde Kemalizm
 Nereye Gidiyoruz?

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS