Sosyalist Dergi: 18 |  ÜRÜN |
“TKP’liler Buluşuyor” 15’leri Anma Gecesi

“TKP’liler Buluşuyor! Dünü bugüne, bugünü yarına bağlayalım 15’leri anma gecesi” çağrısıyla 29 Ocak 2005, Cumartesi akşamı TMMOB Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde bir anma etkinliği düzenledik.
Etkinliğimize Şefik Hüsnülerin, Zeki Baştımarların döneminde hapis yatan yoldaşımız Bekir Karayel, Sosyalist Yayınlarının kurucusu Hasan Basri Gürses, yazar Orhan İyiler ve Yard. Doç. Dr. İsmail Kaplan katıldılar. Aşağıda, panelistlerin konuşmalarını sunuyoruz.

Mustafa Suphi ve Yoldaşlarını Anarken
Bekir Karayel

Değerli yoldaşlar ve konuklar, partimizin kurulması için büyük çaba harcayan ve akla hayale gelmeyen fedakarlıklara katlanan çok değerli yoldaşımız Mustafa Suphi ve gene büyük bir özveri ile çalışarak ona yardımcı olan arkadaşlarının ölüm yıldönümlerinde, onları anmak ve anımsatmak için, bir daha, bir araya gelmiş bulunmaktayız. Bundan böyle de, onların ölüm yıldönümlerinde bir araya gelmeye devam edeceğiz, şüphesiz.
Böyle rahatça anma ve benzeri toplantıları yapabilmemizi düşünüyorum da, memleketimizde koşulların bir hayli değiştiğini fark ediyorum. Bu gün burada bulunan genç yoldaşlar, haklı olarak, bu değişimin ne demek olduğunu anlamakta güçlük çekeceklerdir. Bizler de, sizler gibi genç yoldaşlarımızla birlikte, çok da uzak olmayan geçmişte, bu ve benzeri toplantılar yapabilmek için, o zamanlar bizleri (komünistleri) takip eden polisleri (birinci şube memurları) nasıl atlatacağımızı, onlara çaktırmadan toplantı yerine nasıl gideceğimizi, toplantı tarihinden günlerce evvel düşünür ve planlar yapardık. Toplantıya katılanlar ise, on kişiyi ya bulur ya bulmazdı.
Ama, maksadım bu gün burada o günleri anlatmak değil yoldaşlar. Bilindiği gibi, senelerdir, bu tarihi günde bir araya gelip, partimizi kurmuş olmalarından dolayı, çok değerli saydığımız yoldaşlarımızı anmak, anımsatmak ve saygı duruşunda bulunmakla yetindik. Asıl söylemek istediğim şu: Bu rahat ve kolay diyebileceğimiz seremoniler dışında daha başka etkinlikler de yapmamız mümkün değil mi acaba? Bana öyle geliyor ki bu değerli yoldaşlarımız için yapabileceğimiz başka şeyler de var.
Bu vesileyle, konumuzla ilgili olmamakla beraber (dolayısıyla ilgili de) bir anımdan bahsetmek istiyorum: 1983 yılında, Bulgar yoldaşların organize ettikleri bir Balkan Ülkeleri toplantısına ben de katılmıştım. Toplantının amacı “Dünya Barışı İçin Balkan Ülkeleri Dayanışması” idi. Burada benim asıl söylemek istediğim, toplantının yapıldığı yer, Bulgaristan Komünist Partisi’nin kurucusu Georgi Blagoev’in de doğup büyüdüğü yer olan ve Sofya’dan 50-60 kilometre uzaklıkta bulunan Bankya adında bir kasaba oluşudur. Blagoev’in doğup büyüdüğü yıllarda, burası küçük bir köymüş. Bulgar Komünist Partisi iktidara geldikten sonra, buraya 6-8 katlı oteller dikerek, şifalı suları da bulunduğu için burayı küçük ve çok şirin bir kasaba haline dönüştürmüş ve Bulgar işçilerinin dinlenme yeri haline getirerek, Blagoev’in doğup büyüdüğü evi de müze haline getirmişler. İki odadan ibaret olan bu köy evini (Blagoev Müzesi’ni) toplu halde gidip gördük ve Blagoev hakkında söylenenleri dinledik.
Bizim partimizin kurucusu saydığımız Mustafa Suphi’nin de doğup büyüdüğü bir evi vardır elbette. Bizim de bu evi arayıp bulmamız ve şu veya bu şekilde değerlendirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Zeki Baştımar’la konuşmuştum bu konuyu. O da bunu düşündüklerini ve Mustafa Suphi’nin doğup büyüdüğü evi saptaması için bir yoldaşımızı görevlendirdiklerini söylemişti. Adını söylemedi, ama konuşmalarından bu kişinin Mehmet Bozışık olduğunu anlar gibi olmuştum. Partimizin kurucularını şu veya bu maksatla anma toplantılarını Mustafa Suphi’nin doğup büyüdüğü evde yapmamız, anısına törenlerinde söylediklerimizi yalnız birbirimize söylemekle kalmayıp, daha geniş kitlelere de duyurmuş olacağımız için, bu gibi toplantılar çok daha faydalı olacaktır şüphesiz.
Aklıma gelen bir etkinlik de şu: Mustafa Suphi yoldaşın, büyütülmüş ve çerçevelenmiş resimlerini tüm yoldaşlara ve sempatizanlara dağıtmak, evlerimizin duvarlarını onun portreleri ile süslemek. Daha başka etkinlikler de düşünülebilir. Hiç kuşkunuz olmasın ki yoldaşlar “bunları, şimdiye kadar siz niye yapmadınız” dediklerinizi duyar gibi oluyorum. Utanmak, sıkılmak gibi karmaşık duygular kalbimi sıkıştırmıyor da değil. Ama, geçmişte içinde bulunduğumuz koşulların bahanesine biraz olsun sığınarak, biraz olsun teselli bulabiliyorum. Bir zamanlar Mustafa Suphi yoldaşın resimlerini kartpostal büyüklüğünde resimlerini gizli gizli dağıttığımız da olmuştur. Ankara’da polisin yaptığı aramalarda, evinde bu resmin bulunmasından dolayı birkaç yoldaşımız, günlerce, birinci şubede sorguya çekilmişlerdir.
Bu toplantıların ve törenlerin; haklı davamıza emeği geçen yoldaşlarımızın; şehir, kasaba ve köylerde dikilecek heykelleri önünde yapılacağını düşünerek ve hasretini çekerek, hepinizi saygı, sevgi ile ve yoldaşça selamlıyorum.

1920’ler Dünyası ve Günümüz
Hasan Basri Gürses

Bütün arkadaşlara hoş geldiniz diyorum. Ürün hareketine emek veren bütün arkadaşları hem tebrik ediyorum hem teşekkür ediyorum. Böyle anlamlı bir günü düzenledikleri için.
Şimdi değerli yoldaşlar, değerli arkadaşlar gerçekten sözün neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü şu günkü halimiz, hatta şuradaki halimiz bana çok hüzün veriyor ,beni üzüyor. 1960’lardan bu yana hareketin içinde yaşamış ve bütün hayatı boyunca da davaya hizmetten başka bir şey düşünmemiş bir insan olarak şu anda Türkiye’deki halimiz, içinde bulunduğumuz durum beni çok üzüyor. Onun için sözün neresinden başlayayım gerçekten bilemiyorum. Ben size bir şey hatırlatayım bugünkü durumumuzla övünecek bir halimiz yok. 75-76’ların 1 Mayıslarını düşünün, burada Taksimin kenarında oturup iki saat, üç saat gelen konvoyu izlerdiniz. Fabrika fabrika, Arçelik vs. yani bütün fabrikalar bölük bölük gelirlerdi. İki saat izlesen sonu gelmezdi. Şimdi yani bugünkü Türkiye’deki halimize bakınca çok acı bir durumdayız. Bu nedenle söze nereden başlayacağımı şaşırıyorum. Arkadaşlar öyle bir uygun başlık koymuşlar. Yani 1920’ler dünyası ve günümüze bağlantısı diye, onun için ben de bir şeyler söylemeye çalışayım.
Bazı şeylerin altını çizmek istiyorum. Çünkü bugün gördüğünüz gibi bizim 1980 öncesinde ve daha sonrasında dillendirdiğimiz bir slogan vardı. Ya sosyalizm, ya barbarlık. Bize barbarlığı yaşatıyorlar. Seyrettiriyorlar. Hem de yanı başımızda seyrettiriyorlar. Bugün izlettiriyorlar bize, ayrıca servis yapıyorlar medyaya dünya ajansları. Seçtiği görüntüleri, seçtiği olguları gözümüze baka baka bize seyrettiriyorlar barbarlığı. Bu dehşet verici bir şey arkadaşlar. Dehşet verici bir şey. Ve bizim ait olduğumuz bir coğrafya var. bizim ait olduğumuz bir coğrafya var. Eski adı Osmanlı İmparatorluğunun coğrafyası ki şunu da burada söylemek istiyorum. Osmanlı belgelerinin hiçbirisinde Osmanlı kendisine imparatorluk demez. Biliyorsunuz, Osmanlı İmparatorluğu deyimini Batılılar kullanırlar, bir. İkincisi o dönemde Batılılar Osmanlıya Türkiye de derlerdi, Aynı anlama gelmek üzere.. Ona birazdan değineceğim yine. Lenin’in çok önemli olduğunu düşündüğüm bir makalesi var. Balkanlar ve Türkiye diye. Ki Troçki’nin falan da vardır benzer makaleleri, 1908 tarihli. Orada bile Osmanlıyı Türkiye olarak tanımlar. Ve sanırım Marks’ın yazılarında da var, Doğu sorunu üzerine olan yazılarında da var.
Şimdi arkadaşlar şöyle bir olay var.Yani 1920’lere baktığımızda, tabii 1920’ler nereden başlıyor biraz öncesinden. Batı emperyalistlerinin Osmanlı’yı parçalamak, paylaştırmak ve sömürgeleştirmek üzere harekete geçtikleri bir süreç var ve bunu önlemek üzere Osmanlının modernleşmeci aydınları, ki tarihte Jön Türk diye geçen daha sonra da Türkiye ‘deki bütün siyasal akımların yatağı olan İttihat-Terakki Partisi bu batı saldırısını göğüslemek üzere çeşitli hazırlıklara, çalışmalara başlar. İttihat-Terakki Partisinin amacı modernleşmiş, demokratikleşmiş ve parçalanmaktan kurtulmuş bir Osmanlı, yani Osmanlıyı meydana getiren unsurların Müslim ve gayri-müslimler dahil olmak üzere parçalanmadan modernleşmesini, demokratikleşmesini ve gelişmesini sağlamayı amaçlıyordu İttihat-Terakki Partisi. Ve 1908 devrimi yapıldığında bildiğiniz gibi bir meclisi mebusan toplanmıştır, seçimler yapılmıştır.ve Osmanlıyı meydana getiren unsurların her birinden meclise milletvekilleri gelmiştir. Öyle ki mesela buradaki bazı gayri-müslim unsurların nüfus oranlarından bile fazla sayıda milletvekilinin meclise girdiğini o dönemi inceleyenler çok kolay tespit edebilir. Ve 1908 devriminin ve demin sözünü ettiğim Lenin’in bir yazısı var,Balkanlar ve Türkiye diye. Ve o yazıyı özellikle size anımsatıyorum. Ve Lenin orada şöyle bir tespit yapıyor. Lenin İttihat-Terakki Jöntürk hareketini destekliyor ve diyor ki “batı emperyalizmi İttihat-Terakki’nin bu amacını başarmasına asla izin vermeyecek.” Ve bunun altını çiziyor Lenin. Bu çok önemli bir olgudur arkadaşlar.Yani batı emperyalizmi İttihat-Terakki’nin başarmasına asla izin vermeyecek ve müsaade etmeyecek. Şimdi bu nedir tabii dünya siyasetinde emperyalist saldırı Osmanlıyı parçalayacak, paylaşacak. Şimdi o dönemin Osmanlı İttihat-Terakki’de örgütlenmesi, tabii Osmanlı İttihat-Terakki’yi kuran unsurlar bildiğiniz gibi Osmanlıyı meydana getiren halklardan oluşmuş Kürdü, Çerkez’i, Türk’ü, Arnavut’u partiyi birlikte kurmuşlar ve bünyesinde de o şekilde yer almışlar. Şimdi daha sonraki süreci biliyoruz. Yani Birinci Dünya Savaşı başladı. Ve batı emperyalistleri birleşerek bu coğrafyaya çullandılar. İngiliz’i, Fransız’ı, İtalyan’ı. Çarlık Rusyası da kuzeyden parça parça işgal etmeye başladılar.
Şimdi bu durumda Mustafa Suphi ve yoldaşlarının yeri nedir? Şimdi burada yine bazı şeylerin altını çizmek istiyorum. Birincisi, Mustafa Suphi’yi cezaevine İttihat-Terakki hükümeti atıyor. Yani 1911 yılında attı Sinop cezaevine. Ve o dönemde Mustafa Suphi İfham gazetesinin yazı işleri müdürüydü. Ve Ahmet Refik Tek ve Yusuf Aksoy ile birlikte Milli Meşruti Fırka’yı kurmuşlardı. O dönemde İttihat-Terakki hükümeti Osmanlı unsurlarının hepsini bir arada tutma siyaseti güdüyordu. Ve bu Milli Meşruti Fırka diğer bütün unsurların milliyetçilik hareketine başlaması sonucu Türk milliyetçiliğini temsil etmek, savunmak üzere ortaya çıkmış bir partiydi Milli Meşruti Fırka. İttihat-Terakki hareketi bunları Türkçü, milliyetçi olmaları nedeniyle Mahmut Şevket Paşa’nın katledilmesinden sonra cezaevine attı. Ve 1913 yılında Mustafa Suphi Sinop cezaevinden on-on beş mahkum ile birlikte kaçıyorlar. Diğerleri ki genelde bunlar İttihat-Terakki’nin içeriye hapsettiği aydınlar, diğerleri hepsi batıya gidiyorlar, sadece Mustafa Suphi doğuya gidiyor. Türk dünyasına gidiyor.
Bu çok ilginç bir vakadır. Batıda eğitim gördüğü halde bir batı tipi modern aydın olduğu halde doğuya giden ilk aydın Mustafa Suphi’dir. Bunu çok kesin söylüyorum, doğuya giden gönüllü idealist ilk aydın Mustafa Suphi’dir, bir. İkincisi, o dönemde anti-emperyalist yazıların ilkini yazanlardan biri de Mustafa Suphi’dir. Şöyle ki çok ünlü bir yazısı vardır. Vazife-i Temdin (uygarlaştırma görevi) diye. Çünkü o dönemde de aynen bugün olduğu gibi batı emperyalizmi uygarlaştırma misyonu veriyor kendisine. Bu teze göre batının dışındaki bütün halklar ya vahşi Kızılderili’dir, ya Afrikalı yamyamdır, ya doğulu yobazdır. Bunlar bunları medenileştirecekler. Kendilerini üstün bir ırk olarak görüp bu şekilde bir misyon biçiyorlardı. İşte Mustafa Suphi bu yazısında batının uygarlaştırma misyonunu eleştiren bir yazıyı kaleme almıştır. Son derece haklı bir yazıdır. Çünkü biliyorsunuz. Fransız ihtilalini hepimiz onaylarız. Fakat Fransız İhtilalinin ilk yaptığı şey, çevre halkların milli varlığını reddetmek, gasp etmektir. Cezayir’i işgal, orayı işgal, burayı işgal. Napolyon’un Mısır seferlerini falan biliyorsunuz. Şimdi Mustafa Suphi yoldaşın o dönemde yazdığı çok önemli bir yazı var, Türklüğün istikametleri diye, 1911 yılında sanıyorum.
Velhasıl Mustafa Suphi 1912 yılında o dönemde Çarlık Rusyası’nın çok vahşice sömürge uygulamalarına tabii olan Kafkasya ve Orta Asya Türk dünyasına onların çarlığa karşı mücadelesine katılmak için bir idealist aydın olarak oraya gidiyor. Ve Kırım’a gidiyor. İsmail Gaspıralı’nın yanına gidiyor, elini öpüyor. Ondan sonra da daha yukarıda Türk toplulukları arasına gidiyor ki, o dönemi gösteren resimleri hep vardır elimizde. Ve çalışmalara başlıyor. Daha sonra dediğimiz gibi insanlık tarihini ve dünya tarihini etkilemiş olaylardan en önemli ve başta geleni olan özellikle Bolşevik devrimi, Ekim Devrimi, Ekim Sosyalist Devrimi dediğimiz olay meydana geliyor. Ve başladığında,Ekim Devriminin temel amacı Dünya Devrimi. Zaten Komünist Enternasyonali kurmalarının sebebi budur. Yani temel stratejisi dünya devrimidir. Ve dünya devrimi için kurdukları bu Komünist Enternasyonal’in kuruluş kongresine 1919’da Mustafa Suphi yoldaş da katılıyor, Türkiye Komünistleri adına.
Şimdi değerli yoldaşlar burada şöyle bir şeyi size anımsatmak istiyorum. Şimdi klasik Avrupa merkezci Marksist tezlere göre sosyalist devrimin,sanayinin temel olduğu işçi sınıfının sayıca ve nitelikçe gelişmiş kapitalist toplumlarda olacağı var sayılıyor. Halbuki öyle olmadığını o dönemde zaten Avrupa tarihi göstermiş oluyor. Ve Lenin Avrupa’nın bu İkinci enternasyonal Marksizmi ile savaşarak yeniden Devrimci Marksizmi belirtiyor Lenin. Lenin’in Ekim Devrimi öncesi bütün faaliyetleri Avrupa’nın ikinci enternasyonal Marksizmi ile savaşmaktır. Nedir o oportünizm, revizyonizm, emperyalizmin işbirliği, ikinci enternasyonal’in şeyleri. Yani Lenin bunlarla savaşarak, Avrupa Marksizmi ile savaşarak devrimci bir Marksizmi teorize etmiştir. Şimdi Ekim Devrimi yapılıyor,bu teoriye aykırı bir olay. Çünkü o dönemde Rusya köylüsü büyük bir toprak özlemi çeken bir ülke. Mesela şimdi klasik teoriye göre köylülere toprak vermek sosyalist iktidarın görevi değil ki, sermaye birikimi yapmak, modern fabrikalar kurmak sosyalist iktidarın görevi değil ki, biz teoriye göre varsayıyoruz ki, kapitalizm zaten fabrikaları kurdu, köylüleri mülksüzleştirdi, proleter yaptı, ücretli bir proletarya ortaya çıktı. Ve onlar sosyalist devrim yapacak, klasik Marksist teori böyle söyler. Bunu değiştiren ve gününün ve kendi toplumunun somut koşullarına yaratıcı bir şekilde uygulayan kimdir, Lenin’dir.
Şimdi burada ilginç bir şey var. Ekim Devrimi yapılıyor. Bırakın Avrupa’da devrim olmayı, Avrupa proletaryası Ekim devrimine destek vermiyor. Yoldaşlar, bunu biliyorsunuz. Avrupa proletaryası yapılmış olan devrime destek vermiyor. Dahası da uydurulan bir takım şeyler vardır. Yani Bolşevik ihtilali desteklemiş örnekler, işte Karadeniz filosunda, Fransız filosunda bilmem ne şöyle yaptı, grev yaptı. Bunlar önemli değil. Avrupa proletaryası destek vermemiştir. Ve bu koşullarda Ekim Devrimi doğu halklarına yönelmek zorunda kaldı. Fakat bunu da sürdüremedi.
Şimdi arkadaşlar da süre var diye uyarıyor. Mevzuyu toparlamak çok zor. Günümüze getirmek hiç mümkün değil. Şimdi değerli yoldaşlar, komünist enternasyonal dünya devriminden reel politik koşullar gereği geri adım atınca, ondan sonra bir sürü şeyler gündeme geldi, biliyorsunuz. Ve bu da daha sonraki komünist hareketi etkiledi. Şimdi 1920’nin Eylülü’nde Bakü’de TKP’nin kuruluşu var, bir de Doğu Halkları Kurultayı var. TKP’nin kuruluşu, Doğu Halkları Kurultayı’nın çağrısını kim yaptı, Komintern yaptı. TKP yurtdışındaki ve Anadolu’da örgütlenmiş olan komünist grupların birleşik partisini kurmak, oluşturmak üzere orada bulundu, Bakü’de. Ki o dönemde Anadolu’da gerçekten çok güçlü, ciddi bir komünist örgütlenme vardı. o örgütlenmeleri Ziynetullah Nuşirvan,Şerif Manatof ve başka bir sürü yoldaşlar yapmışlardı. Zaten sonunda Bakü Kurultayı’na geldiğimizde orada da özellikle TKP’yi kuran kadrolar arasında eski Türk ocakları, yine İttihat-Terakki kökenli kimselerin bulunduğu, yani Ethem Nejat, Celal Korkmazof, Neriman Nerimanov. Doğu Halkları Kurultayı Orta Asya, Kafkasya, Orta Doğu ve KuzeyAfrika delegeleriyle oluştu. Ve bir-on eylül arasında Doğu Halkları Kurultayı sürdü. 10 Eylül’de de TKP Kurultayı yapıldı. Şimdi Doğu Halkları Kurultayı, o dönemde İngilizlerin sömürgeleştirmek istediği coğrafyada, bu İngiliz işgalini sona erdirmek üzere kurulmuş bir koordinasyon, yani Doğu Halkları Kurultayı’nın yapmak istediği bir nevi Komünist Enternasyonale paralel olarak bir sömürgeler enternasyonali, ki bunun Hindistan’dan Libya’ya kadar uzanan bir kapsamı vardır, bu Bakü Doğu Halkları Kurultayı’nın. Ve orada bir propaganda ve eylem konseyi seçildi. Ve aynen dediğim gibi Kominterne paralel çalışacak bir sömürgeler enternasyonaliydi. Kapsadığı coğrafyada çeşitli dillerde yayın yapacak, her yıl toplanacak ve sömürgelerden İngilizleri tamamen kovuncaya kadar da misyonunu sürdürecek.
Fakat dediğimiz gibi, yani reel dünya koşulları sonucu Bakü Doğu Halkları Kurultayı bir daha toplanamadı. Ve dünya devriminden geri çekilinmesi, Sovyetlerde sosyalizmin kuruluşuna başlanması için NEP Dönemi politikası vs. artık daha sonraki süreci yakından etkiledi. Şimdi Mustafa Suphi ve yoldaşları TKP’yi kurdukları zaman T.C. ortada yoktu. Yıl 1920 ve sözünü ettiğimiz coğrafyada ne kurulacağı henüz belli değil. Şimdi değerli arkadaşlar TKP’de bizim coğrafyamıza kültürümüze dahil çeşitli halklardan komünistler vardı. Aynı şey dediğim gibi Bakü Doğu Halkları Kurultayı’nda da söz konusuydu. Daha sonra bu süreç gittikçe bozuldu, gittikçe bozuldu ve bugünkü hallere geldik.
Şimdi benim burada söylemek istediğim şey şu bakın size enteresan bir şey söyleyeyim. John Negroponte diye bir adam var. Bu adam Amerikan oligarşisinin CIA operasyonlarında kullandığı bir adam. John Negroponte,şu anda bu adam, Irak’ta üst düzeyde, Amerikan siyasi komplo ve operasyonlarını yönetiyor. Bu adamın eline kanının bulaşmadığı halk yok. Vietnam’dan Nikaragua’ya kadar bulaşmadığı halk. Şimdi değerli arkadaşlar bu adamı, John Negroponte’yi1996-1997’lerde birileri Türkiye’ye getirdi, konferanslar verdirdi. Henkel Yöneticisi Can Paker bunu Türkiye’ye getiren adam, bu John Negroponte’yi ve şu anda John Negroponte orada operasyonları yürütüyor. Şimdi değerli arkadaşlar Türkiye’de mevzular o kadar karıştı ki, gerçekten nasıl aydınlatacağımızı şaşırıyorum. Şimdi bu John Negroponte denilen alçağı, katili Türkiye’ye getiren ekip, yani TÜSİAD ve TESEV oligarşisi ve bunların kendilerine tabi kıldığı eski dönek solcular ki bir bölümü ne yazık ki TBKP’yi götürüp Kemal Derviş hareketine peşkeş çektiler. Bunu biliyorsunuz Yeni Demokrasi Hareketi’ne ve bir bölümü Türkiye’de sivil toplum kuruluşları denen şeylerin başında. İşte John Negroponte‘yi Türkiye’ye çağıran kişiler bunlar. Ve gerek TÜSİAD’ın, gerek TESEV’in bünyesinde sayısız dönek solcular var, bu dönek solcular, en az Irak’taki paralı askerler kadar alçaktırlar.
Değerli yoldaşlar, ben geçenlerde arkadaşlara şunu anımsattım. Dedim ki 1974-75’lerde Türkiye’de TKP, TİP, TSİP bir siyasi faaliyete başladı. TÖB-DER’de, DİSK’te birbirimizle rekabet yaptık, kafalarımızı kırdık. Ve sonunda hem DİSK, hem TÖB-DER zayıf düştü. Ama sonunda şöyle bir tespit çıkardık. Asıl söylemek istediğim şey bu, dedik ki “bilimsel bir sosyalist çizgi, örgütlü, partili bir çalışma yapan ve aynı şeyleri paylaşan üç bilimsel sosyalist örgüt, bunlar bir an önce birleşmeli”. Şimdi bu sürüncemede bırakıldı, bırakıldı, yapılmadı, darbe geldi. Ne yazık ki bazıları darbeye destek verdiler. Ona da gerekçe şöyle gösterdiler yoldaşlar, çok enteresandır bu. Bu cunta MHP’lileri de tutukluyor gibi. Ama benim değinmek istediğim bu değil şu; daha sonra yönetici kadroların hepsi dışarıdaydı, ben de 84-85’lerde dışarıdaydım. Bir türlü bu birleştirmeyi sonuçlandırmıyorlar. Sonuçlandırmıyorlar, ısrarla. Ve sonunda dediğim gibi tarihe gömdüler. Şimdi oraya girmeyeceğim. O zaman ben dedim ki arkadaşlara “arkadaş dedim o zaman hareketin üç parçaya bölünmesini çözsek bile iş bitmiyor, çünkü onun dışında da biliyorsunuz bir sürü devrimci, demokrat hareketler vardı. Ama bizim için işçi sınıfının politikası olarak bunlar esastır. Bu dedim gerek TKP, gerek TSİP, gerek TİP’in bünyesinde Alevi var mıydı? Vardı, Kürt var mıydı? Vardı, Çerkez var mıydı? Vardı, Gürcü var mıydı? Vardı, Türk var mıydı? Vardı, Sünni var mıydı? Vardı. E peki arkadaşlar bugün günümüzde biz bu batının bize püskürttüğü etnik parselasyona nasıl göğüs geremiyoruz. Bizim, ayrıca ben şunu izledim yurtdışında. Bizim burada bütün bu unsurları daha üst bir iyi iradede birleştirmiş, kaynaştırmış arkadaşlarımızı Avrupa’da sen Kürt’sün dediler, sen Alevi’sin, sen şu’sun, indirgediler. Şimdi bu çok bizim için kayıp oldu arkadaşlar.
Son sözümü söylüyorum, bu coğrafyada, bu coğrafyanın tarihsel, kültürel gelişimini yaşamış asırlardır kaynaşmış halkların Kürt’ün, Çerkez’in, Gürcü’nün, Arnavut’un, Türk’ün bunu söz ettiğimizde Amerikalı’nın veya İngiliz’in bir Türk’ten daha yakın bir Kürt dostu olacağına ben inanmıyorum. İnanmıyorum yoldaşlar, inanmıyorum. Bu işe müdahale etmeliyiz. Bu halkları, doğu halkları, batı işbirlikçisi egemen sınıflarına karşı mutlaka tabanda emekçi tabanda birleştirmelidir. Bundan sonra bu coğrafyada böyle bir siyaset geliştiremezsek sömürge halkı olarak burada bize zulmü seyrettirecekler. Bu da bizim şanlı geçmişimize yaraşmıyor.
Benim söyleyebileceğim bu. Yani Osmanlıyı parçaladılar, Avrupa’yı birleştiriyorlar. Onlar yıllarca din savaşlarında birbirilerini yediler, birbirlerini Avrupa’nın içinde yediler. Daha sonra sömürgeleri, o sömürgeyi sen mi paylaşacaksın, ne yapacağım diye birbirlerini yediler. Ve şimdi birlik kuruyorlar, evet kuruyorlar. Kurmuyorlar mı? Bizim coğrafyamızın birlik olması için daha az mı neden var arkadaşlar, söyler misiniz? Niçin bu coğrafyanın komünistleri böyle şeyler düşünmez? Gelip adam bizim üstümüzden hesap yapıyor. Uygulama yapıyor. Ve bize Irak halkını nasıl katlettiğini seyrettiriyor. Felluce katliamının Guernika’dan daha az olduğunu mu zannediyorsunuz, böyle bir şey düşünebilir misiniz? Ben daha fazla uzatmadan, şimdi burada bir şeyleri çözmek mümkün değil değerli arkadaşlar. Ben sadede gelmek istiyorum, ben doğu halklarının kendi coğrafyalarında birleşip siyasal, kültürel olarak bir birleşiklik tasarlamalarını, BOP projesine karşı çok önemli buluyorum. Çok teşekkür ederim.

Dünyanın Komünist Rönesansa İhtiyacı Var
Orhan İyiler

Yoldaşlar merhaba. 9 Kasım 1989 tarihinde çok önemli bir olay yaşandı. Berlin Duvarı çöktü. Ve dünyamız o günden bu güne artık eskisi gibi değil. Biz Marksistler doğruları, ama diyalektik doğruları çok sağlıklı bir şekilde tespit etmek zorundayız. Bu şunu getiriyor, batı burjuvazisi,entegre olmuş dünya burjuvazisi 70 yıllık bir süreçte kollektivist sistemleri tek kurşun atmadan tıpkı 1871’deki gibi yenmiştir.
Lenin bunu söylüyor zaten, NEP politikasında çok açık seçik koymuştur. 33. ciltte NEP politikasını anlatırken ve onunla ilgili örgütlenme örneklerini şekillendirmeye çalışırken “Şimdi”diyordu “düşmanı içimize alıyoruz. Bu eskisinden çok daha sert bir savaşı gerektirecek, çok daha dikkatli olunması gereken bir savaşı başlatıyoruz. Çünkü NEP’te kapitalizmi içimize alıyoruz, kapitalist yöntemi”. NEP politikasının yeniden uygulanmasıyla kapitalizmin ve sosyalizmin gerçek mücadelesinin başladığı bir dönemi, o topraklar üzerinde yaşamak ve yaşatmak meselesi gündeme geliyordu.
Lenin şöyle diyordu: “Yaşayanlar görecek, ya onlar kazanacak ya biz kazanacağız. Ama biz onları kendi ipleriyle asacağız.” Yoldaşlar, yaşayanlar biziz ve gördük. Büyük bir hüsranla karşı karşıyayız. Kollektivist sistemler iskambil kâğıtları gibi Batı burjuvazisinin karşısında devrilmişlerdir. Yenilmiştir. Bunu ben kabul ediyorum, kabul etmediğimiz şeyse çok başka bir şey.
1848’de de aynı şey oldu. 1848 komünü 2,5 ay yaşamıştır. Dünya tarihinde 2,5 ay yaşayan bir komündür. Ve biliyor musunuz ki 1848 komününde ilk defa insanoğlunun tarihinde kölelik kaldırılmıştır. Sosyalizmin, komünizmin biliminde insan sevgisinin nasıl odaklandığını ve dünyayı kendi avuçları içinde yeniden inşa etme duygusunun da ilk belgesi 1848’in komünündedir. 2,5 aylık bir komündür o. Sene 1871. 1871 Paris komünü 70 gün yaşadı. Ve kadın hakları, ve yeniden köleliğin kaldırılması, ve yeniden işçi haklarının deklarasyonu. Ve yeniden laisizmin kurulması, din devlet işlerinin ayrılması. Dünya burjuvazisinin düşünde görmek bile istemediği bütün bu projeler deklare edildi ve kan içinde 70 gün içinde boğuldu. Yoldaşlar 1871’in çok doğru eleştirisini yapan Bolşevikler 1917’de devrimi gerçekleştirmişlerdir.
Bolşevik devriminin temelinde beş unsur yatar. Dünya tarihinde iki büyük devrim vardır, 1789 ve 1917. 1789 devriminde proletaryayı yanına alarak krallarının başını keserek devrim yapan Batı burjuvazisi insanoğluna beş şey vaat ediyordu. Ekmek, kardeşlik, barış, özgürlük ve eşitlik. Kısacası 1917 devrimi bunu gerçekleştirmek için, bütün dünyada gerçekleştirmek için yola çıkmıştır. 1917 devriminin nasıl geliştiğini burada anlatmak mümkün değil zamanımız açısından. Ama 1917’yi düşünün.1917 dünya burjuvazisinin faşizm saldırganlığını kıran büyük bir felsefedir. Biz yendik nasyonal faşizmi. 1,5 milyon insan Leningrad kuşatmasında öldü, Auswitsch’i biz kurtardık ve neler yaptığımızı, tarihimizin o şanlı bölümünü tekrar tekrar gözden geçirmek zorundayız. Ama aktifimizi de pasifimizi de tutmak zorundayız. Buna kısaca değinmek istiyorum.
Eğer 1917’nin, Bolşevik devrimin aktifini ve pasifini doğru çözmezsek kitlelere yeniden Komünist Rönesans’ı sunma imkanı bulmakta güçlük çekeriz. Dünya burjuvazisinin bu başarısı dünyayı teslim almaya yetti mi? Dünya gerçekten mutluluğa gidiyor mu? Dünya burjuvazisi dünyayı teslim aldığı zaman, teslim değil yani 1917’yi yendikten sonra? Yoldaşlar üç büyük çelişkiyle karşı karşıya kaldı burjuvazi.
Bir: Kendi içindeki işçi sınıfıyla çelişkisi antagonist bir çelişki olarak devam ediyor.
İki: Dünya halklarına karşı uzlaşmaz antagonist çelişkisi devam ediyor.
Üç: Neo-liberal ekonomilerin klasik ekonomilerden kaynaklanarak gelen neo-liberal ekonomilerdeki yasalarının dibe vurduğu bir dönemi yaşıyoruz.
1993 yılında hiç unutmuyorum, 1993 sonu veya 1995 yılı başlarında James Beykır El Pais gazetesine verdiği beyanatta aynen şöyle diyordu, “Şimdi uçurumun tam kenarındayız. 21. yüzyılda ya bu uçuruma yuvarlanacağız veyahut da 21. yüzyılda bu uçurumun üzerinden geçeceğiz.” Ve bunu söylediği zaman yoldaşlar, komünizmin, reel sosyalizmin, Varşova Paktı’nın yıkıldığı, Sovyetlerin parçalandığı, Rusya Federasyonu’nun kurulduğu, bağımsız devletlerin kurulduğu, yeniden bu topraklar üzerinde kapitalist restorasyonun en acımasız uygulamalarının başladığı bir dönemde bunu söylüyordu.
İçlerinde bulundukları durum, dünya burjuvazisinin içinde bulunduğu durum burjuvazinin entegre olmuş olmasına karşın asla iyi değil. Krizini atlatabilmiş midir? Bu savaşlar o krizi atlatabilmenin savaşlarıdır. Ve dünyaya açılmış olan büyük bir savaş projesinin bir parçasıdır. Irak, Afganistan, belki İran veya Ortadoğu projeleri, hepsi. Yoldaşlar bu çelişkilerin rakamlarından size uzun uzun bahsetmek istemiyorum,bunları kuşkusuz hepiniz biliyorsunuz. Avrupa’da, zenginleşmiş ülkelerde, Amerika dahil, işsizlik oranı, Avrupa’da yüzde 9,2 Amerika’da yüzde 3 veya 4 resmi rakamlara göre. Ama gayri resmi rakamlara göre bunun yüzde 7 veya 8 olduğu söyleniyor. Ve her gün bizde daha önceki yıllarda olduğu gibi enflasyon rakamları her ay nasıl açıklanıyorsa bu gün hâlâ Batıda işsizlik oranları her ay rapor halinde açıklanıyor. Ve işsizliğe çare bulmanın artık mümkün olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor. 50 milyon insan Avrupa Birliği’nde yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 2,5 milyar insan dünyamızda 2 dolarla geçinmek zorunda. Ve 800 milyon insan açlıktan ölüyor. İyi beslenememekten her yıl 800 milyon insan ölüyor.
Birleşmiş Ulusların hazırladığı Kalkınma Konferansının hazırladığı bir rapora göre yoldaşlar, eğer dünyamıza, yeryüzüne 80 milyar dolarlık her yıl yatırım yapılabilirse üç yıl içinde dünyada açlığın önü alınabilecektir, yoksulluğun önü alınabilecektir. 80 milyar dolarlık üç yıllık yatırımın projeleri Birleşmiş Uluslar kasalarında hazır bekliyor. Ve bu 80 milyar dolarlık yatırım, dikkat yoldaşlar, üç büyük dünya dolar milyarderinin gelirine eşit. Sadece Bill Gates’in 40 milyar dolarlık şahsi geliri var, şahsi serveti var. Dostlarım her gün 11 çocuk dakikada içecek su bulamadığı için ölüyor. Her gün 24 bin kişi açlıktan ölüyor. Ve benim gözüm 45 milyar dolarlık paraları 350 dolar milyarderinin elinde toplanmış bu miktarı almak istiyor, bu paralara el koymak istiyorum. Açlıktan ölen çocuklar adına, sefalet adına, savaşları durdurmak adına. Böyle bir dünyanın mutluluğunun olmadığını anlayan insanoğlu 21. yüzyıl savaşlarına altermondialist hareketlerle başladı. Yani küreselleşmeye karşı hareketlerle başladı. Davos’ta şimdi toplantı yapılıyor. Ve Porto Alegre’de Sosyal Forum toplantılarını sürdürüyor. Size gündemlerini okuyayım.
Davos’taki gündem; yoksulluğa karşı mücadele, dengeli bir küreselleşme, hava ısınmasına karşı ortak tutum, eğitim, Ortadoğu çıkmazı, dünya genelinde iyi bir yönetimsel oluşum. Şu anda Porto Alegre’de sürmekte olan gündemi size okuyorum; çevrenin korunması ve çok uluslu şirketlerin yapısı, kültür çeşitliliğinin korunması, neo-liberalizme karşı mücadele, gelişmekte olan ülkelerin borçlarının silinmesi ve beşinci madde de barış. 2002 yılında yoksulluğa karşı savaş, dünyanın en zenginleri Davos’ta, o güzelim kentte yoksulları düşünüyorlar.
2002 yılında Doha’da yapılan bir konferansta dünya doruk toplantısında mümkün olduğunca yakından bakın, Fransız Cumhurbaşkanı Jack Chirac aynen şöyle diyordu; “Bizim yaşadığımız gibi dünya halkları, diğer dünya halkları yaşamaya kalkarsa ikinci bir dünya lazım.”
Bu çok doğru bir tespit. Bu dünya, dünya halklarına yetmiyor. Çünkü yüzde 80’ini dünya halklarının ürettiğinin, yüzde 80’ini, hatta yüzde 82’sini 7 kalkınmış ülke çekip alıyor. Buna çözüm getiremeyeceklerini biliyorlar. Bize yalan söylüyorlar. Halklara yalan söylüyorlar. Her toplantıları da kendi cinayetlerini gizlemek için. 2000 yılında aldıkları bir kararla dünyadaki yoksulluğun kaldırılması bugünden, 2000 yılından 2015 yılına değin hiç olmazsa 2,5 milyar insanın yoksulluğunu yarıya indirebilmek için kendi ulusal brüt üretimlerinin binde yedisini bir fonda toplamak üzere karar almış olanlar, bu gün binde birini bile vermemiş durumdalar. Bay Chirac eğer yeni bir dünya, ikinci bir dünya lazım dersen tam denge kurabilmemiz için dersen, ve de artık biz de fedakarlık yapalım dersen üçüncü dünya ülkelerinin Doha’daki toplantısında kendisine üçüncü dünya yöneticilerinin verdiği, sübvansiyonları kaldırma konusunda özellikle tarım ve tekstil konusundaki önerisine şiddetle karşı çıktı. Engels derdi ki 1895’de yazdığı “İngiltere’deki işçi hareketinin konumuna ait önsözde var, “Dünya burjuvazisi iki yüzlülüğünü gizlemekte ustalaştı.” diyordu. Artık binlerce maske takıyor cinayetlerini, yalanlarını gizlemek için. Birleşmiş Ulusların kalkınma ve ilerleme konferansının raporuna göre 2002 yılından 2015 yılına kadar verilen binde bir buçukluk yatırımla dünya halklarının açlık sınırını aşıp sefalet sınırına taşmaları için gereken süre tam yoldaşlar 2145 yılını buluyor.
Dünya burjuvazisinin dünyaya ve dünya halklarına verebileceği hiçbir şey yok. Kendi işçi sınıfı bazı yabancı televizyonları izliyorsanız göreceksiniz, her gün yürüyüşler yapıyorlar. Volkswagen geçenlerde bir anlaşma imzaladı işçilerle, yöneticileri, 3 yıl süresince hiçbir ücret arttırımı yok. Ayrıca ek mesailere de arttırım yok. Bunun karşılığında otuz bin işçiyi işten çıkarmayacağım diyor. Yoksa Çin’e giderim diyor adam Dünya halkları sıkıştırılmıştır, yönelebileceği hiçbir şey yoktur. Portro Alegre’dekilerin gündemine bakınız. Bu Portro Alegre’dekiler çevreyi güzelleştirmek, ondan sonra kültür çeşitliliğini korumak, neo liberalizm ile mücadele etmek konusunda gerçekten hiçbir proje sunamıyorlar. Gittikçe altermondialistler yani başka bir dünya istiyoruz diye haykıran insanlar bir proje sunamamanın sonucunda gittikçe azalıyorlar. Gittikçe daha az etkili olmaya başlıyorlar. Nitekim kurucularından bir tanesi, bu yüz kişilik kuruluştur ve yüz kişilik dünya sosyalist hareketine, üçüncü dünya hareketine yakın olanlar desantralizasyon kararı aldılar. Hindistan’daki toplantıdan sonra tekrar harekete geçmek istiyorlar.
Dünyanın bir tek şeye ihtiyacı var, komünist rönesansa. Yeniden komünist hareketi büyüten insanoğlunun burçlarına dikecek olan yani barışı, ekmeği, üretimi, kardeşliği, özgürlüğü ve eşitliği dünya halklarının burçlarına dikecek olan ne Porto Alegre’deki hareketlerdir, ne de dünya burjuvazisinin her yıl söylediği yalanların arkasındaki çözümlerdir. Dünyanın size ihtiyacı var, dünyayı kurtarmak zorundayız,geleceğimizi kurtarmak zorundayız.
Dünya burjuvazisinin egemenliğinin hiç bu kadar diktatoryal, bu kadar totaliter, bu kadar savaşçı olduğu bir dönem olmadı. Hiçbir yüzyıl bu kadar mutsuzluğa terk edilmedi. Kırk üç milyon insan kendi ülkesinden ve kendi evlerinden savaşlar yüzünden dışarıda yaşıyor. Başka ülkelerde yaşıyor.Yüz bin insan ölüyor gözümüzün önünde. Gözümüzün önünde Irak’ta.
Yoldaşlar, komünist hareketin kendini mutlaka dünya hareketinin önüne bir bayrak gibi dikmesi gerektiğini söylerken kesinlikle 1917 hareketinin geldiği sonucu sonuna kadar eleştirmek zorundayız. 1991’de komünist parti yasaklandı ve komünist parti öncülüğü, yani Gorbaçov zamanında alınan kararlarla bu hareketin sonucunda, bu teslimiyetin sonucunda Kohl ile yaptıkları gizli bir konuşmanın aşağı yukarı metinlerini biliyoruz. Nasıl Varşova Paktı teslim edildi, kaç mark’a teslim edildi. Bunun pazarlıklarını Kohl yaptı, kendisi anlattı İsviçre Televizyonunda.
Nasıl oluyor da 1991’den-93’den 2003 yılına 2000 yılına kadar Hodorovskiler, ondan sonra Boris Yeltsin’ler nasıl oluyorlar Patrovoviçler, Kregmanlar dünya zengini olabiliyorlar? Dünya’nın ikinci zengini, genç zengini Hodorovski, şimdi demir parmaklıklar arkasında. 40,5 milyar borsa değeri olan biri nasıl oldu? Hiçbir yerde yok, dünyanın hiçbir yerinde yok, kapitalist tarihte bile bulamazsınız bu kadar kısa zamanda. Çünkü Rusya halklarının yetmiş yılda biriktirdiğini on bin ruble, yani on dolara satılarak özelleştirilerek üç yüz milyona alınan kara paralarla zenginleştirilmiştir. Bu adamlar şimdi İngiltere’de futbol kulüpleri alıyorlar. İtalyan Riviera’larında, Fransız Riviera’larında yaşıyorlar. Frigman zannediyorum İsrail’e kaçtı.
Yoldaşlar, bir daha asla, bir daha kesinlikle, asla komünistlerin yozlaşmasına imkan vermeyecek bir sistemi, Marksist sistemi derinleştirerek Leninizm’in dehşetli güzel öğretisinden yola çıkarak yeniden insanoğlunun burçlarına vermek zorundayız. Mustafa Suphi’ler ve arkamızdaki binlerce şehitler ve binlerce destan ve binlerce büyük belgeler bizim mirasımızdır. Sizi bu bekliyor. Bir daha asla, çünkü dünya elden gidiyor. Bu yozlaşmanın hesabını mutlaka ve mutlaka sorarak yola çıkacak komünistler. Dünya halklarının istediği mücadeleye, o gebe mücadeleye,o her gün boy atan mücadeleyi alıp götüreceklerdir. Yaşasın Komünizm, Marksizm, Leninizm.Teşekkür ederim.

Orhan İyiler’in konuşmasının bitiminde Hasan Basri Gürses’in bu konuşmaya yaptığı ek.
Değerli yoldaşlar, çok hassas olduğunu düşündüğüm bir şey söylemek istiyorum. Şimdi Orhan arkadaş konuşmasının sonunda bir isimden bahsetti. Hodorovski’ye değindi. Bu çok düşündürücü bir olay, niye düşündürücü biliyor musunuz? Bu Hodorovski 1991’de Sovyetler Birliği Komünist Gençlik Örgütü’nün Komsomol’un genel sekreteri. Ve aradan beş yıl geçmiyor, Orhan arkadaşımızın da söylediği gibi Hodorovski Rusya’nın, dünyanın en zenginleri arasına katılıyor. Elinde bankalar, televizyonlar, belli stratejik sektörlerde tekeller, alüminyum sektöründe, petrol sektöründe falan. Şimdi bunu kapitalizm ile açıklamak mümkün değil, yani bunu kapitalizm ile açıklayamazsınız, bu adam burjuva, sermaye birikimi yaptı, artı değer sömürdü. Böyle açıklayamazsınız, ama bu olayı da kavramak zorundasınız. Zaten bu olayı irdelediğimizde bulduğumuz şey şu, Açık Rusya Vakfı diye vakıf var,bir ekip, Hodorovski içinde.. Rusya’yı asıl çözen bunlar oldu. Şu anda dünyayı çözen proje devam ediyor. Gorbaçov, arşivleri Amerika’da. Saharov’un arşivi Amerikada. Saharov’un karısı Elena Bonner 1983’te Fransa’daki Kürt Enstitüsü’nün kurucusudur. Elena Bonner, ki bu ismi de unutmayın. bir anti-komünist ajandır. Dünya oligarşisinin hizmetinde, Gorbaçov’da da görüyorsunuz bunları. Bunları gezdiriyorlar think-tank şeyleri olarak. Hatta Kurusçev’in kızı Nena Kurusçeva Amerika’nın en önemli think-tank merkezinde Rusya’ya Amerikan istilasının projeleri ile meşgul. Bu Hodorovski olayı 91’de Komsomol başkanı olan, koca Sovyetler Birliği Komsomol başkanı olan birisi daha sonra nasıl böyle bir durum çıkarıyor. Bunu kavrayamazsak bundan sonra komünist hareketin rönesansı biraz sorunlu olur. Arkadaşlar bunları mutlaka analiz etmeliyiz.

15’lerin Günümüz Açısından Anlamı
İsmail Kaplan

84 yıl önce kurtuluş savaşına katılmak için Ankara’ya gelirlerken katledilen Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve onüç yoldaşları, bir başka deyişle, 15’ler tesadüfen bulunmuş ve katledilmiş insanlar değildi. 15’ler siyasi programı olan insanlardı. Bir davaları, bir idealleri vardı. Neydi bu davaları, idealleri? Bu insanlar bir partinin kurucularıydılar. 10 Eylül 1920’de kongrelerini yapmışlardı. Siyasi programlarını kabul etmişlerdi. Bütün dünyaya ilan etmişlerdi. Ve bu program için, bu programı hayata geçirmek için Türkiye’ye geliyorlardı. Dolayısıyla onların günümüz açısından anlamı üzerinde dururken ilkelerine bakmamız gerekiyor. İlkeleri dediğimde gizli, saklı, çok zahmetle araştırılacak, bulunacak şeylerden söz etmiyorum. 1920 yılında kabul edilen program, bir siyasi partinin, Türkiye Komünist Partisi’nin programı, günümüzde çeşitli yayınevlerinden çıktı, herkes bulabilir, inceleyebilir. Küçük bir broşür halinde.
Bu broşürü incelediğimizde, siyasal bir değerlendirme yaptığımızda ne görüyoruz? Bu broşürde iki temel ilke var, yani Mustafa Suphi’lerin ya da 15’lerin iki temel ilkesi vardı. Bu iki temel ilkenin birincisini açıklarken çok ilginç bir sözcüğü seçerek, bilerek kullanıyorlardı. Buna göre programa bakıldığında, dünyada din, dil, ırk ayrımı olmadan uluslararası nitelikte, beynelmilel nitelikte, o zamanın diliyle, iki millet vardır diyorlar. Dikkat edelim, burada iki millet derken sınıf gerçeğine değiniyor program. Ve din, dil, ırk ayrımı olmadan iki milletten, uluslararası iki milletten söz ederken bunların birini devrim için yola çıkan emek, mazlumlar, yoksullar, alınteriyle yaşayan insanlar olarak tanımlıyor. Öbür tarafı da sermaye sahipleri, zalimler, büyük zenginler, başkasının sırtından yaşayanlar diye nitelendiriyordu. Birinci ilkeleri, bu dünyada uluslararası nitelikte iki millet vardır. Yani aslında bunu dünyada iki sınıf vardır diye de söyleyebiliriz.
İkinci bir ilkeleri var, gene bu küçük programa bakıldığında, küçük kitapçık halindeki programa bakıldığında, buna göre de dünya ikiye ayrılmış durumdaydı. Bir tarafta Avrupa ve Amerika vardı. Bir tarafta da Türkiye, Çin, Hindistan, İran, Afrika ve Asya’nın ülkeleri vardı. Bir avuç zengin devlet, yani batılı devletler, sömürgecilik politikası uyguluyor. Emperyalist niteliğe ulaşmış durumdalar. Ve çoğunlukta olan bu yoksul ülkeleri, bu doğudaki ülkeleri, doğu olarak nitelendirebileceğimiz ya da günümüzün kavramlarıyla baktığımızda dünyanın hem doğusu, hem güneyi de olan ülkeleri sömürüyorlardı. 15’ler işte bu tespiti yapıyorlardı. Bu iki ilkeyi birbirinden ayırmadan ele alıyorlardı. İki sınıf var, ya da iki millet var, bu birinci ilke. Öte yandan, küçük bir yerde, Avrupa ve Amerika’da yoğunlaşmış emperyalistler, sömürgeciler var ve bunların, programdaki sözle, “bir çiftlik gibi işlettikleri, halkını bir hayvan sürüsü gibi sömürdükleri” koca bir dünya var, doğu halklarının dünyası. İkinci ilke de bu. 15’ler bu şekilde bir niteleme yapıyorlardı.
Bu iki ilkeye bağlı olarak 15’ler kendilerini nasıl tanımlıyorlardı, peki? Siyasi bir kadro olarak kendilerini nasıl tanımlıyorlardı? Şimdi de buna bakalım.15’ler kendilerini işçinin, köylünün, yoksulun, mazlumun, halkların örgütlü temsilcisi olarak görüyorlardı. Bilinçli temsilcisi olarak görüyorlardı. Kendi davalarını, halkın davası olarak adlandırıyorlardı. Ve,dünyadaki mevcut durumu değiştirmek üzere de kapitalizme ve emperyalizme karşı koymak, bağımsızlık ruhunu ayakta tutmak istiyorlardı. Ve bu ilkeden yola çıkarak da programlarının esasını devrim olarak adlandırıyorlardı.
Devrim, nasıl bir devrim? O programa baktığımızda gene görüyoruz. Bir siyasi devrim, bir sosyal devrim. Bu siyasi devrimi açıklarken, işçilerin ve köylülerin, emekçilerin siyasi egemenliği ele geçirmesini, halk iktidarının kurulması, o zamanın sözleri ile, programda yer alan sözcüklerle ifade edersek “bir amele, rençber cumhuriyeti, amele, köylü, işçi-köylü cumhuriyeti” kurulmasını istiyorlardı. Ve bunun despotik sistemlerden, beylerin, paşaların, padişahların hakim olduğu ya da parlamento usulü ile zengin hanların ve hakanların, büyük fabrikacıların egemen olduğu bir iktidardan ayrı nitelik taşıdığını, iktidarın sadece belli yıldan yıla oy kullanarak uygulanamayacağını bu iktidarın her an mutlaka bu halkın elinde bulunması gerektiğini söylüyorlardı. Siyasi programlarının esası buydu.
Ama buna bakarlarken halklar arasında sorunlar olduğunu da görüyorlardı. Hayalci değildiler, yepyeni bir dünya istiyorlardı ama hiç de hayalci değildiler. Halklar arasında farklılıklar, dil, din, ırk, kültür farklılıkları olduğunu da biliyorlardı. Buna karşı da belli bir çözüm getirme gereği üzerinde duruyorlardı. Ve bunu açıklarken de dil ve kültür farklılıklarının halklar arasında, emekçiler arasında, bu çoğunlukta bulunan insanlar arasında sorun yaratmaması için tam eşitlik, tam özgürlük, birlikte örgütlenme ilkeleri üzerinde duruyorlardı. Bütün bu farklılıklar var, bütün bu farklılıklar yaşayacak, bütün bu farklılıklar zenginlik olacak ama kapitalizmin ve emperyalizmin saldırısına karşı bütün bu insanlar birleşebilir ve birleşmelidir diyorlardı.
Din ve mezhep farklılıklarını gidermek üzere de din kurumlarının mutlaka, dikkat edin bu 1920 yılında söyleniyor. 20’lerin sonunda değil, 20’de söyleniyor. Bütün din kurumlarının devlet dışına çıkarılmasını, ruhani bütün kurumların, genel eğitimin ve hükümet sisteminin dışına taşınması gereğini vurguluyorlardı. Her cemaat dini nitelikteki eğitimini, ayinini, törenini, töresini kendi içinde çözüp yapabilir diyorlardı. Buna baktığımızda, burada sözcük olarak laiklik sözcüğü geçmiyor ama burada tutarlı, demokratik, halkçı bir laiklik ilkesinin konulduğunu görebiliyoruz.
Programa baktığımızda 15’lerin ekonomik alanda söyledikleri de çok net ilkelere bağlanmıştır. Planlı bir kalkınma hamlesine ihtiyacı vardır bu ülkenin diye yazıyorlardı. Planlı bir kalkınma hamlesini başlatabilmek üzere bütün yabancı kapitalist işletmelere el konulması gerektiğini dile getiriyorlardı. Bankalar bütün toplumun malı haline getirilmeli diyorlardı. Ve bütün toplum adına da egemenliği elinde tutan halka teslim edilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Bir fabrikalaşma hamlesi, bir sanayileşme hamlesi öngörüyorlardı. Tarımda büyük, modern işletmelerin kurulması gereği üzerinde duruyorlardı. Küçük üreticilerin her geçen gün yok edildiğini, bunun çözümü için de kooperatifleşme hareketinin başlatılacağını, bu kooperatiflere devlet kurumlarının her türlü desteği sağlaması gerektiğini, üretim kooperatifleri şeklinde örgütlenerek, modern teknolojinin bütün önceliklerinin tanınmasını öngörüyorlardı. Üretim kooperatiflerini tamamlamak üzere de tüketim kooperatifleri halinde tamamıyla kamuya dayalı ya da küçük üreticilerin kamusallaşmaya dönük olarak bir araya gelmesi gereği üzerinde duruyorlardı.
Bu kadar net bir programı sosyal alanda da tamamlıyorlardı ve ilk şey amele rençber cumhuriyeti’nin ilk yapacağı işin herkese iş sağlama garantisi, herkese iş verilmesi olduğunu belirtiyorlardı. Topraksız ve az topraklı köylülere toprak verilmeliydi. Sekiz saat çalışma ilkesi asla aşılmamalıydı. Bütün fabrikalarda, işletmelerde çalışanlar sekiz saat çalışmalıydılar. Tehlikeli işlerde, yeraltında çalışanlara sekiz saat değil, altı saat daha o dönemden söylenen ilke olarak altı saat uygulanması gerektiğini belirtiyorlardı. Herkes mutlaka sigortalı olmalıydı. Sigortalı yaşamalıydı. Herkese barınma olanağı sağlanmalıydı. Herkese parasız sağlık verilmeliydi. Sağlık hizmetlerinde para, ticaret asla söz konusu olmamalıydı. Herkese iki aylık tatil, bir yıl çalışan insanın iki ay dinlenmek, kesintisiz dinlenmek hakkıdır diye yazıyordu program. Herkese hafta sonu tatili en az kırk iki saat olmak üzere diye yazıyordu. Daha o dönemde gene 1920’de yazdıkları kadınlara doğum izni, doğumdan önce sekiz hafta, doğumdan sonra sekiz hafta olarak on altı hafta doğum izni şeklinde bir programları vardı. Bütün bu işlemleri kontrol etmek üzere de bunların hayata geçirilmesi açısından da işçilerin sendika ve birliklerinin sağlayacağı işçi denetiminin, halk denetiminin mutlak bir zorunluluk olduğunu, egemenliğin halkta kalmasının garantisinin burada yattığını belirtiyorlardı.
Eğitim alanında, hayatın çok önemli bir alanı olarak eğitim alanında, daha o dönemde bütün kız çocukları okutulmalıdır ilkesini yazıyorlardı. Kız erkek ayrımı olmadan, on yedi yaşına kadar herkese parasız ve zorunlu eğitim ilkesini vurguluyorlardı. Parasız ve zorunlu eğitimi de tanımlarken, parasızlığın sınırlarını çizerken öğrencilere sadece kitap sağlanması ile yetinmiyor, bütün öğrencilere yeme, içme ve ihtiyaçları halinde barınmanın da sağlanması gerektiğini vurguluyordu.
Program, üniversitelere özel bir yer ayırıyordu. Ve üniversitelerde emekçilerin çocuklarına yönelik olarak mutlaka özel kontenjanlar ayrılmalıdır şeklinde bir ilke getiriyordu. Aydınlanmanın halka yayılması gerektiğini savunuyor, emekçi çocuklarının emekçi oldukları için aydınlanmanın nimetlerinden faydalanmamasını reddediyorlardı. Bilimsel araştırma üzerinde yoğun olarak duruyorlardı. Ve gençliğin yolunu açmanın, devrimin de anahtarı olduğunu söylüyorlardı. Bu arada programa ek olarak belirteyim, Ethem Nejat’ın Darülmualliminli Gençliğe diye, yani Öğretmen Okulu’nda okuyan gençlere diye bir makalesi var, okuduğunuzda yani ben her okuduğumda bugün bile titriyorum, yani o kadar etkileniyorum ve orada köylerde yaşayan öğretmenlere, siz işçi çocuklarısınız, siz emekçi çocuklarısınız, siz emekçi çocuklarını aydınlatın, siz birleşin, işçilerle birleşin, köylülerle birleşin. Bırakın zenginlerin sofralarını, bırakın sarayların balolarını, halk içinde olun, bundan yüksünmeyin. Siz bütün gençlik olarak birleşirseniz, sizin heyecanınız yepyeni bir dünya kurabilir, diyordu.
84 yıl geçti bunların üzerinden, 84 yıl geçti. Bunlar ne oldu, bu ilkeler ne oldu? 84 yılda bu ilkelerin hangisi gerçekleşti, hangisi gerçekleşmedi? Bakalım dünyaya ya da Türkiye’ye, halkın iktidarı var mı bugün? Hayır, halkın iktidarı yok. Konuşmacıların çok özlü biçimde dile getirdikleri gibi küçücük, minicik bir azınlığın elinde iktidar yoğunlaşmış, zenginlik yoğunlaşmış.
Halklar arasındaki sorunları çözmek için eşitlik politikaları mı uygulanıyor? Hayır, belli bir dile, belli bir kültüre, belli bir mezhebe ayrıcalık tanınıyor, diğerlerine ayrım yapılıyor. Her cemaat kendi dini işlerini bağımsız olarak yürütebiliyor mu? Hayır, burada da ayrıcalık söz konusu, Diyanet işleri diye bir kurumumuz var. Diyanet işleri belli bir anlayışı egemen kılıyor, diğerlerini ortadan kaldırıyor.
Ekonomik alanda neyi görüyoruz, yabancı işletmelere el konulmuş mu acaba? Hayır, işte her gün işletmeler yabancıların eline geçiyor. Sıra Türkiye’nin en önde gelen büyük bankalarına geldi. Bugün Yapı Kredi Bankasının Koç Holding üzerinden İtalyanlara geçmesi amacıyla Koç Holding aracılığıyla pazarlıklar yapılıyor. Bırakın bankaları, bırakın büyük işletmeleri, bırakın işte SEKA’nın özelleştirilmesini, kapatılmasını, yok edilmesini. Her şeyin yok edildiği bir çağda bu ilkelerin asla uygulanmadığını görüyoruz. Bizim yoğurdumuz artık, suyumuz artık yabancıların egemenliği altında. Böylesi bir durum yaşandı.
Herkese iş sağlanıyor mu, sosyal alana baktığımızda? Hayır, herkese asla iş yok. Herkese toprak var mı? Hayır, yok. Tarım yok ediliyor bugün. AB’ye gireceğiz diye, tarım yok ediliyor. Herkese parasız sağlık var mı? İşte SSK kapatılıyor, sosyal güvenlik çökertiliyor.Birinci kademe sağlık hizmetleri de paralı hale getiriliyor. Bütün kız çocukları okuyor mu? Hayır, kız çocuklarımızın çok önemli bir bölümü hâlâ okuyamıyor. Peki parasız eğitim? Hayır, ilköğretim bile paralı. Üniversiteler, üniversiteler zaten paralı.
Üniversitelerde gençlerin önü açılıyor mu? Hayır. Tamamen ezberciliğe dayalı, tamamen despotik bir sistem var. Ödevlere boğulan, sınavlara boğulan, kendi sorunları dışında, acaba iş bulur muyum dışında, hiçbir sorunu düşünmesi istenmeyen bir gençlik yetiştiriliyor. Bilimsel araştırmaların önü açılıyor mu? Hayır. Diyanet işlerine ayrılan para bunun kaç katı, bunu görebiliyoruz.
Peki bugün yaşasalardı15’ler, ne yaparlardı, bu durumda ne yaparlardı? Herhalde burada olan insanlar gibi, Amerikan emperyalizmine karşı, Avrupa emperyalizmine karşı, sömürüye, sigortasız çalışmaya karşı direnirlerdi. Irak, Filistin, Afganistan işgaline karşı çıkarlardı. Zenginlerin birleşmesi, sömürücülerin birleşmesine karşı hemen komşumuz da olan Irak’ı, Filistin’i de düşünerek, Türkiye’yi de içine katacak şekilde bir Ortadoğu devrimci çemberi oluşturmaya çalışırlardı.
15’leri pusuya düşürenler, Mustafa Suphi’leri, Ethem Nejat’ları ve on üç yoldaşlarını yok edenler aslında ne yaptıklarını biliyorlardı. Onlar, bunu yapanlar bu günkü sefaletimizden sorumludurlar. Tinerci çocuklarımızdan sorumludurlar. Çözülmekte olan toplumdan, hiçbir ilkenin, kuralın kalmadığı, her şeyin paraya bağlandığı bu toplumdan sorumludurlar. Köle gibi çalıştırılan, çocuk yaştaki emekçilerden sorumludurlar. Sigortasız çalıştırılan milyonlarca insandan sorumludurlar. Evet milyonlarca insan bugün Türkiye’de hâlâ sigortasız çalıştırılıyor. Sekiz saat sadece küçük bir kesimin uygulayabildiği bir şey. Diğer hakları zaten yok. Tarım yok ediliyor, sanayi yok ediliyor. Böylesi bir dünyada bütün bunlardan sorumlu olanlar, 15’leri ortadan kaldıranlardır. Ama bu durum uluslararası nitelikteki iki millet varsa, daha doğrusu iki sınıf varsa işte bunların kavgasından doğuyor.
Bir rönesansa ihtiyaç var mı? Tabii ki var. Ama bir rönesans olacaksa eğer onun bütün ilkelerinin temelleri yazılı olarak elimizde var. Bu Türkiye için de öyle, dünya için de öyle. Bu büyük mirası biz bu günkü koşullarda değerlendirebiliriz. Güçlerimizi birleştirebiliriz. Ve yepyeni bir dünyayı kurabiliriz.
Bu açıdan baktığımızda 15’lerin öldürüldükleri tabii ki tarihi bir gerçek. Bunu değiştiremeyiz. Ama kaybettiler mi? Bu açıdan bakarsak, kaybettiler mi diye bakarsak, hayır kaybetmediler. Bakın bu kadar yıl sonra burada ve buranın dışında da birçok yerde insanlar 15’leri anıyorlar, anarken de, burada bence panelin başlığı, gecenin başlığı çok anlamlı seçilmiş. Dünü dünde bırakarak değil, dünü bugüne, bugünü yarına bağlayarak yürümeye çalışıyorlar. Böylesi bir dönem varsa, böylesi bir dünyada yaşıyorsak eğer, bunun mücadelesini sürdürüyorsak, her türlü rönesansı da gerçekleştirebiliriz. Türkiye’yi de kurtarabiliriz, dünyayı da kurtarabiliriz. Dünya yepyeni bir dünya olabilir. Yepyeni dünyanın altını dolduracak ilkeleri oluşturabiliriz. Birleşebiliriz. Mücadele edebiliriz. Mücadele edebilirsek, yeni bir dünyayı, yeni bir ülkeyi, yeni bir hayat tarzını yaratabiliriz. Bu sadece başka bir dünya istemek gibi, ne olduğunu, ne istediğini bilmeden, ben sıkıldım bu sistemden başka bir sistem olsun ama ilkeleri belli değil diye bir şey anlamına gelmiyor. Bu ilkeler belli, bu ilkeler için milyonlarca insan zaten dövüşmüş, zaten bu uğurda mücadele etmiş, bunları bugüne de uygulayabiliriz. Uyguladığımızda yepyeni bir dünyayı kurmanın potansiyeline sahibiz. Ama bu sadece potansiyel, potansiyelleri harekete geçirmek gerekir.
Hasan Basri arkadaşımız demin söze başlarken dedi ki; “Tamam salona sığmadık. Salona sığmadık ama hiç de bunda böyle gururlanacak bir şey yok. 1970’li yıllarda üç saat boyunca gelenleri fabrika fabrika sayıyorduk. Ne oldu?” dedi. Tabii bunu söylerken onlar boşunaydı, demek istemedi. Bu besbelli. Ama belli şeyler demek ki eksikmiş. Belli şeyleri eksik yapmışız, biz yapmışız. Oradaki bütün eksiklikler de bizim eksiğimizdir. Bizim derdimizdir. Bizim derdimizi biz çözeriz, biz birleşirsek çözeriz. Biz düşünürsek, çözeriz. Biz mücadele edersek çözeriz. Düşünmeye cesaret edersek, harekete geçmeye cesaret edersek, aklımızı kollektif bir akla çevirirsek başarabiliriz. 15’lerin sözünü ettiği uluslararası iki sınıftan emeği temsil edenler olarak, ya da günümüz gerçekliğine baktığımızda kapitalist sistem içinde büyük bir çiftlikte hakikaten hayvanlara bile layık olmayacak bir yaşama mahkum edilenlerin, bebelerin, gençlerin, orta yaşlıların, ihtiyarların, ninelerin, dedelerin, hepsinin çıkarlarını temsil edenler olarak biz ortaklaşa başarabiliriz. Karamsarlığa gerek yok. Yola çıktığımızda bazı şeyleri çözebiliriz. Birleşelim, yaptığımız hatalardan ders çıkaralım. Orhan İyiler hocamızın sorduğu ne eksikti sorusu çok önemli, onu da araştıralım. Belli şeylere mutlaka bakalım, ama biz bu işi yapabiliriz. Bu salonlarda kalmak zorunda değiliz. Bütün şehirler, bütün dünya, sadece Türkiye değil, sadece Ortadoğu değil, bütün dünya bu emperyalistlere dar hale getirilebilir. Bu umutla, bu inançla yola çıktığımızda ben elbirliğiyle başaracağımıza inanıyorum.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Açıklama
 TKP Tüzük Taslağı
 TKP Program Taslağı
 TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı Sonuç Bildirisi
 Tarihimizden
 Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor
 Emperyalist Savaş Blokunun Pirus Zaferi
 Merhaba
 Dünya Komünist ve İşçi Hareketinden: Yunanistan Komünist Partisi Programı - II
 Gündemden
 Norveç’te Faşist Katliam
 15‑16 Haziran 1970’in Derslerini Tartıştık
 15-16 Haziran
 Ortadoğu'dan
 Selamlaşma

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS