Sosyalist Dergi: 26 |  ÜRÜN |
TKP’liler Buluşuyor 15’leri Anma Etkinliği

 


Ürün Sosyalist Dergi olarak geleneksel hâle getirdiğimiz “TKP’liler Buluşuyor-Dünü Bugüne Bugünü Yarına Bağlayalım-Onbeşleri Anma Etkinliği”, bu yıl Makine Mühendisleri Odası’nın İstanbul şubesinde, 1 Şubat Pazar günü yapıldı.

Bekir Karayel yoldaşımızın açılış konuşmasının ardından başlayan “Dünya Kapitalist Krizi, İşçi Sınıfı ve Olasılıklar” konulu panelin konuşmacıları Çalışma ve Toplum Dergisi genel yayın yönetmeni ve iş hukukçusu Murat Özveri ile öğretim üyesi İsmail Kaplan’dı.

Konuşmacılarımızın sunumlarını emek mücadelesine mütevazı bir katkı olması amacıyla yayınlıyoruz.


Açılış Konuşması

Bekir Karayel

Hepinize merhaba!

Değerli yoldaşlar!

Kendimden bahsetmeyi pek sevmem; ama bugün burada prensibimden ufak bir fedakârlık yaparak, sizlere nasıl komünist olduğumdan bahsedeyim istedim. 1933 senesinde Almanya’da iktidara gelen Adolf Hitler’in benimsediği militarist politikasına karşı olan Alman Esperantistlerin barış eğilimlerinden ötürü Almanya’da Esperanto’nun yasaklanmasını protesto etmek için, Varna’da devam etmekte olduğum Almanca kursunu terk edip Esperantistlerin peşine takıldım. Takılmakla iyi ettiğimin de sonradan farkına vardım. Beni oraya götüren, bana her zaman yakınlık gösterip benimle ilgilenen Oryanos adındaki arkadaşım koluma girerek “Gel Bekir. Almanca öğreneceğimize Esperanto öğrenelim.” dedi. Oraya gitmekle yalnız Esperanto öğrenmekle kalmadım, Esperanto’nun ideolojilerini de öğrenmiş oldum. Öğrendiğim de iyi oldu. Zira Esperanto sayesinde birçok ülkeyle mektuplaşarak dünyayı da tanımış oldum. Daha önemlisi de başta Oryanos olmak üzere, Komünist Gençlik Teşkilatı üyesi olduklarını sonradan öğrendiğim daha başka gençlerle de tanışmıştım. İşte bu gençlerle olan arkadaşlığım çok geçmeden yoldaşlık ilişkilerine dönüştü. Maksim Gorki romanlarından başlayarak, bilimsel kitapları okuyarak; felsefe nedir, insan dilinin meydana gelmesi ve gelişmesi nasıl olmuştur, halk nedir, millet nedir, demokrasi düşüncesinin dünü ve yarını nedir, madde nedir gibi konularda bilgi edindim ve ben de komünist oldum.

Daha sonra daha başka komünistlerle tanışarak, konuşarak gelecekte bir komünist düzenin kurulacağına olan inancım günden güne kuvvetlendi. Hâlâ neden komünist olduğuma gelince: TKP üyesi olup, bir partizan olarak başladığım çalışmaları burada uzun uzun anlatmak mümkün değil. Sadece, en sonunda yayınlanabilen Ürün Dergisi’nden, oluşturulabilen Ürün çevresinden ve kurulan Tüm İlerici Gençlik Derneği’nden kısaca bahsetmekle yetineceğim. Ürün çevresinde toplanan, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının kurmuş oldukları Türkiye Komünist Parti’sinin gerçek savunucuları olan Türkiye Komünistleri ile TÜM-İGD’li gençlerin büyük bir özveriyle sürdürdükleri çalışmalarını gördükçe benim komünistliğim iyice pekişmiş olduğu içindir ki, bugün de hâlâ komünistim.

Değerli yoldaşlar!

Yukarıda bahsettiğim konular hakkında söyleyebileceğim çok şey var ama buranın zaman darlığı, benim de enerji ve kuvvet noksanlığım bakımından “Yarınlar bizimdir yoldaşlar!” diyerek konuşmamı bitiriyorum.


Türkiye’de Kriz, İşçi Sınıfı ve Yeni Mücadele Olanakları

Murat Özveri


Son krizle ilgili olarak, kriz var mıydı, yok muydu? Krizin nedenleri neydi, nelerdi, nasıl gelişti? Bunlara girmek istemiyorum; ama özellikle, ben Kocaeli’den, bir işçi kentinden geliyorum. Krizin olup olmadığı tartışması artık Kocaeli’de bir lükse dönüştü. Çünkü insanlar her gün onlarla, otuzlarla, kırklarla, ellilerle sokağa atılıyorlar.

Bu ilk kez olmuyor. Sendikalarda geçen 22 yıllık meslek hayatımda başka krizler, başka sokağa atılmalar da gördüm, yaşadım. Bunlara karşı karınca kararınca mücadele etmeye çalıştık. Ama bu kriz diğerlerinden birçok boyutuyla farklılıklar gösteren bir kriz olarak karşımıza çıktı. Ağırlıklı olarak bu farklılıkların altını çizmeye çalışacağım.

Bu krizde işçilerin içerisine düşürüldüğü çaresizliğe değinmeden önce temel bir önermede bulunmak istiyorum. Şu önermeme herkes katılıyordur; krizin bedelini işçiler, emekçiler ödüyor. Bu bedel nasıl ödeniyor? Bedeli ödeyen işçiler gerçek anlamda kim? Her işçi aynı oranda bedel ödüyor mu? Böyle bir ayrım yapmak ne kadar doğrudur? Konuşmamın ana temaları bu çerçeve üzerinde dönecek.

Şimdi bir otuz yıl kadar geriye gitmek gerekiyor. Çünkü krizin bedelinin işçilere ödettirileceği bir sistemi (kapitalist bir sistemde aksini düşünmek pek mümkün değil ama, krizin bütün bedelleri azaltılabilir, sınırlandırılabilir, ileri yayılabilirdi ama yayılmaması için bence son otuz yıl içerisinde hukuki alt yapıyı inanılmaz bir incelikle adım adım ördüler) oturtmak için, bedel ödemeye karşı duramayacak bir sınıf meydana getirdiler ve hukuk bu yolda inanılmaz akılcılıkla kullanıldı.

80’li yılların ortalarından sonra iş hukuku alanında en çok tartışılan üst kavram esneklikti. Bu üst kavramın alt başlığı içerisinde hem hukuki normları, hem de sınıfın kendisini yeniden dizayn ettiler. İşte bu dizayn ediliş bugünkü krizde sermayenin gayet rahat bir şekilde ufak tefek bir takım ek tazminatlar ödeyerek insanları sokağa atmasının olanaklarını da yarattı. Esnekliği önce adeta kapitalist sistemin ortadan kalkmasıymış gibi, işçilerin üretim sürecinde yabancılaşmasını ortadan kaldıran, üretim sürecine katılmasını maksimuma çıkaran, işçinin bu katılım oranında kendisine güvence sağladığı yeni bir sistem diye sundular. Bunun ideolojik alt yapısını oluşturmak için özellikle dünya literatüründen çeviri bir takım metinlerle (ki kutlamak gerekir başarılı bir sınav verdiler bu alanda!), bu çeviri metinleri tekrarlayan Türkiye’deki iş hukuku öğretisinden akademisyenlerle bu işi ince ince hem sendikalara, hem işçilere kabul ettirmeye başladılar.

Özeti şuydu: İlk itirazı iş hukukunun temel amacına -yani sosyal korumaya- yaparak başladılar. Hukuki mevzuatta ne kadar sosyal koruma getirilirse o kadar güvencesizlik yaratırsınız dediler. İşçilerin gerçekten kendilerini koruyabilmelerinin, üretim sürecinden yararlanmalarının bir tek gerçekçi yolu vardır o da işçinin işletme açısından kendini vazgeçilmez kılmasından geçer, dediler. Siz korumayı getirdikçe maliyetleri artırırsınız. Bu maliyetlerden kaçmak isteyen işverenler de işçi çıkarmaları hızlandıracaktır, dediler. 19. yüzyılın vahşi kapitalizmi artık günümüzde yok, o tür işverenler de günümüzde yok, dediler. 19. yüzyılın vahşi kapitalizmine karşı geliştirilmiş olan işçiyi koruma ilkesi yerini işletmeyi koruma ilkesine bırakmıştır, dediler. İşletme korunduğu sürece işçiler korunur dediler. Bunları demeleri gayet doğaldı ama bu dediklerine sınıfın ağırlıklı bir kesimini, hatta bazı sendikaları da inandırdılar. Özellikle 90’lı yılların başında toplam kalite diye bir yöntem ortaya attılar. Toplam kalitenin nasıl olacağını anlatmak ve bu sürece işçilerin katılmasını sağlamak için, ülkemizdeki bazı sendikacıları Japonya’ya götürüp toplam kalite eğitiminden geçirdiler. Bunlardan bazıları bir süre sonra ayıldılar ama iş işten geçmişti artık, sistemin içine girmeye başladılar.

Bir süre sonra -çok uzun bir süre değil 90’lı yılların ortalarına geldiğimizde- Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu örnek bir işletme modeli yayımladı. Esnek, örnek bir işletme modeli. Bu modele baktığınızda ilk halkayı çekirdek iş gücü diye çizmiş olduklarını gördük. Çekirdek iş gücü fonksiyonel esnekliğe sahip olarak belirtilmiş. Bunun etrafında birinci derece çevresel iş gücü diye, sayısal esnekliğe sahip ikinci bir halka yer aldı. Hemen altında, ikinci derece çevresel iş gücü var. Bunlar hem sayısal, hem fonksiyonel esnekliğe sahip. Ve onun altında da yevmiyeciler, stajyerler, çıraklar diye alt bir istihdam başlığı altında tutulabilecek yeni istihdam türlerini sıralamış olduklarını gördük. Şimdi çekirdek iş gücü dedikleri birinci halka, fonksiyonel esnekliğe sahip. Bunun altını çizmek lazım. Yani ben kağıt makinesi ustasıyım, sadece kağıt makinesinde çalışırım deme özgürlüğü elinden alınmış, işletme içerisinde ne iş verilirse onu yapabilecek şekilde yeniden formatlanmış bir işçi tipi. Fonksiyonel esnekliğin içini bu şekilde doldurdular. Çevresel iş gücü, birinci derecede çevresel iş gücü olarak ise alt işveren ya da taşeron diye tanımlanan bir ikinci parçalama noktasına getirdiler. Sayısal esneklik, yani işverenin istediği zaman istediği koşullarda rahatlıkla işçi çıkartıp alabileceği bir esnekliği de sayısal esneklik diye adlandırdılar. Üçüncü çevresel iş gücü ise -ki her krizde ilk darbeyi yer- üretimin esnekleştirilmesi mantığına bağlı olarak ana firmanın etrafında oluşturulmuş kobiler, “Anadolu Kaplanları” diye cilalanan küçük işletmelerde yararlanılan işçilerden oldu.

Bugün, somut konuşalım, Ford üretimi durduruyor, işçileri ücretsiz izne çıkarıyor. Belki de sınırlı sayıda işçi çıkarıyor ama Ford’a üretim yapan benim bildiğim yüz seksene yakın kobi niteliğinde, tedarikçi firma diye adlandırılan firmalar var. Bu firmalarda çalışan işçilere ne olduğunu kimse bilmiyor. Ford üretimi durduğu andan itibaren onlar da ilk iş olarak işçilerini sokağa attı. İlk darbeyi tedarikçi firmalarda çalışan işçiler aldı. Tekrar söylüyorum bunlara ne olduğunu, başlarına neler geldiğini kimse bilmiyor. Hiçbir sahipleri yok. Bir takım belgeler imzalattılar önceden. Örneğin şöyle söyleyebilirim. Bu da çok somut bir olay. İşçi işten çıkarılıyor, ihbarname imzalatılıyor ve deniliyor ki “ayın ortasında ödeme yaparsak maliye bizim peşimize düşer, ay sonunda gelin ödemelerinizi yapacağız ama bu ihbarnameyi de imzalamak zorundasınız” deniliyor. İhbarname imzalatılarak işçi sokağa bırakılıyor. Ay sonu dediği de, işçinin işe iade davası açması, ayrıca yasal bir takım haklarını araması için gerekli süreler. Bu sürelerin bitimine kadar işçiyi iki cami arasında beynamaz bir vaziyette bırakıyorlar. Amiyane tabiriyle tam anlamıyla sokağa atıyorlar. 2001 krizinde de bu kesim böyle bir sorun yaşamıştı. Hatta 99 depreminde de öyle yaşamıştı. Büyük ana firmalar, örneğin Hyundai, hiç işçi çıkarmamakla övünüyordu 99 krizinde; ama Hyundai’nin ana fabrikasında zaten 400 kişi çalışıyordu. Bir otomobil üretmesi için Hyundai’nin çalıştırması gereken işçi sayısı yaklaşık 2.600 kişidir; öteki 2.200 kişiye ne olduğunu hiç kimse bilemedi. Ne sendikalar, ne çalışma bakanları, ne de bir başkası bildi.

İş gücünün bu şekilde parçalanması sadece bir parçalanma anlamını taşımıyordu. Bu parçalanma üzerinden Hindistan’daki kast sistemine benzer bir denetim mekanizması da kurdular. Bu denetim mekanizması özünde beyaz yakalı diye adlandırılan ve özellikle 90’lı yıllardan itibaren işletmeyle kendisini özdeşleştirmiş olan, işletmenin gücünü kendi gücü zanneden ve kendisine işçi denilmesinden dahi nefret eden, daha çok yüksekokul mezunu, üniversite mezunu, endüstri mühendisi, makine mühendisi, hatta mimar ve benzerlerinden oluşan bir işçi grubu. Bu grup fikir olarak, aidiyet noktası olarak işletmeyi benimsedi. Gecesini gündüzüne katarak, işletme varolduğu sürece ben de varım anlayışına inanarak, iman ederek, işletmelerdeki yerini konumladı. Hatta hoşlarına gitsin diye patronlar onlara işçi bile demediler. Onların hemen altında yer alan daimi kadrodaki işçilere ise -o fonksiyonel esnekliğe sahip, daimi kadrodaki işçilere- göreceli olarak yüksek ücretler ödendi. Örgütlenmelerine de ses çıkarılmadı. Ama bu örgütlenme % 51 sendikası seviyesindeyse razı olundu.

%51 sendikasıyla kastım şu: o karmaşık yasal süreç içerisinde ancak işyerindeki belli sayıdaki işçileri alabilecek kadar üye yapmasına izin verilen ama hiçbir zaman etkili bir grev yapacak güce ulaşmasına da izin verilmeyen sendikalar. Ben bunlara %51 sendikası diyorum. Kapsam maddeleriyle, sendika camiasında çalışan arkadaşlar iyi bileceklerdir, bu beyaz yakalıların sendikal örgütlenmeden uzak durması sağlanır. Zaten kendisini işletmeye ait hisseden, işletmeyi kendisininmiş gibi gören bu grup da hiçbir zaman örgütlenmeye sıcak bakmadığı gibi -yanımda getirdim, Kütahya Sulh Ceza Mahkemesi’nin çok ilginç bir kararı var- örgütsüzleştirmenin de başını çekti. İşveren, bir beyaz yakalıya, işyerinde örgütlenme başladığında, işyerinde sendikasızlaştırma görevi veriyor. O da biraz abartıyor. Baskıları artırdığı zaman hakkında suç duyurusunda bulunuluyor. Kendisini “Ne yapayım bana böyle bir görev verildi. Hatta yeteri kadar işçiyi sendikasızlaştırmadığım için işveren benim iş akdimi de feshetti.” diye savunuyor. Onun bu ifadesini savcı suçun ikrarı olarak görüyor. Mahkeme de aynı şekilde görüyor ve ceza alıyor. Ceza ertelenmiyor da para cezasına çevriliyor. Bu tipik bir olaydır ve ilktir. İlk kez böyle bir olay nedeniyle ceza alınıyor. Bir benzer olay Sabah gazetesinde meydana geldi. Ne acıdır ki, bir dönem komünist hareketin içinde de yer almış ama, beyaz yakalı olarak Sabah’ta çalışan bir grup, aynı sendikasızlaştırma olayına orada başladı şu anda. Haklarında iddianame düzenlendi. Dava ne aşamada bilemiyorum ama iddianame elimde.

Daimi kadrodaki işçiler ise sendikalılar ve sendikayla olan ilişkilerini, sendikanın kendilerine sağladığı “akçalı” haklarla sınırlı bir sendikal ilişki çerçevesi içinde tuttular. Hiçbir zaman derinlemesine örgütlülüğün içerisine girmek gereksinimi duymadılar. Hiçbir zaman sendikal yapıyı da sorgulamadılar. 4 ikramiyeme dokunmuyorsa, biraz da zam alıyorsa o sendika iyidir diye özetleyebileceğimiz bir tutum benimsediler. (Tabii bu genellemeler içerisinde ayrık gruplar vardır, onları peşinen kabul ediyorum. Her genelleme elbette bir eksik içerir, ama genel tablo buydu.)

Bu çekirdek kadrodaki işçiye dediler ki: “Sen zekisin, sen akıllısın, yeteneklisin. Yetenekli olduğun için seninle aynı makinenin başında aynı işi yapan alt işverenin işçisinden daha fazla ücret alıyorsun.” Alt işveren işçisinden daha yetenekli olduğunu kendine de kanıtlamak isteyen daimi kadrodaki işçiler, alt işveren işçisini ezmeye başladı. Kocaeli’de yapılan bir araştırma alt işveren işçilerin, işverenlerinden daha çok daimi kadroda çalışan işçilerden korktukları, ürktükleri sonucunu çıkardı. Öyle alt işveren sözleşmeleri yapıldı ki, örneğin Pirelli’de, daimi kadrodaki işçiyle alt işveren işçisinin aynı kapıdan girmesi, aynı saatte çay molası vermesi, aynı servis aracına binmesi yasaklandı. Bırakın bu yasaklamayı, yine Kocaeli’de yaşanmış bir olaydır: Sakarya’dan gelen servis aracına alt işveren işçilerin bindirilmesine özellikle daimi kadrodaki işçiler karşı çıktı. “Biz onlarla aynı servis aracına binmeyiz.” dediler. Kocaeli Üniversitesi’nin servis aracında dahi şöyle bir hiyerarşi oluştu, ilk olarak memurlar oturuyor, onun arkasında daimi kadrolu işçiler, yer varsa alt işçiler oturuyor.

Şunu anlatmaya çalışıyorum, bu sosyal ilişkilerde de bir parçalanmayı, bir farklılaşmayı getirdi ve buna inandırıldılar. Hatta yine yargıya yansıyan bir olaydır. Küçücük bir hatasında daimi kadrodaki işçinin iş sözleşmesini sona erdirdi işveren ve dedi ki: “Git alt işveren yanında başla, liyakatini kanıtlarsan seni tekrar kadroya alacağım.” Burada daimi kadroda çalışan işçiye verilen mesaj çok nettir. En küçük bir hatanda yerin iş gücü piyasasının en alt basamağı alt işveren olacak, sakın hata yapma demektir. Ve iş gücü üzerine, sözüm ona işletmeler demokratikleştirilirken, inanılmaz bir denetim mekanizması kuruldu. Hatta bu denetim mekanizması maliyeti en az olan ama denetimi maksimize etmiş bir sistem hâline dönüştü.

Alt işveren işçileri ise orada tam bir trajedi yaşadılar. Mülkiyetsiz işverenlik diye bir kurum çıktı. Bunun altını ısrarla çiziyorum, bakın! Bu krizde en çok başımızı ağrıtan konulardan bir tanesi: mülkiyetsiz işverenler. İşçi, alt işverenin işçisi olarak görünüyor kayıtlarda. İşletme, işletmenin sahibi olduğu sermaye grubunun ortağı olduğu finansal kiralama şirketinden lizing (leasing) aracılığıyla kiralanmış. Bunun hukuki sonucu şu. Fabrikalar makineyi alıyor. Özellikle yeşil sermayede çok ustaca yapıyorlar bunu. O sermaye grubunun lizing firmasına satıyor. Sattığı malları bu kez finansal kiralama sözleşmesiyle kendisi devralıyor. Devraldığı andan itibaren isterse SSK alacağı olsun, isterse devletin alacağı olsun -ki bunlar imtiyazlı alıcılardır- isterse işçi alacağı olsun, işverenin aldığı o işletmeye icraya gelindiğinde lizingli malları ayırıyorlar ve kimse dokunamıyor. 5 yıl süreyle kimse dokunamıyor. Bu nedenle ben mülkiyetsiz işverenlik diyorum. Onun içerisinden, (hani matruşka denen Rus bebekleri vardır ya, her bebeğin içinden başka bir bebek çıkar) matruşkalara benzer tüzel kişilik yapıları çıktı. Reklamlarda görüyorsunuz adını vermemde bir sakınca yok: DYO. Siz hep o boya markasını DYO olarak biliyorsunuz ama o DYO işçileri hiç adını duymadığınız başka bir firmanın işçisi olarak görünüyor. Lever işçileri iki bine yakın işçi, hiç adını bilmediğiniz bir başka firmanın işçisi oluyor, kendileri de bilmiyorlar. Dolayısıyla mali sorumluluğu da sıfırlayacak bir zemin yarattılar.

Şimdi biz diyorduk ki, esneklik, özünde, işçi sınıfının işverenlerin karşısında örgütlü olarak durmasını sağlayan unsurların ortadan kaldırılmasıdır, işveren üstünde örgütlülüğün getirdiği tüm baskıların kaldırılmasıdır. Asgari ücretin altında da sözleşmeler yapabilmek, ücrette esneklik diye sunuldu. Bunları hep TİSK’in işverenlerinden özetleyerek söylüyorum.

Bu yapıyla biz 2001 krizine ve bugünkü krize girdik. Bugünkü krizin farkı da burada belirginleşti. Darbeyi önce tedarikçi firmadaki işçiler gördü. Sonra alt işveren işçileri gördü. Sonra daimi kadrodaki işçilere doğru gelmiyor, orda duruyor dediler. Hatta yine sendikacı arkadaşlar hatırlar. DİSK’e bağlı bir sendikanın örgütlediği taşeron işçiler işten atıldıkları için 80 gün bir fabrikanın kapısında direniş yaparlarken yine DİSK’in örgütlü olduğu daimi kadrodaki işçiler 80 gün boyunca bir gün dahi, ne sendikacısı ne işçisi, onların yanına gelmedi, onların durduğu kapıya uğramadı, onları yok saydı. Hatta onlara kızdılar. Kalabalık duruyorlar, çadır kuruyorlar vs. diye. Çünkü sanıyorlardı ki kendileri işletmeydi, işletme kendileriydi. Hiçbir krizde onlara kimse dokunmayacaktı!

İşte 2008 krizi onlara da dokunmaya başladı. Daimi kadrodaki işçiye de dokunmaya başladı. Orada da durmadı, beyaz yakalılara da dokunmaya başladı. Ve bu beyaz yakalılarda, (daimi kadrodaki işçi en azından “atıldım, bu bana haksızlıktır” vs. diyebiliyor) onların ruh hâlinde bir yaralanmaya yol açtı. Bizzat bana gelip söylediklerini aktarıyorum: “Ben balayımı kesip gelmiştim, işleri yarım kalmasın diye. Ben gecemi gündüzümü verdim, bu bana ihanettir.” Ruh hâlleri bu. Herkes işten atılabilir ama biz nasıl atılırız. Biz işletmeydik. Bize bu ihanettir demeye başladılar.

Ben bunu şöyle özetliyorum. Artık bu süreçte kafelerden kahvelere doğru bir geri geliş başladı. Çünkü kafeler beyaz yakalıların ruh hâlini, ideolojik yapılanmalarını çok iyi sembolize ediyor diye düşünüyorum. Büyük alışveriş merkezlerine kurulmuş olan kafelerde hiç kimseyle göz teması kurmaksızın bireysel olarak çayınızı kahvenizi içersiniz. Orada kahve çay içmeyi de bir ayrıcalık olarak görür, kalkıp gidersiniz. Bir mahalle kahvesindeki mahallelilik ruhu yoktur, bir sosyal dayanışma yoktur. Bir mahalle kahvesinde en azından bir cenazeye davet gelir, gitmek zorunda kalırsınız. Böyle bir dertleri de yoktur. O kadar çok kendilerini işletmeye ait hissediyorlardı ki, politikleşmenin kendisiyle alay etmeye başladılar. Buna ilişkin mizah dergileri, televizyon programları çıktı. Hiçbir şeyin tesadüfi olmadığı bugün çıkıyor. Hayat Bilgisi dizisinden hatırlıyorum. Bir solcu tipi “son tahlilde” diye karikatürize edildi, politikleşmeyle alay edildi. Kurtlar Vadisi dizisiyle memleket gerçeğini öğrendiler. Avrupa Yakası ile de eğlendiler, uzun bir süre. Annelerinin babalarının kılığına kıyafetine, bir önceki kuşağın politizasyonuna, sosyal dayanışmasına dudak büktüler, onlarla alay ettiler.

Kısmen 2001 kriziyle, ama bugün önemli bir şekilde, alay ettikleri kuşağın dayanışma noktalarına gereksinim duymaya başladılar. Babalarının evinde oturmaya başladılar. Annelerini, çocuklarına bakmaya çağırmaya başladılar. Bir anda ayakları suya erdi, ermeye başladı. Şok içerisindeler, birincisi bu. İkincisi, daimi kadrodaki işçiler ilk kez sendikalarına itiraz etmeye başladılar. Bugün sendikal hareket krizi mrizi bırakmış kendi işçisiyle kavgalı. Sendikacı işten attırıyor. Dolayısıyla bu krizin diğerlerinden bir başka farkı daha çıktı. Sendikalı hem krize karşı mücadele edecek, hem de sendikasına karşı da mücadele edecek. Mücadele etmek zorunda olan bir işçi kesimi çıktı karşımıza. Daimi kadrodaki işçiler şu soruyu sormaya başladılar. Neden biz altmış kişi atıldık? Neden 100 kişi atıldık? Ve bu soruya yanıt olarak, doğru ya da yanlış, biz sendikaya muhalifiz de o yüzden demeye başladılar. Ve bunun da önemli bir gelişme olduğunu düşünüyorum.

Hukukçu kimliğimle söylüyorum ve net söyleyeceğim, çünkü köşeli gelebilir size. Türkiye’de eğer bugünkü yasal sistemi veri alırsanız, bugünkü sendikaları veri alırsanız, bu krizde bırakın işçi hareketini, işçilerin işlerini korumaları, hatta işten çıkarılanların hukuki alandaki bir takım kazanımlarını alması dahi mümkün değildir. Çünkü eğer verili yasaları, bugünkü yasal sistemi alırsanız Türkiye’de sendika hakkının hiçbir güvencesi yoktur. Hatta sendika hakkı tanınmamıştır. Grev hakkı tanınmamıştır.

Politik bir söylem olarak söylemiyorum, hukuken de böyledir. Neden? Kısaca onu açayım. Uluslararası tüm belgelerde sendika hakkı, grev hakkı gibi kendi kendine yardım ilkesine dayanılan haklar, kendiliğinden kullanılabilir haklar olarak tabir edilir. Bu hukuki bir tabirdir.

Ne demek kendiliğinden kullanılabilir hak? Hiçbir izne, hiçbir başvuruya gerek kalmaksızın hakkın sahibi tarafından ve hakkın sahibinin öngördüğü zamanda kullanılabilecek olan haklardır. Ve yasal sistem eğer bu hakları tanıdığının iddiasında ise kendiliğinden kullanılabilir olmalarının önündeki engelleri ortadan kaldırmak zorundadır. Güvence getirecekse böyle. Aksi hâlde o, o hakkın özüne dokunmuş demektir.

Türkiye’de yasal sistem 2821 sayılı Sendikalar Yasası, 2822 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Yasası bu hakların özüne dokunmuş yasalardır. Bu yasalar çerçevesinde hukuken sonuç alıcı bir şey yapmak mümkün değildir. Bir kere işverenin karşısında yetkili olabilmeniz için, eğer işveren sizin yetki sürecinize itiraz ediyorsa iki buçuk yıl beklemek zorundasınız. İki buçuk yıl sendikaya üye olmuş ve işverenin de öğrendiği o işçiyi korumanız mümkün değildir. İşçi duramaz orada. Önüne ya istifa, ya sokak denildiği zaman istifayı seçecektir. Öyle de olur.

Daha iddialı bir şey söyleyeyim. Son on beş yıl içerisinde işverenin dolaylı ya da dolaysız icazeti olmadan, en solundan en sağına kadar hiçbir sendikanın Türkiye’de örgütlenmeyi becermesi mümkün değildir. Bir biçimde işveren razı edilir. Bu razı edilme siyasi baskıyla olmuştur. Bu razı edilme, işletmenin bağlı olduğu holding grubunda bir takım ilişkilerle olmuştur. Bu razı edilme belki yabancı firmaların merkez ülkesindeki işçi hareketinin etkisiyle, uluslararası işçi hareketinin sağladığı olanaklarla olmuştur vs. ama mutlaka işveren ikna edilmiştir. İşveren ikna edilmeden örgütlenmek, bugünkü yasal sistem içerisinde, eğer bu sistemi veri kabul edersiniz olanaklı değildir.

Örneğin bu krizde Türk-İş’in verebildiği tek reaksiyon, bir kriz masası oluşturup haftalık bültenlerinde kendisine gelen işten çıkarma sayılarını kamuoyuna duyurmanın ötesine geçmemiştir. Yani tanınmayan sendika hakkını, tanınmayan grev hakkını yeterli kabul etmiş, kendini bu yasal sistemle sınırlandırmış bir sendikal yapı vardır.

Ama öbür taraftan yine hukuken ve yasal olarak bu sistemin tamamını, yani 2821 ve 2822’yi yok sayıp yeni bir sendikal örgütlenme kurmak hukuki anlamda mümkündür. Eski sendikacılar anlatırlardı. 1960 ile 1963 arasında “sendikalar yasal değildir, sizin yasanız yok” dediklerinde derlermiş ki; “evet, ama anayasa içiyiz. Yasa içi değiliz ama anayasa içiyiz.” Çünkü anayasada bu hak tanınmıştı.

Şimdi benzer bir konjonktüre geldik: bir takım etkinlikler varolan yasalara göre yasadışı, ama uluslararası mevzuata göre de yasal. Buna ilişkin olarak içtihat kararı da çıktı. 2004 yılında anayasanın 90. maddesini değiştirdiler. Temel insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerle iç hukuk çatışırsa öncelikle uygulanacak olan norm uluslararası sözleşmedir.

Çok somut çatışmalar yaşanıyor. Boğaziçi köprüsündeki işçiler memur statüsündedir, gişe memurları. Protesto eylemi yapıyorlar, geçen araçlardan ücret almıyorlar. Devlet, almadıkları ücreti maaşlarından kesiyor. İşçiler dava açıyorlar, davayı kaybediyorlar. AİHM’e gidiyorlar. AİHM “bu barışçıl toplu eylemdir, yasak değildir; verin işçilerin parasını” diyerek Türkiye’yi tazminata mahkûm ediyor. Biz bunu sendika camiasına anlatamıyoruz. Duyurmaya çalışıyoruz, bakın böyle bir AİHM kararı çıktı diye. Herkes duymamazlığa yatarken Fransa’da metro işçileri AİHM’in bu kararını örnek gösterip, metroda üretimi durduruyorlar.

AİHM’i bir tarafa bırakalım. Belediye memurlarına ilişkin yapılan bir toplu sözleşmede Danıştay önemli bir karar verdi. Dava yedi yıl sürdü ama, ilk kez ILO’nun 98 sayılı sözleşmesini referans alarak, iç hukukta olmamasına rağmen, “evet, bu imzalanan şey toplu iş sözleşmesidir” dedi ve ILO’yu referans gösterdi.

Bir başka gelişmeye de değineyim. Toplu görüşmelere yönelik kamu sendikalarının açtığı davada, yine AİHM “hayır, böyle toplu sözleşme olmaz, grev hakkı olmayan bir toplu sözleşme olmaz” dedi. Dolayısıyla uluslararası hukukun verdiği bir takım olanaklar çıktı karşımıza. AİHM kararları bizi bağlıyor.

Geliyorlar adamlar buraya, ben soruyorum Fransız sendikacıya: sizde greve çıkmak için işverene kaç iş günü önceden sendikanın haber vermesi gerekir? Çalışma genel müdürü orada, tüm bürokratlar orada, işverenler orada... çünkü uyum toplantısındayız. Fransız diyor ki, “o zaman bu grev olmaz ki.” Alman’a dönüp soruyorum: sizde yetki almak için hangi bakanlığa başvuruluyor, nasıl oluyor? “Öyle bir şey olmaz” diyor. Nasıl alıyorsunuz? “Etkili bir güç mü, değil mi ona bakılıyor.” Gidiyor işverenin karşısına oturuyor sendika. Hiçbir üyelik bildirmeden, ben sizin işyerinizde örgütlendim, etkili bir gücüm. İnanıyorsa işveren, masada toplu pazarlık başlıyor. İnanmıyorsa, sendikanın işletmeyi etkileyecek, üretimi önemli ölçüde durdurabilecek gücünün olup olmadığını görmesi için, indirin şarteli diyor sendika. Etkili bir güç olduğunu işverene orada kanıtlıyor ve muhatap oluyor. Dolayısıyla Türkiye’deki yasal kısıtlamalarla bir sendika olmaz ki diyor Avrupalı sendikacılar.

Bakın uluslararası muhataplarınız ve uluslararası hukuk Türkiye’de sendikal hakların olmadığını içtihat kararlarıyla açıklıyor. 1996’da ILO Aplikasyon Komitesi, Otomobil İş Sendikası’nın, şimdiki Birleşik Metal İş Sendikası’nın yapmış olduğu başvuruda, işyeri işgalini barışçı ve toplu eylem olarak nitelendiriyor. Dolayısıyla bakın, uluslararası hukukun yarattığı zeminde, yeni bir meşruiyet temelinde, yeni bir hukuk yaratarak bu krizde sendikal örgütlenmeyi de, krizin ortaya çıkardığı sonuçları da, bırakıyorum politik yanını, hukuki anlamda da savunabilmek bence olanaklı hâle geldi. Önündeki engel dansöz sendikacılar.

Bitirirken, tekrar başa dönecek olursak, beyaz yakalıların ayakları suya değdi. Bu önemli bir gelişmedir. Onun için de, artık “ben işçiyim” diyor. Biraz önce arkadaşımın okuduğu şiirde denildiği gibi “hava döndü, işçiden, işçiden esiyor yel”. Kafelerden kahveye doğru bir geliş söz konusu. Daimi kadrodaki işçi, alt işveren işçisinin gözünün içine bakmaya başladı, utanarak da olsa, mahcubiyetle de olsa bakmaya başladı. Yani sınıfın parçalanmışlığı ortadan kalkıyor. Bu gelişmenin önemli sonuçları olacaktır.


Kapitalizmin Krizi ve Siyasal Sonuçları

İsmail Kaplan


Kapitalizm en iyi hâlinde bile sömürüye dayanan, baskıya dayanan, işsizliği sürekli kılan, doğayı sürekli olarak kirleten, şehirleri, köyleri yaşanmaz hâle getiren ve savaşlara yol açan bir sistemdir; en iyi hâlinde bile berbat bir sistemdir. Ama kapitalizm krize girdiğinde çok daha kötü hâle gelir. Çünkü işsizlik artık dayanılmaz boyutlara ulaşır, çok geniş toplum kesimleri, emekçilerin büyük kısmı artık kendi hayatlarını idame ettirecek olanaklardan bile yoksun kalır. Bolluk içinde yokluğun yaşandığı bir sistem bütün anlamsızlığıyla sırıtır. Çalışmak isteyenler vardır, çalışamazlar. Çalışamadıkları için ürünleri satın alamazlar. Öbür tarafta ise satılamayacak kadar ürün yığılmış, birikmiştir. Bolluk denizinin içinde insanlar ihtiyaç duydukları ürünlere ulaşamazlar.

Kapitalizmin sözcülerinin de çok net olarak söylediği gibi kapitalizm krize girdi. Kapitalizmin bu seferki krizinin çok derin olduğuna, kısa sürede bu krizden çıkış olamayacağına dair belirtiler de gittikçe artıyor. Başbakan’ın gösteri yaptığı Davos’ta Soros da bir konuşma yaptı ve “geçen yıl durum kötü demiştim, bu yıl ise durum daha beter” dedi. Amerika’da resesyon resmen de ilan edildi. Amerika’da bu işle ilgili kurum, 2007’nin Aralık ayından beri Amerika’nın resesyonda olduğunu, yani ekonominin gerilediğini, küçüldüğünü söyledi. Son dönemde çok belirgin bir küçülme var. Bütün bunlara bağlı olarak İMF Ocak ayı içinde yaptığı değerlendirmede 2009 yılına ilişkin olarak dünya ekonomik tahlillerini yeniledi. Krizin küçük kayıplarla atlatılabileceği tespitlerinin yanlış olduğunu, uzun süreli bir krize hazırlanmak gerektiğini belirtti. Televoleci ekonomistlerden biri, Mahfi Eğilmez, bir yazısında, şirketlerin çoğunun 2008 kötü geçti ama 2009’da özellikle bahardan itibaren tekrar yükselişe geçeriz, işler düzene girer diye hesap yaptığını ama İMF’nin bu değerlendirmesinden sonra hesapların 2009’un daha da kötü olacağı üzerine kurulması gerektiğini söyledi. Ona göre 2010 ise hâlâ belirsiz. Kısacası, Aralık 2007 Amerika’da egemenler tarafından resesyonun resmen kabul edildiği tarih. 2008 resesyon koşullarında yaşandı ve bitti. 2009 daha da kötü olacak ve belki 2010’u da bu şekilde yaşayacağız.

İMF’nin değerlendirmesi bütün dünyadaki ekonomik verileri temel alıyor. Önce Amerikan bankalarının durumuna bakalım. Amerika dünya kapitalizminin merkezi ve dünyada son 30 yıldaki işbölümüne göre bankacılık, finans alanında yoğunlaşıyor. Amerika’da katma değerinin daha düşük olduğu düşünülen reel sektöre ait kuruluşlar, kirli sanayiler Çin, Hindistan, Türkiye ve Brezilya gibi ülkelere aktarılırdı. Amerika ise en fazla büyüyen finans alanında, borsa alanında, türev piyasasında, vadeli opsiyonlu piyasalar diye bilinen alanlarda iş yapardı. Bu alanlarda iş yapan en büyük bankalardan biri, aynı zamanda Türkiye’de de çalışan bir banka, Citibank, bilançosunu açıkladı ve bir tedbir aldı. Bankayı ikiye böldü. Daha sağlam olduğunu düşündüğü kesim banka olarak devam ederken, elindeki kötü mali varlıkları, borsada beş para etmeyen hisse senetlerini kurduğu ayrı bir işletmeye devretti. Bu işlem 600 milyar dolarlık bir zarar anlamına geliyor. Ağızdan bir çırpıda çıkıveren 600 milyar doları daha iyi anlamak için, hükümetin en abartılmış rakamlarıyla ülkemizde gayri safi millî hâsılanın aşağı yukarı bu civarlarda olduğunu hatırlayalım. Türkiye gibi dünyada ekonomik olarak 18’inci, 20’nci sıralarda bulunan bir ekonomide işçilerin, köylülerin, bütün emekçilerin bir yıl çalışmasıyla oluşan değeri, Citibank gibi dünyanın en önde gelen bir bankası bir çırpıda zarar yazıyor.

Reel sektöre de bakalım. Amerika’da reel sektörün öncü kesimini otomotiv şirketleri oluşturuyor. GM kısaltmasıyla tanınan General Motors, Chrysler (Kraysler), Ford diye şirketler var biliyorsunuz. Hepsinin Türkiye’de şubeleri vardır. Ürettikleri otomobiller Türkiye’de de satılır. Bu şirketler Amerikan devletinden sürekli olarak olağanüstü boyutlarda destek alamadan yaşayamaz hâle geldiler.

Avrupa Birliği bankalarının durumuna bakarsak, İngiltere, Belçika, Hollanda, İspanya, İskoçya ve İzlanda’da bankalar geniş ölçüde iflas etti. Örneğin, Türkiye’de Dış Bank’ı satın alıp adını değiştiren Fortis iflas etti. Şimdi, aynı zamanda Türkiye’de Ekonomi Bankası’nın sahibi olan BNP Paribas diye bir bankanın eline geçiyor, tamamen ortadan kalkıyor. Tüm bunlar yaşanmadan önce Fortis önüne çok büyük hedefler koymuştu. Dünya çapında bir banka olan ve Türkiye’de de faaliyet yürüten ABN Amro’yu satın almıştı. Yuttuğu ABN Amro’yla birlikte kendisi de yutuldu.

Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan, Türkiye gibi ülkelerde de zaten durumun ne olduğu belli. Murat Özveri arkadaşımız demin, doğrudan üretimdeki durumu, sanayi bölgesi olan Kocaeli’ndeki durumu anlattı. Türkiye’de resesyon değil, köklü bir depresyon var. Türkiye’de köklü bir yok oluş var. Ekonomi yok oluyor. Örneğin tekstil %30 küçülmüş durumda. Dolayısıyla artık resesyondan değil, depresyondan söz edecek durumdayız, kriz bu kadar köklü.

Peki, niye böyle krizler olur? Krizin iradeye bağlı olarak değişmeyen köklü, sistemsel, yapısal nedenleri var. Bunlardan birincisi kâr oranlarının yıllar içinde düşme eğilimi göstermesidir. Patronların yeni işçi çalıştırarak elde ettikleri artı değer bir süre sonra iş için yapılan yatırımı, ölü emeği karşılayamaz hâle gelir ve kâr oranları düşer. Durgunluk başlar. Bu durgunluğu aşmak üzere kapitalizmin en büyük hamlesi ise finans oyunlarına, borsa oyunlarına, spekülasyona yönelmektir. Kapitalizm bu oyun dahilinde borsa ve finans yoluyla spekülasyon yapar. Bu bir anlamda kumar ekonomisidir. Dünya zaten son 30 yılda, özellikle de bu 30 yılın son 10 yılında böyle bir dönem yaşadı. Bu dönemde kapitalistlerin tipik söylemi şöyle olur: “Niye üretim yapacaksın kardeşim. İşçiyle niye uğraşacaksın. Reel sektörde iş yapmak akıl kârı değildir. Paradan para kazanalım.” Herkes paradan para kazanmaya koyulur. Ama paradan para kazanılmaz aslında. Kazanılır gibi görünür ama para kazanmanın temelinde yatan şey üretimdir. Belli bir dönemin sonunda, bilançoya baktığınızda ne kadar üretim varsa, kazanç o kadardır. Fazlası kâğıt üstündedir, gerçek bir değer değildir.

Dünyada spekülasyona kaymanın temel aracı yatırım bankaları olmuştur. Bu yatırım bankalarının hepsi yabancı aslında ama isimlerini hepimiz biliyoruz. Lehman Brothers diye bir banka vardı, koca bir tekeldi. Türkiye’deki özelleştirmelerde devletin özelleştirme kurullarının danışmanlığını yapan şirketlerden biriydi, iflas etti. Morgan Stanley diye bir başka banka vardı, ticari bir bankaya döndü, yatırım bankası olmaktan çıktı. JP Morgan Chase diye Amerika’nın en büyük bankalarından biri yatırım bölümünü kapattı, ticari banka olarak devam ediyor. Merrill Lynch, Bank of America tarafından satın alındı. Fakat Bank of America da şimdi Amerikan hükümetinden yardım dileniyor, kendi başına ayakta kalamıyor. Bir de Goldman Sachs var Türkiye’de de bütün bu özelleştirme hamlelerinde, büyük şirketlerin piyasa sunumlarında danışman firma olarak rol oynayan bir banka, o da ticari bankaya döndü. Yani dünyanın en önde gelen yatırım bankaları battı. Bunlara ek olarak, Amerika’da daha önce devletleştirilenler var: Bear Stearns, Freddie Mac, Fannie Mae, AİG sigorta şirketi gibi. Bunlardan Bear Stearns, Freddie Mac, Fannie Mae 1929 bunalımından sonra, Amerika’da bunalımı aşmak için Roosevelt döneminde, Yeni Düzen (New Deal) politikaları döneminde, Keynesçi politikaların uygulandığı dönemde devletin kurduğu bankalardı. Bunlar 1980’lerde özelleştirilmişti zaten. İflas durumuna geldiler. Ama batamayacak kadar büyük kuruluşlar oldukları için tekrar devletleştirildiler. Devletin kurduğu kuruluşlardı, daha kamusal kooperatiflere dayalıydılar, özelleştirildiler, şimdi tekrar kamulaştırıldılar.

Bir de bunlara Madoff skandalını eklemek istiyorum. Amerikan kapitalizminin en saygın isimlerinden biri, borsanın kurucusu, yeni teknolojiye dayalı şirketlere dönük borsanın kurucusu Bernard Madoff’un tamamen bir sahtekâr olduğu ortaya çıktı. Madoff, 50 milyar dolarlık bir fonun, 20 yıllık bir şirketin sahibi. Madoff’un tamamen bir sahtekâr olduğu, Banker Kastelli gibi biri olduğu ortaya çıktı. Düşünün, 20 yıllık bir şirketi var fakat hiçbir yatırımda bulunmamış. Tek bir ticari işlem bile yapmamış. Yeni müşterinin parasını eskisine vererek saadet zincirini sürdürmüş, tüm bunları da bu düzenin sonsuza kadar gideceğini varsayarak yapmış. Dünyanın en önde gelen büyük bankalarını, büyük vakıflardan İngiltere kraliçesine kadar birçok kesimi dolandırmış. Madoff egemen düzenin, neo liberal düzenin, kapitalist düzenin ne kadar sahtekârlığa dayalı bir sistem olduğunun bir belirtisi olarak ortada duruyor. Dünya çapındaki değerimiz, işçi sınıfının ozanı, tiyatrocusu, sanatçısı olan Berthold Brecht demişti ki: “Banka kurmak, banka soymaktan çok daha ağır bir suçtur”. Evet banka kurdular, bütün emekçi halkı, çalışan herkesi, her türlü fedakârlığa katlanarak üreten insanları soydular, soğana çevirdiler, kendileri saraylar içerisinde yaşadılar. Ama artık sonu geliyor.

Krizin birinci kaynağı kârların düşmesidir dedik. Krizin ikinci kaynağı, kapitalizmin sonsuza kadar üretim yapabilecek kapasiteye sahip olması fakat sonuçta üretilen ürünlerin tüketimini yapacak olanların gene çalışanlar, emekçiler olmasıdır. Ne var ki, kapitalistler azami kâr elde etmek amacıyla emekçilerin ücretlerini kısarlar, onların hayat kalitesini düşürürler, işçi çıkarırlar vb. Dolayısıyla emekçilerin alım gücü de düşer, mallar satılamaz, kapitalistler kârlarını gerçekleştiremez. Krizin üçüncü kaynağı, kapitalizmde üretim anarşisinin olmasıdır. Kapitalizmde özel mülkiyet ilkesinin geçerli olması nedeniyle her kapitalist serbestçe üretim yapar, toplumsal planlama yoktur ve sonuçta üretim anarşisi meydana gelir. Bu üç kaynağa bağlı olarak ortaya üretimin fazla olduğu, satılamadığı, kâr eğilimlerinin düştüğü bir yapı çıkar. Dolayısıyla kapitalizm ikide bir krizlere girer. Krizler kapitalizmin kaçınılmaz nöbetleridir.

Kapitalizm 1945’lerden 1960’ların ortasına kadar bir yükseliş dönemi yaşadı. Gelişmiş ülkelerde kapitalist ölçülerde bir “cennet” yaşandı adeta. Herkesin otomobil sahibi, ev sahibi olduğu, tatil yaptığı, birçok yerde sosyal demokrasinin yönetimde olduğu bir ortamdı. Bu sonsuza kadar gidecek sanıldı. Fakat 1967-73 döneminde (1973 petrol krizinin başladığı çok belirgin bir tarihtir) kapitalizm krize girmişti. Ne var ki, kapitalizm, girdiği krizi erteleyebildi, finans mühendisliği gibi yepyeni yöntemlerle ömrünü uzattı. Bu bütün dünyada sosyalistlerin, komünistlerin kafasını karıştıran etkenlerden biri oldu. Bugünkü krizi incelediğimizde, bu krizin aslında 30 yıldır ertelenmiş olan kriz olduğunu görüyoruz. Krizin 30 yıl ertelenebilmesi bütün dünyada ideolojik olarak en büyük saldırılara sebep oldu. Türkiye Komünist Partisi’nin likidasyona uğraması da, sosyalist sistemin likide edilmesi de bu erteleme döneminde meydana geldi. Kapitalizmin krizini erteleyebilmesi, “bizim saflarda” kafaları karıştırdı ve kapitalizme hayranlık duyulmasına yol açtı. Bu hayranlığın ne gibi kötü sonuçlara yol açtığını hep birlikte yaşadık.

Özetlemek gerekirse, kapitalizmin krizleri hep olur. Kapitalizmin krizleri aslında kapitalizmin mekanizmasını açığa çıkarır. Daha önce gizlenmiş olan, örtü altındaki bütün bir işleyişi ortaya serilir. Yani kapitalizm mutfakta ne olduğunu insanların görebileceği bir yapıya bürünür. Dolayısıyla, yaşanan bu durumdan geniş emekçi kitleleri bilinçlendirmek açısından çok olumlu şekilde yararlanabiliriz. Ama krizin otomatik sonucu yoktur. Biraz daha beklersek kapitalizmin krizi derinleşirse bu düzen de gider, biz de çok uğraşmadan bazı şeyleri hallederiz, diye düşünürsek eğer, bunun hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü kapitalizm sadece ekonomik bir süreç değildir. Kapitalizm sermaye sınıfıyla devletin koalisyonudur. Bir tarafta sermaye sınıfı, bir tarafta ona her yönüyle destek olan devlet var. Bu ikisinin koalisyonu olduğu için de, sermayenin kriz dönemlerinde devlet sahneye daha belirgin olarak çıkar. Devlet zaten sürecin içinde hep vardır ama kriz dönemlerinde daha belirgin olur.

Devletin ideolojik aygıtları vardır, kafa karıştırmak için. Bunlar medyadır, okul sistemidir, din-mezhep-tarikat sistemidir, ailedir. Ayrıca devletin baskı aygıtları vardır. Yani sopası, hapishanesi, mahkemesi, tehdit gücü, gerekirse Ergenekon, gerekirse Jitem, Amerika’nın özel harp yöntemleri, kurumları, işgal orduları vb. Bunların da bir etkisi var.

Eğer ideolojik aygıtların etkisiyle insanlar, kapitalizmin aslında kötü olmadığı, kötü de olsa aslında değiştirilemez ve kader olduğu düşüncesini benimsemeye devam ederlerse, kapitalizmin yıkılması söz konusu olamaz, kapitalizm hep devam eder. Devletin baskı aygıtları da ideolojik aygıtların etkisinden kurtulan, yani sosyalist düşünceleri benimseyen, “biz bu düzeni değiştirmeliyiz” diyen insanları tehdit eder, sopalar, hapse atar, yargılar, hayattan bezdirir, işsiz bırakır, kaybeder. Böylece krize rağmen devrimler engellenir, kapitalizmin devam etmesi sağlanır.

Kriz mekanizmalarının kapitalizmin yıkılması yönünde değil, kapitalizmin sınırları dışına çıkmış ülkelerde kapitalizme dönülmesi yönünde tersine işlediği bile olur. Kriz mekanizmalarının bazen tersine bile çalışabileceğini biz sosyalist sistemde gördük. Örneğin, sosyalist sistemin bir parçası olan Polonya’da 1978’lerde başlayan ve 1980’de yoğunlaşan büyük bir bunalım yaşandı. Yaşanan bu bunalımın nedeni o dönemde Polonya’nın kapitalizmin yaşadığı krizi hesaba katmadan yaptığı geniş yatırımlardı. Bu yatırımlar belli malların kapitalist dünyaya rahatlıkla ihraç edileceği hesabına dayanıyordu. Kriz nedeniyle umulan ihracatın gerçekleşmemesi üzerine ekonomik durum bozuldu ve Polonya’daki Dayanışma Sendikası harekete geçti. Bunun üzerine sıkıyönetim ilan edildi, işçilerle yönetim arasındaki kopuş derinleşti ve süreç sosyalizmin yıkılmasıyla sonuçlandı. Başka bir örnek: 1987’de dünyada -Sovyetler Birliğini de kapsayan- çok büyük bir ekonomik kriz ortaya çıktı. Kapitalistler saldırganlaştı, neokonlar güçlendi. Kapitalist dünyada neoliberalizm, yeni muhafazakârlık, neokonservatizm denilen sistem egemen oldu. Amerika’da yeni finans ve borsacılık yöntemleri, yeni yatırım bankaları ortaya çıktığında sosyalist ülkelerdeki yöneticiler “kapitalizmin bunalımı var ama yıkılmıyor, bizde de işler iyi gitmiyor zaten.” diye düşünmeye başladılar. Kapitalizmin aslında o kadar kötü olmadığı ve asla yıkılmayacağı, kendilerinin yanlış yolda olduğu, kapitalizmin insanların asıl yolu olduğu gibi bir yanılgı içine girdiler. Böylece kapitalist düşünceyi benimsediler, bu da karşı devrimlerin yolunu açtı. Karşı devrimlerin sonucu olarak kapitalist Rusya ortaya çıktı, 15 tane kapitalist düşünceyi benimsemiş devlet ortaya çıktı. Hepsi kapitalizmin bir parçası hâline geldi.

Demek ki krizden mutlaka olumlu sonuçlar çıkmaz. Bizler krizlerin sonucunu olumlu hâle getirmek için çalışmalıyız.

Türkiye’den de örnek verelim. 1996’da ÖDP kuruldu. Aramızda ÖDP’nin kuruluşuna katılmış ya da ÖDP’yi ilgiyle izlemiş arkadaşlar olabilir. Kimler kurmuştu ÖDP’yi? TKP, TSİP, TİP, TKEP gibi kendilerini komünist, sosyalist olarak tanımlayan güçler ile Devrimci Yol, Kurtuluş gibi kendilerini devrimci, demokrat olarak tanımlayan güçler bir araya gelerek ÖDP’yi oluşturdular. Yani kimdi bunlar? Bir tarafta, sosyalist demokratlar: yani hem demokrat, hem sosyalist olanlar, demokrat olan ama demokratlıkla yetinmeyip sosyalizmi benimseyenler. Öteki tarafta, devrimci demokratlar: yani hem demokrat, hem devrimci olanlar, demokrat olan ama demokratlıkla yetinmeyip devrimci olanlar. Birleşenler bir program hazırladılar, bazı değişikliklerle günümüze kadar geliyor bu program. ÖDP’nin programına baktığımızda sosyalist demokratların sosyalizmi, devrimci demokratların da devrimciliği bıraktığını ve her iki gücün de salt demokratlaştığını görebiliriz. Yani her iki taraf da devletin demokratikleşmesini savunan ama sermaye sınıfına dokunmayan bir programı benimsemiş oldu. Ve hatırlatalım, o dönem de kapitalizmin kriz dönemiydi. Programda ne devrimden söz edildi, ne devrimci dönüşümlerden, ne de kamulaştırmalardan. Marksizmin özünde yatan, krizleri de aşacak bir yapılanmadan bahsedilmedi, bahsedilmediği için de bugün gelinen nokta ortada.

Günümüzden bir örnekle devam edelim. Bu günlerde çoğu kimseyi de belli açılardan sevindirebilecek çatı partisi girişimi var. Çatı partisi dediğimiz girişime çoğunluğu sosyalist ve devrimci olan, hatta kendini komünist olarak tanımlayan kişiler katılıyor. 10 kişilik çağrıcılar kurulunun metnini belki görmüş, okumuşsunuzdur. Saygın isimler var, değişik gruplardan insanlar, akademisyenler de var içlerinde. Bu kişiler bir bildiri hazırladılar ve –bildiriyi hazırlayanların esas olarak devrimci olduklarını, sosyalist olduklarını unutmayın – bildiride kapitalizm, emperyalizm, sosyalizm ve devrim kavramları ne hikmetse yer bulmadı. Peki neyse, çağrı metnidir, daha önce insanları bir araya getireceğiz toparlayacağız diye düşünülmüş olabilir, diyelim. Sonra Bilgi Üniversitesi’nde 270 kişinin katılımıyla geniş bir toplantı yapıldı ve buradan bir sonuç bildirgesi çıktı. Evet, sonuç bildirgesinde bir ilerleme var. Çağrı bildirisinde olmayan dört kavramdan (kapitalizm, emperyalizm, sosyalizm, devrim) kapitalizm girdi bildirgeye. Nasıl girdi? “Küresel kapitalizm” olarak yer aldı, bir cümle içinde. Emperyalizm, emperyalizm olarak değil de, “emperyalist saldırganlık” olarak yer aldı. Ne yok peki sonuç bildirgesinde? Devrim yok. Sosyalizm yok. Sosyalistler bu kadar bunalımlı dünya ve Türkiye ortamında, “büyük birlik” bayrakları altında ortaya çıkıp sosyalizm, kapitalizm, emperyalizm, devrim gibi kavramlara değinmezlerse, bu düzenin değişmesi çok zor. Dolayısıyla anlayışımızda bir sorun var, zihniyet dünyamızda bir eksiklik var. Bu olguyu Murat Özveri arkadaşımızın söyledikleriyle birleştirmekte yarar var.

Sendikalara gelelim. Bu iş tabii ki sadece partilerle olmuyor. Sendikalara da gitmek gerekli. Emekçilerin çoğu sosyalist, komünist ya da ilerici, demokrat partilere oy vermiyor. Türkiye 12 Eylül’den bu yana çok gerilere gitti. Proletaryanın toplandığı sendikalara, işçi sınıfının en temel örgütlerine baktığımızda: Türk-İş var, Hak-İş var, DİSK var. Krizin Amerika’da resmen onaylandığı tarihten bu yana bir yılı geçti. Sendikaların hepsi bu duruma karşı bir şeyler yaptı. Bildiriler yayınlandı, Ankara’da bir miting yapıldı, 15 Şubat’ta İstanbul’da yine bir miting yapılacak. Hazırlanan programlar var, “Emekçiler krizin bedelini ödemeyecek” diyen. Fakat son yapılan düzenlemelere baktığımızda, sendikalarla ilişkili arkadaşlarımız çok daha iyi bileceklerdir, işverenin zararını kamu üstlensin diye bir anlayış egemen oldu ve bunun üzerinde tüm sendikalar anlaştı. Yani sendikalar işçilerin sigorta primi için işverenin yatırması gereken payı, işçiler çıkarılmasın diye, kamunun üstlenmesini kabul ettiler. Ardından kısa çalışma ilkeleri diye bir anlayış benimsendi. Bu yasaya göre, bundan yararlanan işverenler işçi çıkaracak durumda olduğunu tescil ediyor ama işçi çıkarmıyor, belli fonları ödüyor ve belli yükümlülüklerden muaf oluyor, yani bazı görevlerini yerine getirmiyor. Sendikaların ise bu duruma karşı kamuya yansıyan bir çalışmaları yok.

Buradan ne çıkıyor? Düzene alternatif olabilecek partilerin durumunu söyledik. Kitle örgütlerinin temel gücünü oluşturan sendikaların durumunu gördük. Böyle bir durumda, kapitalistlerin, devrimin “d” sini bile bırakmadıkları bir dünya sisteminde, her türlü olanak ellerinde olmasına rağmen, herşeyi 30 yıldır bildikleri gibi yaptıkları ve her şeyi berbat ettiklerini itiraf ettikleri bir ortamda; “Kapitalistler yapamadı, biz yaparız. Biz işçiyiz. Üreten biziz, yöneten de biz olacağız” anlayışının yansıdığı herhangi bir şey çıkmıyor ortaya.

Kaldı ki, kamu desteği isteniyorsa, ekonomik bir birime kamu desteği veriliyorsa, kamunun, yani emekçilerin belli isteklerinin mutlaka karşılanması lazım. Bunlar neler olabilir? İşçi çıkarımının yasaklanması olabilir. Hiçbir şirket işçi çıkaramaz diyebilmeliyiz. Şirketleri işçilerin denetimine açmamız lazım. İşçiler denetimde olmalıdır, işçiler denetimde olursa kamudan destek gelmelidir. Kamudan destek geldiğinde de bunun gerektirdiği bir takım planlamalar yapılmalıdır. Yaşayabilecek bir kurumsa eğer, bu kurumun tamamen bir kişinin mülkiyetine, bir şirketin mülkiyetine dayalı olarak değil, üretim kooperatifi hâlinde örgütlenmesi isteğinde bulunmamız lazım. Yani kamusal ve kamucu bir anlayışı istememiz lazım. Kamu desteği alan herhangi bir şey, sömürüyü, baskıyı, eşitsizliği, zulmü pekiştirmek için kullanılamaz! Amerika’da Bush 750 milyar dolarlık kurtarma paketi hazırladı. Şimdi Obama 829 milyar dolarlık yeni bir kurtarma paketi hazırlıyor. Avrupa’da şirketlere sürekli oluk oluk para akıtılıyor. Yahu bu şirket sahiplerine ne veriyorsunuz? Bunlar zaten yıllarca çalmışlar ve çalmaya devam ediyorlar. Yaptıkları yapacaklarının teminatı. Onlara bu paranın verilmemesini söylememiz gerekli.

İşçi sınıfından, emekçi kitlelerden belli tepkiler geldi dünyada. Yunanistan’da önemli gelişmeler oldu. 1 milyon kişinin katıldığı bir grev oldu. Türkiye’de de belli şeyler yapıldı. Ama dünya ya da ülke çapında baktığımızda, kapitalizme karşı işçi sınıfı adına hareket ettiğini düşünen aydınların, emekçilerin, proleterlerin, Marksistlerin, Leninistlerin, sosyalistlerin, demokratların, kendilerine ne diyorlarsa, isimden geçtim, “kapitalizm kötüdür” anlayışını savunan insanların; “Hayır! Onlar berbat etti, biz düzeltebiliriz. Biz emekçi halk olarak başa gelebiliriz, sıkıntıyı da, nimetleri de paylaşırız” diyecek noktaya gelmesi lazım. Ne yazık ki böyle bir söylemi görmüyoruz. Dolayısıyla bizim sınıf olarak, “Biz yeni bir hayat istiyoruz ve bunu yapabiliriz” dememiz lazım.

Yine başka bir açıdan, liberaller açısından baktığımızda, liberal teorinin bütün masalı nedir? Belli bir girişimci tip çıkarmışlardır ortaya. Bu girişimciler güya akıllıdır, bütün kaynakları alır, rasyonel olarak kullanırlar ve buna bağlı olarak da topluma fayda sağlarlar. Bunun mükâfatı olarak da bunlara kâr payı verilir. Hayır, bunlar her şeyi zaten soyup soğana çevirmişler ama topluma bir katkıları olmamış. Bu sistemin tamamen soyguna dayalı olduğunu Amerikan basınında bile görebiliriz. Hiçbir sosyalist yayın organında çıkmayacak ayrıntılarla bu sistemin ne kadar sömürüye dayandığı apaçık ortaya konuluyor bu günlerde. Böyle bir dönemde bizlerin başka şeyler söylemesi lazım. Emekçiler hem üretebilir, hem yönetebilir ve yönetmelidir, dememiz lazım.

Peki bunun için ne yapacağız? Önce ideolojik netliğe kavuşmamız gerekir. Partiler olarak da, sendikalar olarak da. Parti ile sendika birbirinden ayrılmaz. Partisiz sendika, sendikasız parti hiçbir işe yaramaz. Ayrıldıklarında ikisi de boşa düşer. Bu nasıl önlenecek peki? Kendiliğinden olur mu? Olmaz. Murat Özveri’nin dediği gibi, kafelerden kahvelere gidilmelidir. Bu simgesel değeri çok büyük bir söz. Öyleyse, artık kafelerden kahvelere gideceğiz. Bu ne anlama geliyor? İşyerlerinde güçlü olmamız lazım arkadaşlar. Bu salondaki işçilerin fabrikalarda olması, işyerlerinde olması, oradaki işçileri örgütlemesi, sendikalarda yönetime gelmesi, aynı doğrultuda sosyalist, devrimci partilere yöneliş sağlaması lazım. Başka bir deyişle, işçi sınıfıyla, emekçi halkla organik ilişki içinde olunmalıdır. İşte kafelerden kahvelere gitmek böyle somut anlam kazanıyor. Organik ilişkide olmazsak eğer yapacak bir şey yok. Bunları ya yaparız, ki yaparsak olumlu sonuçları olur. Ya da yapmayız! Yapmazsak ne olur peki? Ülkemizdeki siyasal güçlere bakalım sorumuzun yanıtını bulmak için.

Ülkemizde liberal muhafazakâr kesimler, partiler var. Faşist eğilimliler, dinci eğimliler, kendine Kemalist diyenler, İslamcı diyenler var, egemenler olarak baktığımızda. Bunların karşısında ise sosyalist güçler var. Bu gücün azlığının sancısını ise hepimiz çekiyoruz. Yaygın bir Kürt hareketi var. Liberal sol olduğunu söyleyen güçler de var arada. Ama program olarak, çatı partisi olarak baktığımızda, bu düzeni aşacak, büyük bir atılım gerçekleştirecek bir güç yok zihniyet olarak. Bir önceki dönemin referanslarıyla hareket eden, dünyanın değiştiğini, ölçülerin değiştiğini, aslında paradigmanın değiştiğini farketmeyen bir anlayış sürüyor. Kendini kısıtlı bir çerçeveye hapsetmiş bir anlayış var.

Dünyaya baktığımızda hangi siyasal güçler var? İşte egemenler her tarafta aynı politikaları liberal muhafazakârlar olarak yürütüyor. Sosyal demokrat olduğunu söyleyenler, liberal sol olduğunu söyleyenler de bu politikaları aşağı yukarı aynen yürütenlerden oluşuyor.

Eğer bu egemen ideolojiler kitlelerin yönlendiricisi olursa, bu düzen aynen devam eder. Sonucunda da devrim olmaz, krizden kapitalist bir çıkış olur.

Peki kapitalizm geçmişte yaşanılan krizlerden, örneğin 1929 bunalımı gibi çok büyük bir depresyondan, nasıl çıkmış, buna bakalım. Daha olumlu tarafını söylüyorum önce, yeni teknolojik buluşlar olmuş. 19.yy’da buharlı makine ve buna bağlı olarak demir yollarının gelişmesi var. 20. yy’a gelindiğinde ise içten yanmalı motorlar çıkmış, otomobil ve kara yolları gelişmiş. Daha sonra jet motoru çıkmış, uçaklar ve havayolları gelişmiş. Kapitalizm bu buluşları gerçekleştirdiğinde eski teknolojilere dayalı yatırımları değersizleştirirken, ekonomide geniş istihdam yaratacak ve büyük ölçüde işçiye ihtiyaç duyan yapılara yol açtı. Bir sürü dev fabrika kurdu.

Peki ya 1980’lere baktığımızda, sosyalist ülke yöneticilerinin, “Biz geri kaldık, Lenin yanılmış, kapitalist kalsak daha iyiymiş” dediği döneme bakarsak, ne çıkmış yeni teknoloji olarak? Bilgisayar yaygınlaştı, robot teknolojisi gelişti –o da bilgisayara bağlı olarak–, internet gelişti –finans piyasasının da alt yapısı olarak–, bir de cep telefonu. Şimdi bunlar yeni buluşlar. Ne sağladı? Başta önemli gelişmeler sağladı kapitalist dünyada. Sosyalizm yıkılınca o bölgelere de girdi. Fakat bunlar, daha önceki teknolojik buluşlarda olduğu gibi, geniş bir istihdam yaratmadı. Çünkü bir bilgisayar üretmek için otomobilde olduğu gibi büyük ölçekte hammaddelerin işlenmesine gerek yok. Bunlar çok daha küçük ölçeklerde işleyen, dolayısıyla büyük bir işçi ihtiyacı yaratmayan buluşlar. (Yani insanlık artık yeni bir aşamaya gelmiş. Yeni bir sistemi benimsememiz, insanların daha az çalışıp eşit yaşadığı, nimetlerin ve külfetlerin beraber paylaşıldığı bir düzene geçişi sağlamamız lazım.)

Krizden kapitalist çıkışın birinci yöntemi bu, yeni buluş yapmak. Üretim teknolojisinde çığır açacak yeni bir buluş var mı? Bildiğimiz kadarıyla yok. Bir belirti var mı? Yok. Çıkarsa ilerde görürüz. Yeni buluşlar dışında, hangi yöntemi kullanmış kapitalizm 1970’lerin sonlarından başlayarak? İşsizliği artırmış, insanları tamamen karın tokluğuna çalıştıracak bir sistem oluşturmuş. Ama 30 yıldır bu sistemi bütün dünyaya yaydı, yerleştirdi. En iyi örneğini Çin’de görebiliriz. Çin dev oldu!? Nasıl dev oldu? Yeni bir şey mi icat etti? Hayır. Ucuz işgücü nedeniyle kapitalizmin bütün şirketleri oraya akın etti. Ama orası da artık yeterli gelmiyor. Vietnam’a, Bangladeş’e, Tayland’a, Endonezya’ya, başka ülkelere geçiyorlar ama artık dünyada bu yöntemin de sonuna gelindi.

Bunların dışında kapitalizmin krizden çıkışının temel yöntemi, asıl numarası ise ne yazık ki savaştır. 1929 krizi 1933’e kadar adım adım ilerledi. 1930’larda Japonya Çin’i, İtalya Habeşistan’ı (bugünkü adıyla Etiyopya’yı) işgal etti. Almanya Alsas-Loren bölgesine girdi, Avusturya’yı ilhak etti, ardından Çekoslavakya’ya ve Polonya’ya saldırdı. Bütün bunların sonucunda Dünya Savaşı patlak verdi. Krizden temel çıkış o. Ve ondan sonra yerel savaşlar neredeyse aralıksız devam etti.

Eğer aklımızı başımıza toplama ustalığını gösteremezsek başımıza gelecek olan şey, savaş. Bu savaş büyük güçler arasında bir savaş olur mu, olmaz mı? Onu şimdiden görmek zor. Çünkü Amerika askeri olarak çok güçlü ve dünyada bu konuda Amerika’ya yaklaşan bir devlet yok. Kapitalizmin savaşlar olmadan bile doğayı nasıl mahvettiği de ortada. Sanayi bölgelerinde, şehirlerde yaşayanlar, tarım bölgelerinde, köylerde yaşayanlar bunu zaten günlük hayatından biliyor.

Dolayısıyla kapitalizm krizden çıkış için devleti göreve çağıracak, devlet içindeki elemanlarını göreve çağıracak, kendi ideolojik üstünlüğünü yaymaya çalışacak. Bunlara biz izin verecek miyiz? Biz izin vereceksek, yapacak bir şey yok. Bizi, Demirel, Özal, Tansu Çiller yönetti. Şimdi Erdoğan yönetiyor. Başka bir isim de çıkabilir. Yeni bir Kenan Evren olabilir. Eğer izin verirsek, ilerde Amerika, Avrupa bizzat gelip bizi yönetebilir. Ya bunlara izin vereceğiz arkadaşlar, ya da hep birlikte izin vermeyeceğiz. İzin vermemek için ne yapılabilir peki? Bakın, şurada ne yazıyor: “Hep birlikte yeni Ekimlere!” Kapitalizmin elemanlarına izin vermemek için, dünyanın, ülkenin devrime ihtiyacı olduğunu içselleştirerek, hep birlikte yeni Ekimlere, yeni devrimler kuşağına hazırlanmamız lazım. Bu söylem çok kitabi görülebilir ama hayır, artık değil. 30 yıl önce, diyelim ki Gorbaçov başa geldiğinde, yeni politik tezleri ortaya çıkarırken, bize, siz dünyayı görmüyorsunuz diyorlardı. Artık beyaz yakalılar da değil, altın yakalılar var diyorlardı. İşte beyaz yakalıların durumunu Murat Özveri arkadaşımız anlattı. Altın yakalıların da ne yaptığını gördük. Amerika’daki, İngiltere’deki üniversitelerden, Boğaziçi, ODTÜ gibi üniversitelerden endüstri mühendisliği, işletme mezunu olan, ünvanları finans mühendisi olan CEO’ların, yappilerin, altın çocukların ne yarattığını 30 yıl içinde gördük. Herkesi kazıklamışlar. Hepimizi kazıklamışlar ve inanılmaz paralar biriktirmişler. Aslında hayalî olan bu paralarla bize egemen olmuşlar ve olmaya devam ediyorlar.

Kapitalizmin belli bir mantığı var. Kapitalizmde ya özelleştirme, ya da devletleştirme uygulanır. Başka bir mantığı yok kapitalizmin. Zaten sömürüye, özel mülkiyete, eşitsizliğe dayanan bir sistemin yapabilecekleri de sınırlıdır. Ya sistemi kabul edeceğiz, ya da biz bu dünyayı artık taşımak istemiyoruz diyerek neler yapabileceğimize bakacağız. Kitapların, hayatın bize neler söylediğini tekrar hatırlayarak sendikalarımıza, partilerimize sahip çıkacağız. Anlayışları değiştireceğiz. Geniş çerçeveli, yepyeni mücadele yöntemleri geliştireceğiz. Bakın uzmanlarımız ne güzel söylüyor: Sendikacı dostlarımız uluslararası normları esas alsın, meşruiyeti gözetsin, baskıcı yasalara sıkışmadan mücadele mümkündür.

Dünya ve Türkiye olağanüstü günler yaşıyor. Bu olağanüstü koşullardan, bu krizden çıkışın yolu devrimdir arkadaşlar. Hepimiz devrimci olmak zorundayız, tekrar devrimci olmak zorundayız. Devrimin, devrimciliğin aklı ile davrandığımızda çok şey değişecektir.


 
Yazarın Diğer Yazıları
 Açıklama
 TKP Tüzük Taslağı
 TKP Program Taslağı
 TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı Sonuç Bildirisi
 Tarihimizden
 Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor
 Emperyalist Savaş Blokunun Pirus Zaferi
 Merhaba
 Dünya Komünist ve İşçi Hareketinden: Yunanistan Komünist Partisi Programı - II
 Gündemden
 Norveç’te Faşist Katliam
 15‑16 Haziran 1970’in Derslerini Tartıştık
 15-16 Haziran
 Ortadoğu'dan
 Selamlaşma

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS