Kitap Dizisi:6 |  ÜRÜN |
Komünizme Adanmış Asırlık Bir Yaşam

Türkiye’nin en yaşlı komünisti Mehmet Bozışık 27 Ağustos 1998 Perşembe günü saat 17.30’da sonsuzluğa göç etti. Son gününe kadar emeğin kurtuluşu için yılmadan savaşan örnek devrimci Boz Mehmet yoldaşın işçilerin ve köylülerin devrim mücadelesi içinde yaşayacağını bir kez daha vurguluyor, anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.


Mehmet Bozışık hayatını anlatıyor:

İlk önce kendimi tanıtayım sizlere. Adım Boz Mehmet. Soyadım Bozışık. Anam Güzel Şerife isminde, otuz yaşında verem hastalığından ölen az topraklı bir köylü ailesinin kızı. Babam 52 yıllık hayatının 45 senesini tütün işçisi olarak çalışarak geçirmiş Kara Hüseyin adında bir işçi. İşte ben beş çocuk sahibi olan bu ailenin en küçüğüyüm. Doğum yerim, 1912 senesine kadar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde olan, bugün ise Yunan hükümetinin idaresi altında bulunan Kavala şehridir. Doğum tarihim 21 Eylül 1901. (Ürün Kitap Dizisi, 28-29 Ocak 1997, Sayı 1, s. 26.)


1908’de İttihat ve Terakki Fırkası Selanik ve Kavala’da padişah Abdülhamit’e karşı nümayiş (gösteri) düzenliyordu. İnsanlar hürriyet, adalet, müsavat (eşitlik) ve cemiyet marşlarıyla yürüyorlardı. Onların en arkasından da çember çeviren çocuklar koşarlardı. İşte o çocuklardan biri de bendim. (Nazım Alpman’ın Mehmet Bozışık’la sohbeti, Milliyet, 1 Mayıs 1994, s. 19.)


POLİTİK kimliğime gelince, 1918 senesinde Yunanistan’ın Kavala kentinde, bugün Türkiye Cumhuriyeti’ndeki oportünist, satılmış sendikalara benzemeyen gerçek kızıl işçi sendikasında marksizmle, komünizmle tanıştım. (Ürün Kitap Dizisi, 28-29 Ocak 1997, Sayı 1, s. 26.)


Yunanistan Komünist Partisi 1918 senesinde kurulmuştu. Partiye bağlı kızıl sendika vardı. Ben sosyalizmle ilk temasımı o sendikada yaptım. O sıralar okuldan sonra tütün işçisi olarak çalışıyordum. ...Ben 1920 ve 1921 yıllarında Kavala’da bir komite kurmuştum. Para toplayıp Anadolu’ya Kurtuluş Savaşına yolluyorduk. Yunan komünistleri de savaşa karşı çıkan bildiriler dağıtıyorlardı. ‘Bütün dünyada savaş bitti, bizim askerlerimizin Anadolu’da ne işi var? Anneler evlatlarınızı emperyalist savaşa göndermeyin’ diyorlardı. (Nazım Alpman’ın Mehmet Bozışık’la sohbeti, Milliyet, 1 Mayıs 1994, s. 19.)


‘Mübadil’ olarak 1924’te Türkiye’ye geldim. İstanbul’da tütün işçiliği yapmaya başladım. Merkezi Kabataş’taki Yaprak Tütün İşçileri Cemiyeti’ne üye oldum. Kardeşim de cemiyetin kurucularından biriydi, cemiyetin 30 bin üyesi vardı. (Emin Karaca, “Eski Tüfeklerin Sonbaharı”, Milliyet, 15 Ekim 1995, s. 29.)

Sene 1924, 15 Aralık. Olay Beyazıt’ta İstanbul Mebusu Kavalalı Hüseyin Bey’in çalıştırdığı, 300’ün üstünde işçi çalışan tütün işyerinde başlamıştır. Konu uzun süre çalışmaya karşı ve yevmiyelerimizin arttırılmaması. Hareket başarı ile sonuçlanıyor. Çalışma saatlerimiz eskiye nazaran azaltılıyor ve 150 Kuruş olan yevmiyelerimiz 250 Kuruşu istemememize rağmen 250 kuruşla sonuçlanıyor. Patronun yaptığı araştırma üzerine olayı çıkaranların baş sorumlusu olarak Hasan, Salih ve Boz Mehmet olarak üç kardeş tesbit ediliyor ve işten atılıyor. Üç kardeş bu hareket karşısında işçilerden yardım istemesine karşın bu yardım işçiler tarafından yapılmıyor. Üç kardeş işsiz kalıyor. Bu olay Kavala’dan mübadil olarak geldiğimizin 5. ayında oluyor. Yani 1918 senesinde Yunanistan’ın Kavala kentinde kurulan Yunan Komünist Partisi’nin resmen kurulduğunun 6. senesinde oluyor. Ve üç kardeş üzerinde büyük etkisi oluyor. Kardeşim Salih işyerinden atılma olayını Sirkeci’de Şahin Paşa otelinin karşısında olan Hüdavendigar Kahvehanesinde anlatıyor. Yunanistan’da çalışan işçi ile Türkiye’de çalışan işçinin mukayesesini yapıyor. Bu arada devletin başındakileri acı olarak eleştiriyor ve oradaki aydınlardan oluşan kimselerin saldırması sonucu ağzı burnu kan içinde kalarak bulunduğu Drama oteline geliyor ve olayı bizlere anlatıyor. Ben olay yerine gidiyorum, Hüdavendigar kahvecisi İranlıdan hesap soruyorum ve kahvehaneyi altüst ediyorum. Polis geliyor. Devleti tahkir ettiğim iddiası ve kahvehaneye zarar verdiğim için tutuklanıyorum ve hükümete tahkirden duruşmam oluyor. Duruşmada Yunanistan ile Türkiye’nin mukayesesini yapıyorum. Hakimin anlayış göstermesi üzerine beraat kararı alıyorum. İşte Türkiye’de ilk siyasi tutuklama ve yargılama olayı, sene 1924, ay Aralık. (Ürün Kitap Dizisi, 10 Eylül 1997, Sayı 3, s. 59-60.)

1926 yılında Tütün İşçileri Sendikası işçileri 1 Mayıs’ta iş bırakmaya davet eden bildiriler hazırlamıştı. 30 Nisan gecesi Kavalalı Yunus Bahadır, elinde bir tomar bildiriyle bizim eve geldi. Bekçiler kovalamış. Bildirileri ben aldım. Maçka’dan Ortaköy’e kadar olan bütün elektrik direklerine bunları yapıştırdım. (Nazım Alpman’ın Mehmet Bozışık’la sohbeti, Milliyet, 1 Mayıs 1994, s. 19.)


17 Eylül 1927 günü Kavalalı Çakır Hasan, beni partilemek (üye yapmak) için Dikilitaş’a çağırdı. TKP İl Komitesi’nden Tufan, Beyoğlu Komitesi’nden Lefter ve Beşiktaş’tan Çakır vardı. O gün hayatımın en mutlu günüdür. (Nazım Alpman’ın Mehmet Bozışık’la sohbeti, Milliyet, 1 Mayıs 1994, s. 19.)

1927 yılı Sovyetler Birliği’nde Ekim İhtilali’nin yapılışının 10. yıldönümüydü. Türkiye Komünist Partisi de bu yıldönümünü kutlamak için bir beyanname yayınlamıştı. Beyannamede Rus işçilerinin ve halkının 10 yıl önce Ekim İhtilali’ni nasıl yaptığını, ne gibi haklar elde ettiğini ve Sovyetler Birliği’ndeki sosyal hayat üzerine açıklamalar yer alıyordu. Sonuç olarak da, 6 Kasım 1927 gününe tekabül eden 1917 İhtilali’nin 10. yıldönümünde biz işçilerin işi bırakmamız ve çalışmamamız isteniyordu. TKP’nin beyannamesindeki çağrıya uyarak 6 Kasım 1927 günü çalışmayıp işi bıraktık. (Emin Karaca, “Eski Tüfeklerin Sonbaharı”, Milliyet, 15 Ekim 1995, s. 29.)

Türkİye Komünist Partisi’nin üyesi olarak ilk tutuklanmam ve yargılanmamın tarihi 14 Ağustos 1928. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Sabri Bey. Tutuklanmamın ve ceza görmemin nedeni Türkiye Komünist Partisi bildirilerini dağıtmak. Bildirilerin dağıtılma nedeni, Amerikan Tobakos Şirketi’nin Arnavut Köyündeki 600’ü aşkın işçinin çalıştığı imalathanesinde işçilerin bir yevmiyesini Tayyare Cemiyeti’ne vermesini önlemek için Türkiye Komünist Partisi’nin İstanbul Gizli İl Örgütünün işçiye çağrısıdır. Sonuçta işçilerin çağrıyı desteklemesi başarılı olmuştur. Bu olayda bildirileri dağıttığım iddiasıyla tutuklanarak yargılandım, 3 ay ceza gördüm. (Ürün Kitap Dizisi, 10 Eylül 1997, Sayı 3, s. 60.)


17 Ağustos 1928’de Sultanahmet Cezaevi’ndeydim. Orada TKP Genel Sekreteri Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılvımlı gibi tanınmış komünistlerle tanıştım. Beni Moskova’ya Doğu Halkları Emekçi Üniversitesi KUTV’a göndermeye karar verdiler. Aynı yılın Kasım ayında da Kabataş’tan kalkan bir taka ile Odessa’ya, oradan da Moskova’ya gittim. (Nazım Alpman’ın Mehmet Bozışık’la sohbeti, Milliyet, 1 Mayıs 1994, s. 19.)

KUTV’da sınıflardaki öğrenciler bütün milletlerden derleşikti. Bu uygulamayı özellikle yapıyorlardı. Çinli, Hintli, Madagaskarlı, Japon, Afrikalı... hangi milletten olursa olsun, yan yana, diz dizeydik. Milliyetçi önyargıları kırmak, bütün milletlerin, halkların kardeş olduklarını anlatmak, yani enternasyonalist terbiye vermek için böyle düzenlemişlerdi sınıfları. Derslerde Fransız İhtilali’ni, Ekim İhtilali’ni anlatıyorlar, ekonomi-politik, diyalektik ve tarihi materyalizmi öğretiyorlardı. ... Okuldaki öğretim süresinin tamamı 4 seneydi. Ancak, biz 2 seneye yakın bir sürede tamamlamak zorunda kaldık. Çünkü 1929 İzmir tevkifatıyla partimizin kadrosu büyük bir tahribata uğramış, çoğu tutuklanmıştı. Onların yerlerini doldurmak zorundaydık. (Emin Karaca, “Onlar Bir Zamanlar Yeraltındaydı”, Gündem, 4 Haziran 1993, s. 8.)

[Türkiye’ye] 1932 yılında döndüm. (Nazım Alpman’ın Mehmet Bozışık’la sohbeti, Milliyet, 1 Mayıs 1994, s. 19.)

1932’nin Şubat ayı içinde bir gün Zeki Baştımar’ın Defterdar’daki evinde parti kongresi toplandı. TKP 7 yıldır kongre yapmamıştı. Partiyi güçlendirmek, yeni kararlar almak, sonuç alıcı faaliyetler yürütmek istiyorduk. Kongreye katılan delegeler partinin merkez komite üyeliklerine de seçildiler. Bunlar aklımda kaldığına göre şunlardı: Zeki Baştımar, Emin Sekun, Tayyareci Nuri, Ahmet Fırıncı (Dede Ahmet), Giritli Kunduracı Ahmet, Reşat Fuat, Safiye, Sıdıka, Edirneli Faik Usta, Şoför İsmail, Şoför Halit, Havzalı Salih, Samsunlu Dayı Osman, Remzi (Sakko) ve bendim. Komünist Enternasyonal adına gözlemci olarak da Alman Greta bulunuyordu. Kongrede Kürt meselesini de tartıştık. Partimizin eski görüşü olan, yani Kürt ayaklanmalarının arkasında İngilizler’in olduğu, yani emperyalizmin körüklediği tezini reddettik. Kürtler için ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesini savunduk. ... Önceki yıllarda partiye zarar veren ya da kendiliğinden ayrılıp giden Şevket Süreyya, Vedat Nedim gibiler atıldılar. Ancak, 1925 Kongresi’nden beri merkez komite üyesi olup da o sırada İzmir davasından hapiste bulunan Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Hüsamettin Özdoğu ve Laz İsmail de yokluklarında bu kongrede tekrar MK üyeliklerine seçildiler. ...Nazım 1929’da Pavli Adası’nda yakın arkadaşlarıyla bir toplantı yapmış diye duyduk. Ancak, onlarla bizim aramızda derin ideolojik bir farklılık yoktu. Sadece çalışma usullerinde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştı. O nedenle Kongre’de Nazım Hikmet ve arkadaşları hakkında hiçbir ağır karar alınmadı. Zaten bizimle birlik olan Zeki Baştımar da katılmış Pavli toplantısına, ancak hemen ayrılmış onlardan. Nazımlar Komintern’e başvurmuşlar, oradan da gruplarını dağıtıp bize, asıl TKP’ye katılmaları söylenmiş. Hatta Nazım Hikmetlerin adamı Tufan Komintern’e başvurmak için Moskova’ya geldiğinde, sanırım 1934’tü, ben de oradaydım. Komintern’in 5. Kongresi’ne hazırlık yapılıyordu. Daha sonra Tufan’ın Türkiye’ye dönmesine izin vermediler. Kaldı oralarda. Merkez Komitesi’nin çoğunluğu Nazım’a karşı değildi. Ancak Partinin kimi birimlerinden haklarında ağır ithamlar bulunan beyannameler neşredilmiş, duyunca çok üzüldük. (Emin Karaca, “Onlar Bir Zamanlar Yeraltındaydı”, Gündem, 4 Haziran 1993, s. 8.)

Kongre’nİn hemen arkasından birbirinin peşi sıra tutuklamalar başladı. ...Karşıma dikilen iki polis beni kıskıvrak yakaladı. O zamanlar Tünel’in sağındaki yolun başında bir karakol vardı. Polisler beni oraya götürdüler. En büyük korkum üzerimdeki parti evlerinin adresleriydi. Ne yapayım diye kıvranırken, koyverdim küçük abdestimi üzerime. Bunun üzerine polisler “Amma cıvık adammışsın, korkudan üzerine pisledin” diye söylendiler. Ben de “Bırakın da helaya girip üstümü başımı temizleyeyim” dedim. İzin verdiler. Helaya girince üzerimdeki adresleri yırtıp kubura attım. Oradan müdüriyete götürdüler. Çok işkence yaptılar bana. Polis Sadullah’ın falakasından ayak parmaklarımdan ikisinin tırnakları koptu. Sorgulardan sonra hepimiz Sultanahmet cezaevine atıldık. (Emin Karaca, “Onlar Bir Zamanlar Yeraltındaydı”, Gündem, 4 Haziran 1993, s. 8.)


Duruşmalarımız çok hadiseli geçmişti. Mahkeme sonuçlanıncaya kadar birinci kez 60 kişiden ibaret olan biz tutuklular 9 gün açlık grevi yapmış, karardan sonra da biz komünist tutukluların da başta Reşat Fuat olmak üzere bir bölüm yoldaşımız Ankara’ya sürülmüş, ben, Zeki Baştımar ve Babaeskili Cevat yoldaş beraat ettiğimiz halde koyverilmediğimiz için 14 gün olmak üzere ikinci kez açlık grevi yapmış ve 14. günü serbest bırakılmıştık. Bu olayda tutuklama tarihi 1932 Şubat, tahliye tarihi 1 Ocak 1933. (Ürün Kitap Dizisi, 10 Eylül 1997, Sayı 3, s. 60.)

Samsun kentinde illegal olarak faaliyet sürdüren Türkiye Komünist Partisi’nin Samsun İl Örgütü 25 Nisan 1936 senesinde Türkiye işçisi için 8 saatlik iş kanunu, sigortalarının oluşması, emekli sigortalarının kabulü, 1 Mayıs’ın serbestçe yapılması hakkının iktidar tarafından tanınması istekleri ile beraber parti tarafından Samsun kent telgraf direklerine orak çekiçli kızıl bayrakların asılması ve bu bayraklarda ‘Komünist Partisine Özgürlük’ ve daha başka işçi haklarının verilmesi sloganlarının dile getirilmesinin baş sorumlusu olarak tutuklanmış, yargılanmış ve 4 yıl cezaya çarptırılmıştım.

Bu olayda ben Boz Mehmet, Küçük Ali, Musevi olan Efraim, kardeşi Jako, tren lokomotif ateşçisi Faik yoldaş ve bağırsak fabrikasında çalışan Ömer ismindeki 6 kişi yakalanmıştık. İşkenceli sorgudan geçtikten sonra duruşmamız olmuş, Ömer’den başka hepimiz 4’er sene cezalandırılmıştık. ...Samsun Ağır Ceza Mahkemesinin hakkımda verdiği 4 sene kararından sonra 300’e yakın vatandaşın bulunduğu salonda ayağa kalkmış, gür sesimle: “İşçi haklarının elde edilmesi için, komünizmin yurdumda kurulması için 4 sene değil, idam verseniz vız gelir.” diye bağırmıştım. Bu hareketim salonda bulunan bazı vatandaşlar tarafından alkışlanmıştı. (Ürün Kitap Dizisi, 10 Eylül 1997, Sayı 3, s. 60-61.)

Sene 1942, aylardan Mayıs ortaları. Alman Hitler faşist orduları dayanmış Moskova kapılarının önüne. Türkiye’de gerici faşist sempatizanları bayram havası içinde. Bunlar arasında Sabiha Zekeriya’nın ve Mehmet Zekeriya’nın çıkardığı Tan gazetesinden maada bütün belli başlı Türkiye gazeteleri, ki bunlar içinde Cumhuriyet, Yunus Nadi’nin emperyalizm-aleyhtarlığı ve demokratlık yaptığını iddia ettiği Cumhuriyet gazetesi de olmak üzere “komünizmin sonu geldi” yazılarıyla Hitler ordularını alkışlamakta, tebrik etmekte. Bu atmosfer içinde biz Türkiye komünistleri, kulağımızı Moskova’da Türkçe yayın yapan radyoya çevirmiş, Moskova Radyosu’nda Türkçe yayın yapan Komünist Partisi faal üyesi olan İ. Bilen yoldaşı dinliyoruz. Alman faşist Hitler ordularının Moskova kapılarının önüne dayandığı o günlerde Moskova Radyosunun Türkçe yayınında spiker İ. Bilen yoldaş, Stalin’in şu sloganını yayınlıyordu: “Pobet Budet Naşa.” Türkçesi: “Zafer bizim olacak.” Biz Türkiye komünistleri bu sloganları sesli olarak işçi sınıfımıza, halkımıza açıkça anlatıyorduk. Bu hareketimiz neticesinde İstanbul’da yaşamakta olan bütün komünistler tutuklanıp Anadolu’nun ayrı ayrı kentlerine sürgün edildik. Bu arada ben de Kırşehir Mucur ilçesine sürgün edildim. Hatta sürgüne giderken Abidin Dino ile başparmaklarımızdan bir kelepçeye vurularak Yerköy istasyonuna kadar bu şekilde gittik. Orada ayrıldık, çünkü Abidin Dino başka bir kente gönderiliyordu. Mucur’da iki sene kadar kaldıktan sonra TKP kararıyla oradan kaçtım. Bursa’da tutuklanıp İstanbul’a gönderildim ve Tophane askeri hapishanesine yatırıldım. O sırada Tophane askeri hapishanesinde Rıfat Ilgaz’la komuna kurup beraber yiyip içtik. (Ürün Kitap Dizisi, 10 Eylül 1997, Sayı 3, s. 61.)

İstanbul’a gelmiştim. Reşat Fuat yoldaşın tutuklanmasından ötürü yara alan TKP’nin yaralarını gidermek için bana verilen görevi iki seneyi aşkın bir süre elimden geldiği kadar yapmış, İstanbul il örgütünü kurmuş, Kızıl İstanbul gazetesinin çıkmasını sağlayacak bir tesisat yapılmış, velhasıl zaman ve zemine uygun herşey işçi sınıfını tatmin edecek şekilde yerine getirilmişti. Ta ki bu faaliyetimiz İsmet İnönü’nün 1946 senesinde yaptığı sınıf esasına dayalı ve ona göre partiler kurulabilir demecine kadar sürmüştü. İsmet Paşanın bu demeci üzerine TKP MK’si toplanmış ve Dr. Şefik Hüsnü’nün başkanlığında Sosyalist Emekçi Köylü Partisi kurulması kararı alınması üzerine partinin faal unsurlarından oluşan 35 kişilik bir parti grubu Tatavla’da, Kurtuluş’ta toplanmış, bir parti yöneticisi tarafından yeni karar yoldaşlara bildirilmişti. Bu faaliyet üzerine üzerimde bulunan TKP görevi sona ermişti ve gizli çalışma, yani illegal faaliyet şartlara uyduğunda tekrar yapılmak koşuluna havale edilmiş ve benim de yaptığım illegal TKP faaliyeti son bulmuş, parti tarafından bana verilen 100 lirayı aldıktan sonra İstanbul’u terk etmiş, İzmir’e gitmiştim. (Ürün Kitap Dizisi, 10 Eylül 1997, Sayı 3, s. 62.)

Mürettİp olarak Ergenekon gazetesindeyim. Bir süre sonra gazete kapandı. İşsiz kalmadım. Güzel Demokrat İzmir gazetesinde çalışmaya başladım. Ve Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi’nin resmen kurulduğunun haberini gazete satırlarına yazan ilk mürettip olmanın sevinci içinde bir süre yaşadım, ama bu uzun müddet sürmedi. Altı ay sonra hükümetin İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer’in Türkiye Büyük Millet Meclisindeki raporunun kabul edilmesi sonucu Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisinin komünizm faaliyetinde bulunduğu ithamiyle TBMM tarafından TSEKP’nin resmen kapatıldığını gazete yazdı. (Ürün Kitap Dizisi, 10 Eylül 1997, Sayı 3, s. 62.)

1947 1 Mayıs’ında harekete geçtim ve İzmir’de TKP’nin il komitesini kurma görevini yerine getirmek için bu gruptan tanıştığım Macit Bilge, Ahmet Bilge ile sıkı temas kurarak İzmir il komitesini kurma başarısını yapmış oldum. Ve 1947 Mayıs’ının 5. günü İzmir TKP il komitesi Karşıyaka’da Macit’in evinde kurulmuş oldu. (Ürün Kitap Dizisi, 10 Eylül 1997, Sayı 3, s. 63.)

İzmİrde bulunduğum süre içinde yaptığım faaliyet hakkında tek bir soru ile karşılaşmadan İstanbula iki İzmir polisi nezaretinde tutuklu olarak gönderildim. İstanbul Sansaryan Handaki polis müdüriyetine getirildim. Ağır işkenceler altında sorguya çekildim. Sorgumda, Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi hakkındaki faaliyetlerime dair hakkımda ileri sürülen bütün suçlamaları kabul etmem için yapılan ağır işkencelerde her tarafım kan revan olmasına rağmen hiçbir suçlamayı kabul etmedim.

Bu arada bu işkencelerin yapıldığı günlerde bir gün bulunduğum hücreye İstanbul valisi Lütfü Kırdar ile o zamanki CHP genel sekreteri Hilmi Uran gelmişti. Hilmi Uran’ı 1943 senesinde sürgün yerim Mucurdan tanıyordum. Polis tarafından yapılan kanlı işkenceleri onlara gösterdim. Onlar polisi haklı çıkardılar ve benim itirafta bulunmamı tavsiye ettiler. Verdiğim yanıt şu olmuştu: ‘İşkenceciler benim ağzımdan beni suçlayacak tek kelime alamazlar.’ Verdikleri yanıt şu olmuştu: ‘O halde işkence sürecek.’ 18 Eylül 1948 günü adliyeye verilip İstanbul Sultanahmet Hapishanesine atıldım. Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi sanıkları ile başta Doktor Şefik Hüsnü olmak üzere kucaklaştım. (Ürün Kitap Dizisi, Şubat 1998, Sayı 4, s. 39.)

Sene 1951... Bir süre sonra ben de tutuklandım. Sansaryan Handa tabutluklarda hücrelerde ihtilattan (görüşmeden) men olarak iki sene yatırıldım ve bir süre de Harbiye Askeri Cezaevinde taş odalarda Şefik Hüsnü, Reşat Fuat, Celal Zühtü Benice, Mihri Belli ile de beraber yatırıldık. İki senelik süre boyunca Sansaryan Handa polis müdüriyetinde işkenceden geçirilen ben, Mehmet Bozışık, Dr. Şefik Hüsnü, Zeki Baştımar, Reşat Fuat Baraner, Mihri Belli ve Enver Gökçe yoldaşlardı. Halil Yalçınkaya, merkez komitesi üyesi olmasına rağmen ifadesi alındıktan kısa bir süre sonra Harbiye Cezaevine gönderilmişti. Bu komünist hareketi tutuklamasında Ankaradan, İzmirden, Eskişehirden ve İzmitten tutuklananların sayısı 186 idi. ...Tahkikatı yapan askeri hakim Halil Ölçer ve Birinci Şube Başmemuru Ahmet Topaloğlu. İşkence 17 yoldaşımızın akli dengesinin yitirilmesiyle neticelendi. Baş işkenceci Ahmet Topaloğlu mükafaten Adnan Menderes hükümeti tarafından milletvekili seçildi, bu yetmedi, milli müdafaa vekâletine (savunma bakanlığı) getirildi, fakat insanlara yaptığı işkencelerin tesiri ile sinir krizleri geçirdi, vakitsiz, genç yaşta denecek durumda hastalanarak sinir rahatsızlığından öbür dünyayı kendisine mekân olarak seçti. 17 insanın, evet onyedi insanın, komünistin akli dengesini yitirmesine sebep olan Ahmet Topaloğlu genç denecek yaşta savunma bakanı olarak ölünce, bu işkenceci adamın ölümü nedeniyle arkasından gözyaşları dökenlerden ve ona mersiye yazanlardan birisi de Cumhuriyet gazetesinin köşe yazarı Müşerref Hekimoğlu’ydu. Bu olayı hiç unutmadım ve unutmayacağım. (Ürün Kitap Dizisi, Şubat 1998, Sayı 4, s. 40-42.)

Askeri mahkemede 7 sene 6 ay ceza ile Sivrihisarda 3 sene sürgün cezasını çektikten sonra 1960’ta İstanbul’a geldim. ...Bu dönemde Zeki’nin Sultanahmette Divanyolunda açtığı yazıhanede toplanıyorduk ve yapılması gerekli parti işlerini konuşuyorduk. Bu toplantılarımız uzun süre devam etmedi, Zeki’nin Avrupaya gitmesi üzerine konuşmalarımız da sona erdi. (Ürün Kitap Dizisi, Şubat 1998, Sayı 4, s. 44.)

Bu sırada Türkiye İşçi Partisi açıldı. Bu parti sosyalizm görüşlerini savunmada bizlere çok yakın olduğu için ve Mehmet Ali Aybar, Behice Boran gibi ilerici kimselerin yönetim kadrosunda bulunmasından ötürü bu partiyi destekleme kararı aldık. Bu sıralarda yurdumuzda önemli işçi hareketleri oldu. Biz komünistler bütün hareketleri destekledik ve Türkiye İşçi Partisine önemli katkılarda bulunduk. Toplantılara, yürüyüşlere önemli katkılarda bulunduk. Ve Taksimde 1 Mayıs alanındaki mitinglerin hepsinde kendimizi gösterdik. Hatta 1977 yılında 36 devrimci yoldaşımızın ölümüyle sonuçlanan katliamda da oradaydık. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına karşı aktif protestolarda, çıkışlarda bulunduk. (Ürün Kitap Dizisi, Şubat 1998, Sayı 4, s. 44.)


Kenan Evren ve generallerinin 12 Eylül eyleminde bir çok ilerici yoldaşlar, hatta ben de tutuklandım. Selimiyeye getirildim, polisin sorgusuna maruz kaldım. 12 Eylül’de faşist general Kenan Evrenler tarafından hayatımızın tehlikeye girdiğini sezince dış memleketlere gitmeye karar verdik. Ben yurdumu 1981 Nisan ayında terkedip Almanya, Rusya ve Danimarkaya göç ettim. 9 sene gibi uzunca bir müddet orada kaldıktan sonra, Türkiye Cumhuriyetinin Kopenhag konsolosluğuna başvurarak, Türkiyeye gelmemi sağladım ve 1989 senesinin 22 Eylül’ünde yurdumuzdaydım. İstanbul havaalanına gelir gelmez tutuklandım ve derhal Ankaraya gönderildim. Ankarada polisin işkence odalarında bir süre kaldıktan sonra ifademin alınması için, görevinden ayrılır ayrılmaz faşist MHP’ye üye olarak ne olduğunu gösteren eski başsavcı Nusret Demiral’ın huzuruna çıkarıldım. Ve ona Kürtlerin verdiği mücadele hakkında neler düşündüğümü bütün açıklığıyla anlattım. Daha genç olsaydım yapabileceklerimi de söyleyip, cezası idam bile olsa seve seve katlanacağımı belirttim. Sonunda beni Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine çıkardılar. Orada da yeni MHP’li Nusret Demiral’a söylediklerimi tekrarladım. Bir süre sonra beni tutuklu olarak İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesine verdiler. ...O sıralarda ceza kanununun 141. ve 142. maddelerinin kalkması neticesi mahkeme tahliyeme karar verdi. Tarih 1990’du. (Ürün Kitap Dizisi, Şubat 1998, Sayı 4, s. 44-45.)

Ve işte yaşantımın ilk tutuklama tarihi 1924. Son komünistlikten tahliye tarihi 1990. Bu tarih 9. kez yargılanmamın tarihsel dökümüdür. Aksi ispat edilmediği takdirde komünizm suçundan en fazla burjuva mahkemelerine çıkarılma rekorunun bana ait olduğunu iddia ediyorum ve iddia etmekte devam edeceğim.

Mustafa Suphi neslinin, komünizmin er geç tahakkuk edeceğinin muannit savaşçısı, işçi sınıfı neferi M. Bozışık, yaş 96. Dokuz kez burjuva mahkemelerinin öyküsü. Komünist hareket suçlamasından soyguncu vahşi burjuva hükümetleri tarafından 9. kez işkenceden geçirilip duruşmaya çıkmama ve 97 yaşıma basmama bir ay bile kalmamasına ve yüzden fazla polisçe tutuklanmamama rağmen halen dünyada insanların kardeş olması mücadelesini veren bir insan olarak hâlâ yaşamaktayım. (Ürün Kitap Dizisi, Şubat 1998, Sayı 4, s. 45.)

Sİzlere sesleniyorum işkenceciler. Kafalarınızı iyi çalıştırın, sömürücüler hesabına aptalca, şuursuzca, budalaca hizmet yapmaktan, kendinizi vicdan azabına sokmaktan, çoluk çocuğunuzu üzmekten vazgeçin, insanlığın savunucusu olun. İnsanlığa büyük bir hizmet için, insanlık adına yapmış olduğum bu sınıf mücadelesinde, faşist hükümetler ve devlet tarafından bana yapılanlardan hiç de şikayetçi değilim. İnsanlığa hizmet için yapılan, yani yaptığım onurlu savaşın büyük gururu içinde bu mücadeleyi verdim ve şimdi 97 yaşıma girmeme bir ay kala bu verdiğim savaşların sevinci içinde yaşıyorum. (Ürün Kitap Dizisi, Şubat 1998, Sayı 4, s. 45.)

Bugüne kadar hayatımın bir bölümü Sultan Abdülhamit, Sultan Reşat ve Sultan Vahdettin’in padişah oldukları zamanda geçmiş bulunuyor. Türkiye Cumhuriyetinin 9. Reisicumhurunun hakim olduğu yurdumuzda yaşantımı sürdürmekte devam ediyorum. (Ürün Kitap Dizisi, 28-29 Ocak 1997, Sayı 1, s. 26.)


Komünİst bir rejimi Türkiyede kurmak mücadelesinde 9 kez yargılandım, 16 sene zindanlarda hapis yattım, 5 kez ayrı ayrı illerde, ilçelerde sürgün hayatı yaşadım, şu anda 96 yaşıma rağmen Türkiye’de soyguncu, sömürücü burjuva iktidarına karşı yurdumuzda sosyalizmi kurmak mücadelesini sürdürüyorum. (Ürün Kitap Dizisi, 28-29 Ocak 1997, Sayı 1, s. 26.)

Geçmişte bu mücadelede hayatını yitiren tüm yoldaşlarımı başımı saygı ile eğerek anarken, 28-29 Ocak 1921 gecesi Karadeniz’de sömürücü, soyguncu sermaye sisteminin temsilcisi, işçi sınıfı ve halk düşmanları tarafından TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ve 15 yoldaşımızın boğdurulmasının 76. yıldönümünde yayın hayatına yeniden başlayan ÜRÜN’e, onu çıkaran işçi sınıfı rehberlerine sevgi ve selamlarımı sunar ve görevlerinde başarılı olmalarını tüm varlığımla isterim. (Ürün Kitap Dizisi, 28-29 Ocak 1997, Sayı 1, s. 26.)

Ben şimdiye kadar sınıflar mücadelesinde üzerime düşen görevi yaptım. Ancak, kavganın sonunu göremeyeceğim için hiç de müteessir değilim. Dünyanın er geç komünizm aşamasına varacağına inanıyorum. Elbette içimde ukde olan şeyler kaldı. Keşke diyorum genç olsaydım da, elde silah kurtuluş savaşlarına katılıp döğüşürken ölseydim. Geçen Mart ayındaki olaylardan sonra beni Gazi mahallesine götürdüler. Orada halkın kurduğu barikatları gördüm. O gün de, bugün de aynı şeyi özlediğimi söyleyebilirim. Keşke Gazi mahallesindeki barikatlarda olsaydım. Bir barikatın arkasında ölmeyi, yatakta ölmeye tercih ederdim. (Emin Karaca, “Eski Tüfeklerin Sonbaharı”, Milliyet, 15 Ekim 1995, s. 29.)

Cenazeme dini tören yapılmasını istemiyorum. Henüz göndermedim, ama, bir süre önce Kadıköy Belediyesi’ne hitaben dilekçe yazdım. Bu dilekçemde “Ben marksistim ve dinsizim. Dinin halkın afyonu olduğuna inanırım. Bu nedenle dindar insanların gömüldüğü mezarlığa gömülmek istemiyorum. Bizim gibi insanların gömülmesi için ayrı bir yer tahsis eder misiniz?” diyorum. Organlarımdan yararlanabileceklerse, cesedimi kadavra olarak tıp fakültelerine bağışlamak istiyorum. (Emin Karaca, “Eski Tüfeklerin Sonbaharı”, Milliyet, 15 Ekim 1995, s. 29.)


Kendi kaleminden kimi görüşleri:

Bugün yurdumuzdaki burjuva rejiminin pislikleri, kötülükleri, hepimizin gözleri önünde ayyuka çıkmıştır. Bu kötülüklerden, bu faşist usülden kurtulmak için gençliğe tavsiyem; iki konunun kati olarak halledilmesi ve sosyal bir toplum, açlığın, sefaletin, sömürünün olmadığı bir toplumun kurulmasıdır. ...Yurdumuzun önemli olarak sıkıntısını çektiği konuların birincisi işsizlik, açlık, sefalet, yoksulluk, hastalık konuları ile onaltı bin faili meçhul cinayetlerin aydınlanması konusudur. İkincisi ise yirmibeş milyon kardeş Kürt işçisinin, halkının eşitlik mücadelesidir ki, ben bu mücadeleyi destekliyorum. (Ürün Kitap Dizisi, 15-16 Haziran 1997, Sayı 2, s. 31-32.)


Yurdumuzun ekonomik, politik, sosyal ve kültürel bakımdan feci bir durumda bulunmasının sonucu işçi sınıfınımızın, halkımızın önemli bir kesimi bir lokma ekmek, bir hırka sağlamak için anavatan topraklarını, köyünü, kendi evlerini, gecekondularını, bağını bahçesini, doğduğu, büyüdüğü yerini, eğitim gördüğü okulunu, herşeyini terkederek tığteber Avrupa memleketlerine sığınmaktadırlar ve bugün yurdunu, topraklarını, evini barkını terkeden vatandaşların sayısı, yüzlerce, binlerce değil, milyonları aşmış bulunuyor. Bu arada yedi yüz yetmiş bin kilometre karenin sınırları içinde bulunan Türkiye’nin bütün varlığını, zenginliklerini, binalarını, tren hatlarını, vapur ve işletmelerini, köprülerini, yollarını velhasıl herşeyini, bütün zenginliği, emeğiyle yaratan Türkiye işçi, emekçi yoksul halkın bir bölümü dış memleketlerde hasret çekerken, sömürülürken, Türkiye’de, yurdumuzda işçi sınıfımızın, emekli halkın cebinden, mesaisinden para çalarak Tansu Çiller Boğaziçinde villalar kurarak, Boğazın havasını satın alarak, şeriatçı Necmettin Erbakan’la birarada hâlâ halkımızı amansızca sömürmektedirler. (Ürün Kitap Dizisi, 15-16 Haziran 1997, Sayı 2, s. 32.)


Yurdumuzda, gerçek bir demokrasinin yaratılması. Bunun için bugünkü soyguncu iktidarın, daha doğrusu demokrasi iddiasında bulunan iktidarın yalanlarının işçi sınıfı tarafından, halk tarafından iyice gözler önüne çıkarılması gerekmektedir. Bu mücadelenin yapılması için gençlerimiz bu konuda seferber olmalı, hatta bu mücadele hayatımızın bile ortaya konulmasını emrediyorsa, ki emrediyor kanaatindeyim, bundan çekinmeyerek mücadele etmelidir. Memlekette sınıf esasına dayalı, işçi sınıfının da, diğer partiler gibi marksizme-leninizme istinad eden bir parti kurma hakkının elde edilmesinin mücadelesi gerekmektedir. Ancak bu mücadele tahakkuk ettiği takdirde, işçi sınıfı da diğer sınıflar gibi kendi siyasi, iktisadi ve kültürel haklarına demokrasi usulüyle kavuşma mücadelesini elde etmek suretiyle, yurdumuzda diğer Avrupa memleketleri gibi her sınıfın parti kurma hakları gibi, bir komünist partisi kurma hakkına kavuşacaktır. Ve bunun için gençliğe bu konuda büyük görevler düşmektedir. Tüm yeryüzü ülkelerinde sömürücü kapitalistlerin hakim olduğu yerlerde, burjuva demokrasisinin yaşandığı Avrupa, Amerika ve Avustralya’da marksizm-leninizm görüşlerine, ilkelerine dayalı devrimci işçi sınıfının partisi olan komünist partilerinin çalışmaları engellenmemiştir, engellenememiştir. Bu saydığım devletlerin topraklarında komünist partilerinin çalışmaları anayasalarının güvencesi, himayesi, garantisi altına alınmıştır ve buralarda burjuva partileri gibi komünist partileri de harıl harıl serbestçe çalışmaktadırlar. Komünist partilerinin çalışmalarına olanak sağlanmadığı yerlerde, devletlerde demokrasiden söz etmek abestir. Oralarda faşizm hakimdir. (Ürün Kitap Dizisi, 15-16 Haziran 1997, Sayı 2, s. 31-32.)

Dış politikaya gelince. Özet olarak şöyle değerlendirebiliriz. Militarist, şövenist, turanist ve emperyalist Amerikan saldırganlığı emrinde ve onun direktifi ile hareket eden, kendine özgü istilacı ve saldırgan bir politika. Bunun başlıca göstergesi Adriyatik denizinden Çin sınırına kadar sloganıdır. Komşu devletlerle olan ilişkilerinde hep emperyalist, Amerikan politikası çizgisini başlıca amaç sayarak, ona göre hareket etmektedir. Irak’a karşı beslenen Amerikan saldırgan isteklerini yerine getirmek için Amerikan üslerinin ve çevik kuvvetlerinin Türkiye’de bulunması ve bunun devam etmesi, Irak’a karşı düşmanlıktır. Komşu Suriye devleti ile siyasi münasebetin gerginlik ve ciddiyeti halen devam etmektedir. Yunanistan ile olan ilişkiler hiç de arzu edilen komşuluk, barış sınırları içinde değildir. Akdeniz’de küçük bir kaya parçası üzerindeki iddialar, istekler sonucu neredeyse Yunanistan’la bir savaşa girmek üzereydik. Kafkasya devletleriyle olan ilişkilerde Türkiye’nin politikası hiç de barış içinde birarada yaşamak ilkesine uygun görülmemektedir. Sovyet toprakları üzerindeki Çeçen hareketleri döneminde Türkiye’nin saldırgan müdahalesi sonucu neredeyse Rusya ile sıcak bir savaşa girmek tehlikesini doğurmak üzereydi. Kıbrıs adası üzerindeki politika da hiç de iki halkın birarada kardeşçe yaşaması üzerine oturtulmuş bir barış politikası değildir. Aksine her iki halkın birbirine düşmanlığını doğuracak bir politika uygulanmaktadır. Balkanlara gelince, Bosna Hersek’e gönderilen Türk askeri, emperyalist Amerikan saldırgan politikasının bir neticesi olarak bizlere Kore savaşını hatırlatmaktadır. 1950’lerde emperyalist Amerikan dayatmasıyla Adnan Menderes’in Kore savaşına gönderdiği ve Mehmetçiğin ölümüne neden olan şövenist, militarist, turanist saldırgan savaş politikasını Türkiye kamuoyu hiç de unutmuş değildir. (Ürün Kitap Dizisi, 15-16 Haziran 1997, Sayı 2, s. 32-33.)

Tarih, insanların sınıf mücadelesi tarihidir. Kapitalizmin, sömürünün, baskının, insan haklarının, hukununun, adeletinin yeryüzündeki ihlallerinin tasfiyesi ve bunun neticesi kapitalizmin çöküşü, tarihsel gelişmenini kaçınılmaz görünümüdür ve neticesidir. Ergeç tüm insanlar sömürüye son verecek ve tüm insanların kardeşçe yaşabileceği bir dünyayı, komünizmi kuracak. (Ürün Kitap Dizisi, 15-16 Haziran 1997, Sayı 2, s. 33.)


1951 Adnan Menderes döneminde 186 komünistin tutuklanması sonucunda Harbiye hapishanesinde komünistler arasında meydana gelen ihtilaf sonucu partililer arasında büyük kavgalar olmuş ve bu tutuklanmada TKP, telafisi zor yaralar alarak birkaç gruba ayrılmıştır. Bu ayrılıkların telafisi ve aralarında görüş farklılıklarının giderilmesi için partinin dış kanadına mensup MK üyelerinin daveti üzerine dış memleketlere bazı yoldaşlar gitmiştir. Bazıları ise bu davete icabet etmemiştir. İşte partimiz bu olay üzerine büyük zararlara, firelere maruz kalarak likide edilmiştir. Partimizin dış kanadının daveti kabul edilmiş olsaydı, partimizin likide olmasına olanak yoktu. Yöneticiler arasında parti çıkarı bakımından soğuk kanlı hareket edilmiş olsaydı, partimiz bugünkü durumuna düşmezdi.

Türkiye Komünist Partisinin likide edilmesinde başrolü oynayan Sovyetler Birliğinin dağılışı ve TKP’yi yöneten yoldaşların hatalarıdır. (Ürün Kitap Dizisi, 15-16 Haziran 1997, Sayı 2, s. 33.)

[Hatalarımızın] en önemlisi, Nazım Hikmet’le ilgili yaptığımız hataydı. 1938’de Harp Okulu ve Donanma Davalarından toplam 35 yıl hapse mahkûm edildikten ve verilen cezalar temyizce de onaylandıktan sonra Nazım Hikmet’le Hikmet Kıvılcımlı’yı sağlık nedeniyle 6 aylığına serbest bırakmışlardı. Bir partili aracılığıyla Nazım Hikmet bana haber saldı. Durumunun partide görüşülmesi için. Şöyle demiş Nazım Hikmet: “Bizi şimdilik serbest bıraktılar. Bizi ya ‘yukarıya’ kaçırın ya da burada saklanacak bir yer gösterin. Kendi imkânlarımızla kaçacak olursak da, Komintern’e, bizim, Parti’nin bilgisi dahilinde kaçtığımızı bildirin.” Ben parti yetkililerine Nazım Hikmet’in bu talebini ilettim. Toplandık. Toplantıda ben, Halil Yalçınkaya, Zeki Baştımar ve Reşat Fuat vardı. Reşat Fuat şöyle bir yorum yaptı: “Burjuvazi Yavuz meselesinden Nazım’ları cezalandırmakta hatalı olduğunu anladı. Bu yüzden serbest bıraktı. Tekrar tutuklayacak olsa, niye serbest bıraksınlar. Bu nedenle kaçmalarına gerek yok.” Biz öteki yoldaşlar da Reşat Fuat’ın düşüncesine katıldık, kaçmaları ya da saklanmaları konusunda hiçbir şey yapmadık. Bu yüzden boşu boşuna 12’şer sene hapis yattılar. Bunu şimdiye kadar hiç kimselere anlatmamıştım. Benimle yaptığın bu röportaj aracılığıyla kamuoyu tarafından bilinsin istiyorum. (Emin Karaca, “Eski Tüfeklerin Sonbaharı”, Milliyet, 15 Ekim 1995, s. 29.)


Ürün tarafından Mehmet Bozışık’a

10 Eylül 1996 tarihinde sunulan plaket:

EMEK VE ONUR ÖDÜLÜ

Bütün yaşamını komünist harekete adayan TKP MK üyesi, ulu çınarımız MEHMET BOZIŞIK yoldaşa

TKP’nin 76. kuruluş yılında saygıyla verilmiştir.

10 Eylül 1996

ÜRÜN


Mehmet Bozışık’ın ölümüyle ilgili olarak Ürün tarafından basına gönderilen duyurunun tam metni:

Türkiye Komünist Partisi’nin ulu çınarı, kamuoyunda Türkiye’nin en yaşlı komünisti olarak tanınan Mehmet Bozışık (Boz Mehmet) sonsuzluğa göç etti.

21 Eylül 1901 tarihinde doğan, tüm ömrünü işçi sınıfının mücadelesine adayan yiğit komünist, sosyalizmin yılmaz savaşçısı, dost ve yoldaş Mehmet Bozışık hayata gözlerini yumdu. Yaşadığı bir asırlık ömrünün son günlerine kadar çevresindekilere, özellikle de gençlere Marksizm-Leninizm’in ışığında sosyalizm mücadelesinin önemini anlatan Bozışık, kendi öğütlerine en başta kendisi uydu.

Son yıllarında elinin kalem tutabildiği her anı, gençlere daha fazla bir şeyler aktarabilmek uğruna yazı yazmakla geçirdi. Sürekli yazarı olduğu Ürün’de mücadele deneyimlerini anlattı, her türlü baskı ve baltalama girişimine rağmen işçi sınıfının, ülke, bölge ve dünya halklarının kurtuluşu için emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşıma ara vermeden devam etmenin önemini vurguladı.

Komünist mücadeleye 1918 yılında, şu anda Yunanistan sınırları dahilindeki Kavala’da bir işçi sendikasında başlayan Mehmet Bozışık, 1927 yılından beri Türkiye Komünist Partisi üyesi olarak, partinin değişik organlarında görev aldı. 1932 yılında TKP’nin 4. Kongresinde Merkez Komite üyeliğine seçilen Bozışık, 9 kez tutuklandı, 16 yıl zindanlarda yattı ve beş kez sürgün cezası aldı. Bulunduğu her yerde partili olmanın bilinciyle hareket eden Bozışık ‘Nerede bir partili varsa TKP de oradadır’ şiarını kendisine yol edinmişti.

97 yıl boyunca komünist olmanın gerektirdiği gibi, inançla, inatla ve dirençle yaşadı. Her anını mücadeleye daha fazla nasıl yararlı olabilirim diye düşünerek geçirdi. 100’e yaklaşan yaşına aldırmayarak toplantıdan eyleme, gösteriden anmaya, Cumartesi annelerinin eylemlerinden 1 Mayıslara, işçi grevlerinden öğrencilerin direnişlerine kadar birçok etkinlikte yer aldı.

Katıldığı etkinliklerde gür sesiyle söylediği Enternasyonal marşıyla devrim inancının ve coşkusunun simgesi olan Mehmet Bozışık prostat kanserinin ve böbrek yetmezliğinin ağrılı ve acılı sonuçlarına rağmen, kavgadan asla ayrılmadı. Ama ne yazık ki sonuna kadar bağlı kaldığı partisinin kuruluş yıldönümüne 14 gün kala 27 Ağustos 1998 Perşembe günü, saat 17:30’da, kaldırıldığı İstanbul Samatya SSK hastanesinde diyaliz makinesine bağlıyken ölüme yenik düştü. Dünyamız bir insan, komünistler bir yoldaş, burjuvazi bir düşman kaybetti.

Dostlarının, tüm sevenlerinin ve yoldaşlarının başı sağolsun. Anısı mücadelemizde yaşayacaktır.

Bozışık’ın cenazesi 30 Ağustos 1998 Pazar günü saat 15:00’de vasiyetine uygun olarak dini tören yapılmadan kaldırılacaktır.


Mehmet Bozışık son iki yılını Fatma Şenden ile aynı evde yaşadı. Fatma Şenden’in Bozışık’ın cenaze töreninde yaptığı konuşma:

“Mehmet amca 2 yıl önce benimle birlikte yaşamaya başladı. Onu Kadıköy’deki evinde ziyaret ettiğimde çok etkilendim. Ben de yalnız yaşıyorum, o da, öyleyse beraber yaşayabiliriz dedim.

Mehmet amca hepinizin yoldaşı, benim de yoldaşım, ama benim için ayrıca bir baba, dönem dönem çok tatlı, dönem dönem çok aksi bir dedemdi.

Mehmet amca, bu düzenin insanı sefalete sürükleyen sonuçlarını son anına kadar iliklerine kadar hissetti. Bir annenin çocuklarını doyuramadığı için intiharı seçmesi, sokakta yaşamak zorunda kalan insanlar onu derinden üzerdi.

Mehmet amcanın geçen yılki doğum gününde, onu, “Mehmet amca, önemli bir toplantı var” diye götürdüm. Kutlamada “Yoldaşlar, ilk defa doğum günümü kutluyorum” dedi. Bu yıl 21 Eylül’ü göremedi.

Mehmet amca, insanlardan en çok sözünde durmalarını isterdi. Haksızlıklara tahammül edemezdi.

Mehmet amca, her gün “bütün yoldaşlara selam” diye uğurlardı beni evden. Buradan son kez bütün yoldaşlara selam.

Mehmet amcanın odasının duvarında Marx, Engels, Lenin, Stalin, Nazım Hikmet, Kemal Türkler’in resimleri asılı dururdu.

Mehmet amca, TKP’ye üye oluşunu gururla anlatırdı. Boz Mehmet, Mustafa Suphilerin, Ethem Nejatların döneminin son temsilcisi olmakla ve onlarla birlikte TKP saflarında bulunmuş olmakla gurur duyardı. O, sömürüsüz savaşsız bir dünya uğruna savaşımını sonuna dek sürdürdü.

Mehmet amca! Boz Mehmet! Mehmet Bozışık! Boz ışığın bizi aydınlatıyor.

Marksizm-Leninizm bayrağını taşımayı sürdüreceğiz.

Mehmet Bozışık’la 2 yıl yaşadım. Onunla yaşadıklarım benim için unutulmaz bir anı olacak, onunla yaşamış olmak benim için büyük bir onur olarak kalacak.”

Mehmet Bozışık’ın rahatsızlanıp öleceği hissine kapıldığı son günlerinin birinde, 13 Ağustos 1998 tarihinde yoldaşlarına hitaben yazdıkları:

Ben Türkiyenin en yaşlı marksist, engelsist, leninist, stalinist komünistiyim. Tüm dünya insanları er veya geç bu görüşümü kabul edecektir. İnsanlık tarihi bu düşüncede olanların görüşlerinin zaferiyle sonuçlanacaktır.

Mehmet Bozışık

(İMZA)

13 Ağustos 1998 Perşembe

Saat 16.50.

Kalp sancısından kurtulmanın çaresinin arayışı içinde olan, bocalayan ve bu satırları yazan Mehmet Bozışıkım.

Son sözlerimi kaleme alışım. Şimdilik hoşça kalın davamız için mücadele eden yoldaşlarım. Mücadeleye devam zaferimizin teminatıdır.

Hoşçakalın tüm yoldaşlarım.

M. Bozışık


Bozışık’tan Anılar

Bozışık, yakasında hep Lenin rozetiyle dolaşır. Bir gün genç bir polis rozeti çözer.

-Amca bu rozet nedir?

-Lenin!

-Yasak. Onu takamazsın.

Boz Mehmet’te boyun eğecek göz yoktur. Cevabı yapıştırır:

-Bak evladım. Bizim Kurtuluş Savaşımız sırasında Türkiye’ye para ve silah yardımı yapan dünyada bir tek devlet başkanı vardı: Lenin! Onun için ben bu rozeti çıkartmam.

Polis memuru Bozışık’la başa çıkmanın mümkün olmadığını anlar ve yanından uzaklaşır.

(Nazım Alpman’ın Mehmet Bozışık’la sohbeti, Milliyet, 1 Mayıs 1994)


Belediye otobüs şoförlerinin hız kesme eylemi yaptıkları bir gün Bozışık da belediye otobüsüne biner. Yolcular homurtu içindedir. Boz Mehmet gidip şoförle konuşur. Durumu öğrenince de yolculara hitaben konuşmaya başlar: “Arkadaşlar, bugün belediye işçilerinin haklı bir eylemi var. Belki bizler işimize biraz geç gideceğiz, ama onların mücadelelerine destek vermiş olacağız!” Bozışık’ın gür sesiyle yaptığı bu konuşma yolcuların hoşuna gider. Otobüsten bir alkış kopar.

(Nazım Alpman’ın Mehmet Bozışık’la sohbeti, Milliyet, 1 Mayıs 1994)

Boz Mehmet’in Anısına



 
Yazarın Diğer Yazıları
 Açıklama
 TKP Tüzük Taslağı
 TKP Program Taslağı
 TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı Sonuç Bildirisi
 Tarihimizden
 Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor
 Emperyalist Savaş Blokunun Pirus Zaferi
 Merhaba
 Dünya Komünist ve İşçi Hareketinden: Yunanistan Komünist Partisi Programı - II
 Gündemden
 Norveç’te Faşist Katliam
 15‑16 Haziran 1970’in Derslerini Tartıştık
 15-16 Haziran
 Ortadoğu'dan
 Selamlaşma

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS