Sosyalist Dergi: 20 |  ÜRÜN |
Bugün ve Yarın

Kapitalist ve emperyalist egemenliğin çırılçıplak zorbalık biçimini aldığı bir dünyada yaşıyoruz artık. Dünya proletaryasının ve ezilen halkların sürekli mücadelesi, başkaldırıları ve devrimleri yoluyla uluslararası kapitalist sömürünün kurallara bağlandığı, hukuksal düzenlemelerle sınırlandığı ve yumuşatıldığı dönemler geride kaldı. Yirminci yüzyılda emekçi kitleleri etrafında toparlayan proletaryanın gerçekleştirdiği sosyalist devrimlerin ürünü olan sosyalist sistemin ve bu sistemin her yönlü yardımı ve desteği ile başarıya ulaşan halkçı ulusal kurtuluş devrimlerinin doğurduğu anti-sömürgeci ilerici rejimlerin dengeleyici gücü ortadan kalkınca, kapitalizm özündeki bütün iğrençlikleri yeniden insanlığın ve doğanın tepesine boca etti. Dizginlerinden boşanan kapitalist efendiler dünyanın her yerinde tepeden tırnağa hukuksuzluğa batmış olarak hükümlerini icra ediyorlar. Suçluların güçlü, güçlülerin suçlu olduğu hiç bu kadar ayan beyan olmamıştı. Kapitalizmin ekonomik soykırımları, sömürge savaşları, işgal, istila, katliam, işkence, ırkçılık ve ayrımcılıkla iç içe yürüyor. Bu azgınlığı durdurmak, kapitalist sömürüye ve emperyalist zorbalığa son vermek için yirmi birinci yüzyılda çok daha köklü yeni sosyalist devrimlere, çok daha kapsamlı yeni ulusal kurtuluş devrimlerine ihtiyacımız var.
Kapitalist ve emperyalist azgınlığın belirtileri de çok, bu azgınlığa karşı işçi sınıflarının ve emekçi halkların günden güne artan direnişinin belirtileri de.
Dünya ölçeğinde ilk göze batan olay şudur: Amerikan emperyalizminin Bush ve neo-muhafazakâr çete eliyle giriştiği mutlak dünya hakimiyeti projesi suya düştü. Bu tarihsel süreci anlamak için önce ABD’nin hamlelerini ele alalım.
ABD, 2001’de başta Avrupa Birliği olmak üzere neredeyse bütün kapitalist dünyanın desteğini alarak, Birleşmiş Milletler’i, dolayısıyla Rusya’yı ve Çin’i de, istediği gibi yönlendirerek önce Afganistan’ı işgal etti. Pakistan’ı karargâh, yığınak merkezi ve saldırı üssü olarak kullandı, işgalin yükünü NATO’ya yıktı.
Venezüella’da, ülkenin ABD’ye bağımlılığını sınırlamak üzere ulusal ve halkçı önlemler alan Hugo Chavez hükümetine karşı 12 Nisan 2002’de askeri bir darbe düzenledi.
2003’te Avrupa Birliği’nin, başta İngiltere olmak üzere yarısının fiili askeri desteğini alarak, Fransa ve Almanya’nın öncülüğündeki öteki yarısını tarafsızlaştırarak; aynı şekilde, Birleşmiş Milletler’i, dolayısıyla Rusya’yı ve Çin’i de tarafsızlaştırarak Irak’ı işgal etti. Körfez emirliklerini karargâh, yığınak merkezi ve saldırı üssü olarak kullandı.
Avrasya’ya hakim olma, Rusya’yı ve Çin’i kuşatma stratejisi çerçevesinde 2003’te Avrupa Birliği’nin desteğiyle, Gürcistan’da “gül devrimi”, 2004’te Ukrayna’da “turuncu devrim” adını verdiği sağcı darbeleri örgütledi ve Amerikan ajanlarını başa geçirdi. 2005’te Kırgizistan’da başarıya ulaşan, Özbekistan’da bastırılan ayaklanmaları destekledi.
Ortadoğu’daki uzantısı siyonist İsrail’i daha da güçlendirme programı çerçevesinde, Yasir Arafat’ın ölümünün ardından kapsamlı bir siyasal operasyon gerçekleştirdi. İsrail işgal güçlerinin devlet terörünü ve Avrupa Birliği’nin diplomatik desteğini doğrudan doğruya kendisinin uyguladığı ağır baskılarla birleştirerek 2005’te Filistin yönetiminin başına işbirlikçi Mahmut Abbas’ı geçirmeyi başardı.
İsrail’in askeri stratejik zaafını ortadan kaldırmak amacıyla, başta Fransa olmak üzere Avrupa Birliği’nin desteği, Birleşmiş Milletler’in, dolayısıyla Rusya ve Çin’in suç ortaklığıyla, 2005’te Suriye’yi Lübnan’dan çekilmeye mecbur etti.
Şimdi de ABD’nin giriştiği hamlelerin doğurduğu sonuçlara bakalım.
Afganistan’daki işgal rejimi, başkent Kâbil ve eyalet merkezleri dışında ülkeye hakim olamadı. İşgale karşı direniş gün geçtikçe yayılıyor.
ABD’nin Venezüella’da gerçekleştirdiği faşist askeri darbe, halkın sokaklara dökülerek Hugo Chavez’e sahip çıkması ve ordunun bölünmesiyle 48 saat sonra başarısız kaldı. “Bolivarcı devrim” sloganını yaygınlaştıran Chavez hükümeti halkçı reformları derinleştirdi, Küba’yla ilişkilerini yoğunlaştırdı ve içeriği belirsiz de olsa sosyalizme yönelmekten söz etmeye başladı. Anti-emperyalist ve halkçı tepkiler kıta çapında yayılıyor. Bolivya’da yerli kökenli Evo Morales’in seçimleri kazanması bir Küba-Venezüella-Bolivya eksenini gündeme getirebilir. ABD, Irak’ta beklemediği bir direnişle boğuşurken, tarihte “arka bahçesi” olarak gördüğü Latin Amerika ülkeleri üzerindeki kontrolünü yitiriyor.
Irak işgali ABD açısından bir felakete dönüştü. Fransa’da yayınlanan ünlü Le Monde Diplomatique dergisinin yayın yönetmeni ve dünyanın önde gelen Ortadoğu uzmanlarından olan Alain Gresh’in verdiği bilgilere göre, 33 muharip tugaya sahip olan ABD ordusu, bu tugayların 14’ünü bir yandan dünya çapında stratejik ihtiyat kuvveti olarak, bir yandan da ve Afganistan’dan Güney Kore’ye kadar yürüttüğü görevler için ayırmak zorunda. Irak’ı işgal altında tutabilmek için 16 muharip tugayı bu ülkeye gönderdi. (Alain Gresh, “Kaos dalgaları”, Le Monde Diplomatique, Eylül 2003). Artan direnişle baş edebilmek için, göstermelik seçimler sırasında bir muharip tugayı daha takviye olarak Irak’a tahsis etmek zorunda kalan ve böylece bu ülkedeki muharip tugay sayısını 17’ye çıkaran ABD, mevcut koşullarda askeri gücünün sınırlarına ulaştı ve aynı anda iki büyük savaşı yürütmeyi, ayrıca bu savaşlardan birinin gerektireceği bir işgali çekip çevirmeyi öngören askeri doktrininin iflası gerçeğiyle karşılaştı. ABD “Savunma” Bakanlığı Pentagon, Strateji ve Bütçe Değerlendirmeleri Merkezi müdürü Andrew Krepinevich ile eski Savunma Bakanı William Perry’ye iki ayrı araştırma yaptırdı. Her iki araştırmanın ortak sonucuna göre, ABD’nin mevcut askeri gücü Irak direnişini bastırmaya ve olası bir başka savaşı yürütmeye yetecek düzeyde değil. (Bkz. Mark Sappenfield, “ABD Ordusu Irak’takine Benzer Bir Başka Savaşı Yürütmeye Hazır Mı?”,  The Christian Science Monitor, 27 Ocak 2006,  http://www.csmonitor.com/2006/0127/p03s03-usmi.html). Krepinevich’e göre, ABD ordusu Irak’a direnişin belini kırmak için gereken sürede ve hızda asker sevk edebilecek durumda değildir ve artık tükenme noktasına gelen ordunun Irak’tan asker çekmeyi gündemine almasının bir nedeni de budur. (Bkz. Robert Burns, “Ordu Kırılma Noktasında”, Associated Press Bülteni, 24 Ocak 2006). Savaştaki asker kaybına, işgalin şimdiden 400 milyar doları aşan ve Dünya Bankası’nın eski baş ekonomisti, 2001 Nobel ekonomi ödülü sahibi Joseph Stiglitz’in hesaplamalarına göre 1-2 trilyon doları aşabilecek mali yüküne (bkz. Tom Regan, “Irak savaşının maliyeti  2 trilyon doları geçebilir”, www.csmonitor.com, 10 Ocak 2006), yol açtığı siyasi, manevi ve diplomatik yıpranmaya değinmiyoruz bile.
Gürcistan ve Ukrayna’daki Amerikancı yönetimler bir türlü istikrarı sağlayamadı. Amerikan planlarında pervasızca yer almaya devam ettikleri takdirde, enerji musluklarını elinde tutan Rusya’nın misillemesiyle karşılaşacaklarını, bu ülke tarafından “cezalandırılmaya açık” olduklarını anladılar. Ukrayna yönetimi, bütün Amerikancılığına rağmen, işgale ortak olma kararına baştan beri karşı çıkan halkın baskısı altında askerlerini Irak’tan çekmek zorunda kaldı. ABD, Kırgızistan’daki yönetim değişikliğinden istediğini bulamadı. Özbekistan’da teşvik ettiği ayaklanmanın bedelini bu ülkedeki üssünü kaybederek ödedi.
Filistin’de yönetimi uzlaşmacı ve işbirlikçilere geçirmenin keyfini yaşayamadan 25 Ocak 2006’da yapılan seçimleri, siyonist işgale karşı kararlı direniş ve yolsuzlukları ortadan kaldıran dürüst bir yönetim sloganıyla açık farkla kazanan Hamas’ın başarısıyla karşı karşıya geldi.
Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesini sağladı, ama Lübnan’da İsrail’e karşı direnişin simgesi Hizbullah’ı silahsızlandırmayı ve etkisizleştirmeyi başaramadı. Bütün provokasyon ve komplolarına  rağmen Suriye yönetimini devirmeyi veya tamamen teslim almayı hâlâ beceremedi.
Bütün bu gelişmelerin ve özellikle de Irak halkının büyük direnişinin sonucunda dünyaya mutlak hakim olma hayalini gerçekleştirecek askeri ve mali güce sahip olmadığı ortaya çıkan Amerikan emperyalizmi mecburen makas değiştiriyor. Başta Fransa ve Almanya olmak üzere hamle döneminde arasını açtığı öteki emperyalist devletlerle arasını düzeltiyor ve Soğuk Savaş döneminde ve hemen sonrasında olduğu gibi kollektif sömürgecilik politikasına dönüyor. Öteki emperyalist devletlere, “hür dünya”, “Batı dünyası”, “demokrasiler cephesi”, “gelişmiş ülkeler” gibi kod adlarını kullanan sömürgeci ve emperyalist kapitalist devletler koalisyonu olarak, bütün ülkelerin işçi sınıflarına ve ezilen halklara karşı ortak davranma; Çin, Rusya, Hindistan gibi devletleri kollektif sömürgeci koalisyona karşı durmaktan caydırma; bağımsız davranmaya çalışan bütün güçleri ezme; bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizme yönelme eğilimi taşıyan her devrimci halk atılımını boğma; sosyalist veya ulusal kurtuluşçu halk devrimlerini önleme çizgisini öneriyor. Böylece ABD, Avrupa ile Japonya’yı, onların menfaatlerini gözetme sözü vererek kendi hegemonyası altında tekrar birleştirmeye, Atlantik’in iki yakası arasındaki çatlağı onarmaya, “eski Avrupa” ile birlikte tekrar uygun adım yürümeye çalışıyor. Pentagon’un 6 Şubat 2006’da resmen açıklanan Dört Yıllık Savunma İnceleme Raporu adlı askeri-politik strateji belgesi bu politikaları “küresel teröre karşı uzun savaş” sloganı etrafında örüyor. ABD “Savunma” Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşar Baş Yardımcısı Ryan Henry, “bu uzun savaşı tek başımıza kazanamayız” diyerek ABD’nin tekrar yanına almak istediği eski ortaklarının kuşkularını dağıtmaya çalışıyor. (Bkz. Ann Scott Tyson, “Pentagon Planının Özü ‘Uzun Savaş’ Yürütme Yeteneği”, Washington Post, 4 Şubat 2006).   
Sömürülen sınıf ve halklara karşı kapitalist-emperyalist saldırganlığı en ufak biçimde azaltmayan, bu saldırganlığı strateji ve taktik değişiklikleriyle yeni koşullara uyarlamaya çalışan yeni emperyalist çizgiyi de iflasa sürükleyecek potansiyele sahibiz. Tek çare direnmektir. Iraklı direnişçilerin ruhunu örnek almaktır. Irak, Filistin, Afganistan, Venezüella, Bolivya örneklerini çoğaltmaktır. Vietnam halkı Amerikan emperyalizminin yenilmezlik iddiasını paçavraya çevirmişti. 30 yıl sonra Irak halkı bu iddiayı tekrar paçavraya çeviriyor. Çok daha fazlasını yapabilir, direniş odaklarını çoğaltabilir, Amerikan emperyalizmini ve bütün müttefiklerini çepeçevre kuşatabiliriz.
Amerika, İran’a karşı yeni stratejisine uygun bir adım attı ve 4 Şubat 2006’da Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Yönetim Kurulu’ndan İran’ı köşeye sıkıştıran bir karar çıkarttı. Avrupa Birliği’nin üç büyük ülkesi İngiltere, Fransa ve Almanya’yı sağlamca yanına aldı, Japonya, Kanada ve Avustralya’yı ittifaka kattı, İsveç, Norveç, Belçika gibi kapitalist ülkeleri toparladı, Arjantin ve Mısır’ı, Brezilya ve Hindistan’ı zorladı, Rusya ile Çin’i de birlikte hareket etmeye razı etti ve İran, nükleer programı dünya barışına tehdit oluşturuyor gerekçesiyle, 27 kabul, 3 red, 5 çekimser oyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sevk edildi. Red oyu veren ülkeler, sadece Küba, Suriye ve Venezüella’ydı. Cezayir, Belarus, Endonezya, Libya ve Güney Afrika çekimser kaldılar.
Dünyayı defalarca yok edecek kadar nükleer silah biriktiren ve bu silahı Japonya’ya karşı iki kez kullanmış olan, gerek gördüğü her an nükleer silah kullanmayı stratejisinin vazgeçilmez parçası sayan, sayısız işgalin ve saldırının sorumlusu ve bizzat İran’ı işgal ve saldırıyla tehdit eden ABD’nin iki yüzlülüğüne bakar mısınız? Ya daha 20 Ocak 2006’da militarist Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın ağzından ülkesine yönelik herhangi bir terörist saldırıya karşı nükleer silah kullanma tehdidinde bulunan Fransa’ya ne demeli? Ya İngiltere? Ya Rusya, Çin ve Hindistan? Güvenlik Konseyi’nin beş sürekli üyesi artı Hindistan artı Amerika’nın koçbaşı Pakistan artı Amerika’nın saldırı üssü İsrail’in boy boy, dizi dizi atom silahları olacak ama İran nükleer araştırma bile yapamayacak!
Irak’ta iyice köşeye sıkışan ABD, savaşı İran’a yayma çılgınlığına kalkışır mı? “Fare delikten geçememiş; tutmuş, kuyruğuna kabak bağlamış” misali, böyle bir saldırıya kalkışırsa, sadece kendi bozgununu hızlandıracaktır. Irak’taki işgalini İran’ın kontrolündeki işbirlikçi Şii partilerinin (İslami Davet Partisi ve Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi) yardımıyla zar zor sürdürebilen ABD bir çıkmazla karşı karşıyadır.
Danimarka ve Norveç’te başlayan, ardından Fransa, Hollanda, Almanya, İspanya, Avustralya’ya yayılan “karikatür saldırısı” İslam düşmanı ırkçılık dalgasının yeni bir göstergesidir. İslam düşmanlığı, “uygarlıklar çatışması” bayrağı altında İslam halklarına karşı bir haçlı seferi başlatan en büyük kapitalist tekellerin emrinde harekete geçen aşırı sağcı, ırkçı ve gerici çevreler eliyle Nazi döneminin Yahudi düşmanlığı boyutlarına tırmandırılıyor. Zalimler bir de utanmadan mazlumluk taslıyorlar, fikir özgürlüklerinin çiğnendiğinden şikayet ediyorlar.
Aynı utanmazlığı, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ne komünizmi lanetleme tasarısını sunan gerici çevreler de yapıyor. Kapitalizme, emperyalizme, faşizme, sömürgeciliğe ve ırkçılığa karşı emekçi halkların ve bütün insanlığın en temel kazanımlarının teorik ve pratik ifadesi olan komünizmi, faşizmle eşdeğer bir ideoloji ve uygulama olarak karalamak isteyen zavallılar, bilerek ve isteyerek sömürü ve zulmün uşaklığını yapıyorlar. Anti-komünizm, ırkçılık, bağnazlık, savaş ve işgal kışkırtıcılığı, kapitalizmin ve sömürgeciliğin aletleridir. Komünizm, komünist partiler ve komünist yönetimler insanlığın en yüce değerlerini, eşitlik ve özgürlüğü, adalet ve merhameti, barış ve kardeşliği, dostluk ve dayanışmayı, her türlü sömürüye ve zulme son verme arzusunu temsil ediyorlar.
Hukukun üstünlüğünü, dürüstlüğü, bağımsızlık aşkını, yurt sevgisini de en başta komünistler savunuyor. Çok somut bir örnek mi istiyorsunuz, bakın TÜPRAŞ özelleştirmesine. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu TÜPRAŞ’ın yüzde 51 hissesinin Koç-Shell ortaklığına devrinin yürütmesini durdurdu. Liberal, muhafazakâr, sosyal-demokrat, Kemalist, milliyetçi, Türk-İslam sentezcisi, İslamcı demeden her renkten sermaye ideologu bu karardan dolayı Danıştay’a ateş püskürüyor. Koca koca profesörler, hukuk uzmanları, yüksek bürokratlar, medya bülbülleri, paranın hazine hesabına bir hafta önce yangından mal kaçırırcasına geçirilmesini bahane ederek bu apaçık kararın yerine getirilmemesini, hukukun göz göre göre çiğnenmesini, hileciliği savunuyor. Bütün halk yararına kullanılma potansiyeline sahip bu işletmenin bir tek ailenin mülküne dönüştürülmesini, Türkiye’nin enerji alanındaki bu en büyük yatırımının emperyalist bir tekelin denetimine verilmesini istiyor.
Mehmet Ali Ağca gibi tescilli bir faşist katilin kitabına uydurularak salıverilmesi girişimini; Şemdinli’de suçüstü yakalanan kontrgerillacıların ellerinde takdirnameleriyle serbestçe dolaşabilmesini, onları yakalayan Şemdinlililerin ise önce “tanıklığına güvenilmez” kişiler olarak ilan edilip sonra da içeriye alınmalarını; Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın esrarengiz işlem ve ilişkilerini; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kısa zamanda zenginleşmesini ve, kendisinin açıkladığı gibi, trilyoner olmasını; iktidarıyla muhalefetiyle, askeriyle siviliyle bütün yönetici çevreleri zıvanadan çıkaran mal mülk edinme tutkusunu da örnek verebilir ve aynı açıdan değerlendirebiliriz.
“Danimarka Krallığı’nda kokuşmuş bir şeyler var” diyordu Hamlet. Dünyada ve Türkiye’de kokuşmuş çok şeyler var. Bütün bu kokuşmuşluğu ortadan kaldıracak, köklü bir bahar temizliği başlatacak devrimlere ihtiyacımız var. İhtiyaçlar yaratıcılığın anasıdır. Televizyonda seyretmişsinizdir, işgalcilerin mahkemesinde oturtulduğu sanık sandalyesinden Irak halkının onurunu savunan tutsak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin, “Irak devrimi bu mahkeme salonuna kadar geldiği gün, siz Amerikan uşakları, halka hesap vereceksiniz” diye haykırdı. Venezüella Cumhurbaşkanı Hugo Chavez, “Latin Amerika devrimi”nden, “21. yüzyılın sosyalizmini kurmak”tan söz ediyor. Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales, “Kapitalizm dünyanın, insanlığın ve kültürün düşmanıdır.” dedi. Cumhurbaşkanlarının bile devrimden, sosyalizmden söz etmeye başladığı bir dünyada halk devrimleri artık çok uzakta değildir.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Açıklama
 TKP Tüzük Taslağı
 TKP Program Taslağı
 TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı Sonuç Bildirisi
 Tarihimizden
 Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor
 Emperyalist Savaş Blokunun Pirus Zaferi
 Merhaba
 Dünya Komünist ve İşçi Hareketinden: Yunanistan Komünist Partisi Programı - II
 Gündemden
 Norveç’te Faşist Katliam
 15‑16 Haziran 1970’in Derslerini Tartıştık
 15-16 Haziran
 Ortadoğu'dan
 Selamlaşma

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS