Sosyalist Dergi: 12 |  Fatih Aydın |
YÜRÜYÜŞTE BİR ARA DURAK: 3 KASIM 2002 SEÇİMLERİ

Seçimleri uzun zaman önce bitirdik. Şu anda etraflı değerlendirmeler yapabilecek tüm bilgilere ulaşmış durumdayız. Seçimlere giren tüm partilerin, emek, barış ve demokrasi blokunun ve bağımsız adayların elde ettiği oy oranları kesin olarak açıklandı.
Seçim değerlendirmesini yaparken, dosyamızda Ürün'ün seçim öncesi, seçimler sırasında ve seçimlerin ardından aldığı tutumu da ayrıntılı olarak vermeyi amaçlıyoruz. Bu şekilde, ileride de rahatlıkla belge olarak kullanılabilecek bir araştırma yapma hedefimizi yerine getirmiş olmayı umut ediyoruz
.
Seçimlerin ardından çıkan sonuç, belli açılardan beklenenin gerçekleşmesiydi. Zaten uzun zamandır yapılan tüm kamuoyu araştırmaları AKP ile CHP'nin meclis çoğunluğunu alabileceğine işaret etmekteydi. Bu noktada şaşırtıcı gelen sadece iki partinin barajı aşabilmesi oldu. Hükümeti oluşturan partilerde büyük bir erozyon yaşandığı görülmekle birlikte, erimenin bu ölçüde bir sonuç doğurmasını doğrudan halkla iç içe yaşayanlar haricinde kalanlar çok sürpriz olarak değerlendirdiler.

Bugünkü Mecliste karşımıza çıkan durum şunu gösteriyor: Eğer AKP'yi farklı değerlendirecek olursak, halk, grubu bulunsun ya da bulunmasın Meclisteki tüm partilere çok büyük bir ceza verdi. Dikkat edilirse, daha önceki dönemlerde böylesi cezalandırmalar sadece iktidardaki parti veya partileri hedef almaktaydı. Medyada ve akademik çevrelerde köşe başlarını tutmuş bilirkişiler, bu durumu "iktidarın yol açtığı yıpranma" olarak nitelemeyi tercih ederlerdi. Böylesi ucuz ve kolaycı yorumların yol açtığı bilinç bulanması bir yana, bu kez iktidarda olmayan muhaliflerin de sözkonusu 'yıpranmadan' pay almasını açıklamakta çok büyük zorluklar yaşadılar. Bu duruma yol açan etken olarak, Çiller'in yanlış reklam kampanyası yürütmesinden tutun da, Yılmaz'ın bu kez gençliğini öne çıkartamamasına varıncaya dek, siyaset sosyolojisi dışı, safsata olarak nitelenmeyi hak eden değerlendirmeler ortaya çıkartıldı.

Bizler açısından durum net. Bu yaşananlar, halkın sorunlarına duyarsızlaşmış, kendini büyük sermayeye beğendirmenin ve medyada fazladan yer almak üzere yapılması gerekenleri ezberlemenin ötesinde bir politik yaklaşım sergilemeyi beceremeyenlerin uğradığı bir hezimettir. Bu seçimler, halkın kuzu sessizliğine büründüğü varsayılarak yürütülen politikaların ilelebet geçerli olmadığını göstermesi açısından da kim ne derse desin büyük derslerle dolu oldu.

Şimdi, öncelikle seçimlerde kullanılan oyların genel bir dağılımını değerlendirelim. Bunun ardından barajı geçen ve geçmeyen partileri, meclisteki iktidarı ve muhalefeti de kapsayan sonuçların yansımalarını irdeleyeceğiz.
Meclis Partileri Açısından

1999 seçimlerinde Meclis'te grup oluşturacak kadar milletvekili çıkartan partilerin sayısı 5 olmuştu. Bunlar, çıkarttıkları milletvekili sayısına göre birinci parti DSP, ikinci parti MHP, üçüncü parti RP, dördüncü parti ANAP ve beşinci parti DYP idi. Bu partilerden üçü, biri sol görünümlü olmak üzere, bir araya geldi ve DSP, MHP ve ANAP'tan oluşan bir koalisyon hükümeti oluşturdular. Bir önceki dönemde, burjuva makyavelist politika alanında dahi 'aşırı yıpranmış' bir görüntü veren Çiller'in DYP'si ve 28 Şubat'ın müsebbibi Refah partisi ile seçimlerin birincisi DSP ve ikincisi

MHP'nin ortaklık kurmak istememesi üzerine, tümüyle sağdan oluşan bir koalisyon oluşmadı.

Tablolara bakıldığında DSP'nin ve MHP'nin kendilerine de inanılmaz gelen bir oy topladığını görürüz. Her iki parti de Öcalan'ın yakalandığı ve milliyetçi histerinin doruğa çıktığı bir konjonktürün ürünü olduklarını son seçimlerde alamadıkları oylarla kanıtladılar. Normal şartlar altında, burjuva parlamenter düzenlerde, iktidarda bulunanlar bir dönem sonra yerlerini 'muhalefet' partilerine terk ederler; dünün muhalefeti bugünün iktidarı da bir dönem sonra tekrar yer değiştirirdi. Bu tahterevalli düzeni de küçük rötuşlar haricinde hiç değişmeden devam ederdi. Bu kez öyle olmadı.

Hem iktidarda bulunanlar, hem de sözde muhalefet edenler toptan cezalandırıldılar. Bu duruma büyük oranda iktidarıyla, muhalefetiyle tüm meclis partilerinin aynı ekonomik ve sosyal (İMF ve Dünya Bankası'nca şekillenen) programı savunmaları yol açtı. Nüanslarda yaratılmaya çalışılan farklılık görüntüsü ise halk nezdinde kabul görmedi.

Mecliste bulunup da tekrardan meclise girme şansı elde eden tek parti Adalet ve Kalkınma Partisi AKP oldu. AKP de, 28 Şubat sürecinde ordunun siyasal hayatı yeniden düzenlemek üzere yaptığı müdahale sonucunda bölünen Refah Partisi'nden ayrılan mutlak Amerikancı ve İMF'ci grupların oluşturduğu bir partidir. AKP'nin ayrıntılı incelemesini daha sonra yapacağız.

1999 18 Kasım seçimlerinde oluşan meclisin 5 parti içerdiğini söylemiştik. Daha sonra ayrılmalar, bölünmeler nedeniyle bu sayı arttı. Refah Partisi kapatıldıktan sonra buradaki kadrolar Saadet (Erbakan'ın geleneksel "milli görüş" hareketi) ve Adalet ve Kalkınma partileri olarak ikiye ayrıldılar. DSP'den ayrılan Sema Pişkinsüt Toplumcu Demokrasi Partisini (TDP*), içişleri bakanıyken ANAP'tan ayrılan Sadettin Tantan Yurt Partisini (YP) kurdular. DSP içinde büyük sermaye gruplarının desteğiyle yapılmak istenen Derviş'li operasyon başarısız olunca, DSP'den ayrılan onlarca milletvekili İsmail Cem, Hüsamettin Özkan ve İstemihan Talay öncülüğünde Yeni Türkiye partisini (YT) kurdu. Bu oluşuma girmesi beklenen Kemal Derviş, ABD'de kimi istişarelerde bulunduktan sonra YT partisi yerine CHP'ye girmeyi yeğledi.
Tablolara bakıldığında muhalefeti oluşturan bu partilerin de hiçbir varlık gösteremediği anlaşılır. Dolayısıyla, iktidarlara sadece söylemde muhalefet etmenin halkın beklentilerini karşılamaya yetmediği bir kez daha kanıtlandı.
Seçmenlerin Mecliste Temsil Edilmesi
3 Kasım 2002 seçimlerinin mutlaka vurgulanması gereken iki boyutu var. Birincisi, seçimlere katılım oranının son yirmi yılın en düşük seviyesinde gerçekleşmesidir. Daha önceleri de Türkiye'de düşük katılımlı seçimler yaşandı, ancak, 12 Eylül darbesinden sonra yapılan seçimlerde en düşük katılımı -birkaç puanlık bir farkla olsa da- bu dönem yaşadık.

İkinci boyut ise, ilk kez bir seçimden sonra toplam seçmenlerin Mecliste bu kadar az temsil edilmesidir. Seçimlerde oy kullanan ve kullanmayan tüm seçmenleri bir arada değerlendirdiğimiz zaman seçmenin yüzde 58'inin mecliste olmadığını görüyoruz. Şimdi bahsettiğimiz bu görüntüyü her iki boyutu açısından biraz daha ayrıntılı olarak inceleyelim.

1. Toplam seçmenlerin mecliste temsil oranı 13 seçimde yüzde 60'ın üzerindeyken, 2002 seçimlerinde bu oran yüzde 41.7'ye düşmüş. Dolayısıyla mecliste temsil edilmeyen seçmenlerin oranı AKP ile CHP'nin iddia ettiği gibi yüzde 45 değil -ki bu bile başlı başına çok yüksek bir oran- yüzde 58 olmakta.Partilerin aldıkları oy oranları hesaplanırken kullanılan yöntemi unutmamak gerekiyor.
Oranlar toplam seçmen sayısına göre değil, kullanılıp da geçerli sayılan oyların oranına göre belirleniyor. Bu açıklama ışığında bakıldığında, genel seçmenler nezdinde AKP'nin oy oranı 26.3, CHP'nin oy oranı da yüzde 14.8 oluyor. Dolayısıyla "halkımızın büyük bir çoğunluğunun teveccühü ile iktidarı aldık" gibi bir söylemin geçerli ve doğru olmadığı bilinmelidir.

2. Bu seçimlerde DYP 47 seçim çevresinde, MHP 32, DEHAP 17, ANAP 6, GP 10 seçim çevresinde yüzde 10'un üzerinde oy aldı. Bu partilerin bazı seçim çevrelerinde oy oranları yüzde 30, yüzde 40, hatta yüzde 50'nin üzerinde. Bu bölgelerden seçimi "kazanan" AKP ve CHP milletvekilleri, normal şartlar altında aslında başka partilere ait olması gereken milletvekilliklerini, bu tümüyle anti demokratik seçim sistemi yüzünden aldılar. Bu da, sözkonusu bölgelerin milletvekilleri açısından ayrı bir temsil sorunu yaşatacaktır.

Bu sonuç, herkese yasallık-meşruluk arasındaki farkı bir kez daha anımsatmalı. Gayri meşru bir sistemin boşluklarından yararlanarak kendilerine yasal kılıflar yarattıkları için haksız, aslında seçilemediği için de tabansızlardan oluşan bir topluluk meydana geldi.

3. Yüzde 10 barajını aşamadığı için 1987 yılı seçimlerinde DSP ve RP meclise girememişti. Bu iki partinin oy toplamı 3.762.001. 1995 seçimlerinde MHP 2.301.343 oy almış ama meclise girememişti. 1999 seçimlerinde ise bu kez CHP 2.716.094 ve HADEP 1.477.675 oy aldıkları halde meclise giremediler.

4. 2002 seçimlerinde beş parti yüzde 5 ila 9.5 aralığında oy aldı: DYP 3.008.942, MHP 2.635.787, GP 2.285.598, DEHAP 1.960.660, ANAP 1.618.465 oy aldığı halde meclise giremediler. Yüzde 5'in altında kalan partileri hesaplamaya dahil etmeden baktığımızda, dışarıda kalan bu oyların toplamı 11.509.452. Bu partilerin toplam seçmen sayısına oranı ise yüzde 27.8.

Baraj yüzde 5 olsaydı, seçmenlerin iradelerini bu kez her türlü kaygıdan uzak kullanacaklarını hesaba katmadığımız ve mevcut oy oranlarının aynen korunacağını varsaydığımız durumda dahi, meclisteki milletvekili dağılımı değişecek ve seçmenlerin temsil edilme oranı artmış olacaktı.
Temsilde Adalet
Özal döneminden beri mecliste bir şekilde çoğunluğu elde eden partilerin tek amacı aynı dünya görüşünden bile olsa rakiplerinin meclise girmesini engellemek; bu mümkün olmadığı takdirde de olabildiğince az sayıda milletvekili çıkartmalarına yol açarak mecliste sınırlı ölçüde temsil edilmelerini sağlamaktı. 12 Eylül cunta anayasasının getirdiği yüzde 10 bölge ve ülke barajı, aslolarak 'bölücüleri', 'yıkıcıları' ve 'şeriatçıları' engellemek üzere konmuştu. Yapılan düzenlemelerle kendi ölçülerine göre uçlarda yer alan akımların ana güç haline gelmesi engellenecekti. Bunun gerçekleşmesi durumunda ise, koalisyonların oluşmasına yol açacak kadar çok sayıda partinin meclise girmemesi sağlanacak, ülkeyi tek parti iktidarlarının yönetmesine zemin oluşturulacaktı.

Bu beklentiler darbeden sonra yapılan ilk iki seçim için geçerli oldu. Ancak, toplum mühendislerinin biçtiği siyasal konumlanış 1991 seçimleriyle birlikte 'merkez' olarak adlandırılan partilerin aleyhine bir gelişim gösterdi.
Ö
zal'ın binbir incelikle oynayıp değiştirdiği seçim bölgeleri, bir ilin çıkartabileceği milletvekili sayısı, bir mahallenin yarısının kağıt üstünde oradan alınıp bir başka bölgeyle birleştirilmesi gibi hileler, son birkaç seçimdir işe yaramaz hale geldi.

Bugün, hangi seçim yöntemi kullanılırsa kullanılsın, görüntüde dahi olsa ekonomik krizlerin kaynağını gündemine almayan, haksızlıklara karşı sesini yükseltmeyen, sınıfsal farklılıklara vurgu yapmayan partilerin varlık gösterebilmesi düne göre daha da zorlaşmış durumdadır.

Ancak, böylesi bir sonucun doğal uzantısı olarak akla ilk gelen olgu, marksist partilerin şanslarının arttığı yönünde olmalıyken, ne yazık ki bunu söylemek mümkün değil. Bu sonucu çıkartamamamızın nedenleri üzerinde ayrıntılı olarak durmak gerekir. Ama, kısaca söylemek gerekirse, yasal platformlarda parlamentoyu da amaçlayan bir mücadele yürüten partiler, eğer bu çabalarını emekçi semtlerinde kalıcı ilişkiler kurmaya sevketmezlerse, seçimden seçime yapılabilecek propagandayla elde edilecek sempatinin sınırlarını genişletmek mümkün olmayacak. O nedenle, ısrarla üzerinde durulması gereken nokta şudur: işçi sınıfının partisi olmayı hedefleyen partiler seçimleri daima bir ara durak olarak düşünmeli, çalışmalarını bu çerçevede yürütmelidir. Yoksa, benzerlerini her gün gördüğümüz, kalıptan çıkmışçasına birbirinin aynı onlarca seçim partisinden biri haline dönüşmek kaçınılmaz olur.
Meclis Dışı Muhalefet Odağı Yaratma Olanağı
Açtığımız bu parantezden sonra, bugünkü meclisin yapısını değerlendirmeye devam edecek olursak, açığa çıkan sonucun gösterdiği "temsilde adalet ve yönetimde istikrar" talepleri arasında bir dengenin olmadığını görülüyor. Büyük sermaye çevrelerinin yıllardır üzerinde durdukları "popülizm yapmayacak bir yönetim" talebi sonunda yerine gelmiş görünüyor. TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB, MESS ve benzeri burjuvazinin sözcüsü örgütler, koalisyon hükümetlerinin veya çok parçalı meclis tablosunun "ekonominin yasallıklarını" hiçe sayarak halka "kaynağı belirsiz" pay vermesinden yakınırdı. Bugün, tek partili bir iktidar olanağı doğduğu gibi, güçlü muhalefet yapacak farklı örgütler de yok. Tek partili iktidar ve tek partili muhalefetten oluşan, tabir yerindeyse, dikensiz bir gül bahçesi.

Fakat, böylesi bir dikensizlik, kendileri açısından da büyük sorunlar yaratmaya gebedir. Yönetimde istikrar adına, temsilde hakkaniyet ölçülerinin tümüyle göz ardı edilmesi, toplumsal muhalefetin farklı alanlara kaymasına yol verebilir. Çünkü, CHP'nin, gerek sınıfsal bileşimi gerekse büyük sermaye çevrelerine verdiği taahhütler, AKP'nin izleyeceği İMF programına karşı cepheden muhalefet etmesinin önündeki en büyük engel. Dolayısı ile, muhalefet görevi bu dönemde hem meşruiyet açısından hem de sınıfsal beklentiler açısından meclis dışına taşmak zorunda olacak.

Önümüzdeki dönemde, bu tespitimizin üzerinde çok daha fazla duracağız. Toplumsal muhalefete öncülük edecek yapı ve örgütlerin hangileri olabileceği sorusuna ise, günümüzdeki siyasal aktörlere bakıldığında ne yazık ki rahatlıkla olumlu ve güçlü bir cevap verebilecek durumda değiliz. İşçi sınıfı örgütleri sayısal gücünü henüz yeterince kuvvetlendirmiş durumda değil. İşçi sınıfının farklı düzeylerdeki örgütlenmesini tek bir bünyede toparlamış veya diğerlerini tek bir ideolojik veya politik önderlik altında sürükleyen bir partinin oluşmadığını biliyoruz. O nedenle, önümüzdeki dönemde kendi yapılanmamızı da bu tespitimizin gereklerinin yerine getirilmesi üzerine oturtacağız.

Son olarak, temsilde adalet açısından yapılması gerekenin, yeni bir seçim sisteminin yasalaştırılması, tüm siyasal görüşlerin mecliste yer almasının sağlanması ve seçimlere girecek her parti için eşit yarışma imkânı tanınmasının ve bunun yasal yaptırımlarla güvence altına alınmasının ardından bir an önce seçimlerin yenilenmesi olduğu çok açıktır.

Partilerin Yapısı
Mecliste bu dönem iki parti yer alacak. Her ne kadar çeşitli sağ partiler milletvekili transferleri yoluyla mecliste temsil edilmenin bir yolunu bulacaklarsa da, köklü bir kopuş ve ayrışma yaşanmadan AKP ve CHP dışında üçüncü bir partinin varlık göstermesi uzun bir süre mümkün olmayacak gibi görünmekte. Bu iki partiden daha az tanıdık olan AKP ile başlayarak kimi değerlendirmeler yapalım.

AKP
28 Şubat 1997 tarihinde, o zamanlar başta bulunan Refahyol hükümetinin ve Başbakan Erbakan'ın istifasıyla sonuçlanacak bir süreç başlatıldı. Asıl hedef, tüm 12 Eylül döneminde ve Kürt ulusal hareketiyle savaşta iyice palazlandırılan şeriatçı/dinci akımların kendilerine biçilen rolün dışına taşmasını önlemekti. 28 Şubat'tan sonra gidilen 1999 seçimleri, yukarıda aktardığımız gibi Refah partisinin hükümete giremeyeceği bir bileşim çıkardı. Aynı dönemde Anayasa Mahkemesinin Refah partisini kapatma kararı almasıyla birlikte, 1970'lerden beri kesintisiz olarak Milli Nizam, Milli Selamet ve Refah çizgilerinde devam eden şeriatçı akımda bir bölünme yaşandı. Erbakan ve ondan yana milletvekilleri Saadet partisini, diğerleri ise Adalet ve Kalkınma partisini kurdular. Son seçimlerde Erbakan'ın partisi hiçbir varlık gösteremedi.

Parti İçi Ekipler
Adalet ve Kalkınma Partisi, aslında başlı başına bir koalisyon partisi görünümünde. Partide pek çok ekip bulunuyor. Bunlar arasında, büyük sermaye çevrelerine çok daha sıcak gelen Abdullah Gül ve ekibi; kendince olası bütün güvenceleri verdiği halde Gül ekibine oranla daha güvenilmez bulunan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi; düne kadar Erbakan'ın en yakın adamları arasında sayılan Bülent Arınç ve ekibi; şeriatçı hareket içinde yer alıp uzun süre ANAP'ta politika yapan Ali Coşkun, Abdülkadir Aksu ve çevresi bulunuyor.

Ancak, farklı ekiplerden oluşması AKP'nin ideolojik bir heterojenliğe sahip olduğu yanılsaması yaratmasın. Tüm bu ekipler ortak bir siyasal ve toplumsal hedefte buluşmak için asgari müştereklere sahipler. Aralarındaki nüansların rahatlıkla ihmal edilebilir düzeyde olduğu biliniyor. Ekipleşmeyi temel alan farklılıkların da büyük bir kriz yaşanana kadar ön plana çıkartılması beklenmemeli. Kimilerinin değerlendirmeleri açısından AKP ileri gelenlerinin liberal söylemlere sarılması bu partiyi diğerlerinden ayıran bir farklılık yaratsa da, özde bir değişiklik olmadığı günlük pratiklerinden kanıtlanıyor. Eğer, siyasetin kişilere bağlı ve kişilerin öznel tutumlarına göre değişiklik gösteren bir alan olmadığını biliyorsak ve sosyal bilimlerde yer alan bir değerlendirme ile siyasi bir hareketin teorik/pratik bütünsellik taşıması gerektiğini söylüyorsak karşımıza çıkan 'yeni' durumu analiz etmekte çok zorlanmayız.

AKP'nin Projeleri
AKP, siyasal ve ekonomik açılardan sınırları belirlenmiş yaklaşımlara sahip bir siyasi akımdır. Kendine ait bir devlet ve toplum projesi olduğunu, siyasal islam geleneğinin bir parçası olduğunu, bu gelenek içerisinde kalarak geleneğine ters düşmeyecek bir iktisadi yaklaşım içinde olduğunu bilmek gerekir. AKP'nin önde gelen yöneticilerinden çoğunluğu ya pratikte komünizmle mücadele dernekleri ve şeriatçı Akıncılar birliği içinde yer alanlardan ya da dünya görüşü olarak anti marksizmi, ateizm ve sol düşmanlığını körükleyen bu derneklere ve akımlara ideolojik altyapı hazırlayanlardan oluşuyor.





AKP'nin bugünkü söyleminin ve pratiğinin, tarihsel olarak Avrupa'da Hıristiyanlıkla kapitalizmi bağdaştırmayı hedefleyen 'Hıristiyan demokrat' geleneğe yakın olduğu iddia edilmekte. Bu yaklaşımı benimseyenler arasında AKP'nin kendi kadroları ve bu kadrolara akıl hocalığı yapanlar da mevcut. Verdiğimiz türdeki yaklaşım sahipleri ısrarla Erbakan kadroları ile AKP kadroları arasındaki farkı anlatmaya çalışıyorlar. Örneğin, eski faşist Taha Akyol, yazılarının neredeyse dörtte üçünü "çok farklı bir yeni nesille" karşı karşıya olduğumuzu kanıtlamaya ayırıyor. Ona göre bu "yeni neslin" ayırt edici özelliği, öncekilere (yani Erbakancılara) göre "analitik düşünceli, geniş ufuklu, demokrat dindarlardan" teşekkül etmesi ve farklarının "tam da sosyolog Weber'in modernleşme döneminde Alman dindarlar için anlattığı gibi, eski Refah tabanının 'muhafazakâr demokrat' AKP'ye dönüşümünün ifadesi" olmasıdır.

Amerikancı Parti
Bu tespitlerden bizim çıkartacağımız birkaç sonuç var.
Birincisi, AKP'nin batıdaki muhafazakâr partilerle özdeşleştirilmesi hem sosyal hem de tarihsel olarak mümkün değildir. İkincisi ise, böyle bir olgunun gerçek olduğunu kabul etsek bile, bundan sol veya toplumsal ilerleme adına bir "olumlu" yön çıkartmamız olanaksızdır. Zira, batıda "Hıristiyan" ismiyle başlayan tüm örgütlerin -sadece partiler değil, soğuk savaş döneminde pek çok sendika da bu isimle kurulmuştu- en başta gelen görevleri komünizmin gelişmesini önlemekti. Çoğunluğunun kuruluşunda CİA'nın doğrudan veya dolaylı etkisi vardır. Bu etkinin boyutları da küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Ya kadro yardımı yapılmıştır, ya mevcut kadrolar bu alanlara devşirilmiştir, ya neredeyse zenginlik sağlayacak ölçüde parasal katkıda bulunulmuştur. Çoğu zaman bu saydığımız yardımların tümünün bir arada sunulduğunu da bilmek lazım. Bu örgütlerin hepsi de dünya çapında verilen anti marksist mücadelenin gerekleri doğrultusunda şekillendirilmiştir. Kısacası, kapitalizm ve sosyalizm arasındaki kavgada, işçi sınıfının bilincini köreltme işleviyle donatılmış aktif bir taraf olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Ülkemizin kısır siyasal tartışma ortamında, batıda Hıristiyan demokrat olarak anılan örgütlerin dinin geçirdiği reformlar sonucunda "laik ve aydınlanmacı" toplum yapılanmasını tehdit etmekten vazgeçtiği ve burjuva devlet düzeninin ayrılmaz ve dost bir parçası haline geldiği iddia edilmektedir. Bizdeki İslamcı akımların ise henüz kapitalizmi ve burjuva devrimlerini benimsemekten uzak olduğu, bu nedenle de İslamcıların, örneğin, ticarete atılmasının onların sekülerleşmesine/laikleşmesine büyük katkı sunacağı aynı kesimler tarafından öne sürülür. İslam dininin sünni yorumunda gerçekleşecek bir reform ve özellikle kadınların maruz bırakıldığı toplumsal gericilikten vazgeçilmesi müslüman halkların ilerici güçlerle kaynaşmasını kolaylaştırır. Ancak, böylesi bir tespit, din olgusunun gerici bir nitelik taşıdığını ve kapitalist devlet yapılanmasının ideolojik aygıtlarından birisi olduğunu hiçbir zaman unutturmamalıdır.
Tarihsel olarak köhnemiş bir yapıyı temsil eden burjuva düzeninin devamını sağlamakta din'in taşıdığı önem tartışılmaz.

Bölüşüm Kavgası
Türkiye açısından bakıldığında, kemalizmin, islamın biçimsel olarak batıcı yaşam biçimine itiraz eden yorumlarıyla yürüttüğü bir mücadele var olmasına rağmen, bugüne dek diyanet gibi bir kurumun her yıl bir öncekinden daha da güçlendirilerek çıkmasının başka hiçbir açıklaması yoktur. Tüm laiklik söylemlerine ve irtica tehlikesinin birinci planda tutulduğu iddia edilmesine rağmen, hâlâ okullarda din dersleri zorunlu, şeriatçı vakıfların sermayesine hâlâ el konulmadı, diyanet işleri başkanının protokoldeki yeri dahi halen düşürülmedi.
Yukarıda saydığımız nedenlerle, şimdi sıralayacağımız şu tespitlerin yapılması elzem olmakta: "islamcı" ve "laik" sermaye kesimleri arasında bugün yaşanan çekişmelerin temelinde görünürde yaşam biçimlerine (giyim kuşam, içki içme, kadınlarla tokalaşma, vb.) müdahale edilip edilmemesi yatmaktadır; öz itibariyle bir tahlil yapıldığında ise, sorunun devlet kaynaklarının hangi kesimlerce bölüşüleceğinin tespitinden dolayı çıktığı tartışmaya yer vermeyecek şekilde görülmektedir.
Yoksa, AKP, bugünkü bileşimiyle egemenlere her türlü tavizi vermekte; ve buna yenilerini de ekleyebileceğini her fırsatta dile getirmektedir. Kısacası, siyasal olarak şeriat ideolojisini belli ölçülerde hayata geçirebilmek için devletin egemen aygıtlarıyla ters düşmeyecek bir politika izlerken, en batıcı (AB'ye kabul edilmek için üye ülkelere defalarca sefere çıkmak gibi), en militarist (Irak konusunda Amerika'nın istediği tüm tavizleri tartışmasız vermek gibi, İsrail'le kurulan stratejik askeri ittifaka itiraz etmemek gibi), en gerici (idamın kaldırılmasında ve eski DEP milletvekillerinin haklarının iade edilmesindeki tutumu), halka düşman, finans kapitale ve egemen sermaye çevrelerine dost (İMF politikalarının kesintisiz uygulanacağı hususunda verdiği taahhütler) kalmaktaki kararlılığı gözden kaçırılmamalıdır. Bugün, AKP kraldan fazla kralcı bir tutum izlemekte; bir gün kendisinin "kral" olacağı umuduyla partilerine karşı yapılan her şeyi hoş görmektedir.

Emekçilerin En Büyük Tercihi AKP
Yaptığımız AKP'ye ilişkin bütün bu tespitlerin ardından, getirdiğimiz eleştirilerin haklılığını ve AKP'nin emekçi kitleler açısından ne anlama geldiğini hiç unutmadan seçimlerden Tayyip Erdoğan ve çevresi açısından nasıl bir sonuç çıkarttığımızı özetlemek gerekiyor.

Halkın muhalefeti bu dönemde AKP'ye yöneldi. Ancak, yukarıda ayrıntılı olarak verdiğimiz için tekrarlamaya ihtiyaç yok, muhalefet yalnızca bu partiye yönelmedi. Halkımızın yalnızca yüzde 26'sı tepkisini AKP'ye oy vererek gösterdi. Bu, bir taraftan bakıldığında önemli, diğer yandan bakıldığında ise küçümsenecek bir sonuç olarak ele alınmalıdır. Bu partinin kendisini diğerlerine karşı üstün kılabilecek tek bir noktası vardır; o da oransal olarak halkımızın büyük çoğunluğunun tercihini alabilmesidir.

Hem AKP'nin hem de diğerlerinin aldığı oylar, insanları aptallaştıracak kadar yoğun bir propagandaya ve ideolojik bombardımana karşın, uluslararası ve yerli büyük sermayenin işçi sınıfımızı, emekçilerimizi, halkımızı bir açıdan teslim alamadığını ortaya koyuyor. Halk muhalefetinin yöneldiği en büyük adres, aslında büyük sermayenin dışladığı dünkü "marjinal" parti oldu. Dünün "merkez partileri" bugün baraj sorunuyla boğuşan "marjinal partiler" haline geldiler. Ancak, bu gerçeğe rağmen, AKP hiçbir zaman gerçek anlamda "halkın partisi" olmayacak, olamayacaktır.

AKP'nin yerli sermaye gruplarının pek çoğu ile yakın ilişkisi, hatta iç içe olma durumu bilinmekte*. Seçimlerin hemen ardından TÜSİAD sermayedarlarının ve seçim öncesi AKP'ye uzak duran diğer büyük medya gruplarının da kaynaşma/kabullenme yönünde hamleleri başladı. Ayrıca, İMF ve diğer uluslararası finans kurumlarıyla seçimlerden önce kurulan ve aynen devam edeceği artık netleşen ilişkilere bakıldığında halkın kısa bir zaman içinde tepkisini yanlış bir adrese yönlendirdiğini fark edeceği umulmalıdır. Küçük bir şeriatçı çekirdek dışında, halkımızın çoğunluğu tepkinin adresinin yanlışlığını anladığında ne olacak?

Bunun cevabını iki türlü vermek mümkün: kötümser bakış açısıyla sıradan insanların iyice umutsuzluğa kapılmasından dolayı politikaya olan tüm ilgilerini kaybedeceklerini, toplumsal sorunlara karşı iyice duyarsızlaşacaklarını, bu sayede yönetenlerin daha rahat yaşayacaklarını söyleyebiliriz. İkinci bir yaklaşımla ise, halkın artık yavaş yavaş gerçeklerin ayırdına varacağını ve bu kez gerçek tek alternatif projeye sahip sosyalist örgütlerle kucaklaşmanın yollarını arayacağını öngörmek mümkün.

Sonucun komünistlerin beklentilerine uygun gerçekleşebilmesi, yürütülecek kollektif çabalara bağlı olacaktır. Toplum mühendislerinin halkımıza biçtiği elbisenin sökülüp atılması yalnızca bu yolla mümkündür.

CHP
Geleneksel sol oyları toparlama konusunda bu dönem için en şanslı partilerden sayılabilecek Cumhuriyet Halk Partisi'nin aldığı yüzde 19.3 oy oranı (ki, eğer tüm seçmenler hesaba katılırsa, bu oran 14.8'e düşmektedir), sosyal demokratlar arasında bile büyük tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Geleneksel olarak egemen ideoloji dışında kalan azınlıklardan, alevilerden, ezilenlerden, işçilerden, emekçilerden, yoksullardan, düzene muhaliflerden oy alması umut edilen CHP'nin aldığı bu çok kötü sonuç, bir anlamda Baykal ve hizbinin bilerek, tasarlayarak hazırladığı bir senaryonun doğal uzantısı sayılmalıdır.

CHP, bir dönem meclis dışında kalmanın ve yıpranmamanın avantajını dahi kullanmayı beceremeyen ve kendisini emekçilerle buluşturacak program ve politikalardan ısrarla kaçınan bir parti haline dönüştü. Geçen seçimlerde, devletin de kurucusu bir parti olarak 1923'ten beri ilk kez Meclis dışına düşen CHP, bunun sorumlusu olarak Baykal'ı göstermiş ve onun istifa etmesini sağlayarak durumunu düzeltebileceğini varsaymıştı. Kendisini unutturduktan sonra tekrar genel başkanlığı alan Baykal, yolsuzlukların, tarihin en büyük krizlerinin yaşandığı, işsizliğin had safhaya ulaştığı DSP-MHP-ANAP koalisyonu döneminde kendi adlandırmasıyla "sorumlu muhalefet" yapmış ve hemen hemen hiçbir kritik konuda ses çıkartmamıştı.


Sınıfsal tercihini açıkça sermayeden yana koyan ve iktidarı elde etmek için tüm politikasını büyük burjuvaziyi, uluslararası finans kurumlarını, egemen medya kuruluşlarını ürkütmemek üzerine kuran CHP ve Baykal yönetimi, hiçbir toplumsal proje üretememenin sonuçlarını yaşadı. CHP açısından bakıldığında, aslında iktidara tek başına gelebilmek için konjonktürün bu denli uygun olduğu bir başka dönem olamayacak.

Laik Adres
Bu dönemde refah düzeyi toplumun tüm kesimlerini etkileyecek kadar geriledi, eşitsizlik, yoksulluk diz boyu arttı, açlık eskinin orta sınıflarına, iş güç sahiplerine kadar ulaştı, her yerde aşevleri kuruldu, "toplumsal dilencilik" olarak adlandırabileceğimiz bir sistem oturtuldu. Tüm bunların sorumlusu olarak görülen partilerden biri de üstelik CHP ile aynı kulvarda politika yapan DSP idi. Aynı zamanda da, uzun zamandır kendisini hissettiren AKP tehlikesine karşı, başta Cumhuriyet gazetesince olmak üzere pompalanan yeni laik adres olması da CHP'nin şansını artırması gereken bir faktördü. Ayrıca, sebeplerine yazı boyunca geçerken değindiğimiz gibi, sosyalist ve komünistlerin kitlesel gücü de henüz bu tepkileri kucaklayıp farklı alanlara kanalize etme kapasitesinde değildi.

Kısacası, sosyal demokrat bir hükümet kurabilmek için tüm şartlar yerli yerindeyken klasik sosyal demokrat/demokratik sol oylar dahi elde edilemedi. Baykal'ın bugünkü çizgisiyle de farklı bir sonucu beklemek CHP'liler açısından hayalden öteye gidemez.

Bu bağlamda, DEHAP çatısı altında Kürt hareketiyle birlikte seçimlere giren sosyalistlerin kaybının asgari düzeyde olduğunu vurgulamak gerekiyor. Türkiye'de seçim sandıklarına yansıyan geleneksel yüzde 35 - yüzde 65 şeklindeki sol ve sağ oranlar 3 Kasım'da gerçekleşmedi. Bu durum sol kategoride yer alan potansiyel kitle için bir başarısızlık sayılmalıdır. Ama, buna rağmen, bu kategoride yer alan sosyalistlerin ve onların etkisi altındakilerin kapsadığı alanın çok daralmadığını da görmek gerekiyor.

Bu iyimser değerlendirmenin nesnel gerçekliklerden kopuk olup olmadığı sorusu sorulmasa bile, sosyalistlerin çıkartacağı dersler arasında klasik/geleneksel sol oyların coğrafi dağılımı bulunmak zorundadır. Cumhuriyet Halk Partisi'ne verilen oylar kentlerden; kent içerisinde de merkezlerden geldi. Varoşlar, emekçi mahalleleri geçmişle kıyaslandığında CHP'den uzaklaşmış durumda. Oylar çoğunlukla kültürlü, orta ve üst gelir gruplarından gelmekte. Bunun yanısıra, mevcut yaşam biçimini değiştirmek istemeyen, laikliği benimsemiş ve sermaye egemenliğine karşı köktenci bir tepkiden uzaklaşmış kesimlerden alınan oylar sosyal demokrat yapıların gidebileceği yolun da sınırlarını göstermiştir. Burjuva hayat tarzını simgeleyen semtlerden halk mahallelerine gidildikçe CHP'nin aldığı oylar birincilikten adım adım gerilere düşmekte, gecekondu semtlerinde ise sonunculuğa oturmaktadır.

İki yıl önce patlak veren krizin işçileri, köylüleri, esnafı, on binlerce beyaz yakalı emekçiyi ve diplomalı gençleri hızla yoksulluğa, işsizliğe, umutsuzluğa sürüklemesi karşısında halkın özlem ve taleplerini sahiplenme seçeneğinden bilinçli olarak kaçınan CHP'nin durumu biraz da beklenen bir sondu.

Beyaz Türkler
Bu politikalara yol açan istikrar programının sorumlusu Kemal Derviş'in tek başına 6-7 puanlık bir seçmen oyu getirebileceğine ilişkin şişirilmiş safsatanın Baykal ve ekibi tarafından ciddiye alınmadığı çok aşikârdır. Baykal'ın CHP'sinin Derviş ısrarı, aslında büyük sermaye, uluslararası finans kapital ve tuzu kuru "beyaz Türkler" lehine yapılan açık seçik bir sınıfsal tercihi temsil etmekteydi. Bu seçenek yüzünden, CHP'nin politikası halk ve halkın talepleri ile parti arasına büyük bir mesafe koymak ve parti sözcüleri aracılığıyla büyük sermaye çevrelerine teminat vermekle sınırlandırıldı.

Şimdi CHP'nin topladığı işte bu tercihin meyveleridir. "Halkın yüzde yetmişi hâlâ krizin içinde yaşıyor" diyen Derviş'in getirdiği ve götürdüğü oyların sınıfsal dökümüne baktığımızda, CHP'nin sermayeden yana tercihini çok bilinçli olarak yaptığını görmeden CHP incelemesi yapmak bizi yanılgıya götürür. Ancak, Baykal ve ekibi bu dökümün net bilançosunu tahminde ciddi boyutlarda yanıldı. Derviş'li bir partinin getirisinin daha fazla olacağını tahmin ediyorlardı ama beklentileri hiçbir şekilde karşılanmadı.

Bu tarihten sonra sosyal demokratlar arasında doğması muhtemel sorunlar -bu sermayeye mutlak teslimiyetten yana ekipler varlığını ve etkisini sürdürdüğü müddetçe- halk muhalefetinin sözcülüğünü ele alma aleyhine yapılan sınıfsal tercih nedeniyle değil, bu tercihin sonuçlarının doğru tahmin edilememesinden çıkacaktır.

CHP değerlendirmesi bağlamında insanı en çok yaralayan tutum kimi değerli yazarların dahi seçimlerden sonra çıkan tablodan herhangi bir ders alınmasına fırsat tanımayan, sosyal demokratların halka yakınlaşmasını sağlayacak bir özeleştiri mekanizmasını işletmesini beklemeyen, tek sorumlu olarak CHP'ye bugünkü politikasından ötürü oy verilmemesini isteyen sosyalistleri suçlamalarıydı. Bu düzlemde Erdal Atabek gibi egemen akımlara karşı çoğunlukla eleştirel tutum alabilmeyi başaran bir insandan bile "AKP karşısında en çok oy alacağı belli olan CHP'nin desteklenmesi gerekirdi", ancak bu şekilde sonucu etkileyecek bir tutum alınabilirdi yaklaşımı okunabildi. Bu tiplemeye uygun arkadaşların süregiden umutsuzlukları, sosyalizmi ve kitlelerle kucaklaşabilecek bir sosyalist propagandanın gücünü kafalarında bir seçenek olmaktan çıkartmış. Bu nedenle de solun gelebileceği yerin sınırlarını en fazla sosyalleşmiş bir kapitalizme kadar genişletebiliyorlar. Buna yol açan etkenlerin tespit edilmesiyle yetinmemek, bu düşüncedeki aydınları tekrardan sosyalizm saflarına çekebilmek görev olarak karşımızda durmakta.
ÖDP - SİP
Bu seçimlerde kimler başarısız oldu diye bir soru sorulacak olursa, sol cenahta yer alanlar içinde, adımızı çalarak seçimlere giren SİP ve onunla birlikte "mutaassıp solcu"lardan kurtulduk diye sevinen ÖDP'nin adı verilebilir. Her iki parti de bugüne dek kapitalizme alternatif bir modelle politik mücadele yürüten hiçbir oluşumun elde etmediği ve muhtemelen bundan sonra da edemeyeceği ölçüde büyük medyanın sevgisini kazandı. Bu partilerin başarısızlığını değerlendirirken bu özelliği göz önüne almamak tabloyu eksik bırakmak anlamına gelir.

Seçimlerden hemen sonra özellikle SİP'e ilişkin çeşitli yazılar yazdığımız için bu bölümün ele alınmasını kısa tutma niyetindeyiz. Ana başlıklarla hem ÖDP'ye hem de SİP'e ilişkin birkaç vurguyu yaparak değerlendirmemize son verelim.

Söylemleri farklı olmakla birlikte siyasal olarak aynı düzlemde sayılabilecek SİP ve ÖDP farklı açılardan benzer sonuçlarla karşılaştılar. ÖDP etkisi ve sivriliği törpülenmiş sol/sosyalist vurgularla sivil toplumcu, sosyal demokrat kavramlara sahip çıkarken, SİP, komünist adıyla komünizm propagandası yapıyor görünerek sistemle uzlaşmak için tüm gerekenleri yerine getirmeye gayret etti.

ÖDP, bizce çok net olmayan sebeplerle HADEP'le seçim işbirliğini kaçırınca, seçimlere Sema Pişkinsüt başkanlığındaki Toplumcu Demokrasi Partisi ile birlikte katıldı. Sosyal Demokrat Halk Partisi (SHP) başkanı Murat Karayalçın, kendisinin başbakan adayı olarak ilan edileceği bir Blok çalışması önerisi reddedilince, bu seçimlere girmeme kararı aldı. Bu nedenle, aslında yakın bir ilişki içine giren ÖDP ile SHP'nin ortaklaşması önümüzdeki yıllara kaldı.

ÖDP, neredeyse tüm seçim kampanyası boyunca, halka mesaj vermek yerine, daha önce partiden uzaklaştırılan bağımsızlara, SEH'e ve şimdiki SDP'ye ÖDP'nin yeni dönemde neler yapacağını anlattı. ÖDP başkanı Ufuk Uras'ın (seçimlerden sonra istifa etti; yeni başkan Hayri Kozanoğlu) daha önceki süreçte kullandığı yumuşak, uzlaşmacı, insanlara sıcak gelen üslubunu terk edip kendi dışındaki sol/sosyalist gruplara ağır, hatta hakaret dolu sözler etmesi ÖDP'nin bu dönemde izleyeceği politikanın ana hatlarını belirlemek üzere yapılmışa benziyordu. ÖDP, zayıf kalmasının ve kitleselleşememesinin suçlusu olarak 'yeni çağa ayak uyduramayan mutaassıp solcuları' hedef gösterir ve onların partiden atılmaları/ayrılmalarıyla birlikte büyümeyi öngörürken, aynı zamanda bir çelişki içinde, daha gönülsüz ve şevksiz bir kampanya yürütmesinin sorumlusu olarak da ayrılanları gösterdi. İç tartışmaları ve haklı/haksız değerlendirmeleri bizi ilgilendirmiyor. Şu günlerde ÖDP'den gelen bilgiler, seçimlerde alınan ağır yenilginin sebebi olarak gene, neredeyse verilen mesajlardan ve parti metinlerinden tümüyle yok olmuş sosyalist/halkçı söylemin gösterileceği yönünde.



SİP, 28 Şubat 1997 müdahalesinin ardından gelen dönemde arttırdığı uzlaşmacı tavrını komünist adını alarak perdeleme yoluna gitti. Komünist adını aldıktan sonra da önceleri utangaçça bizim geleneğimizi sahiplenirken, sonradan, muhtemelen tepkilerin azlığından kaynaklı olarak utanmazlığı ele alarak '82 yıl sonra ilk kez seçimlere giren partimiz' propagandası yaptı. Üstelik de, SİP, neredeyse tüm üyelerini seferber ederek bu söylemini televizyon programlarında tekrar etmek üzere kullandı.

Televizyonlarda yapılan bütün seçim panellerinde, toplantılarında, tartışma programlarında ya partinin yetkilileri ya da sempatizan öğrencileri aracılığıyla bir 'güler yüzlü komünizm' propagandası imkânı yaratıldı*. Defalarca gazetelere haber oldular, Aydın Doğan'ın amiral yayınlarından Milliyet'te iki kez manşete çıktılar, hemen her gün bir vesileyle en ilgisiz basın açıklamaları dahi kendisine bu gazetelerde yer bulabildi.

SİP değerlendirmesi yapılırken gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var. Parti adının kullanılarak yaratılan bir sempatinin varlığını inkâr etmek gereksiz bir hassasiyet olur. Ancak, bu sempatinin yaygınlığı konusunda bir önceki seçimlerde düştükleri yanılgıyı tekrar yaşadılar. Medyada yoğun bir şekilde yer almalarından yola çıkarak geçmiş kitlemize ulaşabileceklerini, bunun yaratacağı etki sayesinde yeni seçmenler elde edebileceklerini hesap etmelerine rağmen, beklentilerinin çok çok altında bir oyla yetinmek durumunda kaldılar. Meraklı okurlar, bu başarısızlığın boyutlarını, ülke nüfusunun yarı yarıya daha az olduğu 1979 yılında ve bugünkü kitle iletişim araçları olanağı hayal bile edilemezken Partimizin bağımsız aday Beria Onger'le aldığı oy oranını karşı sayfada karşılaştırarak görebilirler.

Bizim dostlarımızdan da oy aldıklarını söyleyelim. İnsanlarımız, 'hayatta bir kez olsun partimin adına oy vermezsem gözlerim açık gider' gibi duygusal yaklaşımlarla oy verdiler. Hatta, SİP'in düzenlediği bir mitinge 'gel dostum, adımlar sarsacak yeri, kurmak için sosyalist Türkiye'yi' diyerek katılan arkadaşlarımız da oldu. Verdiği oyun gerekçesini ise 'ben bu adamlara değil, kendi kimliğime oy verdim' diye açıklayan tüm arkadaşlarımızın ikinci kez aynı hatayı yapmayacaklarını biliyoruz.

Medyayı Kullanma
Sözü uzatmadan, her iki partinin ortak bir paydasına değinelim. Hem SİP hem de ÖDP, önemi inkâr edilemez bir araç olan medyanın olanaklarından yararlanmayı hedeflemişti. Ancak, amaç ve araç ilişkisinin yanlış değerlendirildiğini görmediler veya daha doğru tanımlamayla, görmek istemediler. Basın yayın organlarında yer alarak kitlelere ulaşma gayreti ve öne sürülecek tezlerin bu yolla daha fazla insan tarafından benimsenmesi isteği, bir süre sonra yerini teknik bir medyada yer alma faaliyetine, dolayısıyla, medyada yer alabilmek adına egemen iletişim araçlarının "uygun" bulduğu yöntemlerle "iş" yapma sonucunu doğurdu. Her iki parti açısından da, medyada yer alma süreleri uzadıkça, verilen mesajların hiçbir önemi kalmadı. Medyada görünme gayretkeşliği sonunda, "seçmenler" tarafından değerlendirilme açısından Muhsin Yazıcıoğlu, Besim Tibuk, Doğu Perinçek ve Kemal Okuyan arasında farkın silikleştiği, giderek aynılaştığı bir süreç başladı. (Medya ve muhalefet ilişkisinin boyutları, riskleri ve olanakları konusuyla ilintili güzel bir değerlendirme Tanıl Bora tarafından Birikim dergisinin Şubat 2003 tarihli 166. sayısında yapılmış.)
Kitlelerden koparak, emekçi halkın sorunlarına duyarsızlaşarak, birebir militan mücadeleden uzaklaşarak yürütülen faaliyetlerin varacağı son nokta, işte gelinen yer oldu.

GENÇ PARTİ
Yaptığımız seçim değerlendirmesine sürpriz bir şekilde giren parti GP oldu. Özal'ın prensi, takunyalı bir Devlet ve Milli Eğitim bakanı iken gözden düşerek hapse kadar uzanan bir yola çıkan Hasan Celal Güzel'in Yeniden Doğuş Partisi'ni kelimenin gerçek anlamıyla satın alarak yeni kurduğu GP ile birleştiren ve seçimlere girme hakkı elde eden Cem Uzan, mal pazarlamakta kullanılan yöntemlerin tümünü uygulayarak çok yüksek bir oy oranına ulaşmayı başardı. Uzan grubu, ülkenin en arsız, utanmaz, hırslı, atak ve sahtekâr sermaye gruplarından biri.

Bir parti kurarak ve seçimlere çok kısa bir zaman kalmışken elde ettikleri bu başarının bir yazıyla yetinilemeyecek kadar ayrıntılı değerlendirilmesine ihtiyaç var. Bu bağlamda aktarabileceğimiz bir iki tespit bulunuyor. Birincisi, halkın kısa ve öz anlatımlarla muhalefet yapan bir partiye -kurucularının geçmişinde ne tür olumsuzluklar olursa olsun- bel bağlamakta beis görmemesini kanıtladığı için ilginç bir durum çıkıyor. Bu duruma paradoksal demek daha uygun olur aslında. Bir yandan yolsuzluklardan bıkan, en basit ihtiyaçlarının dahi karşılanmamasını İMF izin vermiyor bahanesi arkasına sığınarak erteleyen iktidarlardan yılan bir toplum, ama, diğer yandan, yolsuzlukları defalarca tescillenmiş, binbir hileyle elde ettikleri özelleştirme kapsamındaki şirketlerden yüzlerce işçiyi atmış, bilinçli olarak bankasının batacağı dedikodusunu çıkartmış bir grubun en büyük kapitalistinden bu yukarıda saydığımız sorunlarına çözüm bulmasını bekleyen aynı toplum.

GP'nin beklentileri çok aşan bir patlama yaratmasının asıl sebebi, halktaki bıkkınlığı doğru değerlendirip doğrudan sorunlarına eğilmesi oldu. Tüm seçim kampanyasını tek bir kişiye dayandırdı. Büyük mitingler yapmadı. Sazlı sözlü, şarkıcılı kalabalıklar topladı; mitinglerde insanlara yemek dağıttı. Başka partilerle açık oturumlara katılmadı. Tek yanlı salvolarla, faşizan ve sürekli tekrarlara dayanan bir söylem tutturdu.

Kitlelerle kucaklaşma anlamında ise ayrıntılardan arındırılmış bir vaatler dizisi sundu. İMF karşıtlığı, herkesin sosyal şemsiye altına alınacağı vaadi ve yoksulların okul harcamalarını devletin üstleneceği taahhüdü dışında bir tek "eski politikacıları çöpe gönderin" çağrısında bulundu.

Burada, teselli sayılabilecek tek bir şey var. O da, Uzan'dan İtalyan medya devi Berlusconi gibi yüzde 30-40'lık bir başarı bekleyenlerin bu beklentilerinin karşılanmaması oldu.

DEHAP
Blok olarak bizim de desteklediğimiz çatı partisi DEHAP bu seçimlerde başarılı oldu.

Biz başarı ölçütü olarak barajın aşılmasını görmüyoruz. Elbette parlamenter bir hedef koyduğunuzda başarının meclise yolladığınız milletvekili sayısına bakarak değerlendirilmesi doğaldır. Ancak, 3 Kasım seçimlerinin 1999 seçimlerinden bir farkı var. O seçimde hatırlanırsa tüm sol, sosyalist ve demokratik partiler tek başına hareket etme kararı almıştı. Taze kurulmuş ve seçim çalışmalarına yeni yeni başlayan partilerin kendi doğal sınırlarını görmek istemeleri bir nebze anlaşılabilirdi. Bu dönemde ise, komünistlerin büyük değer verdiği, seçim dönemlerinde daha kolay hale gelen propaganda olanağı yanısıra, eğer demokratik mücadele kapsamında başarılı bir adım atılması amaçlanıyorsa, belli sınırlar çerçevesinde bir arada yürünmesinin yöntemleri zorlanmalıydı.

DEHAP bu gayretin bir sonucu oldu; biz de Türkiyeli partili komünist hareket geleneğine uygun olarak, Kürt hareketi ile sosyalistlerin bir arada yürüyebileceğini ve etkili propaganda yöntemleri kullanarak kitlelerle kaynaşabileceğini öngördüğümüz için destekledik. Ayrıntıları kamuoyuna duyurularımızda mevcut olduğu için bu kadarını söylemekle yetinelim.

Bu arada, büyük medya kuruluşlarından akıl almaz destekler alan, tüm mitinglerinin önü açılan ve en küçük bir engel dahi çıkartılmayan, alabildiğine propaganda yapma imkânı verilen sözde komünist partilerin, tüm şartlar elverişli iken aldıkları ihmal edilebilir düzeydeki oya rağmen, özeleştiri verme zahmetine bile katlanmadan Blok bileşenlerini ve HADEP'i suçlamaları başarısızlıklarına kılıf bulma gayretinin yeni bir safhası oldu.

Yazımızı Bağlarken
Bir genel seçimi daha bitirdik. Bu seçimlerden emekçilerin yararına olabilecek bir sonuç çıkmadı. Mecliste, Ağar�ın DYP başkanı olmasını saymaz isek, yalnızca iki parti bulunuyor. Partilerin her ikisi de daha seçimlerden çok önceleri İMF programını uygulayacaklarını, ABD ve AB ile yapılmış ikili anlaşmalara uygun davranacaklarını, büyük finans kurumlarının beklentilerine itiraz etmeyeceklerini, büyük burjuvazinin taleplerini yerine getireceklerini, halka yönelik 'popülist' politikalara itibar etmeyeceklerini... kısacası, emekçi halkın dertleriyle ilgilenmeyeceklerini ve sömürünün, baskının sınırlandırılması için dahi harekete geçmeyeceklerini taahhüt ettiler.

Bu iki partili Mecliste, Amerikan baskısının yoğunlaştığı, büyük burjuvazi arasında Irak'a yönelik yapılacaklara ilişkin çatlaklar çıktığı bir dönemde, dostlar alışverişte görsün türünden kayıkçı dövüşlerinin yapıldığı bir milletvekili bileşimi var.

Özelleştirilecek kuruluşların kapsamının ve sayısının arttırıldığı, köylülere yönelik destek alımlarından vazgeçildiği, İMF'nin belirlediği sınırlar haricinde işçilere zam yapılmadığı, demokratik bir anayasa beklentilerinin askıya alındığı bir parlamentodan beklentilerin asgariye indirilmesi gereklidir. Yeni muhalefet odaklarının yaratılması için parlamentoda neredeyse hiç temsil edilmeyen odaların, derneklerin, sendikaların ve partilerin oluşturacakları cephelere, ittifaklara, birlikteliklere ihtiyaç var.

Türkiye'de uygulanan baraj sistemi bütün yönleriyle anti demokratiktir. Halkın seçme ve seçilme hakkı çoğu zaman keyfi gerekçelerle engelleniyor. Ülkemizde, Akın Birdal'ı ve onun gibi onlarca insanı durduran ama Susurlukçulara izin veren bir seçim sistemi var. Demokratikleşme masallarının ardında işte böylesi çirkinlikler hâlâ varlığını sürdürüyor.

Emekçilerin parlamentoda temsil edilebilmesi, emperyalizme ve kapitalizme karşı bir cephe de milletvekilleri aracılığıyla açılabilmesi için öncelikle barajın sıfıra indirilmesi ve devletin ulufe dağıtmasına benzeyen parti yardımlarının seçimlere katılma hakkı elde eden tüm partilere eşit dağıtılması gereklidir. Medyadan eşit sürelerle yararlanmak ve haksız propagandanın önüne geçme talebini yükseltmek de görevlerimiz arasındadır.

Komünistler açısından seçimlerin yalnızca bir ara durak olduğunu her zaman tekrarlıyoruz. Tüm toplumun politikaya olan ilgisinin arttığı seçim dönemlerinde burjuvazinin vermek zorunda kaldığı bu olanaktan yararlanmamanın anlamsız bir taktik hata olduğunu da söylüyoruz. Asıl yapılması gerekenin hayatın her alanına nüfuz edecek, toplumun her katmanından insan devşirecek, gençlerle, kadınlarla, işçilerle, işsizlerle, köylülerle bütünleşecek bir kalıcı örgütlülük yaratmak olduğu unutulmamalıdır.

Solun asıl gücü göstermelik seçimlerde alınmış oylarda aranmamalı. Ancak, böylesi bir gerçekten yola çıkarak, devrimci bir dönüşüm sağlama imkânı yaratabilecek platformlardan kaçınmanın da halka karşı yapılmış bir sorumsuzluk olduğunu bilmek gerekiyor. İşçi sınıfının her koşulda, her yöntemle yürüyüşüne devam etmeye muktedir öz örgütünü yaratmakla mükellef olduğumuzu hiçbir zaman unutmadan, ara durakların kalıcı istasyonlara dönüştürülebilmesi için gereken politik esneklik gösterilebilmelidir. Komünist partisinin asıl görevi budur.

Kaynaklar
Türkân ARIKAN, Cumhuriyet, 11 Kasım 2002
Taha AKYOL, Milliyet, 11 Aralık 2002
Tanıl BORA, Birikim, Şubat 2003
Korkut BORATAV, Cumhuriyet, 13 Kasım 2002
Sema BULUTSUZ, Cumhuriyet Bilim Teknik, 2 Kasım 2002, sayı 815
Tarhan ERDEM, Radikal, 6-7 Kasım 2002
Mustafa SÖNMEZ, www.haysiyet.com/y/msonmz_1211.html ve aynı adreste msonmz_030207.html
Resmi Gazete, 10 Kasım 2002
Cumhuriyet, 16 Ekim 1979
Politika, 16 Ekim 1979
http://www.agarastirma.com.tr
Devlet İstatistik Enstitüsü, Türkiye İstatistik Cep Yıllığı, 1986
Devlet İstatistik Enstitüsü, İstatistiklerle Türkiye, 1994



 
Yazarın Diğer Yazıları
 11 Eylül'ün İkinci Yıldönümünde
 4857 Sayılı İş Kanunu
AMELE PAZARI KURULDU

 MODERN AMELE PAZARI
 YÜRÜYÜŞTE BİR ARA DURAK: 3 KASIM 2002 SEÇİMLERİ
 KOVADİS SİP DEMİŞTİK
 EMPERYALİST SAVAŞA KARŞI
 CENNETİNİ KAYBETMEYEN ŞAİRİMİZE DAİR
 SITKI COŞKUN'UN ARDINDAN: POLİTİKANIN PİRUS'U
 GEÇMİŞTEN BUGÜNE SEÇİMLER
 MART AYI BİZİ ANLATIR

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS