Kitap Dizisi:1 |  Diğer Yazarlarımız |
Fransız Proletaryasının Büyük Direnişi: “Küreselleşmeye Karşı İlk İsyan” / Raghu Krishnan

(Çev: Gülen Uğurlu)



Fransa, 1968’den bu yana en büyük sosyal bunalımını henüz yaşamış bulunuyor. Ülke çapında demiryollarında ve diğer kamu ulaşım şebekelerinde çalışan işçilerin üç hafta süren grevi, sağcı hükümetin ekonomik ve sosyal planlarına karşı çok daha geniş bir grev ve toplum hareketinin ardındaki itici gücü oluşturdu. Demiryolu işçileri için grevin dolaysız nedeni, emeklilik haklarını kısıtlamayı, ayrıca 6000 km’lik demiryolu hattının kapatılmasını ve buna bağlı olarak işçi sayısının azaltılmasını öngören “yeniden yapılanma” programının hükümet tarafından açıklanmasıydı. 1980’li yılların ortalarından beri demiryollarında zaten 73.000 kişilik bir kadro azaltmasına gidilmişti ve geriye 185.000 işçi kalmıştı.1

Kamu sektöründe çalışan öbür işçiler için temel sorun emeklilikti. Anlaşmazlığın esas konusu, tam emeklilik hakkını kazanmak için işçilerin kaç yıl çalışacağıydı. Bu grev, hükümetin, ikinci dünya savaşından beri sağlık sigortasının finansmanında uygulanan sistemin değiştirilmesini, sigorta sistemindeki mali açığın azaltılması için işçilerin ve yoksul kesimlerin vergilendirilmesini öngören sosyal sigorta değişikliği planına karşı yaygın muhalefetle içiçe geçti.

Bu tepkiden kaynaklanan protesto hareketi, son onbeş yılda hükümetin ve iş dünyasının genel sosyal ve ekonomik yönelimine, ayrıca bu yönelimi destekleyen medyaya ve akademik seçkinlere karşı toplu bir isyana dönüştü. Toplu isyan ülkede artan işsizliğe, evsizlik, yoksulluk ve şiddet düzeyinde görülen olağanüstü yükselişe karşı duyulan bir umutsuzluk ve öfke çığlığıydı.


Hareketin Kökleri

Aralık olaylarının “tamamıyla Fransızlara özgü” diyebileceğimiz bir yanı vardı. Bu, Fransızların “ateşli Latin karakteri”nden çok, yakın tarihleriyle ilişkiliydi. Güçlü kamu hizmeti ve sosyal dayanışma sisteminin Fransız tarihinde derin kökleri vardır. Bu köklerin en yenisinin, Nazi işgalinden kurtuluşla bağlantılı olaylar ve sosyal güçler ile savaşın ardından girişilen mücadeleler olduğunu söyleyebiliriz. Protesto hareketinin ardından, kimileri, bu hareketin “yurttaşların, adaletsizliğe katlanmaktansa karışıklığı tercih ederek eski cumhuriyetçi geleneğe bağlı olduklarını” bir kez daha vurguladığını belirttiler.2

Aralık hareketini destekleyen bir aydınlar dilekçesi eylemini başlatan Pierre Bourdieu, sözü edilen Fransız cumhuriyetçi geleneğini tekrarlayarak Paris’in Lyon garındaki grevci demiryolu işçilerinin toplantısında şöyle konuştu:

“ Varlığı, kamu hizmetlerinin varlığına bağlı olan bir uygarlığın; cumhuriyetçi eşit haklar doktrini üzerine, yani eğitim hakkı, sağlık hakkı, kültür hakkı, yükseköğrenim hakkı, sanat hakkı ve herşeyden önce çalışma hakkı üzerine kurulmuş bir uygarlığın yok edilmesine karşı üç haftadan beri mücadele etmekte olan sizlere desteğimizi bildirmek üzere buraya gelmiş bulunuyorum.”3

Fransız siyasal ve sosyal hayatının patlamaya hazır bir nitelik taşıması ise siyasal sistemin otoriter yapısıyla ilişkilidir. Cumhurbaşkanı yedi yıl boyunca herşeye kadirdir ve şu anda parlamentoda Cumhurbaşkanının müttefiklerinin elinde bulunan büyük çoğunluk nedeniyle bu kesimde, uzlaşmak için ne bir niyet ne de bir gayret bulunmayışı hiç de şaşırtıcı değildir.


İşçi Sendikalarının Durumu

Fransız işçi hareketine gelince, işçi hareketinin kaleleri, geleneksel olarak ağır sanayi ile 2. dünya savaşından sonra millileştirilen sanayi dalları olmuştur. Sendikaların üye sayısı 1940’ların ortalarında en yüksek noktaya yükseldikten sonra -1968’in ardından meydana gelen kısa ömürlü bir artış bir yana bırakılacak olursa- gittikçe azalmıştır.

Sendika üyeliği 1974’ten bu yana %65 oranında azalarak, şu anda işgücünün %8’i gibi olağanüstü düşük bir rakama gelmiştir. Bu oran, OECD’ye bağlı en zengin 25 sanayileşmiş ülke arasındaki en düşük orandır.

Bu kadar az sayıda örgütlü işçinin böylesine muazzam bir toplumsal hareketin merkezi olmayı başarması, birçok etkenin sonucudur. Bu etkenlerin başında Fransız sendikacılığının bindokuzyüzlerin başına kadar uzanan ve davaya bağlılık ile siyasetle içiçe olmayı bağdaştıran devrimci sendikal gelenekleri vardır. Bu devrimci sendikacılık öbür batılı ülkelerin hepsinde görülen işveren tarzı, pasif ve aidat toplamakla yetinen sendikacılığın tam karşıtıdır. İkinci etken, 1789-1793 devriminden bu yana Fransa’da “politika”nın -yani devletle çatışmanın ve iktidar mücadelesinin- kilit bir rol oynamasıdır. Ancak, en önemli etkenin, günümüz Fransa’sındaki derin bunalım ile halk öfkesinin olağanüstü büyük boyutlara erişmesi olduğunu söylemeliyiz.4


Direnişin Anlam ve Önemi

Dünyada bu kadar çok ülkenin sosyal ve ekonomik bir bunalım içinde bulunduğu ve bir toplumsal örgütlenme tarzından bir başka toplumsal örgütlenme tarzına bıçak sırtında bir geçişi yaşadığı bir dönemde Fransa’daki olayların küresel etkilerinin olacağı açıktır. Gerçekten de “95 Aralık” olayları daha şimdiden, Fransa’yı bir ay boyunca felce uğratan ve Fransa’nın içinde ve dışında koskoca bir kuşağın siyasal, kültürel ve toplumsal yaşamına derin bir damga vuran güçlü grev ve toplum hareketini başlatan “68 Mayıs” olaylarıyla karşılaştırılıyor.

Kuşkusuz “95 Aralık” olaylarının en kalıcı etkilerinden birini, 1980’lerin başından bu yana Fransa’yı ve dünya ülkelerinin çoğunu boğmakta olan sağcı ideolojik havanın zehirini biraz olsun azaltacak bir pencere açmış olması teşkil edecektir. Sağcı yönetimlerin işçi çıkarmaya ve fabrika kapatmaya yönelik saldırıları son yıllarda Fransızları ve hepimizi bıktıracak ölçüde “alternatifi olmayan tek ekonomik politika” olarak ilan edilirken, grev ve toplum hareketi pekâlâ bir alternatifin olduğunu ortaya koydu.

Grev ve toplum hareketi, -dünyanın en zengin, en üretken ve en gelişmiş ülkelerinde- kitlesel işsizlikten, evsiz barksızlıktan, temel kamu hizmetlerinin kalitesizleşmesinden veya ortadan kalkmasından, bölgeler arası eşitsizlikten, çevrenin bozulmasından ve yabancı düşmanlığından “başka çözüm yok” diyenlere sert bir tokat indirdi.

Le Monde gazetesi birinci sayfasındaki manşetinde protestoyu “küreselleşmeye karşı ilk isyan” olarak nitelendirdi.5 Küreselleşmeye karşı ilk isyanın, Ocak 1994’te Güney Meksika’da -Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması NAFTA’nın yürürlüğe girdiği tarihe denk getirilerek- başlatılan Zapatista ayaklanması olduğunu söyleyip itiraz edebiliriz, ancak şimdi bunun üzerinde durmayalım.6 Her iki olayın küreselleşme düşüncesine karşı isyandan çok şu andaki “küreselleşme”nin bir buldozer gibi herşeyi ezip geçen niteliğine karşı isyan olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi şu andaki “küreselleşme”nin ayırıcı esas özelliğini, hemen hepsi zengin batılı ülkeler ile Japonya’da yerleşik az sayıdaki çokuluslu şirket ve mali kurumun piyasa ve kâr hırsı oluşturuyor.


Kapitalist Avrupa Birliğinin Emekçiler İçin Anlamı

Hükümetlerin ve büyük iş çevrelerinin öncelikle sermaye, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı için sınırların kaldırılması olarak ele alınan Avrupa Birliği için ağırlık koyduğu Batı Avrupa’da getiriler özellikle yüksektir. Avrupa Birliği’nde sosyal programlar ve kamu hizmetleri geliştirilmek yerine kısılacak, ulusal kamu hizmet ve programlarının (sağlık, emeklilik, ulaşım, posta, telekomünikasyon, elektrik vb.) en kârlı bölümleri özelleştirilerek “kamu tekelleri”nin elinden alınıp çok daha büyük özel elektrik, gaz, ulaşım, emeklilik fonu, yardımlaşma fonu ve sigorta tekellerine devredilecektir.7

Grevciler ve protestocular hükümetin gündemiyle Avrupa Birliği projesinin istemleri arasında doğrudan bir bağlantı kurdular. Adını projeye ilişkin anlaşmanın imzalandığı Hollanda şehrinden alan meşhur “Maastricht ölçütleri”, yüksek faiz oranlarına geçilmesini, hükümet açıklarının kökten azaltılmasını, kamu hizmetlerinin kaldırılmasını ve üye ülkeler merkez bankaları politikalarının birbiriyle uyumlu hale getirilmesini, böylece tek bir para birimine geçilmesini ve “düzleştirilmiş bir oyun sahası”nın kurulmasını gerekli kılıyor. Halbuki Maastricht Anlaşmasının kendisi Fransa’da 1992 Eylül’ünde yapılan referandumda ancak küçücük bir farkla kabul edilmişti. Üstelik bu, ülkedeki belli başlı siyasal güçlerin ve medya organlarının hemen hemen hepsinin “Evet” oyu kullanılması için çağrıda bulunup referandumda kabul oyu çıkmazsa ülkenin felakete sürükleneceği yolunda propaganda yaptığı koşullarda olmuştu. Almanya’nın yanısıra Fransa ve büyük Fransız şirketleri Avrupa Birliği projesinin temel direğini oluşturuyor. Eğer bu proje Fransız halkının iradesi kırılarak kabul ettirilemezse, Avrupa Birliği’nin bütünü için işler sarpa sarıyor demektir. İşte bu yüzden Fransa’daki sosyal patlamanın Batı Avrupa başkentleri ile belli başlı Avrupa gazetelerinin yazı kurullarında büyük bir panik ve kınama havası yaratması hiç de sürpriz olmamıştır. Ayrıca, Belçika, Lüksemburg ve İtalya da içinde olmak üzere diğer Batı Avrupa ülkelerinde birçok benzer grev ve protestonun meydana geldiğini de eklemeliyiz.8


Proletarya Yaşıyor

Fransa’da Aralık grev ve protestolarına katılanlar dünyaya önemli bir mesaj gönderdiler: Evet, işçi sınıfı gerçekten yaşıyor. 1980’lerden beri, sanayileşmiş ülkelerde işçi sınıfının artık ortadan kalktığına ilişkin binbir türlü ideolojik saçmalıkla beslenip durduk. “Yeni bir çağ”a girmiştik ve bu çağda işler bilgisayar tarafından yapılırken, bizlere de sadece “boş vakit”lerimizde ne yapacağımız konusunda kafa yormak kalacaktı. İnternette “sörf” mü yapmalı? Yoksa Brezilya’da “çevre turu”na mı katılmalı? Ya “sanal gerçek” video oyunlarına ve sekse ne dersiniz? Veya evimizden çıkmadan “siber alışveriş” mi yapalım? Bu “yeni refah çağı”nda seçenekler sınırsız olacaktı ve herkes bu seçeneklerden yararlanabilecekti. Halbuki işlerin sıradan insanlar tarafından yapılmaya devam ettiği ve gereğinden fazla “boş zaman”ı olanların çoğunlukla işlerinden nezaketsizce atılan veya hayatında hiç iş olanağı bulamamış veya ancak düşük ücretli, yarım günlük, istikrarsız işlerde çalışan milyonlar olduğu açığa çıktı.

İçinde bulunduğumuz bu talihsiz çağda, politika ve kültür, insanların çoğunun yetişkin hayatlarını çalışmakla veya duruma göre çalışacak bir iş aramakla geçirdiğini kesinlikle “unutmuşlardır”. Emekçiler, sıkıcı, yorucu ve tekdüze işlere saplanıp kaldıkları yetmiyormuş gibi, işyerinde korku ve kuşku dolu çekilmez bir otoriter ortama katlanmak zorunda kalıyorlar. Üstüne üstlük işsizlik tehdidi başlarında Damokles’in kılıcı gibi duruyor.

Bir gözlemci, Fransa’daki Aralık olaylarının -yaşamak için emek güçlerini satmak zorunda olan insanlar olarak tanımlanan- klasik bir işçi sınıfının varlığını kanıtlamakla kalmadığını, aynı zamanda bu işçi sınıfının Fransız toplumunda açık bir çoğunluk oluşturduğunu gösterdiğini belirtti. Protesto hareketi, ülkede emeğin temelde birlik olduğunu ve kitlesel bir karakter taşıdığını ortaya koydu. Bu hareketten bir işçi sınıfı kimliği ve tıpkı Ronald Reagan dönemindeki hava trafik kontrolörlerinin grevi sırasında Amerikan işçileri ve Margaret Thatcher dönemindeki maden işçilerinin grevi sırasında İngiliz işçileri gibi, Fransız işçilerinin de bir yol ayrımına geldikleri bilinci doğdu.9


Sınıf Mücadelesi Temelinde Birlik

Bir nokta kesindir. Fransa’daki olaylar işyerlerine dayalı bir hareketin ve bu hareketin toplumla kurduğu ilişkinin, her türlü demokratik canlanmanın ve toplumlarımızda tutkunun ve yaratıcılığın yeniden ortaya çıkmasının kilit öğesi olacağını gösteriyor.

Protesto hareketi demiryolu işçilerini, kamu ulaşım taşıt şöförlerini ve bakım elemanlarını, hemşireleri ve hastane personelini, posta işçilerini, memurları, merkez bankası işçilerini, çöpçüleri, öğretmenleri, otomobil işçilerini, telefon operatörlerini, havayolu personelini, havaalanı bakım elemanlarını, elektrik şirketi işçilerini, günlük gazete çalışanlarını, matbaa işçilerini ve birçok başka kesimi meydana çıkardı. Bu işçi sınıfının, sendika üyelerine ilişkin klişe imajın aklımıza getirdiğinin aksine, sadece “orta yaşlı, mavi yakalı, beyaz erkekler”den meydana gelmediği açıkça anlaşıldı. Harekette genç ve yaşlı işçiler, siyah işçiler, kadın işçiler, beyaz ve “gri” yakalı işçiler, üniversite ve yüksekokul eğitimi görmüş işçiler vb. de vardı. Fransa’nın her şehrinde, her kasabasında, her köyünde demiryolu işçilerinin öncülüğünde “tous ensemble, tous ensemble!” (hep beraber, hep beraber!) diye şarkılar söyleyerek hepsi sokaklara dökülmüştü.

İşçiler kendi işyerlerine ait bayrakların ardında, çoğu kez bütün sendikaların ortak pankartlarıyla veya kendi sendikalarının rengarenk balonlarıyla yürüdüler. Yürüyüşlerde sendikalı ve sendikasız işçiler arasında, farklı sendikalardan işçiler arasında, ekonominin tamamen farklı sektörlerinde çalışan işçiler arasında kendiliğinden bir birlik meydana gelmişti. İşsizleri ve evsiz barksızları temsil eden grupların yanısıra, öğrenciler ve örgütlü göçmen işçi grupçukları da yürüyüşlerde yer almıştı.

Sanatçılar da oradaydı, kimi uzun sırıklar üzerinde cambazlık, kimi hokkabazlık yapıyor, kimi de “gerilla sanatı” ürünleri dağıtıyor ve böylece protestolara bir karnaval havası katıyordu. Paris’in işçi sınıfı banliyölerinde, Montpellier, Lille, Marseilles ve diğer kentlerde tiyatro ve dans kumpanyaları hareketi tartışmak üzere toplantılar düzenlediler, yürüyüşlere katıldılar ve gösterilerine grevcileri destekleyen konuşmalar yaparak başladılar.10


Paris Paris

Lüks apartmanlara ve iş merkezlerine yer açmak için işçi mahallelerinin yerle bir edilip insanların sokağa atıldığına veya uzak ve çoğu kez berbat banliyölere sürüldüğüne tanık olan Paris sokaklarının yeniden emekçiler tarafından fethedildiğini görmek özellikle sevindiriciydi. Emekçiler tarafından yeniden fethedilen bu Paris, otomobillerin istilasına uğramış, her geçen gün daha da çekilmez ve pahalı hale gelen bir şehirdi. Bu Paris, son yıllarda bir polis devletine benzemeye başlamıştı, bir terörist bombalama kampanyasından faydalanan polis ve hükümet, sıkıyönetim zihniyetini yerleştirmeye, halkı, sokakların meydanların askeri birlikler ve herkesin nefret ettiği CRS ulusal polisleri tarafından işgal edilmesine alıştırmaya çalışıyordu. Hükümetin “Vigipirate” adını verdiği anti-terörist planı yürürlüğe girdikten sonra yaklaşık onaltıbin “kaçak” ülke dışına atılmıştı. Bu rakam, hükümetin “terörizme karşı kampanyasını ülkenin Arap ve Afrikalı göçmen topluluklarına karşı bir saldırıya dönüştürdüğünü çarpıcı biçimde ortaya koymuştu. Protesto hareketi sırasında, “terörist bombalar”a karşı bir güvenlik önlemi olarak hâlâ ağızları mühürlü duran yol kenarlarındaki çöp kutuları bu sıkıyönetim havasının yadigârıydı.11


Direnişin Coğrafi Dağılımı

Hareketin Paris bölgesi dışında, özellikle Marsilya, Toulouse, Douen, Caen ve Başbakan Juppe’nin aynı zamanda belediye başkanlığını yaptığı Bordo gibi güney ve batı şehirlerinde daha güçlü ve oransal olarak daha büyük olduğu görüldü. Protesto hareketlerinin bu coğrafi dağılımı, 1992 Eylülünde yapılan referandumda verilen “Maastricht’e hayır” oylarında ve 1994’ün başlarında öğrenciler ve gençler için belirlenen asgari ücrete karşı isyanda zaten belirgin hale gelmişti. Bu olgu, bir yandan, ekonomik bunalımın ve Avrupa birliğine yönelik adımların bu bölgelerdeki işçiler, kamu hizmetlerindeki kısıntılardan ve 1980’lerde kamu eğitim sistemini ademi merkezileştirip artan ihtiyacı karşılamak için kurulan eğitim kurumlarındaki personel azaltılmasından en çok zarar gören kesimi oluşturuyorlar. Bu bölgelerdeki eylemler daha kitlesel ve daha cüretliydi. Örneğin Marsilya’nın grevci kamu ulaştırma işçileri öbür şehirlerdeki arkadaşları işbaşı yaptıktan sonra da eylemlerini sürdürdüler. Genel protesto hareketinin taleplerine ek olarak, bu Akdeniz liman şehrindeki işçiler, kamu sektörünün çeşitli birimlerinde iki yıldan beri uygulanmakta olan yeni işe alınan işçileri daha düşük ücretle çalıştırma politikasının geriye dönük olarak iptal edilmesini talep ediyorlardı. Grev, yönetimin işçilerin taleplerini kabul etmek zorunda kaldığı Ocak ayının ikinci haftasına kadar şevkle devam etti.12


Toplumda Kutuplaşma

“95 Aralık”, aynı zamanda, sırf kendi bencil çıkarlarının gerektirdiği önlemleri “zorunluluk” ve “ulusal çıkar” yaftası altında haklı göstermeye çalışan teknokrat yönetici ve seçkinlerin kibirli ve aşağılayıcı tutumuna karşı bir isyandı. Hükümet, medya ve iş dünyasının seçkinleri ile halkı [değerler, dünya görüşü ve deneyim açısından] birbirinden ayıran büyük uçurum konusunda kapsamlı bir tartışma başladı. Örneğin, bir araştırma Başbakan Juppe’nin reform paketi konusunda medya ile halkın taban tabana zıt düşünceler taşıdığını gösterdi.13 Fransızlar özellikle Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın kuyruklu yalanlarını protesto ediyorlardı. Chirac, ülke siyasal yaşamının demokratikleştirilmesine ve sosyal adaletsizliğe karşı mücadeleye öncelik vereceğini vaad ederek 1995 yılının ortalarında iktidara gelmişti. Buna karşılık, başa geçer geçmez Güney Pasifik’te nükleer denemeler yapmaya girişmiş, seçimin üzerinden daha altı ay geçmeden de, kamu sektörünü ortadan kaldırmaya ve emekçilerle yoksulların sırtındaki vergi yükünü ağırlaştırmaya kararlı bir hükümeti işbaşına getirmişti. Halkın çoğunluğu her iki projeye de karşıydı; her iki proje de hiçbir danışma veya tartışma sürecine yer verilmeden yürürlüğe konmuştu.


“Devletin Küçülmesi” Masalı

Hükümetin halkı hiçe sayması, sanayileşmiş ülkelerdeki liberal demokrasilerin genel eğilimini yansıtmaktadır. Son yılların bütün bıktırıcı “anti-devlet” reklam kampanyalarına rağmen, bu ülkelerde “devletin küçülmesi”ne değil, devletin rolü ile yapısının değişmesine ve devlet, iş çevreleri, medya ve üniversite dünyasının daha sıkı biçimde kolkola girmesine tanık oluyoruz. 1970’lerin ve 1980’lerin ekonomik bunalımlarından önce, devlet, ikinci dünya savaşı sonrasının “sosyal barış” ve “mutabakat modeli”nin öngördüğü birçok kurumu bünyesine katmıştı. Bu politika, özgül sosyal ve siyasal mücadelelerin sonucunda ve güçlü ekonomik büyüme ile Soğuk Savaşın baskısı ortamında hakim tabakaların uzlaşmaya gönüllü oluşu nedeniyle kabul edilmişti.

Bu dönem aslında istisnai bir dönemdi ve kapitalizmin tarihi açısından bakıldığında şimdi “normal iş zamanı”na dönüş söz konusudur. Devlet “asli” görevine, sadece büyük iş çevrelerinin, bankaların ve nüfusun en zengin tabakalarının çıkarı için kullanılacak bir alet rolüne geri dönüyor.

İşçi hareketi ile öbür sosyal hareketlerin geleneksel biçimde kontrolü ve bastırılmasına ek olarak, “küreselleşmiş” 1990’lar, sermayenin serbest dolaşımı ve ticaretin serbestliği için devlet garantisi, göçmen hareketlerin sıkı biçimde kontrolü ile ülkenin uluslararası piyasalarda at koşturan kapitalistleri için mümkün olan en geniş maddi, diplomatik ve askeri destek talep ediyor.

Devletin halk üzerindeki gözetimini arttıracak yeni adımlar da atılıyor. Örneğin Fransa’da yürürlüğe konan 16 Kasım kararnamesi, ulusal polise “terörizmin hedefi olabilecek kişiler” ile bu kişilerin dostları ve akrabaları hakkında özel dosya tutma ve bu dosyaya ilgilinin siyasi, felsefi ve dini inançlarıyla varsa üyesi olduğu sendikayı kaydetme yetkisini veriyor.14

Eğer bütün bu amaçları gerçekleştirmek için parlamenter demokrasinin sağladığı sınırlı çerçevenin bile daraltılması ihtiyacı doğarsa, gereken hemen yapılıyor. Örneğin Juppe hükümeti Anayasanın pek bilinmeyen bir maddesini kullanarak, sandalyelerinin yüzde sekseni zaten sağcıların elinde olan Fransız parlamentosu Ulusal Meclis’ten sosyal sigorta reform paketini bir çırpıda geçiriverdi.

Bu tür buldozer taktikleri dikkate alınırsa, protestocuların Juppe Planındaki işçilerden ve işverenlerden kesilen sosyal sigorta fonlarını parlamento (devlet) denetimi altına sokan maddeyi reddetmeleri karşısında hiç de şaşırmamak gerekir. Bugüne kadar, sosyal sigorta fonları işçiler ve işverenler tarafından ortaklaşa yönetiliyordu; de Gaulle’ün 1967 yılında çıkardığı cumhurbaşkanlığı kararnamesinden önce ise sözkonusu fonlar neredeyse sadece sendika temsilcileri tarafından yönetilmekteydi. Yeni yasa bütün bunları değiştiriyor. Devletin “küçültülmesi” konusunda sanırım başka bir şey söylemeye gerek yok.


Çoğunluk Proletaryayı Destekliyor: “Vekâleten Grev”

Protestocu ve grevci işçileri en fazla kızdıran şey, hükümetin ve sağcı medyanın onları toplumun “imtiyazlı kesimi” olarak gösterip sırf kendi bencil çıkarları içn sokağa dökülen insanlar olarak tanımlamasıydı. Hükümet, işsizlik yardımı alanlara bile “imtiyazlı insanlar” etiketini yapıştıracak kadar pervasızdı. Emekçiler özellikle -belediyeye ait lüks bir apartman dairesini kendi oğluna kirasız tahsis ettirerek yolsuzluk yaptığı yeni ortaya çıkan- Başbakan Juppe’nin kendilerine “imtiyazlı” diyebilmesi karşısında öfkelenmişlerdi. Ancak kamu sektöründe çalışan “imtiyazlı kesim”in, büyük zorluklar yaratan üç haftalık demiryolu ve ulaşım grevine rağmen, halkın çoğunluğu tarafından desteklendiği açıkça anlaşılmıştı. Bu desteğe “une greve par procuration” (“vekâleten grev”) adı verilmiş, grev yapmayanlar grevcilerin eylemini destekleyerek isyana katılıyorlardı.

Çoğunluk grevi destekliyordu çünkü kamu sektöründeki işlerin ve demiryolları gibi işçi sınıfı hareketinin eski kalelerinin işyeri kapatma, ücretleri dondurma, emeklilik hakkını budama gibi uygulamalardan muaf tutulması başarılamazsa hiçbir şeyin kurtarılamayacağını anlamışlardı. Sağlık hizmetleri ile öbür kamu hizmetlerinde (ulaşım, eğitim, posta, elektrik, telefon) kısıntıya gitmenin ve bu hizmetleri özelleştirmenin bütün işçileri ve ülkenin daha yoksul bölgelerini etkileyeceğini anlamışlardı. Öyleyse niçin kitle halinde bizzat grev yapmadılar? Çünkü özel sektöre mensup kendi işverenleri tarafından cezalandırılmaktan korktular, işsizler ordusuna katılmaktan korktular. Üstelik, 1980’lerdeki kapitalist “yeniden yapılanma” sırasında özel sektördeki sendika kalelerinin çoğu -çelik, kömür, otomobil işkolları- yıkılmış, özel sektör işçilerinin gücü azalmıştı.

Özel sektör işçileri kitle halinde grev yapmadı, ancak grevcileri ellerinden geldiği kadar destekledi. Örneğin, işe gitmek için alternatif yollar buldular. Paris bisikletlilerle, otostopçularla, patencilerle, yayalarla ve dolmuşçularla kaynıyordu. Bu hareketin “şaşırtıcı” özelliklerinden biri, vatandaşların böylesine iyi huylu bir yaklaşım içinde olmasıydı.


Eylem İnsanları Değiştiriyor

İnsanların birbirlerine yardımcı olmak, zorluklar karşısında serinkanlılıklarını yitirmemek ve grevcilere destek olmak için nasıl fazladan gayret gösterdiklerini kanıtlayan sayısız örnek verebiliriz. Bütün Paris’i yeni bir yoldaşlık ve şenlik havası sarmıştı. Paris’in uzak bir banliyösünden şehir merkezindeki işine gelmek için otostop yapmak zorunda kalan Afrika kökenli bir kapıcı hoş bir sürprizle karşılaşmanın verdiği neşeyle şöyle diyordu: “Sokaktaki insanlar dostça davranıyorlar; beni arabasına alanlara ‘beni bu yoldan götürmeniz mümkün mü’ diye sorduğumda, bana kibarca karşılık veriyorlar. Grev başladığından beri bir tek ırkçıyla bile karşılaşmadım.”

Bir sosyolog şu yorumu yapıyordu:

“Bu tür dost canlısı tutumlar, kişinin yalnızlıktan kurtulmak için güçlü bir arzu duyduğunu gösterir ve sınırsız bir sevgi ve şefkat ihtiyacının ifadesidir. 1968’de insanlar işlerine yabancılaşmaya, egemen ahlak düzenine ve aile ilişkilerinin geleneksel karakterine karşı mücadele ediyorlardı. Bugün ise insanlar, insanlar arasındaki vahşi rekabetten işini kaybetme stresinden ve en iyi olamazsam korkusundan bir an olsun kurtulmak için can atıyorlar.”15

Başka bir sosyologa göre ise:

“ İnsanlar kendilerini aniden sokakta içten bir dayanışma içinde bulunca şaşırıyor ve kendilerinin mal üretmek ve tüketmek dışında da amaçları olan bir sosyal varlığın üyeleri olduklarını hatırlıyorlar. İşte bu yüzden dünyaya bakışları daha şimdiden değişmiş bulunuyor...”16

Özel sektör işçilerinin desteklerini ifade etmek için başvurdukları yollardan biri de, ülkenin dört bir yanında düzenlenen büyük gösterilere katılmaktı. Bir tek gün içinde ülkenin her yanında 2 milyonu aşkın insan sokağa çıktı ve bu insanların neredeyse yarısının kamu sektörü işçisi olmadıkları tahmin ediliyor. Ülke çapında buna benzer altı genel protesto günü düzenlendi, bu gösterilerin her biri bir önceki kadar veya bir öncekinden daha büyüktü. Protestoların işgünlerine rastladığı kimi durumlarda özel sektör işçileri, işi aniden “paydos” edip işyerlerini terk ederek büyük sokak gösterilerine katılıyorlardı. Kamu ulaşım sisteminin işlemediği ve trafiğin saatlerce tıkandığı dikkate alınırsa, gösterilere katılımın bu kadar yüksek olması çok daha etkileyiciydi.

Birçok grevci, grev sırasında dayanışma düzeyini yükseltmek için somut adımlar attı. Paris’te geceleri grevci otobüs sürücüleri otobüslerini çalıştırıyor ve ortalıkta kalakalan evsiz barksızları alarak barınaklarına götürüyorlardı. Otobüslere asılan flamalarda “otobüs sürücüleri halkın en yoksul tabakalarıyla dayanışma içinde” diye yazıyordu. Paris dışındaki illerde elektrik işçileri santralleri işgal edip, gündüzleri evlere düşük gece tarifesi üzerinden, hayır kurumlarına da bedava elektrik veriyorlardı. Hareketin asıl kahramanları olan demiryolu işçileri ise fabrika ve atölyelere gidip onlara davalarını anlatıyor buralardaki işçileri protesto hareketine katılmaya teşvik ediyorlardı. Protestolar hükümeti demiryolu şebekesini “rasyonalleştirme” ve geç emeklilik uygulamasına geçme planını dondurmak zorunda bıraktıktan sonra bile, demiryolu işçilerinin çoğu greve devam ettiler, çünkü kendi özel sorunlarından çok daha kapsamlı hedefleri olan bir hareketin başında bulunduklarını anlamışlardı.

Hükümet demiryolu grevine karşı “ulaşım şebekesini kullanan halk” komiteleri kurarak demiryolu grevine karşı bir protesto kampanyası düzenlemeye kalkıştıysa da acınacak bir başarısızlığa uğradı. Bu kampanyaya katılan birkaç yüz kişinin sendika ve sol düşmanı aşırı sağcı bir grubun üyeleri oldukları aşikârdı. Bu katılımcıların metro ve banliyo trenlerini kullanıp kullanmadıkları bile kuşkuluydu.17


“Çok Alametler Belirdi”

Grev hareketi tabii ki aniden gökten inmedi. Grevden önceki haftalarda birçok belirti ortaya çıkmıştı. İlk belirti, parlamentoda ücretlerin dondurulmasına yönelik yasa girişimine karşı 10 Ekim’de düzenlenen kitlesel genel grev ile kamu sektörü işçilerinin gösterileriydi. Sınıfların ve kütüphanelerin aşırı kalabalığına, eğitim tesislerinin yetersizliğine, okul binalarının bakımsız ve güvenlikten yoksun oluşuna, mezunların iş bulamamasına karşı sonradan ülke çapında muazzam bir öğrenci grevine dönüşen hareketin başlangıcı da Ekim’in ilk günlerinde meydana geldi.


Öğrenci Hareketi

Normandiya bölgesindeki Rouen şehrinde başlayan hareket, La Rochelle, Toulouse, Metz, Perpignan, Orleans, Tours, Montpellier, Nice ve Paris şehirlerine yayıldı. Okullara ayrılan fonların azaltılması yeni ders yılını çekilmez hale getirmişti. Öğrenci hareketi zirveye ulaştığında grev, işgal ve protesto gösterileri altmış kampüsü sarmıştı.

Öğrenciler özellikle eğitime acil fon tahsis edilmesini ve okullara öğretmen ve personel alınmasını talep ediyorlardı. Öğrenciler kampüslerde hareketin doğrultusunu belirleyen, pratik görevleri paylaştıran ve genel öğrenci koordinasyonuna katılacak delegeleri seçen genel toplantılar düzenlediler. Kimi genel toplantılara, güneybatı Fransa’daki Toulouse şehri örneğinde olduğu gibi, günde iki bin öğrenci katılıyordu.

Kimi kampüslerde idare binaları işgal edilip üniversite rektörleri rehin tutuldu. Hareketin gece gündüz demeyen coşkulu karakterine uygun olarak, kimi zaman gece yarılarında dönüşümlü sokak gösterileri düzenlendi. Kimi durumlarda, örneğin güney Fransa’daki Montpellier şehrinde, polislerle öğrenciler arasında sokak çatışmaları meydana geldi, öğrenciler gözyaşartıcı bomba kullanan polisleri taş yağmuruna tuttu.

Bu genel öğrenci ve gençlik öfkesi daha 1994’ün başlarında su yüzüne çıkmıştı. 18-20 yaşlarındaki gençlere yaşamları boyunca, iyi bir eğitimin “yeni ekonomi”de güvenli geleceğin garantisi olduğu söylenmişti, onlar da liseyi bitirip üniversitelere doluşmuşlardı. Ne var ki öğrenciler kendilerini, artık hiçbir umut vaadetmeyen iş piyasasına atılmamak için üniversite hayatını mümkün olduğu kadar uzatma gayreti içinde buluvermişlerdi. Öğrenci gösterilerinde taşınan bir pankart öğrencilere “Onlar bizi sokağa atmadan haydi sokaklara çıkalım!” çağrısında bulunuyordu.


“Özel Üniversiteler Kamulaştırılsın”

Öğrenciler, zengin aile çocukları için kamu fonlarıyla inşa edilen, harçları yüksek, yepyeni özel Leonard-De-Vinci üniversitesinin kamulaştırılması için özel talepte bulundular. Bu talep özellikle, 68 Mayıs hareketinin doğum yeri olan komşu Paris-Nanterre Üniversitesi’nin otuzbeş bin öğrencisinden gelmişti. Bu öğrenciler sadece birkaç yüz öğrenci için inşa edilen son teknoloji ürünü, uçsuz bucaksız tesislere hayretler içinde bakıp duruyorlardı.18 Kağıt üzerinde eşit kamu üniversiteleri arasındaki fon ve tesis eşitsizliği de öğrenci protestosunun hedefiydi. Fransız öğrencilerle aynı harçları ödedikleri ve aynı haklara sahip oldukları halde son sıralarda hükümetin kabul ettiği reformlarla haklarını yitiren yabancı öğrencilere yönelik ayırımcı önlemler de protestolara hedef oldu.19


Hükümetin Telâşı: İşçi-Öğrenci Birliğini Önlemek Lâzım!

Kasım sonlarında işçi grevleri başlar başlamaz birçok şehirde işçiler ve öğrenciler ortaklaşa gösteriler yaptılar. Hükümet sürmekte olan öğrenci eylemleriyle yayılmakta olan işçi hareketinin içiçe geçmesini mutlaka önlemek zorunda olduğunu kavradı. İki hareketin birliği büyük patlamalara yol açabilirdi.

9 ve 23 Kasım’da, hükümet öğrenci taleplerinin bir kısmını kabul ettiğini, üniversite fonlarını arttıracağını ve öğretim kadrosunu genişleteceğini ilan etmişti bile. Ancak bu önlem yeterli olmadı. 3 Aralık’ta hükümet öğrencilerin bütün taleplerini karşılamaktan uzak da olsa çok daha kapsamlı bir planı kabul ettiğini açıkladı. İki ay süren mücadelenin ardından, yorgun düşen ve ders yılını kaybetmek istemeyen öğrenciler yarı yarıya zafer kazanmış olarak eylemlerine son verdiler.20


Kadın Hareketi

Protesto hareketinin yükselmesi Fransa’da uzun süredir uykuda olan kadın hareketinde de bir atılıma yol açtı. 25 Kasım’da kırk bin kadın Haziran’dan beri hazırlıkları devam eden bir gösteri için sokaklara döküldü. Protestonun esas hedefi, neo-faşist Milli Cephe ile Katolik Kilisesinin aşırı sağcı kesimleriyle bağlantılı grupların kürtaj kliniklerine karşı düzenlediği saldırılardaki artıştı. Daha da kötüsü, sağcı çoğunluk hükümeti kürtaj kliniklerine saldırı olaylarına karışanlar için af çıkarmıştı; ayrıca, kürtaj kliniklerine ayrılan mali kaynakları kısmaya çalışıyordu.21 Kadınların büyük bir kısmı da Juppe hükümetinde Kasım başlarında yapılan değişiklik sırasında onbir kadın bakandan yedisinin hükümet dışında bırakılmasına kızmışlardı. Sözkonusu bakanların hepsi koyu sağcıydı, feminizmle hiçbir ilgileri yoktu, ancak bu girişim kadınların yönetim organlarında yetersiz biçimde temsil edildiği gerçeğini vurguluyordu.


İşsizliğe Karşı Eylem

“95 Aralık” kabarması, hükümet politikası ile ekonomik bunalımın etkileriyle mücadele etmek için sabırla örgütlenen ve alternatif oluşturan grupları ön plana çıkardı. Bu gruplardan biri olan ve “İşsizliğe karşı eylem!” sözcüklerinin Fransızca’daki başharfleriyle kısaca “AC!” olarak anılan grup, sendika hareketinden eylemcileri; işsiz ve yarı-işsiz işçi gruplarını; konut hakkı, insan hakları, ırkçılıkla mücadele, göçmen hakları, barış hareketi, çevre hakları için çalışan grupları; solcu öğrenci birlikleri ile ilerici iktisatçıları ve sosyologları biraraya getiriyor.

AC! sokak gösterilerinin hepsinde vardı ve -Paris şehir merkezindeki terk edilmiş bir binayı işgal ederek orada oturan konut eylemcileriyle birlikte- Georges Pompidou Sanat Merkezi’nin işgaline öncülük etti. “Mevcut sosyal hareketin kalıcılığını sağlamak... grevciler, öğrenciler ve toplumun dışlanan kesimleri arasında diyalog başlatmak ve bağ kurmak” için kendilerine yer verilmesini istiyorlardı.22 Bu isteklerini kabul ettirdiler ve büyük salon ortasında işi olmayanlar, evi olmayanlar, çalışma ve göç izni olmayanlar, sigortası olmayanlar ve parası olmayanlar için “Forum des Sans”, (yani, birşeyi olmayanlar forumunu) oluşturdular. AC! ayrıca alternatif ekonomi programını da açıkladı.23


Liberal Cennetin Acı Gerçekleri

Resmi rakamlara göre, son yirmi yılda Fransa’da çalışma saatleri yüzde onbir azalırken yaratılan toplam servet yüzde elli iki arttı. Bir başka deyişle, teknolojik ilerleme ve beceri düzeyinin artışı sayesinde, toplum bir bütün olarak daha az çalışırken daha çok servet üretiyor. Buna karşılık, halkın satın alma gücü gerçekte azalmış bulunuyor, işsizlik son hızla artıyor, işi olanlar ise uzun süreyle daha sıkı çalışmak zorunda kalıyorlar. Peki o zaman emekçiler tarafından üretilen bu fazla servet nereye gitti? Cevap çok açık: nüfusun en zengin tabakalarına kâr ve gelir artışı olarak gitti. Bugünkü Fransa’da ailelerin en zengin yüzde 10’u ülke servetinin yüzde 54’ünü elinde tutarken, en yoksul yüzde 50’si sadece yüzde 6’lık bir paya sahip bulunuyor.

1983 ile 1995 arasında, Fransa’da üretilen toplam servet içinde ücretlerin payı yüzde 68.7’den yüzde 58.7’ye düştü. Varlık vergisine tabi kişi sayısı (yaklaşık 725 bin ABD dolarlık veya fazla varlığı olanlar) 1985 ile 1991 arasında yüzde 68.4 artarak 161 bin kişiye ulaştı. Bu kişiler 6,600 milyar dolarlık varlıkları üzerinden yılda yalnızca 2.2 milyar dolar vergi ödüyorlar. Sözü edilen 161 bin kişiden 620’sinin varlığı 25 milyon doların üzerinde bulunuyor. L’Oreal kozmetik imparatorluğunun sahibi Liliane Bettencourt 7.1 milyar dolarla birinci sırada yer alıyor.24 Bu servet yoğunlaşması yeni işler yaratmamıştır ve esas olarak para spekülasyonu, borsa oyunu ve benzeri yollarla elde edilmiştir. İşçi sınıfının ücretlerini dondurmak da yeni işler yaratmamıştır. Zenginlere ve şirketlere tanınan vergi indirim ve muafiyetleri de yeni iş yaratmamıştır.

Bu fazla paralar yeni iş yaratmak yerine “piyasalar”da çabucak kâr sağlamak için oradan oraya akıyor ve işsizliği ve pahalılığı arttıran şirket birleşmelerini ve şirket devirlerini finanse ediyor. Halbuki hükümet ihtiyaç duyduğu gelirleri zenginlere ve büyük şirketlere vergi koyarak, ayrıca istihdam ve kitlesel tüketim yoluyla kaynak yaratarak elde edebilirdi. Buna karşılık, hükümet ihtiyacı olan parayı zenginlerden olağanüstü yüksek faizlerle borçlanarak temin etme yoluna gitmiştir. Bu ise kamu borçlarını durmadan yükselten bir kısır döngüdür.


Alternatif Var

Bu genel durumu değerlendiren AC! haftalık çalışma saatlerini azaltan, meydana gelecek işgücü açığını yeni işçi istihdam ederek kapatan ve işçi ücretlerinde herhangi bir azaltmaya gitmeyen bir program temelinde çözümler öneriyor. AC!, hükümetin ve üniversitelerin yaptırdığı araştırmalarda haftalık çalışma saatlerinin 35 saate indirilmesiyle 1.2 ila 2.3 milyon tam günlük, istikrarlı iş olanağı yaratılabileceğinin ortaya konduğuna işaret ediyor.

AC!’ye göre, bu önlemler için gerekli kaynak, vergi sisteminin kökten yenilenmesi, spekülasyon ve sermaye hareketlerinin denetlenmesi yoluyla sağlanabilir. Bunların yanısıra, toplum radikal biçimde demokratikleştirilmeli, böylece emekçilere, tüketicilere ve topluluklara çalışma koşulları, kamu hizmetlerinin kalitesi ve yapısı, şirketlerin ve hükümetin toplum kaynaklarının nasıl kullandığı konularında denetim imkânı verilmelidir.

Son olarak, AC!, böylesi bir gündemi kabul ettirebilmek için Avrupa çapında geniş bir sosyal hareketin örgütlenmesi ve dayanışmanın geliştirilmesi gereği üzerinde duruyor. Ekonomik politika alanında, demiryolu grevi ekonominin kilit dallarından biri olan ulaşımın nasıl örgütlenmesi gerektiği sorununu gündemin baş köşesine oturttu.

İşveren basını demiryollarına tahsis edilen “muazzam fonlar” konusunda yaygara koparıyordu, ancak bu fonlar esas olarak (çok hızlı TGV treni gibi) yüksek teknolojiye dayalı temel altyapı yatırımlarına gidiyordu ve bu yatırım kararlarını işçiler ve kamu ulaşım şebekesini kullanan yolcular değil hükümet veriyordu. Ücretlerin azaltılması, işsiz kalma, bilet fiyatlarının artması ve hatların kapatılması yoluyla bu kararların yükünü niçin işçiler ve tüketici halk üstlensindi?

Fransa’nın iyi işleyen bir ulaşım sistemine ihtiyacı olduğuna göre, demiryolunun alternatifi nedir? Karayolu ulaşımı mı? Ancak karayolu ulaşımı daha verimsizdir ve yol inşaatı, bakımı ve güvenliği için hükümet tarafından büyük harcamalar yapılmasını gerektirir. Kirlilik, gürültü, kaza, stres ve benzeri etkenlerin yol açacağı olağanüstü maliyetlere değinmiyoruz bile. Üstüne üstlük, Fransız hükümeti geçenlerde otomobil satın alan herkese bin dolarlık destek vermeyi kararlaştırdı. İşveren basınında göklere çıkarılan “rekabet gücü yüksek oto sanayii” konusunda bu kadarlık bilgi yeter sanıyorum.25 Özel mülk sahiplerinin dilinde “rekabet gücü yüksek” terimi sadece ve sadece kârlı anlamına geliyor.


Yeni Aydınlar Ortaya Çıkıyor

Protesto hareketi, sağ eğilimli Sosyalist Parti hükümetlerinin yıllar süren yönetimi ve 1980’lerde bir kısım aydının dönerek Yeni Sağ akıma kapılanması sonucunda paramparça olan solcu aydın kesiminin yeniden ortaya çıkışına da tanıklık etti.

Solcu aydınlar, her şeyden önce, “reform”, “muhafazakâr”, “çağdaş”, “çağdışı” ve “korporatist” gibi terimlerin utanç verici biçimde istismar edilmesiyle uğraştılar. Sağa ve kendilerini “çağdaş Sol” ilan edenlere göre, son elli yılda kazanılmış sosyal ve demokratik hakları savunmak “çağdışı” ve “muhafazakâr” olmak demektir; bu hakları budayıp 19. yüzyıldaki seviyeye indirmek ise son derece “çağdaş” ve “reform-yanlısı” bir tutumdur. Aynı şekilde, eğer bir sendika ve bu sendikaya üye işçiler işyerlerini ve sosyal haklarını savunur ve aynı savunma gayreti içinde olan öbür sendika ve işçilerle ittifak yaparlarsa, Sağ bu davranışı “korporatist” olarak damgalar. Buna karşılık, sendika üyelerinin iradesine karşı gelerek büyük patronları ve hükümeti destekleyen acaip sendika lideri “sosyal sorumluluk sahibi” bir lider olarak övülür. Vahşi ve yıkıcı spekülasyonlar yaparak milyonlarca dolar kazanan zenginler ve finans grupları “rasyonel” biçimde hareket etmektedir, ne var ki, insanca bir ücret ve onurlu bir emeklilik için mücadele eden işçiler ise “bencil” bir biçimde “imtiyazlarını” savunmaktadır. İşsizlik füze hızıyla artarken işçileri daha uzun saatler boyunca daha yoğun çalıştırmak ve daha geç emekli etmek ise “çağdaşlık”tır. Onbinlerce kişinin başını sokacak bir kulübesi bile yokken spekülasyoncu banka ve tröstlerin elindeki dairelerin boş tutulmasına müsaade etmek “çağdaşlığın gereği”dir.

Grevcileri destekleyen solcu aydınların birçoğu aslında çok gençti. Bu durum protesto hareketinin bir başka büyük başarısını oluşturmaktadır, çünkü ülkedeki eleştirel düşünce ve protesto bayrağının yeni kuşak tarafından devralındığını göstermektedir. 1980’lerin ortalarında ve sonlarında çalışma hayatına atılan genç işçiler ön plana çıktılar ve hareket boyunca varlık ve deneyimlerini hissettiren 1960’lar ve 1970’ler kuşağından işçi eylemcilerin yardımına koştular. Binlerce lise ve üniversite öğrencisinin siyasal yaşama girişini de unutmayalım. Bu süreç gençler ve yeni üniversite mezunları için geçerli asgari ücretin azaltılmasına karşı 1994 başlarında yapılan protesto hareketiyle başlamıştı. Hem 1994’te hem 1995’te yeni ve eski kuşak arasında dayanışma gösterilerine tanık oldu; protestocular işverenlerin eski işçileri çıkarıp yerlerine daha düşük ücretle ve iş güvencesi olmadan çalışacak gençleri almalarını sağlayan önlemleri reddediyorlardı.


Hareketin Zayıf Yönleri

Kuşkusuz Aralık hareketinin kusursuz olduğu söylenemez. Bütün militanlığına ve dinamizmine rağmen, Aralık hareketi, Fransız Solu ile sendika hareketinin örgütsel ve siyasal zayıflığını bu kadar kısa sürede telafi edemezdi. Grevin özel sektöre de yayılabileceği yönünde kimi belirtiler ortaya çıktıysa da, özel sektör işçileri greve çıkmadı, grev kamu sektörüyle sınırlı kaldı. Bu durumun temel nedenleri tabii ki daha önce sıraladığımız gibi korku, moralsizlik ve örgütsüzlüktü. Ne var ki, sendikaların ve Solun liderlerinin bu konuda sorumluluklarını kabul etmeleri gerekiyor.

Korumasız durumdaki özel sektör işçilerinin greve çıkması için, sendika ve parti liderlerinin onların kaygılarını giderecek ve işverenlerin misillemesine karşı sağlam bir savunma hattı oluşturacaklarına dair teminat verecek bir tutum içinde olmaları gerekiyordu. Oysa sendika liderleri hareketi koordine edecek ulusal bir grev komitesi oluşturmadılar. Hareketin hiçbir aşamasında genel grev çağrısı yapmadılar. Aynı sektörlerde örgütlü sendika yönetimleri bile ulusal bir önderlik komitesi kurmadılar. Bu tutum, medyada yer alan sayısız haberin de doğruladığı gibi, tabandaki işçiler arasında hareketin genişletilmesi ve birlik yönünde her gösteride ortaya konan güçlü arzuya ters düşüyordu. Bu tutum, ayrıca, Başbakan Juppe’nin istifa etmesi yönünde gösterilerde gitgide daha yüksek sesle dile getirilen çağrıları da dikkate almıyordu.


Sosyalist Partinin Tutumu

Solun geleneksel siyasal önderlikleri çok daha kötü bir performans gösterdi. Başbakan Juppe Kasım ortasında reformlarını açıkladığında Sosyalist Parti (SP) tamamıyla program tartışmalarına gömülmüştü. Sosyalist yöneticilerin kimisi Juppe’nin “cesaret”ini kutladı, kimisi ise daha eleştirel bir tutum takındı. Ancak hareket başladığında (cumhurbaşkanlığı seçiminde kaybeden aday Lionel Jospin tarafından temsil edilen) parti önderliğinin çok yumuşak bir dille de olsa harekete destek verdiğini belirtmesi bile çok uzun zaman aldı. Bir yazar alaylı bir dille, sınıf mücadelesinin oyun bozanlık yaptığını, ülkeyi kurtaracak yeni parti programını hazırlamak için SP’nin gerek duyduğu altı aylık sürenin bitmesini beklemediğini yazdı.26

SP esas olarak hareketin siyasal bir nitelik taşımadığını, sadece sosyal bir hareket olduğunu ve hükümetin varlığının sorgulanmadığını vurgulamaya çalıştı. Aralık başlarında sekiz bölgede yapılan ara seçimlerde beş bölgeyi SP adayları kazandığı halde SP bu tutumunu değiştirmedi. Oysa ara seçim sonuçları geleneksel olarak sağın kalesi olan kırsal bir bölgede bile halkın hükümete karşı Solu destekleme niyeti taşıdığını ortaya koymuştu.27 On yılı aşkın bir süre bizzat sağ eğilimli bir ekonomik politikayı uygulayan SP galiba Juppe’nin önerdiği politikalardan daha farklı bir şey yapma niyetinin ve yeteneğinin olmadığını hissediyordu.


Komünistlerin Yaklaşımı

Komünist Parti’ye gelince, FKP üyeleri ve yerel örgütleri hareketin oluşturulmasında belirleyici bir rol oynadılar. Son yirmi yılda seçmen desteğinde bir düşüş görülmekteyse de, FKP işçiler arasında ve işçi sınıfı semtlerinde hâlâ güçlüdür. Ne var ki, FKP önderliği de, tıpkı SP gibi, hareketin (siyasal değil de) “sosyal” niteliği konusunda ısrarlıydı ve pek ortalıkta görünmemeyi tercih etti. Hareketin hiçbir aşamasında FKP hükümetin feshini ve seçimlere gidilmesini talep etmedi. Büyük olasılıkla FKP, bunalımın siyasallaşması durumunda bundan en çok SP’nin yararlanacağını hesap ediyordu.28 Bu zaaflar, Fransız Solunun, ekonomik bunalım, on yılı aşkın SP yönetimi ve Doğu Bloku ülkelerinin çöküşünden kaynaklanan siyasal ve örgütsel dağınıklığını açıkça gözönüne seriyor. 95 Aralık’ı 68 Mayıs’ından çok farklı kılan etkenler işte bunlardır.


Sonuç

Bir yandan, Fransız halkının çoğunluğu arasında güçlü bir direniş eğilimi gözleniyor. Öte yandan, hükümeti devirip derin bir ekonomik bunalımın ortasında ekonomik ve sosyal politikaları köklü biçimde değiştirme niyet ve yeteneğine birlikte sahip olan inanılır kitlesel bir örgüt gücü bulunmuyor. Fransa’da eleştirel düşünceyi benimsemiş güçlerin önündeki büyük ikilem ve büyük sorun budur. Fransız toplumu bunalım içindedir ve bu bunalımdan kimin kârlı çıkacağını görmek için sanki bir “yarış” var. Solun siyasal ve örgütsel bunalımı orta ve uzun vadede de devam edecek olursa, ülkenin sosyal ve ekonomik gerilemesi de devam edecektir.

Hatta belki de işler çok daha kötüye gidecektir. Neo-faşist Milli Cephe şimdilik marjinal bir konuma itilmiş de olsa, geçen Mayıs’ta yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tarihindeki en yüksek oyu aldı. Gerçekten de neo-faşistler, işçilerin ve yoksulların derinleşen hoşnutsuzluğu ve çaresizliği karşısında kendi “radikal” çözümlerini -işbaşındaki hükümetin kimi öğeleriyle birlikte- sunmaya kuşkusuz hazırlanıyorlar. Kimi hükümet politikalarında neo-faşistlerin etkisini şimdiden görmeye başladık.29 Milyonlarca düşünen insanın Aralık’ta siyasal arenaya -kendi temel maddi, sosyal ve manevi çıkarlarını savunmak üzere- girmesi, ister istemez uzun sürecek isyan ve yenilenme yolunda atılan ilk adımdır. İçinde bulunduğumuz bu mutsuz, acımasız ve hoşgörüsüz çağda biricik umut kaynağı böylesi kitle eylemleridir. “Bu hareket bizlere, bir yukardakiler, bir de aşağıdakiler olduğunu; bir seçkinlerin, bir de tabanın bulunduğunu hatırlatıyor. Bu niteliğiyle de, Fransız toplumunun Milli Cephe’nin arzuladığı şekilde ırk temelinde bölünme sürecini geciktiriyor.”30

Protesto hareketi, sendikal ve sosyal hareketler içerisinde Aralık ayı boyunca etkisini duyuran eleştirel sol güçlerin yelkenini şişirecektir. Daha genel olarak, sendikal örgütçülüğün ve sosyal eylemciliğin saygınlık ve inandırıcılığında büyük ve çok gerekli bir artış meydana gelmiştir. Hiç olmazsa şimdilik, işçi sınıfı kahramanı olmak yeniden “hatırı sayılır biri” olmak anlamına gelmiş bulunuyor.

Şimdilik, hükümet demiryollarını yeniden yapılandırma planını askıya almak ve kamu sektöründeki emeklilik sistemini değiştirme planını geri çekmek zorunda kalmıştır. Devlet mülkiyetindeki demiryolu şebekesinin başkanı görevden alındı ve yerine işçilerin kaygılarını daha çok gözettiği düşünülen bir başkası atandı. Vergi sistemini yüksek gelir gruplarına yeni haklar tanıyacak şekilde değiştirme planı ise ertelendi.

Hükümet istihdam sorunlarını tartışmak üzere sendika liderlerini 21 Aralık’ta “sosyal zirve toplantısı”na çağırdı. Zirvenin sonuçları, en yumuşak deyişle, yetersizdi.31 Hükümet sosyal sigorta reformlarını kabul ettirmeyi başardıysa da kısmi bir yenilgiye uğradı. Yılbaşında açıklanan rakamlar istihdam alanında durumun kötüye gittiğini, düşük büyüme hızının yeni iş alanları yaratmadığını gösteriyor. İşsizlik bu yıl tekrar artacak. Önümüzdeki aylarda yeni çatışmalar beklemek için her türlü neden var.

Fransa bir yol ayrımına gelmiş bulunuyor; neo-liberal Avrupa Birliği projesinin geleceği ise her zamankinden daha belirsiz görünüyor.

[Monthly Review dergisinin Mayıs 1996 tarihli 1. sayısından çevrilmiştir.]


NOTLAR

1. Roger Trefeu, “SNCF: l”etincelle”, Politis, 7 Aralık 1995.

2. Ignacio Ramonet, “L’espoir”, Le Monde Diplomatique, Ocak 1996.

3. Pierre Bourdieu, “Je suis ici pour dire notre soutien...”, Liberation, 14 Aralık 1995.

4. Dominique Mezzi, “Europe’s trade union-New radicalism?”, International Viewpoint, Haziran 1995.

5. Erik Izraelwicz, “La premiere revolte contre la mondialisation”, Le Monde, 7 Aralık 1995.

6. Her zamanki keyifli haliyle Zapatista önderi Kumandan Marcos, güney Meksika ormanlarındaki karargâhında kendisiyle söyleşi yapan Fransız gazetecilere şu soruyu sordu: “Chirac’la bu kadar sorununuz varken, hâlâ Chiapas’la ilgileniyor musunuz?”, Charlie Hebdo, 20 Aralık 1995.

7. Paul-Marie Couteaux, “Defense et illustration de services publics”; Asdrad Torres, “Une nouvelle proie, les telecommunications”, Le Monde Diplomatique, Ocak 1996.

8. Jean-Louis Michel, “De Berlin a Rome et Bruxelles”, Rouge, 14 Aralık 1995; Sylvain Ephimenco, “La Belgique redoute la contagion”, Liberation, 14 Aralık 1995.

9. Michel Cahen, “Le nouveau proletariat vous salue bien!”, Le Monde, 7 Aralık 1995.

10. Catherina Bedarida ve Luc Leroux, “Dans les theatres, des artistes se placent au service de la contestation sociale”, Le Monde, 12 Aralık 1995.

11. Eylülden beri hiçbir bomba patlaması meydana gelmediği halde Vigipirate uygulaması yılbaşında uzatıldı.

12. “Marseille transport workers agree to end strike”, Reuter, 9 Ocak 1996.

13. Laurent Jaffrin, “Quand les journalistes parlent dans le vide”, Le Nouvel Observateur, 14-20 Aralık 1995.

14. Erich Inciyan, “La gendarmerie autorisee-ficher les opinions politiques”, Le Monde, 16 Aralık 1995. Protesto sağanağı sonunda kararname iptal edildi.

15. Pascale Kremer ve Marie-Pierre Subtil, “L’indefinissable legerete des Parisiens par temps de greve”, Le Monde, 9 Aralık 1995.

16. Bertrand Leclair, “Roger Caillois, la greve et les totems”, Politis, 14 Aralık 1995.

17. Luz, “Liberez le Metro”, Charlie Hebdo, 13 Aralık 1995.

18. Michel Delberghe, “Les etudiants reclament des profs, des credits, des locaux”, Le Monde, 21 Aralık 1995; Nathalie Guibert, “A la fac Pasqua, heureux... mais lucides”, InfoMatin, 13 Aralık 1995.

19. “Appel de la coordination nationale etudiante”, 1 Aralık 1995. Paris’te 5 Aralık gösterileri sırasında Paris-Saint Denis Üniversitesi öğrencileri tarafından dağıtılan broşür.

20. “Les universites beneficieront de 900 millions de francs”, Le Monde, 21 Aralık 1995.

21. Gaelle Lucy, “Un succes immense!” Kürtaj ve Gebeliği Önleme Hakkını Savunan Dernekler Koordinasyonu (CADAC) sözcüsü Maya Surduts’la yapılan söyleşi, Rouge, 30 Kasım 1995.

22. “Beaubourg occupe par les ‘sans’ “, Liberation, 14 Aralık 1995.

23. “Chomage, Precarite, Exclusion, Agissons!”, AC! broşürü, Aralık 1995.

24. Roger Trefeu, “Les gagnants de la crise”, Politis, 14 Aralık 1995; Christine Mital ve Thierry Philippon, “Quand la rue bouscule la pensee unique”, Le Nouvel Observateur, 14-20 Aralık 1995; Ligue Communiste Revolutionnaire, “Face au plan Juppe, changer radicalement” Rogue’un eki, 14 Aralık 1995.

25. “French workers determined to preserve traditional ways”, Wall Street Journal, Globe and Mail’de yeniden basılmıştır, 26 Aralık 1995.

26. Denis Sieffert, “L’electrochoc”, Politis, 14 Aralık 1995.

27. “Partielles: la gauche gagne cinq sieges”, Liberation, 11-12 Aralık 1995.

28. Ariane Chemin, “Le Parti communiste persiste a n’evoquer qu’une ‘crise sociale’ “, Le Monde, 14 Aralık 1995.

29. Alain Bihr, “En France, desesperance populaire et demagogie politique” ve Rinke van den Brink, “Menacantes percees de l’extreme droite”, Le Monde Diplomatique, Aralık 1995.

30. Beatrice Jerome, “Les intellectuels doivent faire entendre le refus de la rue”, Philip Corcuff’la söyleşi, InfoMatin, 11 Aralık 1995.

31. “Les syndicats de province decus par le sommet de Matignon”, Le Monde, 24-25 Aralık 1995.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 1905 Devrimi Üzerine Konuşma / V. İ. Lenin
 Libya Yazıları / Fidel Castro Ruz
 Komünist Partilerinden Libya Değerlendirmeleri
 Ellerinize ve Yalana Dair / Nâzım Hikmet
 İGD’den TÜM-İGD’ye / Zeliha Kortun
 Özgür Tartışmaya Evet / Kenan Sancar
 Büyük Rusların Ulusal Gururu Üzerine / V. I. Lenin
 Ahmet Hilmi Feyzioğlu’nun Anısına / Selçuk Uzun
 Boykota Karşı Bir Sosyal Demokrat Yayıncının Notları (Parçalar)
 İşçi Sınıfı, Sendika Hareketi ve İşçi Sınıfı-Sol Siyaset İlişkisi / Aziz Çelik
 “Ezber Bozucu” TÜSİAD Ziyaretinin Ardından Süleyman Çelebi’ye Sorular / Hakan Koçak
 KÜRESELLEŞME ÜZERİNE / Paul M. SWEEZY
 Küresel Kapitalizmde Emek, Sermaye ve Ulus-Devlet / Ellen Meiksins WOOD
 BİZİM ÇOCUKLARIMIZ / Nebiye
 BİLGİ KURAMI / Ali Yıldız

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS