Sosyalist Dergi: 25 |  Fatih Aydın |
Saat Geri Dönmüyor

 

Bu yazımızda bir kitap tanıtacağız. Tanıtacağımız kitap, dünyadan habersiz sıradan bir işçi iken partili olmuş, bir komünist olarak mücadele yürütmüş ve mücadelesi esnasında yaptığı hataları, yanlışları, insan yanını dürüstçe sergilemiş bir insan tarafından yazılmış. Kitap bizim tarihimizde yer almış bir dostumuz tarafından yazıldığı ve otobiyografi olduğu için klasik anlamda bir kitap değerlendirilmesinden öte, bir insanı tanıtmayı içerecek. Kitapta yazılanlar hayali öyküler değil. Yazarın hayal gücünden kaynaklanan bir edebi lezzete sahip değil. Olağanüstü insanların olağan üstü yerlerde ve zamanlarda geçmiş dünyayı sarsan öyküler de değil anlatılanlar. Ama, anlatılanların rahatlıkla senin, benim, onun hikâyesi olduğunu söyleyebiliriz.
Feridun Gürgöz 28 Nisan 1939 tarihinde İstanbul Üsküdar’da doğmuş, işçi kökenli eski bir TKP’li. Meslek lisesine, eskilerin deyimiyle sanat okuluna, başlayınca, hayatı boyunca yapacağı işçiliği öğrenmeye de başlıyor. Bu işçiliğini 1962 yılında geldiği Almanya’da devam ettiriyor. Münih’te BMW fabrikasında motor tamircisi olarak iş buluyor. Uzun yıllar frezenin başında çalışıyor. 1967 yılında Almanyalı bir kadınla evleniyor ve iki çocuğu oluyor. Farklı kültürleri, farklı çalışma ve disiplin anlayışlarını çalışmaya başladığı fabrikada adım adım öğreniyor.
1970 yılında aynı fabrikada işe başlayan Çetin Eren adındaki bir işçiyle tanışması siyasetle ve mücadeleyle de tanışmasını sağlıyor. Çetin Eren’le insani bir yakınlaşma nedeniyle başlayan arkadaşlıkları Çetin Eren’in ona Nâzım Hikmet kitapları vermesi ve sonra da onu Münih’e 25 kilometre kadar uzaktaki Dachau’da oluşturdukları Dachau Türk Toplumcular Ocağı’na (DTTO) davet etmesiyle siyasi bir ilişkiye dönüşüyor. (s.11)
O dernekte Aybars Bentürk, Mustafa Demir, Fethi Savaşçı ve Özcan Sağlam ile tanışıyor ve hayatı artık bu yepyeni çevre içinde geçmeye başlıyor. Kendi ifadesiyle o tarihte Münih’te TKP üyesi olarak Çetin Eren ve Ali Söylemezoğlu dışında kimse yok. Dernekte tartışmalara uzun müddet izleyici olarak katılıyor, anlamaya ve öğrenmeye çalışıyor. Daha sonraları, fabrika önlerinde TKP’nin yurtdışında, Almanya’da yayınladığı Kurtuluş adlı dergiyi satmaya başlıyor. Aynı zamanda bildirileri de dağıtarak bildirileri alan işçilerle tanışmaya çalışıyor.
Dernekte yer alan TİP’li ve TKP’liler arasındaki tartışmalar daha çok “sosyalist devrim mi, demokratik devrim mi” tezleri ve “TKP Türkiye’de var mıdır, yok mudur” ekseninde devam ediyor. Bu süreçte Feridun Gürgöz ayrımları anlamlandırmaya ve kendisini geliştirmeye çalışıyor. Daha sonraki sayfalarda ise Feridun Gürgöz yıllar partinin yurt dışında daha organize hale gelmesi için yıllar boyunca verdiği hem kişisel, hem toplumsal mücadelesini anlatıyor.
Bir yandan ülkedeki gelişmeleri takip ederken, diğer yandan çalıştığı Almanya’da fabrikada temsilci seçilmeye çalışıyor ve seçiliyor. Diğer yandan Alman Komünist Partisi ile ilişki kuruyorlar ve destek alıyorlar.
TKP’nin politikaları gereğince, çeşitli kentlerde o kentin adını taşıyan Türkiyeli Toplumcular Ocağı kurdukları bir örgütlenme modeli uyguluyorlar. Bu ocak ve derneklerin birleşmesiyle oluşmuş bir de Almanya Türkiyeli Toplumcular Federasyonu (ATTF) bulunuyor. Anıların yazarı Feridun Gürgöz’e göre, 1970’lerin başında ATTF’ye bağlı olarak çalışan Berlin, Münih, Köln, Frankfurt, sonradan çıkartılan Braunschweig, Gelsenkirchen, Stuttgart, İngiltere, İsveç, Fransa ve Belçika örgütleri bulunuyor. (s.21)
Feridun Gürgöz, kendisine yöneticilik teklif edildiğinde, bütün samimiyetiyle yetersiz olduğunu veya kendisinin öyle olduğunu düşündüğünü itiraf ediyor. Ama, her şeye rağmen yetersiz kalma korkusunu yenerek ATTF içinde genel sekreter olarak çalışıyor. Tecrübesinin azlığını diğer arkadaşlarının yardımıyla, özellikle ismini verdiği Ali Söylemezoğlu aracılığıyla aşıyor. Bu dönemde bütün güçlerini hep birlikte Almanya içinde partili sayısını arttırmaya ayırıyorlar.
Kendilerinin asıl bölgesi olan Münih’te TKP çalışmaları yaparlarken 1975 yılına özel bir vurguda bulunuyor. O yıl parti merkez yayın organı Atılım’ın çıkmasıyla birlikte TKP’yi tanıtmanın ve ismini duyurmanın daha kolay hale geldiğini belirtiyor. Münih’te Alman Komünist Partisi’nin yayınlarını satan kitapçıya Atılım ve Yeni Çağ bırakıp dergileri kimlerin satın aldığını tespit etmeye çalışıyorlar. Aynı dönemde hem Türkiye içine, hem de Almanya’nın güney bölgesine Atılım postalıyorlar. İlgi duyanların ilişki kurabilmesi için de altında adres bulunan Münih Türkiyeli Toplumcular Ocağı’nın bildirilerini bırakıyorlar. Bu sayede az da olsa ilişki yakalıyorlar.
Bu kadar yoğun örgütlenme faaliyetleri sonucunda ancak 1976 yılına gelindiğinde partiyi benimseyenlerin sayısı 15-20 civarına yükseliyor. Partili olanların sayısı ise hâlâ 4 kişiden ibaret. (s.32)
Bu dönemde, kurdukları koro aracılığıyla nasıl küçük de olsa paralar kazandıklarını ve bu sayede ayın sonunu nasıl getireceğiz de kirayı ödeyeceğiz derdinden kurtulduklarını anlatıyor. Daha sonra eski iş ilişkisi içinde olduğu arkadaşlarıyla bu kez siyasi kimliğiyle birlikte olmanın getirdiği zorlukları, çelişkileri, sekterliklerini, insanları kırmasını, bazılarını üzmesini samimi olarak itiraf ediyor.
Örgütlü yaşamın sadece siyasetten ibaret olmadığını, günlük küçük –ve çoğunlukla küçümsenen– işlerin de insanın devrimcileşmesine, kollektif bir yaşam tarzını benimsemesine ve küçük burjuva alışkanlıklarından kurtulmasına yardımcı olduğunu yaşayarak öğreniyor Feridun Gürgöz. Bizim de neredeyse her gün karşılaştığımız kimi durumların, eğer devrimci bir müdahale olmazsa nasıl ‘sorun’a dönüşebileceğini aktarıyor. Her devrimci örgüte girenin bir süre sonra yaşayabileceği durumlardan birini şöyle anlatıyor:

“MTTO yeni mekânına taşınalı bir yıl olmuştu, kullandığımız tuvaletin temizliği konusunda sorunlar yaşıyorduk. Bu tuvaleti bizden başka kullanan yoktu. Kimseyi kırmadan bu işin gerekliliği üzerinde Yönetim Kurulumuzda durmuş, tuvaletimize de ‘tuvaletimizi temiz tutalım’ yazısını asmıştık. Ancak durum değişmiyordu. Bir an geldi ki tuvaletin pisliğinden kimse tuvalete giremez oldu. Örgüt üyeleri zorunlu ihtiyaçları geldiği zaman sağa sola gitmenin yollarını arıyordu. Artık kimse tuvaletin kapısını açıp bakmıyordu. Bir anlamda sanki binanın tuvaleti yoktu. Ben ‘acaba üye arkadaşlar temizlik konusunda ne yapacaklar’ diye sabırla bekliyordum. Evet tuvalet unutulmuştu artık. Bir gün ben yeni bir çift lastik eldiven, birkaç tuvalet fırçası ve gerekli tuvalet temizleyici maddeleri satın alarak geç saatte, örgütte kimsenin bulunmadığı bir zamanda tuvaleti temizleyip pırıl pırıl yaptım. Orada bulunan ‘tuvaleti temiz tutunuz’ yazısını da kaldırdım, lastik eldivenleri duvara astım, temizlik malzemelerini ve fırçaları da dizdim. Tuvaletin kapısını kapadım. Ancak tuvalet kilitli değildi. Örgüte yine üyeler gelip gidiyor, zorunlu ihtiyaçları oluyor, ancak hiç kimse tuvaletin kapısını açmıyordu. İhtiyacını dışarıda gidermenin yollarını arıyordu. Böyle bir iki hafta geçmişti ki, ismini bugün bile hatırlarım, bir bayan arkadaşımız –Havva Korkmaz– tuvalete girip çıktığında, yüksek sesle, ‘ay ne güzel tuvalet temizlenmiş, acaba kim temizledi bu tuvaleti’ diye ortaya sormuştu ve odayı derin bir sessizlik almıştı. O günden sonra tuvaleti herkes elinden geldiğince temiz tutmaya büyük özen gösterdi.” (s. 36)

Bu olayın ve Feridun Gürgöz’ün müdahalesinin nasıl önemli olduğunu ancak bunu yaşayanlar bilir. İnsanların mücadele içindeki tutumlarını asıl belirleyen böylesi günlük hayattaki tutumlarının da yansımasıdır.
Feridun Gürgöz’ün mücadele alanı Almanya olduğu için yıllardır yurt dışında yaşayan yoldaşlarımızla daha rahat görüşme imkânı da bulduğunu anlıyoruz. Yine kendi anlatımlarından İ. Bilen ve A. Saydan yoldaşlarla görüşmelerinin birini aktaralım:

“
1974 yılında Atılım’ın çıkmasından sonra birkaç defa Bilen yoldaşla bir araya gelme olanağımız oldu. Bilen yoldaşla Ahmet Saydan yoldaşı da tanıma olanağım oldu. Kendisi herhalde Üsküdarlıydı, bana ‘hemşehrim’ derdi. Saydan yoldaşla toplantı aralarında kısa olan ikili görüşmelerimizde bir defasında ‘bizim iki elimizi arkamıza bağlamışlar ve bizi böyle boks ringine sürüyorlar, böyle bir boksörün kazanma şansı olur mu?’ diyerek yasal faaliyetin önemini bize anlatmaya çalışıyordu. Bilen yoldaş konuşmalarında daha çok Türkiye üzerine genel değerlendirmeler ve TKP’nin tarihsel gelişimi ile ilgili konuları anlatırdı. Bilen yoldaş SSCB ve sosyalist ülkelere olan sevgisini ve bağlılığını, kardeş partilerin partimize katkılarını her toplantımızda dile getiriyordu. Bilen yoldaşın bizimle yaptığı toplantılarda söyledikleri (somut işler haricinde) hemen hemen aynı konular ve aynı değerlendirmeler oluyordu. Bir defasında tahmin ediyorum 1980 senesiydi, yine FAYK (Federal Almanya Yöre Komitesi) ile yaptığı bir toplantıda Bilen yoldaşın konuşması sırasında ben hiç not almamışım. Bana göre bir evvelki toplantıdan çok farklı bir şey söylememişti. Kağıt ve kalemim önümde duruyordu. Bana dönerek ‘sen benim konuşmamdan yararlanabileceğin bir şey bulup not almıyor musun?’ diye sordu (kelimesi kelimesine böyle olmayabilir ama anlamı kesin buydu) demesiyle birlikte kafamı önüme eğip elime kalemi aldığımı hatırlıyorum. Bilen yoldaşla ilişkilerimde, ben kendisine daima son derece saygılı idim. Benim bu toplantıda not almamam tamamıyla bilinçaltından olmuştu. Yoksa Bilen yoldaşa karşı bilerek böyle bir saygısızlığı yapmam söz konusu olmazdı. (s. 38)

“Benim Bilen yoldaşla, 1976 sonbaharında da buna benzer bir ilişkim olmuştu. Bir gün bana parti merkezinden çağrıldığım bildirildi; yalnız çağrılmıştım. DDR Berlin’e girdiğimde, araba ile şehrin kenar kesiminde beni bir tatil evine götürdüler. Bilen yoldaş ve Ahmet Saydan yoldaş beni bekliyorlardı. İyi hatırlıyorum bademciklerim şişmiş, çok yüksek ateşim vardı, ayakta zor duruyordum. Herhalde bir çay veya kahve içtikten sonra Bilen yoldaş ‘bahçeye çıkalım hem biraz dolaşır, hem de konuşuruz’ demişti. Vakit akşama yaklaşmıştı, hava kararmak üzereydi. Bilen yoldaş ve Ahmet Saydan yoldaş beni ortalarına almışlardı. Bilen yoldaş konuşmalarında geçmişten, yani Yakup Demir yoldaş zamanından bahsederek benim ve Ali Söylemezoğlu’nun, Demir yoldaş ile ilişkilerinin boyutunu anlamaya çalışıyordu. Konuşmanın özü buydu. Bizi partiye Yakup Demir yoldaş almıştı. Bizim, Yakup Demir yoldaş için olumsuz bir şey söylememiz sözkonusu olamazdı. Biz, Demir yoldaşla karşılıklı, kısa da olsa, saygılı ilişkiler içinde bulunmuştuk. Bu dediğim, Ali Söylemezoğlu için de geçerliydi. Bahçedeki bu gezintili konuşma yarım saat kadar sürdü. Bu görüşmede Bilen yoldaş Yakup Demir yoldaşın sekreterliği dönemindeki parti politikaları üzerine bana herhangi bir soru sormadı. Bilen yoldaş konuşmasında Demir yoldaş dönemi ile kendi döneminin birbirini tamamlayan bütünlüğünü de belirterek, bizim Yakup Demir yoldaşa karşı olan tavrımızı anlamaya çalışıyordu. Benim Bilen yoldaşa verdiğim cevap da yukarıdaki içerikteydi. Verdiğim cevaplardan hoşlanmadığını, bütün akşam benimle konuşmamasından anlamıştım. (...) Çok sonraları, düşündüğümde Bilen yoldaş ‘acaba 1977 Konya Konferansı’nda oluşturacağı kadroları belirlemek için mi çalışıyordu’ diye düşünmüştüm.” (s.39)

Kendi halinde sıradan bir yaşam sürerken tanıştığı ve benimsediği sosyalizm ülküsü, onun Federal Almanya içindeki örgütlerde daha üst düzeylerde yer almasını birlikte getiriyor. Avrupa örgütleri içinde bir ülkedeki en üst yapıda, yöre komitesi içinde yer alıyor:

“
Federal Almanya Yöre Komitesine Girişim
1978 kış ayları başlıyordu ki, Metin Gür yine Münih’e geldi. ‘Yoldaş, parti yeni bir görev daha veriyor, Federal Almanya içinde oluşan Federal Almanya Yöre Komitesi’nde görev alacaksın’ dedi. Bu Münih içinde sekreter olarak göreve gelmemden altı ay sonra oluyordu. Daha bana göre Münih’te taşlar yerli yerine oturmamıştı. (Benim bu taşları yerli yerine oturtma adıyla tanımladığım faaliyetim, Almanya içinde TBKP parti örgütü dağılıncaya kadar sürdü. Bu taşları yerleştirme işi hiç bitmedi.)
FAYK’ne katıldığımda komite sekreteri Metin Gür, üyeler Dortmund’tan bir doktor yoldaş (hissettiğim kadarı ile MK üyesi idi), Krefeld’den bir başka doktor yoldaş, Essen kentine Batı Berlin’den gelip yerleşmiş bir öğretmen yoldaş, Frankfurt kentinden bir genç yoldaş idi. (...)
İlk FAYK’a katıldığımda bu üst örgütün faaliyetini, görevlerini anlamaya çalıştım. Somut işlevi parti örgütlerinin faaliyetlerinin merkezî koordinesi biçimindeydi. Benim bulunduğum toplantıda ilk aldığımız karar, partili yoldaşların keseneklerinin yüzde 1’den yüzde 3’e çıkarma kararıydı. (...) Yine bu dönemde partiyi güçlendirme adı altında bir kampanya açıldı, çalışan yoldaşlardan bir defaya mahsus olmak üzere 1000 DM istenmesi kararlaştırıldı. Bu karar alındığında ben içimden acaba yoldaşlara fazla yüklenmiyor muyuz diye düşündüm. Ancak Münih Semt Komitesinde bu görüştüğümüz yoldaşlar çok olumlu yaklaştı; bu kampanyaya Münih’ten iyi bir katılım oldu.” (s. 43)

Feridun Gürgöz’ün anılarının hoş yanı, yaşadığı dönemdeki olumlu olumsuz bütün yapılanları, kendisini olayların çok da dışına yerleştirmeye çalışmadan, kendi eksikliklerini içerecek şekilde yazması olmuş. Aşağıdaki anısı da bunlardan biri. Bugün baktığımızda “ibretlik” denecek ölçüde bir olay. Türkiye’de bugün partiyi oluşturmak üzere mücadele yürütenlerin yürüyüşünü saptırmak için parlatılmaya çalışılan ve kendilerini Bilenci olarak niteleyen, başkalarınca da bir cehalet ürünü olarak öyle nitelenen “en eski iki PB üyesinden” birinin, Mustafa Demir’in yaptıkları da hem komik, hem trajik.

“
DKP’nin merkezi yayın organı UZ (Unsere Zeit / Bizim Zamanımız) şenliği senede bir gün ve Ruhr bölgesinde yapılırdı.
1978 senesindeki UZ şenliğinde bize, yani TKP’ne, diğer kardeş partilere ayrılan yerde bir yer verilmişti. Her sene tüm yetenek ve becerimizle parti örgütü olarak bu mekânı en göze girici şekilde düzenlerdik. Gerçekten de katılan tüm kardeş partiler içinde (SED –Almanya Sosyalist Birlik Partisi–, SBKP, Küba KP, diğer iktidarda olan komünist partiler gibi büyük kardeşleri ayrı tutuyorum) bizim mekânımız en göze batan stand olurdu. Bizimle birlikte olan kardeş KP’lerin mekânları, daha çok, hep birlikte kapalı alanda tek bir çatı altında olurdu. (Bu şenlikler açık mekânlarda olduğunda dağılım farklıydı.)
Galiba şenliğin birinci günü öğle üzeri idi. Bizim mekânda oldukça büyük bir bez üzerine çizdiğimiz ve oldukça yükseğe astığımız Bilen yoldaşın portresinin Türkiye Komünist Partisi Polit Büro üyesi Mustafa Demir tarafından indirilmesinin istendiğini duydum. Öncelikle, salon daha düzenlenirken uzun merdivenle resim oldukça yüksek bir yere asılmıştı. Kalabalık bir ortamda bu resmi indirmeye de kimse cesaret edemiyordu.
Ancak Mustafa Demir o resmi oradan indirmeye kararlıydı. Mustafa iki uzun çıtayı nasılsa birbirine ekledi. Sinirli bir halde Bilen yoldaşın portresini indirmek için çabası izlenmeye değerdi. Durumu daha fazla izlememek için oradan bir müddet uzaklaştım. Döndüğümde Bilen yoldaşın portresi o yüksek yerden indirilmişti.” (s.44)

Birini uzun bir süreden beri tanıyorsan, hayat içindeki çelişkilerini de görmek kolaylaşıyor. Dün Bilen yoldaşın resmine kızgınlıkla, hatta nefretle yaklaşan Mustafa Demir, bugün ortalıkta Bilenci olarak gezinmekten hiç gocunmuyor, bunu birilerinin kendisine hatırlatacağını bile aklına getirmek istemiyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde onun Bilen yoldaşa karşı takındığı çok daha ciddi tutumlar var; onları da okuyacağız.
Türkiye Komünist Partisi’nin kitlesel olarak meydanlarda görünür hale gelebilmesinin bile nice emekle, nice yoğun çabalarlar, nice özverilerle olduğunu, doğrudan örgütlenme alanında çalışanlardan dinlemek çok daha öğretici oluyor. En kalabalık dediğimiz dönemlerde bile komünistlerin sayısı yine de bir avuç oluyormuş.

“Partinin Münih’te ilk yığınsal çıkışı 1979’da Atılım’ın 5. yılında gerçekleşti. Gerçi 1977-78-79 yıllarında 1 Mayıs mitinglerinde topluca ‘TKP’ye Özgürlük’ belgisi altında toplanıp varlığımızı ve sayısal gücümüzü diğer gruplara göstermiştik. Ancak bu rakam en iyi haliyle 50-60 kişiyi geçmiyordu. Ayrıca bu tür mitinglerin katılım örgütleyicisi de yığın örgütü oluyordu. (s. 54)

Feridun Gürgöz, Almanya’da yaşanan pek çok olayı ayrıntılarıyla anlatıyor. Bu tanıtım yazısında tümünü aktarma olanağımız yok. Ama, o dönemin havasını yansıtması açısından parti tarihimiz içinde yaşanan birkaç gerilimli noktayı vermek öğretici olacaktır:

“Yine İşçinin Sesi’nin ortaya çıkması ile en belirgin şekilde, fiziki çatışma boyutuna gelen parti örgütümüzün bulunduğu şehir Köln idi. 1980 yılı ilk baharında FİDEF’e bağlı bir yerel örgüt İşçinin Sesi grubu tarafından işgal edildi. Burada da karşılıklı güç kullanma aşamasına gelindi. Bu nedenle FİDEF kurultaylarında güvenlik büyük harfle yazılır hale geldi. Ancak profesyonel bir güvenliğin ne anlama geldiği bizim tarafımızdan açık değildi. Güvenliğe daha ziyade kaba kuvvet anlayışı ile yaklaşıyorduk. Kaba kuvvet anlayışımız bile tam değildi. Kaba kuvvet kimlerde vardı? Kaba kuvvet anlayışıyla bile olsa, güvenlikte sadece kaba kuvvet yeterli miydi? Kaba kuvvetin kullanıldığı ortamda dahi dövüş tekniği becerilerimizin durumu neydi? Bu gibi soruların cevaplarından uzak, ilkel bir güvenlik anlayışının ne kadar işe yarayacağı pratikte görülecekti. Ayrıca benim böyle bir aygıtın başında olmamın da bu anlamdaki bilgi ve becerilerim açısından ayrıca sorgulanması gerekir diye düşünürüm. Tam kurultay başlamıştı ki, Kurultay binasının giriş kapısında İşçinin Sesi 8-10 kişilik bir grup halinde belirdi. İçeriye girip kurultayı izlemek istiyorlarmış. Bana haber verdiler. Ben giriş kapısına geldim, kendilerine kapalı bir toplantı olduğunu içeriye giremeyeceklerini bildirdim. Ancak hallerinden girmek için direnecekleri belliydi. Ellerinde İşçinin Sesi sloganlarının yazıldığı pankartlarla gelmişlerdi. Kendilerine giriş kapısı önünü boşaltmalarını ve geriye çekilmelerini rica ettiğimi de hatırlıyorum. Onlar içeri girmeye, ben de onları sokmamaya kararlıydım. Tüm güvenlik görevlilerine bekleme odasından binanın ön tarafına gelmeleri talimatını verdim. Bu güvenlik grubu, sayısal olarak 25-30 kişiydi. Hatta belki daha fazlaydı. Adım adım güvenlik grubu bu kişileri binanın ön giriş kapısından uzaklaştırdı, bir güvenlik şeridi ve binaya giriş koridoru oluşturdu. Çünkü daha kurultaya gelenler oluyordu.
Bu grup bina önünden 30-40 metre uzaklaştırılmasına rağmen durmadan slogan atıyor havayı elektrikli bir hâle getiriyordu. Dışarıdaki bu gergin atmosferden salondakiler de rahatsız oldular ama, sorun nasıl çözülecekti. Sonradan düşündüğümde bu grup kesin buraya kavga çıkarmaya gelmişti, güvenliğin birinci görevi bu kavgayı önlemek olmalıydı. Ancak o zaman ben bunun bilincinde değildim. Güvenlikte, olayları çıkmadan önleme yönünde hiçbir deneyimim yoktu, bunun sonuçları da ne yazık ki bu eylemde görülecekti. Ve taktiksel bir hata ile güvenlik çemberinin daha genişletilmesi talimatını verdim. Bu, İşçinin Sesi grubunu daha da geriye sürün anlamına geliyordu. Bu talimat bir sürü deneysiz güvenlik görevlisinin geniş alana dağılması anlamına geliyordu. Ayrıca bu hareket sırasında güvenliğin kaba kuvvet kullanabilecek nitelikli kişileri de belirlenmemiş, bu işte arkada olması gerekenler ön plana çıkmış, güvenlik zayıflamıştı. Tam bu noktada kararlı gelen bir grupla, bu hataları taşıyan, ama sayısal fazlalığı da bulunan bizim güvenlik ekibimizin arasında kavga başladı. Yukarıda saydığım eksikliklerimiz nedeniyle kısa bir dağılma oldu bizim güvenlik grubunda. Ancak bu dağınıklık hemen giderildi, çünkü sayısal olarak çok fazla idik. Bu arada bir yoldaşımızın aldığı bir yumrukla burnu kırıldı. Bu beni son derece üzdü. Yoldaşı hemen hastaneye gönderip gerekli tıbbi müdahaleleri yaptırdık. Olayın arkasından düşündüğümde; bu yoldaş hiç de güvenlikte ön saflarda görev yapmaya uygun değildi. Bu yoldaşı bu göreve gönderen sorumlu yoldaşların ve benim hatamdan dolayı böylesi iki yönlü üzücü bir olay meydana geldi. Birincisi; ben taktiksel bir hatayla kavga isteyen gruba bu olanağı sağlamış oldum, bunun hiç gereği yoktu. İki gün boyunca Türk basını bu konuyu ana haber olarak işledi. Böylece İşçinin Sesi adı gazetelerde duyurulmuştu. İkincisi; beceri ve yetenekleri olmayan bir yoldaşı güvenlikte ön saflarda bulundurarak üzüntü verici bir olaya da kapı açtım.
TKP’de 1978 sonu itibariyle ortaya çıkan, bizim TKP’nin İngiltere kanadı olarak adlandırdığımız Nihat Akseymen ve arkadaşlarının parti yönetimiyle ters düşmeleri sonucunda patlak veren ve Emperyalizmin Zayıf Halkası Türkiye kitabıyla dışa vuran olayların, Almanya’da çok etkili olduğu söylenemez. Bunun nedenlerinin en önemlisi TKP üyelerinin ve sempatizanlarını, kardeş Alman Komünist Partisi’yle ilişkilerinin çok güçlü olmasıdır. Dönem dönem TKP içinde çıkan şu veya bu probleme Alman Komünist Partisi’nin yaklaşımı, TKP üyeleri üzerinde son derece etkili olmuştur. AKP bir bakıma TKP üyelerinin ikinci kutup yıldızıydı. Fırtınalı günlerde üyelerin nasıl bir tavır koyacağında AKP belirleyici olurdu. (abç) Bu, Metin Gür 1981 Mayısında görevden alındığında da böyle oldu. Bu konuya ayrıca geleceğim. Bir diğer önemli nokta da, Nihat Akseymen’in Moskova’dan İngiltere parti örgütüne verdiği talimata uygun olarak, İngiltere’den yeterli kadronun Almanya’ya kaydırılamamış olmasıydı. Kaydırılan bir iki kadro da Federal Almanya’da çok geniş alana ayrılmış bulunan parti örgütlerine erişemiyordu. Yine de bu hareketin etkisinin kırılmasında birincil rolü Alman Komünist Partisi oynadı. (s. 58-59)

Görüldüğü gibi, TKP’nin enternasyonalist dayanışmaya bakışı, o dönemde de değişmiyor. Kardeş bir komünist partisinin bilgi ve deneyimi kendi mücadelemiz için rahatlıkla yol gösterici olabiliyor.
Bu olayların ardından, 12 Eylül faşist darbesinden sonra Politbüro Federal Almanya Yöre Komitesini görevden alıyor. O dönemde FAYK, Metin Gür, Hasan Özcan, Fuat Hendek, Ali Söylemezoğlu ve Feridun Gürgöz’den oluşuyor. O toplantıda görevden alınma kararına itiraz etmeyen Metin Gür, yetkileri elinden alındıktan sonra Fuat Hendek ve Hasan Özcan ile birlikte merkezden bağımsız bir konferans toplamaya çalışıyor. Bunun önlenmesi ve başıbozukluğun giderilme süreci de ilginç ve bir o kadar da öğretici bir ayrıntı olarak kitapta yer alıyor.
Politbüro, daha sonra yeni bir yöre komitesi oluşturuyor:

“Metin Gür’ün Konferans çağrısının sona ermesiyle birlikte, Polit Büro yeni bir FAYK oluşturdu. Bu komitede Ali Söylemezoğlu Federal Almanya Yöre Sekreteri, Duisburg’dan Karadenizli bir yoldaş Adil Sonkaya (işçi), Frankfurt’tan alevi dedesi bir yoldaş Yılmaz Doğanlar, Bremen’den Sabahattin Direk yoldaş (tersane işçisi) ve ben olmak üzere beş kişiydik.
Bu komitede, Bremen’deki yoldaş FAC Kuzey bölgesi (Hamburg, Hannover, Bremen, Lübeck ve çevresi parti örgütleri), Frankfurt’taki yoldaş Orta bölge (Frankfurt, Mainz, Wiesbaden, Heidelberg, Mannheim ve çevresi parti örgütleri), Duisburg’daki Karadenizli yoldaş yukarı Ruhr (Duisburg, Essen, Bochum, Dortmund, Münster, Mörs ve çevresindeki parti örgütleri), ben de aşağı Ruhr (Düsseldorf, Köln, Wuppertal, Siegen, Krefeld ve çevresiyle FAC’nin güneyinde bulunan Münih, Stuttgart, Nürnberg ve çevresindeki parti örgütleri) ilişkilerini sürdürüyorduk. (s. 76).

O hayhuy içinde, insani olarak kendisini yaralayan bir olayı aktarmadan geçemiyor F. Gürgöz. Doğrudan örgütlenme alanında çalışan herkesin kulağına küpe olması gereken bir olayı üzülerek aktarıyor bizlere:

“Burada, bu faaliyetlerde hiç hatam/kollektif hatamız yok, her şeyi dört dörtlük yaptım/yaptık iddiasında elbette değilim. Mutlaka yöntem ve uygulamada eksikliğim/eksikliğimiz olmuştur ve oldu da. Bunun en somut örneğini bir gece yarısı Düsseldorf’taki evimde yaşadım.
Hamburg Parti Örgütü Sekreteri Çeka yoldaş, benimle görüşmek istediğini söyledi. Parti adından da anlaşılacağı gibi, gözü kara, fedakâr, canını gözü kapalı parti için verecek, o zamanın deyimi ile 24 saat devrimcisi bir yoldaşımızdı. Ben Hamburg’a gittiğimde onda misafir olurdum. Birbirimizi çok severdik. Bu insana görev verdin mi gözün arkada kalmazdı. Bu yoldaşın sorumluluğunda İşçinin Sesi olaylarında bu bölgeden geçici olarak İngiltere’ye belirli yoldaşların zaman zaman kaydırıldığını da duydum. Yoldaş akşam geç saatlerde bana geldi. Hoş beşten sonra konuya girdi. O konuşuyor, ben dinliyordum. Bu yoldaşa geçmişte üst düzeyde, yani PB düzeyinde eğitim sözleri verilmiş, bir dönem bu söz savsaklanmış, sonra da unutulmuş, kendisine bu konuyla ilgili hiçbir açıklamada bulunulmamış vb. açıklamalar yapıyordu. Ancak bu açıklamalarında parti üst yönetimini eleştiriden öteye aşağılar bir öz olduğunu sezinliyor ve dikkatle dinliyordum. Saat gece yarısına gelmişti. Herhalde ben de çok yorgundum. Konuşmasına ara mı vermişti bilmiyorum, “yoldaş bitirdin mi konuşmanı” dediğimi hatırlıyorum. O da “evet yoldaş” dedi. Ben, “bak yoldaş bütün bu konuşmalarının özünde sen, ben artık bu partide var olmayacağım dediğinin farkında mısın” diye sordum. O da bana “evet yoldaş farkındayım” dedikten sonra bana; “yoldaş sizden bir dosya kağıdı rica edeceğim” dedi. Ben partiden ayrılacağını belirten bir şeyler yazacağını anlamıştım. Buna rağmen boş bir dosya kağıdını önüne koydum. Çeka yoldaş kalemi eline alıp;

‘Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesine
 …. Tarih.
Çok sevdiğim Türkiye Komünist Partisinden ayrılıyorum.
Saygılarımla.
İmza.
Çeka’

imzalayarak bana vermişti. Ve biraz soğuk bir ayrılış olmuştu. Daha sonra düşündüğümde; yoldaşın bu durumuna daha farklı yaklaşabilirdim. Onu kazanmak için daha fazla çaba sarf edebilirdim. Partiye o kadar emek vermiş bir insanı bir anda kaybetmiştim. Yukarıda da belirttiğim gibi farkına varmadan uygulamada hata yapmıştım. (Geçmişte böylesi birkaç hata daha yaptığımı hatırlıyorum.) Bu hatamla da insanların çok çabuk kaybedildiğini, kazanmanın ise zor olduğunu daha iyi anlamıştım.(s. 76)

Politbüro, 1983 yılında Türkiye Postası adıyla bir gazete çıkarılmasına karar veriyor. Bunun mali boyutu dahil tüm yapılanlar da ayrıntılı olarak aktarılıyor.
Feridun Gürgöz’ün anılarından, bugün partiyi yeniden toparlamak üzere ortalıkta “eski PB üyesi” sıfatı ile dolaşanların da aslında partiye ne ölçüde bağlı olduklarını da anlamak mümkün. Yirmi yirmi beş yıl boyunca ortalıktan yok olup daha sonra elinde bir cetvelle bizleri hizaya getirebileceğini sanan bu hayalcilerin yaptıkları kötülükler de satır aralarında yer alıyor. En belirgin örneğini operasyonlardan sonra yaşananlarda görüyoruz. En küçük bir zorlukta örgütü bırakıp kaçmayı düşünecek kadar hesapçı yaklaşanlardan bahsediyor F. Gürgöz.

“
Türkiye’deki TKP operasyonlarının Almanya Yöre Komitesi üzerindeki etkileri
1981 yılındaki tutuklamalar ve hızla Türkiye’deki kadroların yurtdışına çıkışı ayrıca Mustafa Hayrullahoğlu’nun Türkiye’deki parti örgütlerinin işleyişi için göreve atanmasından hemen sonra tutuklanması FAYK içindeki tartışmalarda kafalarımızda belli sorular yarattı. (...)
Geçtiğimiz dönemde partinin dışına düşmüş İngiltere grubunun partinin bazı gizli bilgilerine sahip olabileceğini ve artık bu bilgilerin partinin kontrolünde olmadığını düşünüyorduk. Bir de Bizim Radyo’da Ulvi Oğuz ile ilgili açıklamayı duyunca, ‘acaba partinin içinde böylesi başka insanlar var mı’ şeklinde kafa yorarken, parti radyo yayınlarından ‘nerede bir yoldaş varsa TKP oradadır’ belgisi yükseliyordu. (...) Ali Durak’ın (Şiko) FAYK komitesinin toplantılarına katıldığında (çok az katılırdı) ülkedeki gelişmeleri değerlendirirken yaptığı konuşmalardan ben, Türkiye’de ağır bir darbe yediğimiz ve parti örgütlerinin büyük ölçüde dağıldığı sonucunu çıkarıyordum. Ayrıca yine bu konuşmalardan ben, gizli bir partinin ülke içinde gizlilik kurallarını birincil derecede yönetici yoldaşların bilinçli-bilinçsiz dikkate almadığı, parti üst yönetiminin, parti örgüt yapısını gizlilik kurallarına uygun şekillendirmediği sonucuna da varıyordum. (s.87)
(...)
Biz sıkıntılarımızı organ olarak gerekli yerlere söylemiştik. Şimdi, TKP MK PB’nin tepkisini bekliyorduk. Bu olaylar FAC’de cereyan ederken Polit Büro’da Yardımcı Genel Sekreterlik görevini Kutlu yoldaş üstlenmişti. Ve Parti 5. Kongre hazırlıkları içinde bulunuyordu galiba. (...) Yine Ali Durak (Şiko) yoldaş, ikili konuşmalarında, parti içinde, MK PB düzeyinde bir Genel Sekreter arayışı süreçlerinin yaşandığını, her ne kadar açık bir ad söyleyemiyorsa da, Mustafa Demir (Yelkenci) yoldaşın Genel Sekreter olması eğilimini bize hissettiriyordu. Bu noktada bizim FAYK olarak, TKP MK PB’yle, özellikle de Türkiye’den sorumlu yoldaşlarla ilgili kardeş partilere ve TKP MK PB’na yazdığımız rapor da göz önüne alınırsa, herhalde Türkiye’den Genel Sekreter olarak gösterilecek bir adaya tepki göstereceğimizi düşünüyordu.
Bu aralar Ali Durak (Şiko) bir Alman Demokratik Cumhuriyeti, bir Batı Almanya gidip geliyordu. Bir defasında ilginç bir öneriyle gelmişti. Hem bana, hem de Ali Söylemezoğlu’na ‘dar anlamda on iki, on beş kişilik MK oluşturmayı, isimler üzerinde düşünmemizin iyi olacağını, gelişmelere göre hazırlıklı olunmasının iyi olacağını, bu MK’nın fazla kalabalık olmaması gerektiğini’ söyledi. (abç)
Daha sonra geldiğinde TKP Genel Sekreterliği görevine Kutlu yoldaşın getirilmesi görüşünün SBKP’de ağırlık kazandığını, kendisini SBKP’den sorumlu bir yoldaşın arayarak konuştuğunu, bu konuşmada SBKP’den sorumlu yoldaşın gerekçesinin Ali Durak’ın (Şiko) tam kullandığı ifadeyle ‘bunların Türkiye’yle iyi kötü bağları var, bu bağların sürdürülmesi, geliştirilmesi için en uygun çözüm budur’ dediklerini de bize aktarmıştı.
Ben ve Ali Söylemezoğlu kendisine bu yeni 10-12 kişilik MK ne anlama geliyor sorusunu, bu konuyu bu boyutta bize açtığı an sormadık. (...) İki veya üç hafta sonra biz ‘bu ne anlama geliyor’ sorusunu Ali Durak’a (Şiko) yönelttik. Konuşmasından benim anladığım, sanki yeni bir partinin kurulma projesinin ilk adımıydı gibi gelmişti bana. Ali Söylemezoğlu da bu konuşmayı böyle anlamıştı. (Daha sonra Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde yapılan bir toplantıda Mustafa Demir’le (Yelkenci) yaptığım ayak üstü bir konuşmada, ‘yoldaş neler oluyor’ diye sorduğumda –çünkü Ali Durak (Şiko) ortadan kaybolmuştu– Mustafa Demir’in, ayak üstü kısacık konuşmasının aslında, hiç de uygun olmayan bir üslupla, ‘bu üç harfe ne takılıyorsun?’ demesi beni şaşırtmıştı. Kastettiği üç harf TKP’den başkası olamazdı.)
Ali ve ben içinde bulunduğumuz durumu, geldiğimiz noktayı değerlendirdiğimizde, her ne kadar TKP MK PB’nun partinin bugüne gelmesindeki olumsuzluğun sorumluluğunu taşıyıp parti örgütlerine sağlıklı hiçbir açıklama göndermese de, Ali Durak’ın (Şiko) yaptığı önerilerin Türkiye işçi sınıfı hareketine, uluslararası komünist harekete ve bütün eksikliklerine rağmen her zaman uğruna canımızı feda edebileceğimiz TKP’ye verebileceği zararları hissetmiştik. (s.89)
“
Biz Ali Durak’a (Şiko) ‘bak yoldaş biz partinin içinde bulunduğu, bize göre kritik durumun değerlendirmesini yaparak, kardeş partiler olarak başta SBKP MK PB’ye ve SED MK PB’ye de tepkilerimizi belirten aynı raporu ilettik. Şimdi kardeş partileri beklemeliyiz. Senin dediğin [TKP’yi parçalayıp yeni parti kurma gibi] boyutta buradan öteye gidemeyiz’ dediğimizi hatırlıyorum. (...) Ali Durak bizim ne dediğimizi anlamıştı. (s. 90)

“Ali Durak (Şiko) da, bizim gibi, Alman yoldaşların gösterdiği bir işyerinde çalışıyor gözüküyordu. Ben, her ay ona ödenen parayı FAYK kasasından alıp (...) her zamanki gibi ödemeyi yapmak istediğimde, beni tanıyan sorumlu kişi ‘Ali Durak’ın (Şiko) bir kaç gün evvel istifa edip ayrıldığını’ söyledi. (...) Şaşırdım ama, sonradan durum açığa çıktı. Ali Durak (Şiko) partiden ayrılıyordu. Onunla son konuşmamızda ben bunu hissetmiştim. Kendisine parti içinde kalıp sorunların çözümlenmesi için çalışmanın doğru olduğunu söylemiştim. O da bana ‘böyle bir durum benim başıma ilk defa gelmiyor’ dercesine konuşarak, sanki parti içinden kendisini daha eskiden de tasfiye etmek istemişler gibi bir şeyler söyledi. Ve ‘artık dayanma gücüm yok, bir daha eskisi gibi bekleyemem’ yönünde bir konuşma yaptı. Ali Durak’ı (Şiko) o zamandan sonra ben bir daha görmedim [kitabın basılış tarihi 2007 olduğuna göre, 20-25 yıl]. Bizimle, yani FAYK ile ilişki kurmaktan sürekli kaçındı. (s. 90)

Bu arada, parti tarafından faşist 12 Eylül cuntasının dayattığı Anayasa oylamasını teşhir etmek üzere 1982 yılının Ekim ayında bir konferans düzenleme kararı alınıyor. Ali Durak henüz partiden ayrılmamış ama, sırf etkinliğin başarısızlığı için çevresinde bulunan herkese ‘tam gaz destek vermeyin’ demekten çekinmemiş. Örgütlü mücadeleden, Leninist parti anlayışının en temel unsuru olan demokratik merkeziyetçilikten bu denli uzak bir anlayışı temsil eden bir kişi olduğu bir kez daha anlaşılıyor. (s. 93)
Uzun bir dönemi atlayarak TBKP dönemine gelecek olursak, partinin Amerikancı, liberal, Gorbaçovcu “yeni politik düşünceleri” sahiplenmeye başlamasıyla nasıl bir yıkım geçirdiği gözlerden kaçmıyor. On yıllar içinde oluşan tecrübeye, birikime, insanlarımızı koruyan yol ve yöntemlere uzak, partinin olanaklarını hovardaca harcamaya yatkın kişilerin eline geçen bir yapıyla karşı karşıya kalıyoruz:

“Yine 1988’de, TKP 6. Kongresi Prag’da ve TBKP’nin 1. Kongresi Moskova’da gerçekleşti. TKP 6. Kongre delegeleri, en azından FAC’nde, yaptığımız konferanslar sonucu seçildi. Bunlar TKP tarihinde FAC’nde yapılan ilk konferanslar oldu. Yerel örgütlerin yaptığı konferanslarda hem yerel parti faaliyeti, hem de FAC Konferansı için delegeler seçildi. FAC Konferansı’nda da 6. Kongre delegeleri seçildi. TKP’nin 6. Kongresi ve delegelerinin seçimi (nedenini sonradan anladım) biraz aceleye geldi. Seçilen Batı Avrupa delegelerinin Prag’a gitmesi için iki yol seçildi. Biri ADC-Berlin üzerinden, diğeri FAC Bayern (Bavyera) eyaleti üzerinden Çekoslovakya’ya giriş. Örgüt bürosu bu bağlamda çok riskli bir karar almıştı. Karar çok kısa zaman kala bize duyuruldu. Bu yolculuğun mahzurlarını bildirmeye bile zaman olmadı.
Batı Avrupa’da diğer ülkelerde yaşayan ve delege olarak Prag’a gidecek yoldaşların hepsi Paris’ten kalkan Prag treninde buluşacaktı. Tren Çekoslovakya sınırına yaklaştığında vagonlarının önemli bir kısmını bırakarak, bir veya iki vagonla sınırdan giriş yapıyordu. Çekoslovakya yolcuları da bu vagonlara geçiyordu. Sabahın o saatlerinde sınırdan geçenlerin sayısı da, sonradan öğrendiğimize göre, üç beş kişiyi geçmiyormuş. Tren sınıra yaklaştığında Avrupa’dan çok sayıda delege yoldaşın trende olduğunu anladım. Tren tek vagona indirildi. Bütün yoldaşlar ikili üçlü kompartımanlarda yan yana geldi. Ve pasaport kontrolü başladı. Ben ilk kompartımanda bulunuyordum, benim yanımda da, galiba Hollanda ve Fransa’dan iki yoldaş vardı. Bu yoldaşlar politik göçmendi. İlk pasaportu ben uzattım. Benim pasaportum deri bir kılıf içindeydi. Memur pasaportta oturma hakkımı da görünce “iyi yolculuklar” deyip pasaportumu geri verdi. Diğer iki pasaportu teker teker eline aldı, sağına soluna bakıp “sizin vizeniz yok, nereye gidiyorsunuz” deyince, dil bilmeyen yoldaşlar bana baktılar, ben de zorunlu olarak tercüme görevini üstlendim. Onlar, memura ‘biz sendikacıyız, Dünya Sendikalar Federasyonu’nun toplantısına gidiyoruz, kapıda bize vize verecekler’ diyorlar, ben de tercüme ediyordum. Memur heyecanla ‘vizesiz giremezsiniz, bizim milletvekillerine dahi kapıda vize vermiyorlar, bunda bir iş var’ diyordu. Bu arada bana da dönerek ‘sen de onlarla birlikte misin?’ sorusunu yöneltti. Ben de ‘evet onlarla birlikteyim, topluca DSF’nin toplantısına gidiyoruz’ dedim. Memur bana da ‘sen de ver pasaportunu tekrar bakayım’ dedi, ve pasaportumu tekrar aldı. Ve yüksek sesle ‘bunlardan daha var mı trende’ diye diğer arkadaşına seslendi. Kısa zamanda bu konumda olanların pasaportları memurun elinde toplandı. 10-15 rengarenk pasaport memurun elinde toplandı, memur istasyondaki merkez büroya yöneldi. Tabii tüm pasaportların fotokopileri alındı, FAC Anayasayı Koruma Örgütüne gerekli bilgi anında verildi. (Burada TKP örgüt bürosunun kongre güvenliğini ne kadar ciddi ele aldığı görülüyordu. TKP 6. Kongre delegelerinin bir kısmının Çekoslovakya’ya FAC’deki en gerici eyalet, Franz Josef Strauss’un eyaleti üzerinden geçişi öngörülmüştü. (abç))
15-20 dakika sonra memur elindeki pasaportlarla geri geldi; bunları dağıtırken ‘şimdi sizi Çekoslovakya’ya sokmayacaklar, geri çevirecekler, ben de sizin hepinizi dönüşte burada gözaltına alacağım’ şeklinde tehditler savurdu. Tabii memurun arzusu olmadı. Daha sınırda Çekoslovakya KP’sinden sorumlu yoldaşlar bizi bekliyordu. Böylece TKP 6. Kongre delegelerinin bir bölümü olaylı bir şekilde Prag’a gelmiş oldu.
Prag’da iki veya üç gün, TKP 6. Kongresi’ni, Birlik-Yasallık ve Türkiye Demokrasi Güçleri ile dayanışma, kurulacak TBKP’nin program ve tüzüğü üzerine çalışmalarımızı bitirdikten sonra TBKP 1. kuruluş kongre delegeleri olarak Moskova’ya uçtuk. TKP 6. Kongresi’ne katılan delegelerin bir kısmı Moskova’da yapılan TBKP’nin kuruluş kongresine katılamadılar. Çünkü TİP ve TKP delege sayıları daha önceden belirlenmişti. Prag’dan geldikleri ülkelere geri döndüler. İyi hatırlıyorum politik göçmen olarak Batı Almanya’nın Krefeld şehrinde yaşayan Müslüm yoldaş geri döneceğini duyduğu zaman çok üzüldü. Gittiğimiz yerde TİP’li yoldaşlar da kendi kongrelerini yapmış, her iki parti de, kendi içinde, TBKP’de birlik kararını almıştı. Burada iki veya üç gün kalarak TBKP 1. Kongresi’ni tamamladık. Daha evvel Kutlu yoldaş Türkiye’ye dönmeden önce yapılan plenumda, TBKP 1. Kongresi’nde oluşturulacak MK ve PB üyeleri belirlenmişti. Ben de TBKP 1. Kongresi’nde MK üyeliği görevini üstlendim. Bu görevim TBKP’nin legal kurulduğu 1990 yılına kadar sürdü.
FAC’nde, yerel parti örgütlerinin birleşmesi ve FAC düzeyinde faaliyetlerin yönetilmesi için 1989 Şubatında bir konferans düzenlendi. Yerel parti örgütleri kendi konferanslarını yaparak ilk defa kendi yöneticilerini seçtiler ve merkezî konferans delegelerini belirlediler. 1989 Şubatında Ruhr’da yapılan konferansa 102 delege katıldı. Bu konferansta faaliyetlerimiz tartışıldı, 19 kişilik yeni yönetim seçildi. Yeni yönetimin seçilmesi bir hayli ilginç oldu. ‘Yeni bir tüzük ve yeni bir uygulama’ nedeniyle, seçime katılanların yarısından bir fazla oy alan organa seçilebiliyordu. Bu çerçevede önerilen 19 isimden iki kişi, gerekli 50 oyu alamadı. Seçime 98 yoldaş katılmıştı. Eski yönetimin önerdiği listeye ilaveten bir veya iki yoldaş daha önerilmişti. İki veya üç tur daha seçim yapıldı, ancak ondan sonra sonuca ulaşılabildi. (Bu 19 yoldaşımın parti isimleri, bazılarının da kendi isimleri bant kayıtlarında bulunuyor.) Bu işlemlerin sonrasında parti örgütleri, Sargın ve Kutlu ve Türkiye Demokrasi Güçleriyle yoğun bir dayanışma hareketi içine girdiler.
Bir taraftan da Batı Avrupa’daki politik faaliyetlerimiz nasıl olacak sorunu tartışılıyor, çok değişik uçlarda fikirler ortaya atılıyordu. Partinin içinde bazı yoldaşlarda, ‘yenilikçilikte şampiyonum’ anlayışı gözlemleniyordu. Perestroika-Glasnost’a herkes sahip çıkıyor, farklı uçlarda yorumlar da dahil, her yoldaş bir şeyler dile getirmeye çalışıyordu.
Burada bir örneği özel olarak belirtmek isterim; 70’li yılların sonunda tanıştığım Stuttgart bölgesinden Ali Gürsu yoldaşla ilgilidir. Kendisi TKP içinde fedakâr, yürekli, kendisine bir görev verildi mi gözün arkada kalmayacağı yoldaşlarımızdan biriydi. Gecesini gündüzünü işçi sınıfı davasına adamış bir yoldaştı. Ancak son derece sekter bir tavır izlerdi çevresindeki yoldaşlarına. Çevresindeki yoldaşlardan en az kendisi kadar faaliyetlere katılmasını bekler, bunu da göremeyince son derece sinirlenirdi; parti toplantılarında, yoldaş, bunlar (yoldaşları göstererek) Almanca olarak ‘Freizeit devrimcileri, yani ‘bunlar boş zamanlarında devrimcilik yapıyorlar’ diye yakınır, yoldaşlarını ağır bir dille eleştirirdi. Kendisine ikili konuşmalarımızda yoldaşlarımızın faaliyetlere farklı biçimde ve zaman dilimi içinde katılmasının böyle yorumlanmaması gerektiğini defalarca anlatmıştım. Ali Gürsu yoldaş beni dikkatle dinlerdi ve bana karşı son derece saygılıydı. Bu, karşılıklı bir saygıydı. Bu konuşmalar 1985-86 senelerinde geçen konuşmalarımızdı. Birdenbire Ali Gürsu yoldaş yenilenmenin–açıklığın-değişimin bayraktarlığını üstlendi. Yani insanlarımızın bir bölümü bir uçtan bir uca savruluyordu. İnsanlarımızın bir bölümünde ‘ben yenilendim, diğerleri eskide kaldı’ anlayışı yaygınlaşmaya başladı.
(s. 124-127)

Tüm bu alıntılara bakınca, ömrü boyunca inandığı dava uğruna mücadele eden bir insan portresi görüyoruz. Feridun Gürgöz, Türkiye Komünist Partisi’ni, parti örgütlerinin en büyüğünün bulunduğu Almanya’da temsil etmiş arkadaşlarımızdan birisi. Kitapta bir açıdan bakıldığında tarih anlatılıyor. Diğer açıdan bakarsak, tarihi değil, günceli anlattığını bile iddia edebiliriz. Çünkü, o kadar yakın bir tarihten bahsediliyor ki. O dönemi yaşayan insanlarımızın büyük bir çoğunluğu henüz hayatta. Hepsi yıkımı, ihaneti birlikte yaşadı. Bilindiği gibi, partinin yurt dışı örgütleri hâlâ o yıkım döneminin etkilerini üzerinden atamadı.
Ama, yeni yetişen kuşaklar eskinin tüm olumsuzluklarının bilincinde olarak yeni insan yaratmak, sosyalizme giden yolu bugünden döşemek niyetindeler. Parti, o dönemi yaşayan insanlarımızı da kucaklayacak, onları yeniden heyecanlandıracak ve bu kez yıkılmayacak bir örgüt yapısı ve yıkılmayacak bir ülke inşa etmeyi başaracak.
Kapitalizmin insanlığa verebileceği hiçbir şeyin, ama kelimenin gerçek anlamıyla hiçbir şeyinin olmadığının bir kez daha anlaşıldığı bu günlerde, işçilerin, emekçilerin kuracağı bir ülke yaratmak temenniden öte zorunluluk haline geldi. Feridun Gürgöz’ün kitabını bir de bu gözle okursak, tarihten masallar değil, geleceğimizi şekillendirecek bir belge bulmuş oluruz.

Saat Geri Dönmüyor
Feridun Gürgöz
Tüstav Yayınları, Nisan 2007, 176 sayfa
 
Yazarın Diğer Yazıları
 11 Eylül'ün İkinci Yıldönümünde
 4857 Sayılı İş Kanunu
AMELE PAZARI KURULDU

 MODERN AMELE PAZARI
 YÜRÜYÜŞTE BİR ARA DURAK: 3 KASIM 2002 SEÇİMLERİ
 KOVADİS SİP DEMİŞTİK
 EMPERYALİST SAVAŞA KARŞI
 CENNETİNİ KAYBETMEYEN ŞAİRİMİZE DAİR
 SITKI COŞKUN'UN ARDINDAN: POLİTİKANIN PİRUS'U
 GEÇMİŞTEN BUGÜNE SEÇİMLER
 MART AYI BİZİ ANLATIR

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS