Sosyalist Dergi: 11 |  Muhsin Salihoğlu |
SİP'İN KORKU VE İHANETİ

     Aydın Giritli, ulusal kurtuluş savaşı dönemini değerlendirirken şunları söylüyor: "Cumhuriyetin kuruluşuna açılan büyük kaos döneminde, Anadolu çeşitli iktidar odaklarına sahne olmuştu. Örneğin emperyalist işgalin püskürtülememesi halinde, dünya siyasetinde bugünkü Türkiye gibi kendi dinamiklerine sahip bir birime yer olmayacaktı. Sol alternatifler tarihsel güçsüzlükleri ve sosyalist iktidar perspektifine sahip olmayışlarıyla, bir geleceği temsil etmiyorlardı.


     Bu arada İstanbul işçi sınıfını örgütlemeye yüzünü dönmüş komünist kesimin bir 'Anadolu iktidarı'na da sırtını dönmüş olduğunu, kemalistlerle ittifak amacıyla Ankara yoluna çıkıp katledilen kesimin burjuva devrimine soldan destekle kendini sınırladığını not etmeli, Kuvayı Seyyare tipi popülist damarların ise, tek olası şanslarının kemalist Ankara'nın yerini alıp yani hegemonyayı ele geçirip Kızıl Orduya davetiye çıkartmak olduğunu söylemeliyiz. Ne hegemonyayı ele geçirecek güçleri vardı, ne de Bolşeviklerin kendi şanslarını fazla zorlama niyetleri. Diğer güç odakları ise eninde sonunda emperyalist Sevres senaryosuna tabiiyeti kabul edeceklerdi. Gelmek istediğim sonuç şu: Kemalist hareket Türkiye'yi bir sınıf mücadeleleri birimi haline getirebilecek tek yolun da adıydı." (Sol, sayı 109, s. 29)
     Görüldüğü gibi Aydın Giritli, bugünkü teslimiyetçi tezlerine temel sağlamak için çok şey söylüyor. Şimdi söylediklerini tek tek ele alalım. "Sol alternatifler tarihsel güçsüzlükleri ve sosyalist iktidar perspektifine sahip olmayışlarıyla bir geleceği temsil etmiyorlardı." Acaba öyle mi? Komünistler o sırada ne yapıyorlardı? İstanbul'da, Anadolu'nun Ankara, Eskişehir, İzmir, Erzurum, Rize, Kars, Samsun, Zonguldak, Ereğli, İnebolu, Trabzon, Konya, Adana gibi şehirlerinde ve başta Azerbaycan olmak üzere Sovyet topraklarında kurulan komünist örgütler neyle uğraşıyorlardı? Emperyalist işgale karşı işçi ve yoksul köylü kitlelerini kim seferber ediyordu? Silahlı direnişi kim başlatmıştı? Komünistler değil mi? 10 Eylül 1920'de 15 komünist grup ve örgütü temsil eden kuruluş kongresiyle TKP örgütlü ve birleşik bir parti olarak ortaya çıkmamış mıydı? Ulusal ve sosyal kurtuluş hedefini birleştiren düzgün bir program belirlenmemiş miydi?
      Programa göre, TKP'nin amacı "halkçılığın en yüksek bir şekli olan amele ve rençber şuralar cumhuriyetinin kurulması" idi. (TKP Programları ve Mustafa Suphi Tezleri, Ürün Yayınları, İstanbul 1997, s. 15). İşçi ve köylü sovyetleri cumhuriyetini kurmayı amaçlayan partiye göre, "Bugün Türkiye'de galip ve yağmacı Antanta devletlerine karşı devam eden milli ayaklanma hareketine fakir sınıfların katılması, düşmanın düşmanı ile, yani dış kapitalizmin saldırısına karşı kendi içindeki vurguncu ve gaspçı küçük burjuvazi ile ortaklaşa mücadele niteliğinde ortaya çıkmaktadır." (age, s. 14). Komünistler, ülke, bölge ve dünya durumunu ve bu durumdan çıkardıkları siyasal sonucu şöyle açıklıyorlardı: "Bir taraftan emperyalistlere karşı yöneltilen bu mücadelenin devamı, diğer taraftan özellikle toplumsal devrimin Avrupa'da yayılması, sınıf bilincini olgunlaşması ve gelişmesi üzerine önemli etkilerde bulunarak Türkiyedeki hareketlerin toplumsal nitelik almasına yardım etmekte ve sosyalizm esasında amele ve rençber şuralar cumhuriyeti kurulmasına uygun şartları hazırlamaktadır." (age.).
      Sizce bu değerlendirmeyi yapan komünistler, Aydın Giritli'nin iddia ettiği gibi, sosyalist iktidar perspektifine sahip olmayan ve bir geleceği temsil etmeyen güçsüz bir gruptan mı ibaretti? Yeri gelmişken belirtelim, komünist lider iddiasıyla ortaya çıkan bir yazar, nasıl olur da komünistleri "bir geleceği temsil etmeyen güç" olarak niteleyebiliyor?
      "Bu arada İstanbul işçi sınıfını örgütlemeye yüzünü dönmüş komünist kesimin bir 'Anadolu iktidarı'na sırtını dönmüş olduğunu, kemalistlerle ittifak amacıyla Ankara yoluna çıkıp katledilen kesimin burjuva devrimine soldan destekle kendini sınırladığını not etmeli, Kuvayi Seyyare tipi popülist damarların ise, tek olası şanslarının kemalist Ankara'nın yerini alıp yani hegemonyayı ele geçirip Kızıl Orduya davetiye çıkartmak olduğunu söylemeliyiz. Ne hegemonyayı ele geçirecek güçleri vardı, ne de Bolşeviklerin kendi şanslarını fazla zorlama niyetleri."
      Aydın Giritli nedense TKP'yi merkezi ve birleşik bir bütün olarak değil, birbirinden kopuk, ayrı ayrı gruplar olarak sunmaya çalışıyor. Oysa Mustafa Suphi 1. Kongrenin kapanış konuşmasında şöyle diyordu: "Teşkilat devirlerini geçiren ve ve şimdiye kadar birer grup halinde yaşayan Türkiye komünistleri bu kongreden örgütlü ve birleşik bir parti olarak çıkmakla yeni bir hayat devresine ayak basıyorlar. Partinin önünde duran birinci görev: Bundan sonra memleketimiz amele ve fukara rençberleri arasında fikirlerimizi kuvvet ve süratle yayarak, halkın mukadderatını kendi eline verecek sebep ve kabiliyetleri hazırlamaktır." (Mete Tuncay, Türkiye'de Sol Akımlar -1 Belgeler 2, BDS Yayınları İstanbul 1991, s. 313).
      Bu birleşik partinin bir kolu olarak İstanbul'da çalışan komünistler işçi sınıfı içinde yaygın bir yayın ve örgütlenme faaliyeti gösteriyor, sendikalar kuruyor ve kendi tanımlamalarıyla, "emperyalist işgali altında inleyen emekçi kitlelerle anti emperyalist cephede çarpışan işçi mücahitleri arasında dayanışma ve irtibatı sağlıyordu."
      Kongrenin ardından Anadoluya dönmekte olan TKP lideri Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı, yukarıda programdan aktardığımız değerlendirmelerde gördüğümüz ve bizzat Mustafa Suphi'nin kapanış konuşmasında belirttiği gibi, kendilerini burjuva devrimine soldan destekle sınırlamıyor, işçi ve köylü iktidarı perspektifiyle çalışıyorlardı. Amaçları bir işçi ve köylü cumhuriyeti oluşturmaktı.
      Öte yandan, birleşik partinin Anadolu kolunu oluşturan komünistler, Kuvvayi Seyyare, yani yoksul köylülere dayalı gerilla hareketinin önderliğini ele geçirmiş ve, Aydın Giritli'nin iddiasının aksine, milli kurtuluş hareketinin hegemonyasını elde edebilecek bir güce ulaşmışlardı. Aydın Giritli'nin, anti-komünist ve anti-Sovyet duyguları kabartmak için ortaya attığı şekilde "Kızıl Ordu'yu davet etmek" söz konusu değildi, ama komünistler yürüttükleri çalışmalarla iktidar hamlesi yapabilecek bir konuma gelmişlerdi. Bu durumu, hem kendi kaynaklarımıza, yani Türkiye ve dünya komünist hareketine, hem de düşman kaynaklarına, yani bu tür konuların uzmanı bir CİA ajanına dayanarak görelim isterseniz.

      Sol Akımlar
      Türkiye Komünist Partisi'nin Türkiye meselesine dair tezler başlığı altında hazırladığı ve 1930 yılı Şubat ayında Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi Siyasi Sekretaryası tarafından resmen onaylanan değerlendirmesi şöyledir: "Halk İştirakiyun Fırkası itilaf ordularının işgali altında bulunan işçi merkezlerinden tecrit edilmiş olması nedeniyle bir küçük-burjuva köylü partisi niteliğini almakta gecikmemiş; ve -istiklal mücadelelerinin ilk aşamasında çok kuvvetli olan- yoksul köylü hareketini komünizme doğru çevirmek ve onun başında, milli kurtuluş hareketinin hegemonyasını ele geçirmek hedefi üzerine bütün gayretlerini yoğunlaştırmıştı. Halk İştirakiyun Fırkasının Yeşil Ordu (kemalistlere hasım, yoksul köylülerin devrimci örgütü) ile ve onun elebaşılarıyla kaynaşmasının sebebini burada aramak lazımdır. Komünistlerden yardım gören Yeşil Ordunun bir ara kemali ve taraftarlarını yenmesine ve onların yerini tutmasına ramak kalmıştı." (aktaran, Mete Tunçay, Türkiye'de Sol Akımlar-II, BDS Yayınları, İstanbul, 1992, s. 263)
      Uzun yıllar CİA'nın Türkiye istasyon şefi ve ABD Dışişleri Bakanlığı Türkiye masası sorumlusu olarak çalışan Amerikalı araştırmacı George Harris ise aynı olguyu Türkiyedeki komünist akımı incelediği kitabında şöyle değerlendiriyor: "Komünizm muhakkak ki bir kitle hareketi olamamış, bunu başaramamıştır. Yine de istiklal mücadelesinin ilk safhaları esnasında, bir yerde, komünistlerin iktidarı elde etmelerine hemen hemen ramak kalmıştı. Bu tarihte komünist liderleri, Anadolu ihtilal hareketinin başlıca askeri gücünü teşkil eden önemli partizan birlikleriyle özel bir ilişki kurmayı becermişlerdir." (Türkiye'de Komünizmin Kaynakları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1979, s. 10-11)
      Sanırız hem dünya komünist hareketinin, hem dünya gericiliğinin merkezi adına çalışan bir Türkiye uzmanının bu saptamaları Aydın Giritli'nin ne kadar temelsiz bir iddiada bulunduğunu görmemizi sağlayacaktır.

      Tek Yol
      "Gelmek istediğim sonuç şu: Kemalist hareket Türkiye'yi bir sınıf mücadeleleri birimi haline getirebilecek tek yolun da adıydı."
      Aydın Giritli nihayet baklayı ağzından çıkarıyor. Türkiye için tek yol kemalizmdi demek istiyor. Ona göre, komünistler filan önemsizdi, asla bir seçenek oluşturmuyorlardı ve Türkiye bir ülke olarak var olmaya devam ediyorsa, bunu burjuvaziye borçluydu. 
      Öyle miydi gerçekten? Türkiye'nin önünde bir emekçi cumhuriyeti seçeneği yok muydu ve bu seçenek ancak demir yumruk ve entrikayla, terör ve pusuyla bastırılıp burjuva yönetiminin önü açılmamış mıydı? Bir kez daha TKP ve Komintern'in değerlendirmesine başvuralım.
      "Komünistlerden yardım gören Yeşil Ordunun bir ara kemali ve taraftarlarını yenmesine ve onların yerini tutmasına ramak kalmıştı. Bu teşebbüsün yenilgisi ve Sovyetler Birliğinde bulunan harp esirleri arasından Komünist Enternasyonal'in yardımıyla doğmuş olan Türkiye Komünist Partisi'nin baş örgütçülerinden onbeş mücahitin ...bir tuzağa düşürülmeleri ve canavarcasına boğazlattırılmaları komünist örgütünü ikincil role indirgemişti. (Ocak 1921). Fakat komünist propagandasının kitlelerin ilgi ve sevgisini uyandırmış olduğunun en iyi kanıtı, işçi devriminin öz mücahitlerinin her türlü faaliyetini zalimce bastırdığı aynı sırada, Ankara hükümetinin bizzat kendisinin bir sahte komünist partisi kurmaya ihtiyaç duymuş olmasıdır. Bu kaba hileye baş vurmaktan amaç, Anadolu'nun emekçi kitlelerini Komünist Enternasyonal'den ayıran bir duvar meydana getirmek ve komünist propagandasından etkilenmiş olan işçileri ve köylüleri aldatmak ve örgütsüz bir halde tutmak idi." (aktaran, Mete Tunçay, age.).
      Bu konuda, George Harris de şunu belirtiyor: "Bu durum, komünistlerin etkisine kapılmış bu güçlere, Ankara rejimine karşı öylesi bir kafa tutma, meydan okuma tavrı takındırmıştı ki, Atatürk, filizlenmekte olan bu komünist hareketini kontrol altına alıp hizaya getirmek çabasıyla kendi resmi Türk Komünist Partisini kurmak zorunda kalmıştı." (Harris, age.). Gerçek durum galiba anlaşılmıştır.
     Peki, Aydın Giritli yakın tarihimize ilişkin bu sistemli çarpıtmayla nereye varmak istiyor? Aydın Giritli'nin sorunu sadece bir tarih merakından ibaret değil elbette; onun amacı, günümüz için Türkiye kapitalizmini ve burjuvaziyi kayıracak bir siyasal stratejiyi tarihsel temellere oturtmak ve bu temel üstünde şekillendirmektir. Bakın nasıl:
      "Bizim burjuva devrimimizin çıkış noktası, Osmanlı devletinin dış rekabette yaya kalmasıdır. Süreç kapitalistleşmenin çeşitli boyut ve görüngülerinin hayat bulması için uğraşırken, yalnızca tek bir başlıkta kendi varoluşundan kaynaklanan çok özel bir hassasiyete sahip olmuştur: Bağımsız devlet ve bu devletin iktidar sahibi olması. Bağımsız ve iktidar sahibi devletin varlığı, sınıf bağları alanında kendini yalnız hisseden 'devrimci öncü'nün korunması içgüdüsüdür aynı zamanda. Dönüşümün kitleler sathında değil, üstyapı kurumları ekseninde tutulması yeterli, üstelik daha güvenli addedilmiştir. Uluslararası rakiplerine yetişmek için tahkim edilecek olan merkezi devletin iç mücadelelerde yorgun düşmesinden kaçınılmıştır." (Gelenek, sayı 64, s. 24).
      Görüldüğü gibi, burjuva devrimi süreci milliyetçi bir yaklaşımla salt dış rekabet boyutuna indirgeniyor ve burjuvazinin ekonomik, toplumsal ve siyasal iktidarı ele geçirme süreci ülke içindeki sınıf mücadelesi ekseninden koparılıyor; ilkel sermaye birikimi, sömürü, emekçi kitlelerin mülksüzleştirilmesi, kapitalist ideolojinin yerleştirilmesi gibi temel olgulara değinilmiyor bile. Bu idealist tarih anlayışı, sözü edilen süreci, sınıflar üstü aydınlara, "sınıf bağları alanında kendini yalnız hisseden devrimci öncü"ye ve bu öncünün "korunma içgüdüsü"ne bağlıyor; aydınların sınıf bağları inkâr edildiği gibi öznel içgüdülerine kaynaklık eden maddi olgu ve ilişkiler gözden kaçırılıyor.
      Yazar zaten meramını çok daha doğrudan bir açıklamayla şöyle anlatıyor: "Türkiye'nin kapitalizm yolcusu aydın hareketi, 18. yüzyıldan 19. yüzyıla dönülürken koyulduğu yolun 'kopuşsuz' olması için özen gösteriyordu... Eski düzenin kurumlarına sıkı sıkı tutunan ve bu limanın dışında aidiyet ilişkisi kuracağı bir sermaye birikimi görmeyen aydın, tam tersine halk kitlelerini dışarıda tutmayı genel eğilim olarak tercih etmiştir. Açıkçası eski düzenin mirasının tamamı bu yöndedir. Bu devrimin arkasında egemenliğini isteyen sermaye birikimi, sınıfı ve hareketi yoktur." (agy.).
      İdealist-burjuva tarih anlayışının bu kadar cüretle ortaya konulmasını milliyetçi bir küçük burjuva için takdire şayan buluruz bulmasına; ama kendini komünist olarak tanımlamaya kalkışan birinin böyle bir iddiada bulunmasına çok şaşırırız. Sözü hiç uzatmadan, Türkiye'deki burjuva devrim sürecine ilişkin olarak komünistlerin hangi saptamalarda bulunduğuna bakalım ve tarihsel materyalist tarih anlayışına göre ulusal kurtuluş savaşı sırasında Türkiye'de neler yaşandığını görelim:
      "Devrimin elebaşılığı, Anadolu'nun, savaş sırasında zenginleşmiş ve sanayi burjuvazisine dönüşmek üzere bulunan orta ticaret burjuvazisine aitti. Devrim sırasında bu burjuvazi diktatörlüğünü gerçekleştirdi ve şehirli küçük burjuvazinin ve köylülüğün hareketini sevk ve idare etti... Anadolu burjuvazisi diktatörlüğünü kemalist teşkilatı (müdafaai hukuk grubu) vasıtasıyla icra ediyordu." (aktaran, Tunçay, age., s. 258-259).
      Üstelik bu burjuvazi, Aydın Giritli'nin iddiasının aksine, bağımsızlık konusunda hiç de "çok özel bir hassasiyete sahip" olmamıştır. "Türkiye iktisaden emperyalizmin bir yarı-sömürgesi halinde kalmıştır.... Halk Partisi özellikle yabancı sermayesine teslim olmak yönünde gelişiyor. Kemalizm, gelişiminin ilk devresinde emperyalizm aleyhtarı mücadelede milli umumi menfaatleri temsil ettiği halde, bu anda durum değişmiş olup, o artık ancak burjuvazinin menfaatlerini temsil etmektedir." (age., s. 259).

     Bağımsız Türkiye
     Görüldüğü gibi, Aydın Giritli'nin aydınlarının arkasında sermaye birikimi, sınıfı ve hareketi vardır. Bu aydınların bağımsızlık içgüdüsü, devrimci öncülüğü filan değil, bağımsızlıktan vazgeçip emperyalizme teslim olma yönünde gelişmesi, işçi ve köylü hareketine düşmanlığı, devrime ihaneti ve bunun gereklerine göre şekillenmiş bir ideolojileri vardır. (Şunu da belirtelim, marksist birinin dilinde "iktidar sahibi devlet" gibi ucube bir tanım ne arar acaba? Devlet zaten sınıf egemenliği organı, sınıf iktidarı değil mi? İktidar sahibi olmayan devletler de mi var? Sakın Aydın Giritli'nin bu iktidar sahibi devleti, korporatist-faşist ideolojinin sınıfları ve sınıf mücadelesini reddeden ve toplumu sıkı denetim altında tutan "kutsal devleti" olmasın?).
      İşte Aydın Giritli bütün bunların ardından günümüz Türkiyesi'ne geliyor ve daha önce bir başka yazıda ele aldığımız o unutulmaz saptamasını yapıyor: "Türkiye kapitalizmi bağımsızlık olmadan edemez ve bunu yitirmekten ölesiye korkar." (Gelenek, agy., s. 28).
      Bu saptama artık sözün bittiği yerdir. İMF programları, gırtlağına kadar borç, NATO, AB'yle Gümrük Birliği, tahkim yasası ... ne sihirdir ne keramet ortadan kalkıyor ve Türkiye kapitalizmi bağımsızlıkçı oluveriyor!
      Dahası da var. Bakın sermaye iktidarı günümüz Türkiyesi'nde neler yapıyormuş: "Sermaye iktidarı her zaman ihtiyaç duyduğu karşı-devrimci mekanizmaları, karşı-devrimci ideolojik ve siyasal yapılanmaları işlevsiz bırakacağı bir dönüşüme yöneliyor." (Gelenek, sayı 62, s. 34). Karşı-devrimci yapılanmaları ve ideolojileri sermaye iktidarı işlevsiz bırakıyormuş, duyduk duymadık demeyin! Artık faşist parti ve çeteler, dinci örgütlenmeler, kutsal devlet ideolojisini bayrak yapan kurumlar, ırkçılığı ve şovenizmi üreten merkezler, kontr-gerilla, büyük medya... bizzat sermaye iktidarı tarafından, bizzat kapitalist düzenin egemenleri tarafından tasfiye ediliyormuş! SİP yöneticileri, fildişi kulelerinizden çıkın ve Türkiye'de emekçilerin, sade insanların, devrimci aydınların, çocukların, gençlerin, kadınların, her gün neler yaşadığını bir görün.
      Aydın Giritli, Türkiye kapitalizminin güya yöneldiği bu dönüşümün aslında riskli olduğunu belirtip kapitalistlere akıl veriyor: "Bu model Türkiye kapitalizmi için inanılmaz ölçüde risklidir. Böylesi dönüşümler refah kapitalizmi için geçerlidir. Zayıf halkada denendiğinde sonuç başka olacaktır." (agy). Aydın Giritli'nin sermaye danışmanlığına soyunmasını bir tarafa bırakıyorum; başka bir noktaya işaret edeceğim. Böylesi dönüşümlerin refah kapitalizmi için geçerli olduğunu, yani refah kapitalizminin karşı-devrimci mekanizmalara, karşı-devrimci ideolojik ve siyasal yapılanmalara ihtiyaç duymayacağını söylüyor gördüğünüz gibi. Bu gerici bir fanteziden ibarettir ve en refahlı kapitalizmin bile karşı devrimci ideolojiler ve siyasal yapılanmalar olmadan bir gün bile yaşayamayacağını gizlemeye, kitlelerin kafasını kapitalizme ilişkin en temel gerçek konusunda bulandırmaya yarar. Aydın Giritli, bir kapitalizm hayranı olduğunu ortaya koyuyor. Oysa, refah kapitalizminde yaşayan bir tek komüniste, bir tek devrimciye sorsa, orada ne gibi karşı-devrimci mekanizmaların her gün işbaşında olduğunu öğrenirdi.

     Güç İdeolojisi
     SİP'in başkanının ağzından dile getirdiği bu görüş ve iddialar -komünistlerin ulusal kurtuluş savaşındaki rolünü inkâr etme, komünistlerin önderliğinde emekçi seçeneğini gizleme, burjuva kuyrukçuluğu, kapitalizm yağcılığı- devrim ve sosyalizm korkusunu dile getiriyor. Burjuva yönetiminin resmi komünist partisi oyununu seksen yıl sonra tekrar sahneye koyanlar korkuyorlar ve ihanet ediyorlar. Bu davranışa kaynaklık eden sınıfsal temeli şimdilik ele almayacağım. Ama bu korku ve ihanetin hangi zihniyet dünyasının bir ürünü olduğu konusunda tahmin yaparken, acaba diyorum, Aydın Giritli'nin Türkiye halkına iftira ederken söylediği bir cümleyi ipucu olarak kullanabilir miyiz? Şöyle diyor Aydın Giritli: "Kabul etmeliyiz ki, mazluma yakınlık ile 'güç ideolojisi'ni karşılaştırırsanız, Türkiye toplumu oyunu ikinciden yana kullanır." (Gelenek, sayı 64,agy., s.29-30).
      Türkiye toplumu değil ama, SİP yöneticileri oylarını kesinlikle güç ideolojisinden yana kullanmışlardır.
     
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Parti Öğretisi
 Derinleşen Kriz ve Öngörüler
 9 Mayıs Faşizme Karşı Zafer Günü
 AKP’nin İç ve Dış Politikası Bir Bütündür
 İşçi Sınıfının Gözüyle 1920’den 2010’a
 90. Yılımızda
 Kürt Açılımı
 Obama ve 24 Nisan 1915
 Kapitalizmin Krizi ve Olasılıklar
 Başörtüsü/Türban Üzerine
 Büyük Oyun
 17 Aralık 2004’ün Anlamı
 Irak İşgalinin Dördüncü Yıldönümü
 Aydınlanma Çerçevesinde Kemalizm
 Nereye Gidiyoruz?

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS