Sosyalist Dergi: 28 |  ÜRÜN |
Bölünmüş Burjuvazi ve AKP’nin Stratejisi

Türkiye’de işbirlikçi egemen kapitalist sınıfa baktığımızda iki temel kanat görüyoruz.

Bir tarafta, Fethullahçıların egemen olduğu TUSKON adlı patronlar örgütü çevresinde toplanmış sermaye kesimi. Daha çok Anadolu’ya dayanan, Kayseri, Konya, Denizli, Antep, Maraş, Van, Diyarbakır, Bitlis, Ağrı gibi değişik yerlerde yoğunlaşmış, ama artık Ankara, İzmir ve İstanbul’a da uzanmış, önemli köprübaşları elde etmiş, epeyce irileşmiş bir sermaye kesimi. Onun dışında MÜSİAD, daha geleneksel olan, bir kısmı AKP’ye, bir kısmı Saadet Partisi’ne (SP) yakın sermaye güçleri. Siyasal olarak AKP iktidarı, onunla ittifak hâlinde olan Fethullah Gülen hareketi, bu güçlere doğrudan doğruya bağlı olan Emniyet. Genelde dinsel tarikatlardan, cemaatlerden oluşan güçler.

Öbür tarafta, ekonomik alanda TÜSİAD çevresinde toparlanmış olan büyük sermaye kesimi, İstanbul burjuvazisi diyebileceğimiz Koç, Sabancı, Doğan gibi Türkiye’nin en önde gelen holding patronlarını içeren bir sermaye kesimi. Bunlar Türkiye’nin daha klasik burjuvaları. CHP ve MHP gibi klasik yerleşik burjuva partileri onlarla ittifak hâlinde. Genelkurmay sözü edilen büyük sermaye kesiminin siyasal temsilinde bugüne kadar önemli bir rol oynadı.

Gelişen sermaye kesimlerini temsil eden AKP Türkiye’nin yeni sağını oluşturuyor. Geleneksel mukaddesatçı milliyetçi sağın en uç noktalarında bulunanları toparlıyor; katı muhafazakâr, dinci, gerici, karşı devrimci bir yapıyı esnek bir kabukla sarıyor, eklektik bir yenilikçi, reformcu söylem benimseyerek liberal aydınları kendisine eklemliyor. AKP geleneksel olarak Necmettin Erbakan’ın önderlik ettiği MNP MSP Refah Fazilet Partisi tarafından temsil edilen İslamcı siyasi hareketten, siyasal İslamcı hareketten kısmen farklıdır. AKP, emperyalist sistemin gereklerini, Amerikan emperyalizminin ve Avrupa emperyalizminin, öncelikle de Amerikan emperyalizminin temel isteklerini doğrudan doğruya kabul eden; yerleşik kapitalist siyasal ekonomik sosyal sisteme, emperyalist boyunduruğa itirazı kalmayan, bu sistemin kuralları içerisinde oynamayı kabul eden bir çizgidir. Emperyalizme ve kapitalizme kölece itaat, Batı egemenlerinin işbirlikçiliği onları emperyalist kodamanların tanımıyla, “ılımlı İslamcı” ya da, aynı anlama gelmek üzere, “eski İslamcı” yapıyor.

Bu bağlamda, AKP, iktidarının ilk dönemini oluşturan 2002 2007 arasında zaman zaman patlak veren gerilim ve çatışmalar dışında ABD, AB ve TÜSİAD’la balayı yaşadı. Güç toplamayı esas alan, adımlarını sakınarak atan, ihtiyatlı, uzlaşmacı, yaptığı hamlelerde öngörüleri yanlış çıkmışsa derhâl geri adım atan bir strateji izledi. Hatırlanacağı gibi, AKP iktidarı 2002’den 2007’ye kadar TÜSİAD ile çok iç içe girmişti. Bu dönemde TÜSİAD çevrelerine, örneğin Koç grubuna, Sabancı grubuna, Doğan grubuna, Doğuş grubuna çok önemli ekonomik çıkarlar sağladı. TÜPRAŞ, POAŞ, çimento fabrikaları, Hilton arazileri gibi büyük özelleştirmelerde kamu işletmelerini İstanbul burjuvazisine peşkeş çekti, yağmalattı.

2007’ye doğru, cumhurbaşkanlığını kendisine bırakmak istemeyen rakiplerine karşı başarılı hamleler yapan AKP, 2007 seçimlerini kazandığı gibi cumhurbaşkanlığını da ele geçirdi. Türkiye’de çok kritik rol oynayan cumhurbaşkanlığını  Çankaya’yı  fethettikten sonra birçok devlet kurumunu kendi kontrolü altına almayı başardı. Bu durum, 12 Eylül faşizminin yerleştirdiği sistemin, 1982 Anayasası’nın öngördüğü yapının gereği olarak ortaya çıktı. İlk olarak YÖK ele geçti, üniversiteler düştü. Hükümet de, cumhurbaşkanlığı da elinde olduğu için AKP’nin temsil ettiği sermaye kesimi, orduya karşı hukuksal olarak çok daha güçlü bir pozisyona kavuştu.

Kendisi için çok daha elverişli hâle gelen bu yeni ortamda AKP daha farklı bir strateji izlemeye başladı. Emperyalist kapitalist sistemin oyun kurallarına bağlılık çizgisinden sapmadan eski sakıngan ve uzlaşmacı politikasını değiştirdi, ardı ardına saldırgan ve gözü pek hamleler yapmaya başladı.

AKP, siyaset hukuk alanında; emeğe, sola ve Kürt ulusal hareketine karşı kurulan, savunma hakkını neredeyse toptan yok eden, bir sürü anti demokratik kısıtlamayı içeren, demokratik hukuk sistemine aykırı, doğal yargıç, doğal mahkeme ilkesini ayaklar altına alan özel mahkemeleri kapitalist sınıfın ortak düşmanlarına karşı kullanmakla yetinmiyor, kapitalist sınıf içindeki kendi rakiplerine karşı da kullanıyor. Özel yetkili mahkemeler artık ulusalcı milliyetçi, MHP CHP doğrultusunda, Genelkurmay doğrultusunda hareket eden veya edebileceği düşünülen çevreleri de eziyor. AKP sözü edilen mahkemeleri ve TİB aracılığıyla kurduğu dinleme imparatorluğunu seferber ederek orduyu ve yüksek yargıyı iyice hırpaladı, önemli tasfiyeler gerçekleştirdi. Gözünü devletin bütün erklerini ele geçirme, yekpare bir iktidar kurma hedefine dikti. Henüz bütünüyle sindiremediği veya fethedemediği yüksek yargı kurumlarını, Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’ni, yargı erkinin atama merkezi olan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu yutma hamlesini başlattı. Anayasa değişikliği işte böyle bir ortamda ve böyle bir amaçla gündeme geldi.

AKP, medya ve ekonomi alanında ise, daha önce işbirliği yaptığı çevreleri adım adım tasfiye etmeye ve bunların yerine kendisine bağlı güçleri geçirmeye başladı. Sistemi sorgulamadan sistemin efendisi, baş aktörü olmaya soyundu. Bununla ilgili kimi örnekleri hatırlayalım.

İlkin, Turgay Ciner’e ait Park Holding’in elinde bulunan Sabah gazetesi ve ATV televizyonu gibi Türkiye’de medyada ikinci büyük güç olan kurumlara el koydu. Bir süre sonra başka hiçbir şirketin katılımına izin verilmeyen bir ihaleyle bu kurumları Ahmet Çalık’a bağlı Çalık Holding’e, yani kendi çevrelerinden bir patrona verdirdi. Bu medya grubunun başına Erdoğan’ın damadı geçirildi. Çalık grubunun yeterli parası yoktu. Devlete ait olan Vakıflar Bankası ile Halk Bank’tan çok elverişli krediler bulundu. Katar emiri de gruba ortak edildi. Yani AKP, devletin parasıyla kendi denetimine geçirdiği büyük bir medya grubuna sahip oldu. Ayrıca, Fethullah Gülen medyası güçlendirildi. AKP Gülen dayanışmasıyla yeni gazeteler ve televizyonlar kuruldu. TRT, Erdoğan medyası, Gülen medyası, Erdoğan Gülen medyası dev bir propaganda imparatorluğu olarak kamuoyunu koşullandırmaya başladı.

İkinci olarak, AKP, önceki dönemdeki gözdesi Aydın Doğan grubunu zayıflatmaya, küçültmeye yönelik büyük bir saldırıya girişti. Vergi denetimleri aracılığıyla gruba müthiş cezalar yağdırdı. Doğan’ı elindeki gazete ve televizyonların bir kısmını AKP doğrultusundaki gruplara satmak zorunda bırakacak koşulları yaratmaya çalıştı.

Üçüncü olarak, yeni yatırımlarda kendisine, tarikatlara, cemaatlere yakın şirketlere ayrıcalıklar tanıma politikası güttü. Rusya’yı Samsun Ceyhan boru hattını yapımına “ikna etti” ve onlara muhatap olarak Çalık grubunu dayattı. Rusya Cumhurbaşkanı Medvedev’in Türkiye ziyaretinde ekonomi toplantılarını düzenleme yetkisini Fethullahçı patronların örgütü TUSKON’a bıraktı. Yani ekonomik ilişkilerde Rusya gibi büyük bir devletin karşısına muhatap olarak kamuyu değil, özel sektörü; özel sektörden de, büyük sermayenin yerleşik örgütü TÜSİAD’ı ya da bütün burjuvazinin ortak örgütü Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği TOBB’u değil, TUSKON’u çıkardı. Bu sorumsuz toplantıların sonucunda, bildiğiniz gibi, Rusya’ya Türkiye’de nükleer reaktör kurma izni verildi. Halkın muhalefeti hiçe sayılarak hepimizin kaderini, çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğini etkileyecek, doğayı mahvedecek, kapitalistlere tatlı kârlar sağlayacak bir maceraya sürükleniyoruz.

Dördüncü olarak, özelleştirme politikasına hız verdi ve bu özelleştirmeleri yerleşik büyük sermaye gruplarını kendi yanına çekmek veya tarafsızlaştırmak için kaldıraç olarak kullandı. Doğal tekel niteliği taşıyan araç muayene, elektrik ve doğalgaz dağıtım işini özelleştirdi. Halkın sırtından kapitalist vurgunculara yeni ayrıcalıklar tanımaya devam ediyor. Medya alanında da güçlü olan Karamehmet (Show TV Akşam), Doğuş (NTV) ve Ciner grupları (Habertürk TV Habertürk gazetesi) bu politikayla rotayı hükümete doğru çevirdi. Medya alanının hâlâ en büyüğü olan rakip Aydın Doğan grubunun da televizyon, radyo ve gazetelerinde yarı yarıya hükümet yanlısı bir politika izlediği düşünülürse AKP’nin nasıl bir medya gücünü arkasına aldığı görülebilir.

AKP, iktidarının ikinci döneminde, dış politikada da daha cesaretli adımlar atmaya başladı. ABD yönetimi içerisinde İsrail ve İran politikaları konusunda yaşanan fikir ayrılıklarını abartarak ABD’yi kızdırmadan ve ciddi bir siyasi maliyet ödemeden kolay yoldan büyük bölgesel oyuncu olarak ortaya çıkabileceğini düşündü. İlkesel bir tutumdan, ezilen halklarla dayanışma gereğinden değil, ABD’yle İsrail arasındaki nüanslardan hareket etme kurnazlığına başvurdu. Tarihinin en gözü dönmüş yönetimi altında çürüyen ve yalnızlaşan işgalci İsrail’e karşı söylemini gitgide sertleştirdi. Gazze’nin ve Hamas’ın hamisi olarak göründü. Yine ilkelere, tutarlı bir barış kavramına değil, Obama’nın İran’ı köşeye sıkıştırmayı amaçlayan içtenliksiz mektubuna dayanarak Brezilya’yla birlikte İran konusunda arabuluculuğa soyundu. Bu kadar yıldır ABD’ye sunduğu hizmetlerin her iki konuda kendisine sağlam bir manevra alanı sağladığını varsaydı.

AKP, bu doğrultuda, Gazze ablukasını kırmayı amaçlayan Mavi Marmara seferini düzenledi ama İsrail’in 9 barış gönüllüsünü göz göre göre katleden vahşi saldırısıyla sendeledi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada İran’a uygulanan ambargonun genişletilmesine karşı oy kullandı fakat ABD’den ve Avrupa’dan gelen küstahça azarlar karşısında daha da bocaladı ve paniğe kapıldı.

ABD’nin Avrupa ve Avrasya İşlerinden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon, açık açık, “Türkiye NATO’ya, Avrupa’ya ve ABD’ye bağlı olduğunu ispat etmelidir” dedi. AKP, bağımsız ve onurlu bir ülke yönetiminin asla kabul edemeyeceği bu aşağılamayı sineye çekti. Amerikan ve Avrupa medyası ile Türkiye’deki uzantılarının “Türkiye’nin ekseni mi kaydı?”, “Türkiye’yi kim kaybetti?” tartışmalarına, ekseniniz batsın; biz eşya değiliz ki kaybedilelim; aklı, iradesi olan bir özne, özgür, bağımsız ve egemen bir ülkeyiz; biz efendi tanımayız, hiçbir devlete veya örgüte bağlılığımızı ispat etme gibi bir derdimiz olamaz gibisinden bir yanıt bile veremedi, “hayır, eksenimiz kaymamıştır, bu bir iftiradır” demekle yetindi. Aynı şekilde, haydutluğa ve katliama boyun eğdi, İsrail ordusunun öldürdüğü yurttaşlarının hesabını soramadı. Tek yaptığı, İsrail ve ABD’yle ilişkilerini düzeltmek için ABD’ye heyet üstüne heyet göndermek, onlara bağlılık yemini etmek ve “yanlış anlamaları giderecek adımlar” atacaklarına dair teminat vermek.

Ne var ki, bu teminatlara rağmen, Amerikan ve Avrupa medyasında yıllarca AKP hükümetini “ılımlı İslamcı hükümet” olarak niteleyen ve övgülere boğan uzmanların artık düpedüz “İslamcı hükümet” tanımını kullanmaya başladıkları, “AKP yanlış yolda yürüyor” dedikleri görülüyor. ABD yönetimi Türkiye konusunu tartışmaya açtıklarını, bu alanda yeni bir değerlendirmeye ihtiyaç duyduklarını açıklayarak AKP’nin kulağına kar suyu kaçırıyor.

Oysa bu arada AKP yönetimi Anayasa değişikliği paketini parti kapatmayı zorlaştıran madde dışında Meclis’ten geçirmeyi başarmış ve referandum sürecini başlatmıştı. Üstelik, Anayasa paketinin oylandığı 6 Mayısı 7 Mayısa bağlayan gece CHP’yi kargaşaya sürükleyeceği öngörüsüyle CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın meşhur kaseti internete düşürülmüş, Deniz Baykal istifa etmek zorunda bırakılmıştı. [Gerçi bu oyun AKP’nin umduğu sonucu vermedi; CHP’nin ve Doğan medyasının başarılı manevrasıyla tersine çevrildi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun tek aday olarak başkanlığa getirilmesiyle CHP canlanma sürecine girdi.] AKP’nin işçi ve emekçi düşmanı kapitalist zulmünü açığa vuran ve bu yönüyle AKP’yi iyice yıpratan Tekel direnişi ve Tekel direnişine destek eylemleri de etkisizleştirilmişti. Gazze ve İran konularında kazanılacak dış politika başarılarıyla seçmen desteğinin zirveye çıkacağı, referandumda kazanılacak bir zaferin ivmesiyle, yaklaşan genel seçimlerde ve hemen ardından yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP’nin mutlak iktidarının sağlanacağı düşünülmüştü. AKP böylece kapitalist egemenlerin iktidar çatışmasında son noktayı koymuş olacaktı.

Şimdilik AKP’nin iç politikada epeyce başarı sağlayan yeni stratejisinin dış politikada aynı başarıyı yakalayamadığı ve AKP’nin bu alanda geri adım atmak zorunda kaldığı görülüyor.

AKP ile kapitalist egemenlerin rakip kesimi arasındaki mücadelenin sonucu, iç etkenlerin yanı sıra, doğrudan doğruya ABD ve Avrupa Birliği’nin tutum ve hesaplarına bağlıdır. Biz ülkenin kaderinin iç ve dış egemenler tarafından değil; egemenlerden bağımsız olarak işçi sınıfı hareketinin, yoksul köylü hareketinin, Kürt ulusal hareketinin, Alevi hareketinin, gençlik hareketinin, kadın hareketinin, bütün sömürülen ve ezilenlerin kurtuluş hareketinin kaynaşmış devrimci mücadelesiyle belirlenmesi için üzerimize düşen görevleri yapmaya devam edeceğiz.



 
Yazarın Diğer Yazıları
 Açıklama
 TKP Tüzük Taslağı
 TKP Program Taslağı
 TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı Sonuç Bildirisi
 Tarihimizden
 Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor
 Emperyalist Savaş Blokunun Pirus Zaferi
 Merhaba
 Dünya Komünist ve İşçi Hareketinden: Yunanistan Komünist Partisi Programı - II
 Gündemden
 Norveç’te Faşist Katliam
 15‑16 Haziran 1970’in Derslerini Tartıştık
 15-16 Haziran
 Ortadoğu'dan
 Selamlaşma

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS