Sosyalist Dergi: 24 |  ÜRÜN |
2008 Gündeminden

AKP’yi Halk Kapatacak / 16 Mart 2008

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya 14 Mart 2008 Cuma günü akşama doğru Anayasa Mahkemesine AKP’nin kapatılması istemiyle dava açtı. Başsavcı’nın gerekçesi AKP’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi. Başsavcı AKP’nin temelli kapatılmasını ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski Meclis Başkanı Bülent Arınç dahil 71 AKP’linin 5 yıl süreyle siyasetten yasaklanmasını istedi.

Davanın zamanlaması çok dikkat çekici. 13 ve 14 Mart günleri işçi sınıfı, kamu emekçileri ve emekliler, emeklilik ve sağlık alanında kazanılmış haklarını kökten budayan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası SSGSS tasarısını yasalaştırma girişimine karşı harekete geçti, alanlara ve sokaklara çıktı. İMF’nin ve kapitalist sınıfın AKP iktidarı aracılığıyla gerçekleştirdiği neoliberal saldırıyı püskürtmek için ülkenin dört bir yanında yüz binlerce işçi ve emekçi Cuma günü iki saatlik iş bırakma eylemini başarıyla tamamladı. Aynı saatlerde Başbakan Erdoğan, işçi sendikalarını yalancılıkla, iş bırakan emekçileri zalimlikle suçluyor, Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik derslere girmeyen öğretmenler hakkında soruşturma açacağını açıklıyordu.

22 Temmuz 2007 seçimini açık farkla kazanmanın, Cumhurbaşkanlığını ele geçirmenin, YÖK’ün komutasını devralmanın, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve türban yasasında MHP’yi yanına almanın, Kürt kardeşlerimize karşı savaş açmayı kabul ederek Genelkurmay’la ittifakını pekiştirmenin kibri ve küstahlığıyla daha da pervasız davranan işbirlikçi AKP’nin, SSGSS’yi geçirmeye çalışırken halk tarafından suçüstü yakalandığı ve kendisine oy verenler dahil halkın gözünden düştüğü bir anda Başsavcı kapatma davasını açtı.

İddianame, AKP’nin kapitalist sömürüyü şiddetlendirmesini, özelleştirme talanını, emperyalizmin işbirlikçiliğini yapmasını, bağımsızlık ve demokrasi düşmanlığını, Kürt ve Alevi haklarını inkâr etmesini, Şemdinli, Hrant Dink ve diğer kontrgerilla cinayetlerini örtbas etmesini, halkları birbirine kırdıran savaş politikasını, Irak, Filistin ve Afganistan halklarına ihanetini hiçbir şekilde sorun etmiyor.

Başsavcının iddianamesi AKP’yi sadece laikliğe karşı eylem ve söylemleri nedeniyle suçluyor; ama bunu yaparken bile, Diyanet’in varlığı, zorunlu din dersleri, İmam Hatip Liseleri gibi laikliği kökünden sakatlayan uygulamaları söz konusu etmiyor.

Dolayısıyla, açılan dava işçi sınıfının ve sömürülen, ezilen diğer halk kesimlerinin kapitalizme ve emperyalizme, egemen sınıfların sömürü ve baskısına karşı mücadelesini esas almıyor, bu temel üzerinde yükselmiyor. Kapitalizme ve emperyalizme bağlılıkta işbirliği yapan ve birbirleriyle uzlaşan, işçi sınıfına ve emekçi halklara karşı birlikte saf tutan; buna karşılık, sömürüden ve iktidardan daha fazla pay almakta birbirlerinin ayağını kaydırmaya uğraşan egemen sınıflar içi bir kapışmanın ifadesi olarak gündeme geliyor.

Zalimi mazlum sayamayız: AKP işçilerin ve emekçi halkların en küçük sempatisini bile hak etmiyor. AKP’nin işçi ve emekçi düşmanı bütün temel politikalarına ortaklık edenlere de sırf son derecede sınırlı bir alanda AKP’ye karşı çıktıkları için destek olamayız ve onların peşine takılamayız: AKP’yi işçi ve emekçiler alaşağı edecek, halk kapatacak.

Bir tarafta TÜSİAD’ın, öteki tarafta MÜSİAD ve TUSKON’un; bir tarafta yerleşik büyük sermayenin, öteki tarafta git gide palazlanan yeni sermayenin; bir tarafta Genelkurmay’ın, öteki tarafta Emniyet’in; bir tarafta Türk-İslam-NATO Sentezi’nin, öteki tarafta İslam-Türk-NATO Sentezi’nin; bir tarafta Doğan medyasının, öteki tarafta Fethullah medyasının zaman zaman alevlenen, zaman zaman küllenen, ama her zaman kapitalizme ve emperyalizme bağlılık temelinde halklara karşı ortaklaşan iç kavgasında taraf olmayacağız. Bizim işçi sınıfının ve emekçi halkların temel çıkarlarını yansıtan kendi tarafımız, kendi ideolojimiz, kendi yolumuz, kendi politikalarımız var. Bu yolda devam edeceğiz, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz. Yeni dünyayı eski dünyanın egemenleriyle birlikte değil, bu egemenlerin hepsine karşı, halkı sömürüp ezerek sürekli suç işleyen bütün kesimlere karşı ilkeli biçimde mücadele ederek kuracağız.


AKP’nin Karşı Hamlesi

23 Mart 2008

Yargıtay Başsavcılığı’nın AKP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmasına AKP iktidarı Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve arkadaşları ile eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun da içlerinde bulunduğu 12 kişiyi 21 Mart 2008 Cuma günü sabaha doğru evlerine yaptığı baskınla gözaltına alarak karşılık verdi. Her biri birbirinden ünlü adı geçen kişilere yöneltilen suçlama “Ergenekon terör örgütüne üye olmak”.

AKP iktidarı polisin gece yarısı silahlı ev baskınları yöntemine başvurarak, yakın tarihten başlayacak olursak 12 Mart ve 12 Eylül faşizminin gelenekselleştirdiği, egemen sınıfın sosyalizme, işçi sınıfına, emekçilere ve ezilen halklara karşı sürekli uyguladığı bir yöntemi kullandı. Bu durum, egemen sınıflar içerisindeki iki kanat arasındaki çatışmanın, çatışmada hasımları alt etmek için her yolun mubah sayıldığı, hukukun devreden çıkarıldığı bir üst aşamada sürdürüldüğünü bir kez daha gösteriyor. Sermaye sınıfının iki kanadı vuruşuyor; bir kez daha kılıçlar çekildi, “kelleler isteniyor”. Tam da düzene uygun dizide olduğu gibi, “kurtlar vadisi”ndeyiz.

Bir kanatta TÜSİAD, Genelkurmay, yüksek yargı bürokrasisi, Doğan medyası var. Öteki kanatta MÜSİAD ve TUSKON, hükümet, emniyet ve Fethullah medyası var.

Bir tarafta ağırlıklı olarak Atatürkçüler-Kemalistler, bir tarafta ağırlıklı olarak Nakşibendiler-Nurcular var. Bir tarafta başını CHP’nin çektiği siyasi partiler, öteki tarafta başını AKP’nin çektiği siyasi partiler var. Her iki kanadın da emperyalizmle çeşitli bağlantıları, ABD ve AB içinde destekçileri, toplumun çeşitli katları içinde uzantıları var.

Sermaye sınıfının her iki kanadı sosyalizme, işçi sınıfına, emekçilere ve ezilen halklara karşı temel politikalarda işbirliği ve uzlaşma içinde. Aynı zamanda da, sömürüden ve iktidardan aslan payını almak için birbirleriyle çatışıyor.

Bir kanat, Diyanet, zorunlu din dersleri ve İmam Hatip liseleriyle iyice kötürümleştirilmiş bir laikliği bayrak edinerek kapitalizmi ve emperyalizmi savunuyor. Öteki kanat, Diyanet, zorunlu din dersleri ve İmam Hatip liselerinin etkisini daha da genişletmeyi öngören bir dinciliği bayrak ederek kapitalizmi ve emperyalizmi savunuyor. Bir taraf Türk-İslam-NATO Sentezinden yana, öteki taraf İslam-Türk-NATO Sentezinden yana.

Her iki kanat, 1940’ların ikinci yarısından beri sosyalizme, işçi sınıfına, emekçilere ve ezilen halklara karşı ortak mücadele süreci içerisinde aralarındaki ideolojik ve siyasi ayrımları adım adım azaltarak çok yakınlaştılar; bugün aralarında sadece türban ve hatta türbanı bağlama şekli, sınır ötesi harekâtın 7 gün mü, 10 gün mü olacağı gibisinden küçücük ayrımlar kaldı. Kapitalizmin neoliberal saldırısına ortaklık etmek, örneğin TÜPRAŞ’ı Koç grubuna hediye etmek, işçi ve emekçilerin haklarını budamak, temel özgürlükleri ayaklar altına almak, ezilen halklara karşı savaş hükümeti olmak, öğretim sistemini YÖK’leştirmek konusunda aralarından su sızmıyor. Bir tarafın ideali asker-polis devleti, öteki tarafın ideali polis-asker devleti.

Bu kadar yakınlaşmanın sonucunda AKP genelkurmaylaşıyor, CHP MHP’leşiyor, MHP AKP’leşiyor. Kim neyi savunuyor, kim kiminle beraber, kim kime karşı soruları kıran kırana bir iktidar savaşının alacakaranlığı içinde gitgide belirsizleşiyor.

Özgürlük, demokrasi, bağımsızlık, hukukun üstünlüğü, laiklik, sosyal devlet vb. adına bu kanatların herhangi birinden medet ummak tehlikeli bir yanılsamadan ibarettir. İşçi sınıfının ve emekçilerin AKP’ye karşı ülke çapında harekete geçtiği gün, bu kapsamlı eylemin şimşeğini çalarak AKP’ye karşı kapatma davası açanlar da, bu gözaltı harekâtını yapanlar da emekçilerin sempatisini ve desteğini hak etmiyor.

Gözaltına alınanlar birinci kanadın “ulusalcı sol” olarak adlandırılan kesiminin temsilcileri.

Biz egemen sınıfların her iki kanadına, siyaseti hukuk kurallarına uygun olarak yürütmeleri, ülkeyi gücü gücü yetene mantığının egemen olduğu kuralsız bir zorbalık alanı olmaktan artık çıkarmaları uyarısında bulunuyoruz.

Siyasette demokratik işleyiş kurallarının egemen olacağı bir özgürlük rejimini de işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halkların ortak mücadelesiyle gerçekleştirmek için yola devam edeceğiz.



Sınır Ötesi Harekâta Hayır!

22 Şubat 2008


Genelkurmay Başkanlığı bugün (22 Şubat 2008) yaptığı açıklamada, 21 Şubat günü saat 19:00’da Türk Silahlı Kuvvetlerinin hava destekli sınır ötesi kara harekâtına başladığını ve askerî birliklerin Irak topraklarına girdiğini açıkladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir süre sonra aynı yönde açıklamada bulundu.

CHP, MHP, DSP ve kapitalist büyük medya harekâtı sevinçle karşıladı. Düzenin bütün kurumları, türban kavgasında karşı saflarda yer alsalar da, savaşı desteklemekte birbirleriyle yarışıyor. Yatık medya yine militarizmin ve şovenizmin tek sesli korosu olarak hareket ediyor. Genelkurmay açıklamasına göre, ilk çatışmalarda 24 PKK’li ile 5 asker ölmüş bulunuyor.

Sınır ötesi kara harekâtı, 16 Aralık 2007’de başlatılan hava harekâtının bir üst aşamaya ulaştığını gösteriyor. AKP hükümeti ve Genelkurmay, Amerikan ipiyle kuyunun daha da derinlerine inmeye karar verdiler. Bu karar derhal geri alınmalı ve sınır ötesi harekât durdurulmalıdır.

Daha önce yapılan 24 sınır ötesi harekâtın hiçbir işe yaramadığını, aksine sorunun daha da ağırlaştığını yaşayan herkes görüyor. 25’inci harekât da sadece daha fazla acı, daha fazla yıkım getirecek ve kardeş halklarımızı, Türkleri ve Kürtleri birbirlerinden uzaklaştıracaktır.

Yapılanlardan ders alalım. Geçmiş hataları tekrarlamayalım. Sorunu barış ve kardeşlik yoluyla, Kürt kardeşlerimizin eşitliğini ve özgürlüğünü tanıyarak, temel yurttaşlık haklarını herkese tanıyarak siyaset yoluyla çözelim. Savaşa ve ölüme hayır diyelim, barışı ve yaşamı savunalım.

Amerikan emperyalizmi Irak’taki sömürgeci işgalinin güçlü Irak direnişine takılıp başarısızlığa uğramasıyla bölge politikasını yeniden ayarlıyor. Irak’ta kurduğu baskı ve işkence rejimini yürütmek için işbirlikçi Şii ve Kürt güçlerine dengesiz biçimde dayandığını ve böylece İran’ın “gereğinden fazla” güçlenmesine yol açtığını düşünüyor. İran’ı dengelemek için Şii partilerine karşı Sünnileri, Kürt partilerine karşı Türkiye’yi birer adım öne çıkarıyor. Amerikan izni ve istihbaratıyla gerçekleştirilen sınır ötesi harekât, işte bu ayarlamayı içeren Amerikan planının hayata geçirilmesidir. Türkiye ve Irak halklarının bu plandan hiçbir çıkarı yoktur. Amerika’nın bölgedeki işbirlikçilerini yeniden hizalandırması, hiçbir halkın çıkarlarıyla ilgili değildir.

Türkiye işçi sınıfının, hangi kökenden olursa olsun emekçi halklarımızın, gençlerimizin, annelerin ve babaların ölüm, yıkım ve evlat acısından başka bir şey getirmeyecek olan bu kardeş kavgasından hiçbir çıkarı yoktur. Savaştan sadece kapitalistler ve emperyalistler ile onların işbirlikçileri yarar sağlayacaktır. Amerikan planlarına uymak, Amerikan emperyalizminin bölge hesaplarına alet olmak hiçbir halka yarar sağlamadı, sağlamaz.

Türkiye Amerika’yı ve İsrail’i örnek almamalıdır. Sınır ötesi harekâta son verelim. Bütün birlikler Türkiye topraklarına dönsün.


Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve işbirlikçileri!

Yaşasın halkların kardeşliği!



İşbirlikçiliğin ve Militarizmin Fiyaskosu

29 Şubat 2008


Genelkurmay Başkanlığı bugün (29 Şubat 2008) öğleden sonra yaptığı açıklamada, hava destekli sınır ötesi kara harekâtına sabah saat 04:00’te son verildiğini ve harekâta katılan birliklerin Türkiye’ye döndüğünü açıkladı. Açıklamaya göre, Zap bölgesini hedef alan harekâtta yaklaşık 300 kişilik bir PKK grubundan 240 kişi öldürüldü ve grubun fiziksel altyapısı tahrip edildi. Çatışmalarda TSK’dan da 24 asker ve 3 köy korucusu öldü. Genelkurmay değerlendirmesine göre, harekât hedeflerine ulaştı.

Halbuki bu harekât da tıpkı daha önce yapılan 24 sınır ötesi harekât gibi koca bir fiyaskodan ibarettir. Kürt sorununun çözümüne en ufak bir katkı sağlamamış, aksine sorunu daha da ağırlaştırmıştır. Kürt sorunu sadece barış, kardeşlik ve anlayışla çözülebilecek bir sorundur. Ölü ve yaralı gençlerin sayısını çoğaltmakla çözülmez, daha da kangrenleşir. Hayatının baharında gençlerin Amerikan güdümlü planlarla ölmesi ve öldürmesiyle, sadece kapitalizm kazanır, sadece emperyalizm kazanır. Türkiye kazanmış olmaz; tıpkı yoksul Kürt halkı gibi, yoksul Türk halkı da kaybeder.

Süreç hepimizin önünde cereyan etti. Amerikan yönetimi ile Türkiye, Irak ve Kürt Bölgesel Yönetimi arasında yapılan pazarlıklarda Türkiye’ye bir hafta boyunca Irak’a serbestçe girme ve PKK kuvvetlerine saldırma izni verildi. Bir hafta boyunca bu emperyalist düzenlemeye taraf olan her yönetim, kendi halkları ile dünya halklarının gözünü boyamak üzere “kamu diplomasisi” yürüttü. Bu danışıklı dövüşte kukla Irak yönetiminden Başbakan Maliki Londra’ya “tedavi”ye gitti, Cumhurbaşkanı Talabani ses çıkarmadı. İşbirlikçi Barzani itiraz eder göründü, bölge topraklarını istilasına karşı koyacağını belirttikten sonra hiçbir şey yapmadan kenara çekildi. Gül, Erdoğan ve Büyükanıt bir yandan Talabani’yi Türkiye’ye resmen davet etti, bir yandan da harekâtın sonuna kadar süreceğini açıkladı. Amerikan yönetimi ise Savunma Bakanı Gates ve Başkan Bush aracılığıyla malumu ilam etti, başkomutanın Amerika olduğunu herkese duyurdu. Türkiye derhal birliklerini geri çekti. Avrupa Birliği süreç boyunca Amerikan yönetiminin kuyruğuna takıldı.

Amerikan planının uygulayıcısı olarak ortaya çıkan bütün bölgesel işbirlikçiler ve militaristler Amerika’nın çizdiği çerçeve içinde çeşitli aşağılamalara maruz kaldılar ama hepsi elde ettikleri küçük menfaatlerle durumdan memnun ve mesut görünüyor. Bölge halkları ise, kendi sırtlarından yürütülen bu “öldür ve öl” oyunundan yine ağır kayıplarla çıktılar. Halklarımız bu kanlı oyuna toptan son verecek yeni bir bilincin ve örgütlenmenin öznesini yaratmak göreviyle karşı karşıya.

Onlar Bizi Sokağa Atmadan, Biz Sokaklara Çıkıyoruz!

10 Mart 2008

AKP, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) yasa tasarısını büyük bir utanmazlıkla reform diye gösterip çıkartacak. Daha 1999 yılında, prim ödeme gün sayısı en fazla 5000 gün olsun diye başta Abdullah Gül olmak üzere birçok AKP önde geleninin imzaladığı bir önergenin üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra ne değiştiğinin hesabını vermeden yasayı çıkartamazlar. Ne oldu da dün halk düşmanı diye nitelediğiniz Mezarda Emeklilik Yasasını mumla aratan yeni bir tasarı hazırlıyorsunuz.

Emeklilik hakkımızı elimizden alan, yüz yıllık kazanımlarımıza göz diken, parasız sağlık hakkımızı yok eden bu yasayı imzalayanları affetmeyeceğiz.

Onlar bizi sokağa atmadan bizim sokakları onlara dar edebilmemiz için haydi eylemlere!

Tüm Ürün okurlarını bulundukları bölgelerde her türden eylem kararına katılmaya çağırıyoruz. Türk-İş’in, DİSK’in ve Emek Platformunun diğer üyelerinin düzenleyeceği her eylemin katılımcısı, örgütleyicisi ve aktif koşturanı olalım.

Haydi, hep birlikte yasayı çöpe atalım.


Yaşasın işçilerin birliği!

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!

İş, ekmek yoksa barış da yok!



Siyonizmi Durduralım

2 Mart 2008


İsrail siyonizmi Filistin halkını katletmeye devam ediyor. Sadece dün (1 Mart 2008 Cumartesi) Gazze’ye yaptığı füze saldırılarında içlerinde bebeklerin ve çocukların da bulunduğu 54 kişiyi öldürdü, 200 kişiyi yaraladı. 27 Şubat Çarşamba’dan bu yana öldürülen Filistinlilerin sayısı 87. Bu sabah ise İsrail savaş uçakları Filistin Başbakanı İsmail Haniye’nin Gazze’deki çalışma ofisini bombalayarak yerle bir etti.

İsrail aylardır sürekli bombaladığı, yoğun bir abluka altında tuttuğu, ilaç, gıda ve yakıt ambargosu uyguladığı Gazze’yi, bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bu kez de bir kara harekâtıyla, yeniden işgalle tehdit ediyor. İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, bugün verdiği demeçte “geniş bir kara harekâtı kaçınılmaz, sadece uygun zamanı bekliyoruz” dedi. Savunma Bakanı Yardımcısı Matan Vilnai, 29 Şubat’ta İsrail Ordu Radyosu’na yaptığı açıklamada “Roket saldırıları yoğunlaştıkça ve daha uzun menzillere ulaştıkça, Filistinliler büyük bir soykırımı davet ediyorlar, çünkü kendimizi savunmak için tüm gücümüzü kullanacağız” dedi. Bu bir dil sürçmesi değil, çünkü bakan yardımcısı derdini İbranice’de İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin uyguladığı Yahudi soykırımını tanımlamak icin kullanılan “şoah” kelimesiyle ifade etti, Filistinlilerin “şoah”a davetiye çıkardıklarını söyledi. Filistinlilere soykırım yapacaklarını söyleyen kişi kahvehanede oturup gevezelik eden şovenist bir emekli değil, soykırım yapmak için elverişli güçlere ve araçlara sahip yetkili bir kişi, İsrail savaş kabinesinin üyesi. Siyonizmin Nazizm demek olduğu bir kez daha kanıtlanıyor.

Kendini uygar olarak tanımlayan bütün dünya, Avrupası, Amerikası, Birleşmiş Milletler Örgütü’yle, Filistinlilerin katledilmesini boş gözlerle seyrediyor. İsrail günümüzün en uzun süreli sömürgeci işgaliyle Filistin’i her gün boğazlıyor. Filistin halkının elinden gelen her şeyi yaparak ABD ve AB tarafından körüklenen iç bölünmesini gidermesini, Filistin Kurtuluş Örgütü ile Hamas arasındaki düşmanlığı ortadan kaldırmasını, emperyalizme ve siyonist işgale karşı birliğini tekrar oluşturmasını diliyoruz. Türkiye, bölge ve dünya halklarını İsrail’in yeni katliamlarını önlemek için Filistin halkıyla dayanışmayı yükseltmeye çağırıyoruz.



Yaşasın Newroz!

21 Mart 2008


Bugün 21 Mart. Kürt halkının ulusal günü Newroz ile Batı ve Orta Asya halklarının bayramı Nevruz’u sevinçle kutluyoruz.

21 Mart Kürt halkının zalim hükümdar Dehak’a karşı Demirci Kawa önderliğinde isyan ettiği gün olarak kutladığı, bölgemizdeki diğer halkların doğanın yeniden doğduğu bahar bayramı olarak karşıladığı, Birleşmiş Milletler kararıyla da bütün dünya halklarının Irkçılığa Karşı Mücadele Günü olarak kutladığı derin anlamlar taşıyan bir gündür.

Bu günü, ülkemizde, bölgemizde ve dünyada zulme karşı mücadelenin yükseltileceği, emperyalizme, kapitalizme, sömürgeciliğe, işgale ve ırk ayrımcılığına karşı halkların birliğinin ve dayanışmasının pekiştirileceği bir halklar bayramı, ortak bir şenlik sayıyoruz.

Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halklarımız Newroz’un Kürt halkının kimliğinin, dilinin ve kültürünün tanınması, inkâr ve imha politikalarına son verilmesi, halklar arasında özgürlük ve eşitlik temelinde barış ve kardeşliğin kurulması için bir imkân olarak görülmesini talep ediyor ve kutlamalarda bu istemini coşkuyla haykırıyor.


Yaşasın 21 Mart!

Yaşasın halkların birliği ve dayanışması!

Newroz bütün emekçilere kutlu olsun!


Diyarbakır Saldırısı Üzerine

8 Ocak 2008

Diyarbakır’ın Yenişehir semtinde 3 Ocak 2008 günü bombalı bir aracın patlatılmasıyla 6 kişi yaşamını kaybetti, yüze yakın kişi de yaralandı. Saldırıyı üstlenen olmadı. Olay, bütün halkta haklı olarak büyük bir tepki doğurdu, halkı hedef alan, demokrasi ve özgürlük güçlerini karalamayı ve yeni baskılara ortam hazırlamayı amaçlayan bir provokasyon olarak değerlendirildi.

Dünyada ve Türkiye’de kapitalist egemenlerin, gizli servislerin bu tür kontrgerilla eylemleriyle halkı devrimci muhalefet örgütlerinden nasıl soğuttukları, halk kitlelerini nasıl sindirdikleri, planladıkları faşist ve despotik hamleler, sıkıyönetimler, askeri darbeler, işgaller için kamuoyunu nasıl hazırladıkları konusunda çok zengin bir birikim var. Sorumluluğu devrimci örgütlere, siyasal ve toplumsal muhalefet hareketine yükleyerek metrolara bomba konulması, yolcu otobüslerinin yakılması, alışveriş merkezlerinin havaya uçurulması, sokağa park edilmiş özel arabaların tahrip edilmesi, kahvehanelerin, dükkânların taranması gibi sade emekçilerin, sokaktaki insanın, esnafın, küçük mülk sahiplerinin ölümüne, yaralanmasına, korkutulmasına, sindirilmesine ve çaresizlik duygusu içinde egemenlere sarılmasına yol açan terörist taktikler NATO’nun ve Amerikan ordusunun “gayri nizami harp” ve “ayaklanmaların bastırılması” adıyla bütün dünya gericiliğine armağan ettikleri talimnamelerde bütün ayrıntılarıyla bir bir işlenmiştir.

Fırat Haber Ajansı’nın bildirdiğine göre, Kürt ulusal hareketi adına bugün (8 Ocak 2008) yapılan bir açıklamada, Diyarbakır’daki patlamayla ilgili olarak dolaylı bir sorumluluk üstlenildi. “Bu eylem hareketimizin merkezi planlaması değildir. Bu saldırı bizim araştırmamıza göre yerel bağımsız otonom grupların yaptığı bir eylemdir” ve “Sivillerin yaşamını yitirmesinden dolayı üzüntülerimizi belirtiyoruz, halkımızdan da özür diliyoruz” denildi.

Böyle bir ortamda, Marks ve Lenin’den Mustafa Suphi ve İsmail Bilen’e kadar sınıf bilinçli proletarya önderlerinin ortaya koyduğu yaklaşımı bir kez daha tekrarlıyor ve halka yönelik bu tür terör taktiklerini mahkûm ediyoruz. Bu tür eylemler, sınıf mücadelesi tarihinin hep gösterdiği gibi, asla eşitlik ve özgürlük davasına hizmet etmezler, sadece egemenlerin eline koz verirler. Devrim, kurtuluş, eşitlik, özgürlük adına yola çıkan hiçbir örgüt, kontrgerilla taktikleriyle karıştırılabilecek bu tür eylemlere girişemez ve bunları hoş göremez, bu eylemlere mazeret üretemez. Bir halkın özgürlük davasını savunanların yaptıklarıyla kontrgerillanın yaptıkları arasında ilkesel olarak açık, kesin ve birbirine karıştırılması imkânsız farklar olmalıdır. Eğer sade emekçilerin kafasında “acaba bu işi kontrgerilla mı yaptı, yoksa bizim davamızı savunduklarını söyleyenler mi” şeklinde bir kuşku uyanıyorsa, egemen sınıflar zaten amaçlarına yarı yarıya ulaşmışlardır. Ardından kitlelerin politikadan uzaklaşması, tarafsızlaşması ve hatta karşı cepheye savrulması gelir. Bu tür kuşkuların uyanmaması ve egemenlerin psikolojik savaşın unsuru olarak savurdukları iftiraların kolaylıkla anlaşılması için, bizim eylem çizgimizin açık ve net olması gerekir.

Bir kere daha tekrarlıyoruz: Halka zarar veren, onları hedef seçen bütün eylemler ağır birer suçtur. Hangi gerekçeyle olursa olsun, halka yönelik bütün bombalama, molotof atma, kundaklama vb. eylemler yanlış, gayrimeşru ve zararlıdır. İşe giden, okula dersaneye koşturan, fabrikada, tarlada, büroda çalışan, yorgun argın evine ulaşma telaşı içinde tıkış tıkış metroya veya otobüse binen, köşedeki meyhaneye uğrayıp iki tek atan, çoluğu çocuğuyla alışverişe çıkan, sinemaya giden, arkadaşlarıyla buluşan, sevgilisiyle eğlenen, kafasını dinleyen masum insanları öldürmek, yaralamak, yakmak, korkutmak, sindirmek faşist kontrgerilla taktiğidir ve kim tarafından yapılırsa yapılsın faşizme yarar. Bu tür eylemler hem felsefi açıdan, hem siyasal açıdan kesinlikle reddedilmelidir.



 
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Açıklama
 TKP Tüzük Taslağı
 TKP Program Taslağı
 TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı Sonuç Bildirisi
 Tarihimizden
 Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor
 Emperyalist Savaş Blokunun Pirus Zaferi
 Merhaba
 Dünya Komünist ve İşçi Hareketinden: Yunanistan Komünist Partisi Programı - II
 Gündemden
 Norveç’te Faşist Katliam
 15‑16 Haziran 1970’in Derslerini Tartıştık
 15-16 Haziran
 Ortadoğu'dan
 Selamlaşma

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS