Sosyalist Dergi: 27 |  ÜRÜN |
Yeni Adımlar

İşçi sınıfının daha geniş kesimleri kapitalist sömürüye karşı harekete geçiyor. Tekel işçileri, şeker işçileri, demiryolu işçileri, itfaiye işçileri, sağlık işçileri, hemşireler, doktorlar, kamu emekçileri, belediye işçileri, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu emekçileri haklarını aramak için sokaklara ve meydanlara çıkıyor. Taşeron işçileri binbir zorluk içinde modern kölelik zincirlerini kırıp atmak için örgütlenmenin bir yolunu buluyor.


İşçi sınıfının birleşenleri artık sadece kendi işyerleri ve kendi sorunlarıyla ilgilenmekle kalmıyor, sorunlarının ortak olduğu anlayışıyla birbirlerini desteklemeye daha çok eğilim gösteriyorlar. Bu dayanışma içinde ortak bir sınıf olduklarının bilincine varıyorlar. Kapitalist sınıf ve devlet ittifakı tarafından sömürülen ve ezilen sınıf olduklarını ve kaderlerinin ortak olduğunu mücadele içinde fark ediyorlar. Tekel işçilerinin kazanılmış haklarını koruyarak çalışmaya devam etmek için başlattıkları direniş genişleyerek devam ediyor. 12 bin işçinin aileleriyle birlikte 15 Aralık 2009’dan beri yürüttükleri mücadele AKP hükümetinin bütün baskı ve yıldırma çabalarına karşı sürüyor. Sınıfın çeşitli kesimleri içinde genel grev ve genel direniş düşüncesi adım adım olgunlaşıyor.
Kapitalist büyük medyanın emekçileri ve eylemlerini yok sayma ablukası sağından solundan deliniyor ve işçi sınıfının geleneksel sloganları televizyonlardan bütün yurttaşlara ulaşmanın yolunu buluyor. İlaç pazarında tekelleşmenin yeni aşamasında meslekleri ellerinden alınmak istenen eczacılar ve proleterleştirilen doktorlar örneğinde olduğu gibi, orta tabakalar da işçi sınıfının mücadele yöntemlerini benimseyerek hak arayışına girişiyor. Grev, boykot, iş bırakma, direniş, dayanışma, işçi sınıfı kavramları yeniden genel dolaşıma giriyor. Bu umutlu gelişmeyi abartmadan ama emekçi kitlelerin karşı‑devrimler döneminin ölü toprağını üzerinden atmaya başlamasının tarihsel önemini bilerek selamlıyoruz. Yeni bir dönem başladı, kapitalizmin altın çağı geride kaldı. Fabrikalara, bürolara, tarlalara, işyerlerine daha çok uzanmak, sendikal ve siyasal örgütlenmeyi geliştirmek, sadece teoride değil, pratikte de işçi sınıfının devrimcileri olmak görevini yerine getirmek için elimizden geleni yapmalıyız.
İşçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisindeki gelişmeler bu doğrultudayken, bir kısım DİSK, KESK, ABF (Alevi-Bektaşi Federasyonu) yöneticisi Ufuk Uras, Ahmet İnsel, Hüseyin Ergün, Fuat Keyman gibi liberal sol ve sağ aydınlarla birlikte, uzlaşmacı ve oportünist bir parti girişiminde yer alıyor. Ufuk Uras’ın güya Marks, Muhammed ve Mustafa Kemal’i birleştirmeyi esas alan 3M fantezisi işçi sınıfı mücadelesinin önüne bir engel olarak dikiliyor. Kürt ulusal hareketinin bir kesimi iç bocalamalarının sonucunda kapitalizm uzlaşmacılığıyla ulusalcılığı birleştiren bir çizgiye yöneliyor. TKP adını gasp eden SİP çevresi ise güya sosyalizmle ulusalcılığı birleştiren bir neo‑kemalizmle düzen içine demir atmış bulunuyor. Her üç çevre, işçi sınıfının toplumsal ve siyasal yaşam sahnesine daha güçlü biçimde çıkmasının koşulları olgunlaşırken sınıfın çeşitli kesimlerini şaşırtmaya çalışıyor. Ufuk Uras’lar işçi sınıfının Türk ve Alevi kökenli kesimlerini, BDP işçi sınıfının Kürt kökenli kesimlerini, SİP işçi sınıfının Türk kökenli kesimlerini kapitalizmle mücadele ve sosyalizm çizgisinden koparmaya çalışıyor. Bu koşullarda Marks ve Lenin öğretisini savunmak ve geliştirmek, devrimci teoriyle devrimci pratiği birleştirmek daha da büyük önem taşıyor.

AKP’nin açılımları
AKP’nin aşırı sağcı ve gerici işbirlikçi kapitalist bir parti olduğunu anlamak için özel bir yetenek gerekmiyor. AKP’nin iktidar olduğu günden bu yana yaptıkları ortada. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Yine de, iktidar olmak dalkavuğu çok olmak demektir. Kiralık medyaşorlar şu günlerde AKP’nin açılımlarını öve öve bitiremiyorlar. AKP’nin darbecilerin ve bürokratik oligarşinin canına okuduğunu, anti-militarist bir devrim yapmakta olduğunu, demokrasinin ve özgürlüklerin yolunu açtığını, dış politikada harikalar yarattığını iddia ediyorlar.
AKP’nin Ermeni açılımı, içte, üç yıldır Hrant Dink cinayetinin sorumlularını açığa çıkartmaya ve cezalandırmaya yetmedi. İçi yanan Arat Dink’in 19 Ocak’ta, cinayetin üçüncü yıldönümünde, “bizimle alay ediyorlar, daha önce avdık, şimdi yem olduk” diye haykırması işin iç yüzünü yeterince ortaya koyuyor. Ermeni açılımı, hükümetin, dışta, Azerbaycan’ı kaybetmeyi göze alamayarak Ermenistan sınırını açmasına ve Ermenistan’la diplomatik ilişki kurmasına bile yol açmadı. Başbakan’ın başı sıkışınca, kaçak çalışan Ermeni işçileri sınır dışı etme tehdidinde bulunması da cabası. Tehcir ve soykırımla yüzleşme konusunun ne durumda olduğunu herkes görüyor.
AKP’nin Kürt açılımı, DTP’nin kapatılması, Kürt politikacılarının kitlesel olarak tutuklanması, Kürtlerin yasal siyaset yapma hakkının kökten budanmasıyla sonuçlandı. Yarım yamalak yapılan her işin ters tepmesi gibi, şovenizmin güçlenmesine ve Kürtlere karşı linç duygularının ve eylemlerinin yayılmasına yol açtı. Toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel yaşamın her alanında Kürt yurttaşlara eşit haklar tanınması konusuna hiç girmiyoruz.
AKP’nin Alevi açılımı, Alevi çalıştayına Maraş katliamını başlatan provokasyonun faili Ökkeş Kenger’in bizzat hükümet tarafından davet edilmesiyle akamete uğradı. CHP sözcüsü Onur Öymen’in Dersim katliamını bugüne örnek vermesini haklı olarak eleştiren AKP, eleştirilerinde samimi olsaydı, simgesel anlamı apaçık olan böyle bir daveti yapar mıydı? Zorunlu din dersinde ısrar politikasını, laikliğin içinin daha da oyulmasını, Alevileri Sünnileştirme politikalarına değinmiyoruz bile.
AKP’nin Roman açılımı, Sulukule’nin Romanlar’ın elinden alınıp şehrin imarı ve “soylulaştırılması” adına kapitalist müteahhitlere peşkeş çekilmesini engellemedi. Manisa Selendi’de oturan Romanlar’ın şovenist bir güruhun saldırısından sonra resmî makamlar eliyle zorla göç ettirilmesiyle iyice anlamsızlaştı. AKP’nin Rum açılımı, Patrik Bartholomeos’un artık dayanamayıp kendisini bu ülkede çarmıha gerilmiş gibi hissettiğini söylemesine yol açacak kadar işlevsiz bir adım olarak kaldı.
AKP’nin “anti-militarizmi”, gerçek darbeleri ve darbecileri korumaya devam etmesini engellemiyor. 12 Eylül kurum ve kurallarını sahiplenmesinin önüne geçemiyor. Bütün rejim yasalarında (toplu sözleşme ve grev, sendika ve dernekler, siyasi partiler ve seçim, yargı sistemi ve HSYK’nın yapısı, ceza yasası, toplantı, gösteri ve yürüyüş, düşünce ve ifade özgürlüğü, polisin yetkileri, MİT’in yetkileri, ordunun yetkileri vb.) despotik sistem özelliklerinin korunmasını ortadan kaldırmıyor. AKP’nin, özerkliği kaldırılmış üniversiteleri, YÖK’ün başına kendi elemanlarını getirerek, sultası altında tutmaya devam etmesini, özerkliği kaldırılmış TRT’yi borazanlaştırmasını bir türlü önlemiyor. Halka karşı sorumsuz, ayrıcalıklı ve kapalı kurum olma niteliklerini değiştirmeden, ordu ve polis arasındaki güç dengesini değiştirmeye çalışmak, orduyu kendi denetimi altına almakla sınırlı adımlar atmak anti-militarizm anlamına gelmiyor. Seferberlik Tetkik Kurulu’nun Ankara Bölge Başkanlığında arama yapmak kontrgerillanın dağıtılması anlamına gelmiyor. Başbakanlığın, Genelkurmay’ın, İçişleri Bakanlığı’nın, Emniyet’in, MİT’in, Özel Kuvvetler’in, Jandarma’nın arşivlerini birlikte halkın denetimine açmadan ne şeffaflık sağlanır, ne kontrgerillayı dağıtmaya giden yol açılmış olur. AKP’nin “demokrasi ve özgürlüklerin yolunu açması”, doğal yargıç ilkesine aykırı DGM’lerin göstermelik değişikliklerle sürdürülmesi anlamına gelen özel yetkili ağır ceza mahkemelerini, RTÜK’ü, TİB’i nedense dışlamıyor. İşçilerin bulundukları şehrin büyük meydanlarında serbestçe gösteri ve miting yapmasına izin vermiyor. Barışçı göstericilerin gazlanmasını, coplanmasını, dağıtılmasını durdurmuyor. Aynı şekilde, barışçı göstericilerin linç edilmesini önlemiyor. Yüzde 10’luk seçim barajını, partilerin ve sendikaların önündeki ağır örgütlenme barajlarını sistemde tutmaktan vazgeçmiyor.
YÖK’ün kararıyla üniversite giriş sınavlarında katsayı değişikliği yapmak kapitalist eğitim sisteminin ağır sonuçlarını gidermeye yetmez. Eleyici sınav sistemi kaldırılmadan eşitlik sağlanmaz. İşçi ve emekçi çocuklarına meslek eğitimi, kapitalist sınıfın çocuklarına bilim, sanat ve yönetim eğitimi sunan sistem baştan aşağıya değiştirilmeden; her çocuğa felsefe, bilim, sanat ve edebiyattan yararlanma olanağı sağlanmadan; küçük bir azınlığı yönetici, büyük çoğunluğu yönetilen olmak zorunda bırakan anlayışı değiştirip herkese aynı anda hem üretici hem yönetici olma, kendi kendini yönetme koşullarını yaratmadan eğitim sisteminde demokrasi sağlanmaz. Laikliğe ve inanç özgürlüğüne aykırı, dogma öğretimine dayalı imam-hatip okulları genel eğitim sisteminin dışına çıkarılmadan, din eğitim ve öğrenimi bütünüyle devletin dışına çıkarılıp inananların kendilerine bırakılmadan eğitimde bırakın devrimi, reform bile yapılmış olmaz.
AKP’nin açılımlarına yön veren düşünce, sömürülen ve ezilen, haklarından sistemli olarak yoksun bırakılmış toplum kesimlerini özneleştirme, onları yetkilendirerek kendi kararlarını kendileri verebilen eşit yurttaşlar durumuna getirmek değildir. Bu açılımlar, eşitlik ve özgürlükten nasibini alamamış despotik bir anlayışın uzantısıdır. Padişahın veya emirin kendi kullarına ihsan dağıtması veya sadaka vermesi kabilinden, halk kitlelerini efendinin istediği zaman ve oranda hareket etmek zorunda bırakan, efendinin ruh hâline ve çıkarlarına göre, uygun bulunduğunda verilen, uygun bulunmadığında geri alınan nesnelerdir. Bu açılımlar, AKP’nin seçmen desteğini sağlama, muhalif toplum kesimlerini asimile etme, gücü kendi elinde toplama ve ABD ile Avrupa Birliği’nden aferin alma amacına hizmet etmekle sınırlıdır.
AKP’nin göklere çıkarılan dış politikasına gelince. Arap ülkelerine açılım, bir yandan, Avrupa Birliği’ne tam üyelik konusunda umudun yitirilmesinin sonucudur; bir yandan ABD’nin genel siyasal hedeflerine uygun olarak Suriye’yi, Lübnan’da Hizbullah’ı, Filistin’de Hamas’ı, Irak’ı İran’ın etkisinden uzaklaştırmaya ve kapitalist Batı blokuna yakınlaştırmaya hizmet etmektedir. Bu hizmetin karşılığında Türkiye ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin onayıyla, bir bölge gücü olmanın hesabını yapmaktadır. Türkiye, Suriye’de ve Irak’ta yapılan özelleştirmelerden pay almaya başlamış, Suudi Arabistan ve zengin Körfez ülkelerinden daha fazla kaynak temin etmiştir. Yeni-Osmanlıcılık söyleminin temelinde bölge gücü olma hedefi vardır. İsrail’in tarihindeki en ırkçı, en gerici hükümet tarafından yönetiliyor oluşu da, AKP’nin küçük jestler yaparak, maliyetsiz adımlar atarak İsrail’in haksız işgaline karşı Arap halklarıyla dayanışma gösteren ülke imajı edinmesini şimdilik kolaylaştırıyor. Rusya’ya açılım da, bir yandan, yine Avrupa Birliği’nden tam üyelik konusunda umudun kesilmesinden; bir yandan da, enerji ihtiyacını temin etme ve kendine ihracat ve yatırım alanı bulma hedefinden kaynaklanıyor. Bu açılım da, Türkiye’nin bölge gücü olma hesabına uygundur. AKP’nin açılımları, Türkiye’nin NATO’culuğunu, Amerikancılığını ve Batıcılığını değiştirmiyor. Zaten Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, dış politikada stratejik hedefin, ABD’ye hizmet sunarak bölgede güç arttırmak olduğunu vurguluyor.
Nasıl CHP, MHP ve Genelkurmay’ın milliyetçi-ulusalcı söylemlerine kapılmıyorsak, AKP’nin gerici-liberal söylemlerine de kapılmamak ve kapitalist egemenlerin her iki kanadından bağımsız bir çizgide işçi ve emekçileri birleştirmeye çalışmak zorundayız. 2010’da geçmişe göre daha kapsamlı başarılar elde edebileceğimizi umuyoruz.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Açıklama
 TKP Tüzük Taslağı
 TKP Program Taslağı
 TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı Sonuç Bildirisi
 Tarihimizden
 Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor
 Emperyalist Savaş Blokunun Pirus Zaferi
 Merhaba
 Dünya Komünist ve İşçi Hareketinden: Yunanistan Komünist Partisi Programı - II
 Gündemden
 Norveç’te Faşist Katliam
 15‑16 Haziran 1970’in Derslerini Tartıştık
 15-16 Haziran
 Ortadoğu'dan
 Selamlaşma

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS