Sosyalist Dergi: 2 |  Fatih Aydın |
GEÇMİŞTEN BUGÜNE SEÇİMLER

     18 Nisan 1999 genel seçimlerinin üzerinden uzun bir zaman geçti. Bu arada seçimler pek çok açıdan değerlendirildi. Gerek sol yayınlar gerek günlük gazeteler seçimlerde alınan sonuçları, özellikle seçimlerden çıkan "korkutucu" sonucu ayrıntılı bir şekilde değerlendirdiler; bir çoğu değerlendirmesine devam ediyor. O nedenle, bu seçim yazımızda hem alınan oyları demokratik ve sosyalist güçler açısından yorumlayacağız, hem de Türkiye işçi sınıfının meclis platformunda temsil edilmeye başlandığı 1960'lı yıllardan bu yana partilerin mecliste hangi oranlarda yer aldığını gösteren seçim sonuçlarını vereceğiz. Umarız, 1965 ile 1999 arasında gerçekleşen seçimlerin ne sonuçlar verdiğinin görülmesi ilgili ve meraklı arkadaşlarımızın araştırmalarına yardımcı olur.


     Öncelikle, 18 Nisan seçimlerine katılan seçmen sayısını görelim. Tablodan anlaşıldığı gibi, bu seçimlere katılma oranı yüzde 80'leri aşmış durumda. Vatandaşlarının büyük ölçüde siyasetten uzaklaştırıldığı, dolayısıyla sorunların aktif çözümü doğrultusunda etkisiz hale getirildiği Batı ülkeleriyle karşılaştırıldığında, sevindirici bir gelişme olarak katılımın yüksek olduğunu kaydetmeliyiz. Buradan çıkartabileceğimiz sonuçlardan biri, siyasete katılımı büyük ölçüde sadece seçimlerle sınırlandırılan halkımızın elinde tuttuğu oy imkânını çok sevdiği ve bulduğu her fırsatta da bunu kullanma yoluna gitmesi olmuştur. "Seçimleri boykot" gibi kampanyalar düzenlenmesinin gerektiği durumlarda bu yönün göz önüne alınmasının gerekli olduğu anlaşılıyor.

     Meclisin Oluşması
     Genel seçimlerde, parti oylarının ülke geneline nasıl dağıldığına baktığımızda, bu oyların ülkenin her tarafına eşit bir şekilde dağılmadığını görmekteyiz. Ne seçimlerden 1. parti olarak çıkan DSP, ne ikinci parti MHP, ne de diğerleri ülkenin her tarafında aynı konumlarını koruyabilmişler. Tüm partilerin ortak özelliği, ülke coğrafyasında yalnızca bölgesel bir güç olmalarıdır.
     Bu bağlamda, ülkenin gelişmiş ve daha demokratik nitelik taşıyan batı bölgelerinde DSP'nin, bir seçim önce Refah'ı birinci parti yapan muhafazakâr orta Anadolu'da MHP'nin ve, son bir kaç seçimdir olduğu gibi, Kürtlerin yoğun bulunduğu doğu ve güneydoğuda aslolarak HADEP ve onun ardından Fazilet'in diğer partilere oranla daha güçlü olduğu görülmektedir.
     Bu seçimlerde bizler açısından en şaşırtıcı tablolardan birincisi, faşist MHP'nin kurulduğu günden beri para-militer kontgerilla oluşumu görüntüsünden sıyrılarak -kendilerinin bile tahmin edemediği- bir oy patlaması yapması oldu. Gerçi bu tablo yalnızca bizler açısından şaşırtıcı olmadı; Öcalan'ın yakalanmasından sonra şoven gösterilere daha fazla ağırlık veren ve Kürt sorununun çözümünde "diz çöktürme" yöntemini benimseyen kesimler açısından da sürpriz olarak karşılandı. İkinci, ama beklenen, sonuç ise CHP'nin aldığı oy oranı oldu. Yıllardan beri emek düşmanı politikaları ya bizzat uygulayan ya da gerici partilerin payandası olarak bu oyunda rol alan CHP, beklemediği bir şekilde, Cumhuriyetin kuruluşundan beri ilk kez meclis dışında kaldı. Ama, her şerde bir hayır vardır, CHP meclise giremeyince, ilk iş olarak Tony Blair taklitçisi Baykal'ı genel başkanlıktan ayrılmaya zorladı ve ardından ehven-i şer Altan Öymen'i başkan seçti.
     Şimdi, bu seçimlerde birinci olan DSP'nin, ikinci MHP'nin ve üçüncü FP'nin geçen dönemki seçimlerde aldıkları oy oranlarını karşılaştıralım. Sayısal değerlendirmelerin Erol Tuncer'in aktarmasıyla TESAV Vakfı'ndan alındığını belirtelim.
     1- DSP, geçen seçimlerde yalnızca Ecevit'e yönelik geleneksel bir sevginin bulunduğu Trakya'da birinci parti olabilmişti. Bu seçimlerde ise Karadeniz ve Ege'nin kıyı bölgeleri ile Trakya ve Marmara'da 1. sıraya gelebilmiştir. Ege, Trakya ve Marmara'da diğer partilerle arasında büyük farklar bulunan DSP, Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da ancak 6. ve 7. sırada yer alabilmiştir.
     DSP milletvekillerinin yüzde 70'ine yakını (89 milletvekili) partinin 1. sırada olduğu bölgelerden seçilmiştir. Buna karşılık, 6. ve 7. sıralara düştüğü doğu bölgelerindeki 24 ilin yalnızca 6'sından, toplam 7 milletvekili çıkarabilmiştir.
     2- 1995 seçimlerinde, coğrafi bölgeler temelinde yapılan dağılımda sıraya giremeyen ve 5. sıralarda yer alabilen MHP, son seçimlerde İç Batı Anadolu, Orta Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde birinci sırayı alabilmiştir. Trakya ve Güneydoğu Anadolu'da ise, bu bölgelerin insanlarının pek şoven propagandaya kulak vermemeleri sonucu, ancak dördüncü gelebilmiştir.
     MHP'li milletvekillerinin yüzde 60'a yakını (70 milletvekili), partinin 1. sırada olduğu bölgelerden seçilmiştir. Trakya'dan hiç milletvekili çıkartamayan MHP G.doğu Anadolu'daki 10 ilden sadece 9 milletvekili çıkarabilmiştir.
     3- Refah Partisi 1995 seçimlerinde Orta Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu'da birinci sırayı almıştı. RP'nin devamı olarak kurulan Fazilet ise bu seçimlerde yalnızca Doğu Anadolu'da 1. sırada yer almış, G.doğu Anadolu'da ise HADEP'in ardından ikinci olmuştur. Fazilet açısından bu sonuçların önemli yanı, FP'nin hem Doğu hem de G.doğu Anadolu'da bölgesel güce sahip bir parti olduğunu göstermesidir.
     FP milletvekillerinin 39'u partinin 1. ve 2. sırada olduğu doğu bölgelerinden seçilmiştir. Buna karşılık FP Ege'den yalnızca 3 milletvekili çıkarabilmiş, Trakya'dan ise hiç çıkaramamıştır.
     4- HADEP, Doğu ve G.doğu Anadolu'da aldığı oyları geçen seçimlere göre arttırmıştır. 1995 seçimlerinde G.doğu Anadolu'da 2., Doğu Anadolu'da 4. sırada olan HADEP, diğer bölgelerde 7. sırada bulunuyordu. 18 Nisan seçimlerinde ise HADEP G.doğu Anadolu'da 1. sırada, Doğu Anadolu'da 2. sırada yer almış, diğer bölgelerdeki sırası değişmeden, gene 7. olmuştur.
     Seçim sonuçlarını ve milletvekili dağılımlarını renkli verebilme olanağımız bulunsaydı, Türkiye haritasının dikine dilimler halinde üç renge ayrıldığı görülebilirdi. Ülkenin batısının DSP'yi, ortasının MHP'yi, doğu bölgelerinin ise HADEP'i birinci parti yaptığı çok kesin sınırlarla belli edilmiştir. Dolayısıyla, ülkenin bölünmemesi için gösterilen tüm gayretlerin seçimler esas alındığında boşa gittiği, mecliste temsil edilen partilerin hiçbirinin ülkenin bütününü kucaklayabilecek bir genişlikte olmadığı tespiti de yapılabilir. Son olarak, faşizmin ardından 1983'ten beri ülkenin karabasanı ANAP ve eş partisi DYP, beklemedikleri bir hezimete uğramışlar ve "bu halk ne yapsan kabul eder" türünden vecizelerin pek de doğru olmadığını göstermişlerdir.
     Gerçi, MHP'nin oylarını patlatması bu sözün de kısmen doğruluğunu gösterebilir, ama, bunca ırkçı şoven propaganda ve saldırılara karşı solun bir alternatif gösteremediği, eskiden olduğu gibi bire bir propaganda yöntemini terkettiği, emekçiler arasında örgütlenmeye ağırlık vermediği bir dönemde halkımız ne yapabilirdi diyebiliriz. Ayrıca, MHP'nin ilk kez Trakya gibi geleneksel olarak sol'a eğilimli bölgelere bile girebilmesi, Doğu dahil pek çok bölgede belediye başkanlıkları elde etmesi ve diğer partilerden ayrı olarak "Türkiyeli parti" görünümünü kazanması, solun önümüzdeki dönemde izleyeceği politikaların belirlenmesi açısından kayda alınması gereken bir noktadır. Bu durum için, çeşitli gazete ve dergilerde de aktarılan Bertolt Brecht'in sözü, günümüzü açıklayan en çarpıcı söz olabilir: "Besici, kırpıcı ve bakıcılarından ilallah diyen koyunlar, bir kez de kasabı denemeye karar verirler."

     Solun Durumu
     Seçimler her dönem Türkiye solu açısından önemli oldu. Seçim dönemleri, en azından bir kesim solcu tarafından "parlamentoya girme" umudunu arttıran bir etken durumundadır. Parlamenter mücadeleye uzak olduğunu belirtenler de seçimleri "burjuvazinin kendi yasalarına en fazla uymak zorunda kaldığı" dönemler olarak niteler ve seçimleri kitlelerle daha rahat ve daha yoğun ilişkiye girebilecekleri zamanlar olarak karşılar. Bu nedenle, bir yandan "seçimleri boykot edelim" propagandasını yapanlar, diğer yandan "bağımsız veya partili arkadaşımızı meclise gönderiyoruz" diyenler hemen hemen aynı zeminlerde buluşurlar. Geniş bir değerlendirme açısından seçimlerere soldan katılan partilerin durumlarını ayrı ayrı inceleyelim. Ama önce 1965 seçimlerine ve sonrasında yapılan bir kaç seçime kısaca değinelim.
     1965 yılında sosyalistlerin ilk kez mecliste temsil edildikleri seçimlerin sonucuna baktığımızda, Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) meclise 15 milletvekili gönderebildiğini görürüz. Bu, hem o dönemler için ülke çapında devrim gibi karşılanan bir sonuca yol açmış, hem de CHP'nin despotik devletçi geleneğinden kısmen uzaklaşıp "ortanın solu" politikasını hayata geçirmesini sağlamıştı. TİP'in 1965 seçimlerinde elde ettiği başarı bir daha hiçbir dönem tekrarlanamadı. Daha doğrusu, meclise o seçimde gönderilen milletvekili sayısı bir daha elde edilemedi. 1965 seçimleri yapılırken Türkiye'de "milli bakiye" denen bir seçim sistemi kullanılıyordu. Bu sistemde partilerin aldığı oyların teki bile boşa gitmiyor ve belli bir sistematik içinde tüm partilere eşit şekilde dağıtılıyordu. Baraj uygulamasının da bulunmadığı bu sistem, özellikle TİP'i hedefleyerek değiştirildi ve 1969'da yapılan seçimlerde TİP aynı oranda oy almasına rağmen meclise ancak 2 milletvekili (bakınız 1965 ile 69 seçimleri) gönderebildi. TİP'in her iki seçimde de elde ettiği yüzde 3'lük oy, bu anlamda, sosyalist solun o dönemde elde edebileceği oy oranını gösteriyordu. Birleşik bir güç halinde seçimlere girildiği takdirde bu oranın tekrar yakalanıp aşılabilmesi için bizlere mucize değil, birazcık basiret gerekir.

     ÖDP
     Bu seçimlerde en kötü sonucu kuşkusuz ÖDP aldı. Dergimizin geçen sayısında oy verilebilecek legal sosyalist ve demokratik partiler arasında saydığımız ÖDP, SİP, EMEP, HADEP ve DBP arasında, doğrudan emek ekseninde sayılabilecek ilk üç partiden en çok oyu ÖDP aldığı halde, bu sonuç en kötüsü olarak sayılabilir. ÖDP'nin milletvekili seçimlerinde aldığı oylar Yüksek Seçim Kurulunun 27 Nisan tarihli Resmi Gazete'de yayınladığı rakamları temel alırsak 248.553, daha önceki kesinleşmemiş rakamları temel alırsak 264.790. Bu iki sonuç arasında dev farklar olmadığını göz önüne alalım ve ilk sonucu veri olarak kabul edelim; ancak, bu durumda bile ÖDP'nin aldığı oy sayısının onun kitlelerde yarattığı beklentiye çok da uygun olmadığını kabul etmek zorunda kalırız.
     Seçimler öncesinde ÖDP'nin kampanyalarını hatırlayalım. Ufuk Uras, sık sık seçmenlerden yüzde 10'luk barajı aşmalarını sağlayacak bir oy oranı beklediğini, bunun da, oy kullanacak seçmen sayısı düşünüldüğünde yaklaşık 3 milyon oy anlamına geldiğini söylüyordu. Kabul edelim ki böylesi bir dönemde Türkiyeli seçmenlerden 3 milyon oy istemek tamamen ajitasyona yönelik bir söylemdi. Kitlelerin umudunu canlı tutmak, parti çalışmalarını yürüten aktivistleri teşvik etmek amacıyla söylenen, ancak inanılmayan bir söylemdi. Zaten ÖDP yöneticileri de yüz yüze konuşmalarda ve seçim sonrası beyanlarında belirttikleri gibi hiçbir zaman 3 milyonluk bir sonuçla karşılaşabileceklerini ummuyorlardı. Gerçekçi yaklaşım içinde olduğunu söyleyen ÖDP'lilerin en kötümserinden en iyimserine varıncaya kadar beklentiler yüzde 2.5 ile yüzde 4 arasında değişiyordu. Seçimlerin soldaki asıl mağlubunun ÖDP olmasına işte bu beklenti çıtasının yüksekliği sebep oldu. Yoksa, 250 binin üzerinde bir oya ulaşılabilmesi, potansiyellerin değerlendirilmesi açısından ele alındığında hiç de küçümsenecek bir sayı değildir. Bu arada, ÖDP'nin, PM kararı uyarınca HADEP'in daha yüksek oy potansiyeline sahip olduğu varsayılan illerde seçime girmediğini de belirtmiş olalım.
     ÖDP'nin seçimler esnasında özellikle Radikal gibi gazetelerden aldığı destek, pek çok yazarın ve aydının oylarının rengini açıkça ÖDP lehine beyan etmesi, Uras'ın konuşmalarına televizyonlarda alabildiğince geniş yer verilmesi, Uras'ın diğer sosyalist ve demokratik parti başkanıyla karşılaştırılamayacak sayıda röportajlara çıkması göz önüne alındığında, elde edilen oranın düşük kaldığı yönünde bir kanaat oluşması kaçınılmazdı. Üstelik tüm bunların yanısıra, Uras'ın yine seçimler öncesinde ısrarla sosyalist vurgulardan kaçınması, yalnızca emek eksenli bir parti değil, bütün ezilenlerin partisi oldukları yönündeki beyanları, ÖDP'liler arasında çok daha geniş çevrelerden oy alınabileceği beklentisini oluşturmuştu. ÖDP içinde şimdi süren tartışmalar işte bu karşılanamayan beklentilerin gereğinin yapılmasına yönelik gerçekleşiyor.

     SİP
     Israrla seçimlere ilişkin bir beklentileri olmadığını söylemelerine rağmen, seçimlerin hemen ardından diğer partilerle oy karşılaştırması yapmaya başlaması, aslında SİP'in de hangi noktada durduğunu göstermektedir. 18 Nisan seçimleri öncesinde yoğun bir propagandaya girişen SİP, değişik partilere ve çevrelere seçimlerde ortak davranılması konusunda öneriler götürmüştü. SİP'in bu önerisini TSİP kabul etmiş ve iki parti de seçim çalışmalarını ortaklaştırdıklarını açıklamışlardı. SİP'e ilişkin tablodan anlaşılabileceği gibi, SİP ülkenin her tarafında seçimlere girmiş ve kimi illerden çok düşük de olsa her seçim bölgesinden oy almayı başarmış. Resmi Gazete'de açıklanan 37.680'lik oy oranı SİP yöneticilerini çok sevindirdi. Yaptıkları değerlendirmede, bu sevinçlerinin genel olarak zayıf seyreden sol oylar adına değil de, SİP'in umulanın üzerinde oy almasına bağlı olduğunu da belirttiler.
     Seçimlerden önce SİP'in ne kadar oy beklediğine ilişkin bizim herhangi bir duyumumuz yok. Ama, kendileri beklentilerinin 15.000 dolayında olduğunu, bu nedenle umulandan iki kat fazla oy almalarının başarı olduğunu yazıyorlar. Seçime girilen her bölgeden, mesela Bayburt'ta 33 ile İstanbu'da 4.388 arasında değişen bir oy alabilmenin legal bir sosyalist parti için başarı olduğu bizim tarafımızdan da kabul edilebilir. Ancak, asıl başarı ölçütü kitlelerle doğrudan kurulan ilişkilerin oranı ve bu ilişkilerin aktif örgütlü mücadeleye ne ölçüde katıldığı olmalıdır. Yoksa, teşkilatının bile olmadğı bir yerlerden oy alabilmek, kolaylıkla başarı hanesine yazılabilecek bir sonuç olamaz.
     Bu noktada, bizim de öngörülerimiz doğrultusunda, başarı olarak değerlendirilebilecek tek sonuç SİP'in aldığı oyların onun adında yer alan "Sosyalist İktidar" tamlamasına verilmiş olmasıdır. Bu oylar belki yığınsal bir güce kavuşmuyor, ama her ilde sosyalizm propagandasını çekici bulan, sosyalizme sempatiyle yaklaşan ve dönüştürülmesi mümkün olan bir kitle potansiyelinin bulunması, sosyalist bir sınıf mücadelesi açısından ön açıcı olabilir. Büyük bir ihtimalle SİP'in özgül çizgisinin ne olduğunu bile bilmeyen insanlar tarafından verilmiş bu oylar bir damar oluşturmaktadır; ve daha ciddi, daha disiplinli, sınıfa daha yakın bir kitle çalışması yapılarak bu potansiyelin sosyalizme kanalize edilmesi sağlanabilir.

     EMEP
     Emeğin Partisi, ÖDP'den sonra -milliyetçi İP'in aldığı 57 binlik oyu hesaplamaya dahil etmezsek- en çok oyu alan sol parti durumunda. EMEP, ilk kez katıldığı bir genel seçimde 51.000 oy aldı. Neredeyse ÖDP kadar yaygın bir örgüt ağına sahip olan EMEP, örgütlenmesini SİP'e benzer şekilde tek bir siyasi gelenek üzerine oturtmuştur. EMEP'in hem ÖDP'den hem de SİP'ten farkı, örgütlenme politikasında daha çok fabrikaları hedef alan bir çizgi izlemesidir. Sınırları bulanık bir "emek" söylemiyle yaklaştığı işçi sınıfı içinde belirli bir kitleyi harekete geçirebilme yeteneğine kavuştuğu da söylenebilir. Geçmişten devraldığı "biraz halkçı, biraz işçici" söyleminin kısa vadede EMEP'e belirli bir yaygınlık kazandırdığı söylenebilir.
     EMEP de diğer iki parti gibi seçim öncesi ortak bir platformla seçimlere girme çağrısına kulak asmamış, tek başına seçimlere girmenin gerekçelerini bulmuştu. Anlaşılan o ki, diğer partilerin seçimlere ortak girmemek için öne sürdükleri "seçimlere iki kez üst üste girmeyen parti feshedilir" gibi teknik konular EMEP tarafından da sorun olarak görülmüş. Kısacası, EMEP de, aynen diğerleri gibi "hele bir boyumuzun ölçüsünü alalım" düşüncesiyle tek başına girme kararına varmış. Umarız alınan boy ölçüsü, bundan sonraki seçimlerde ortak bir emek platformu oluşturmanın koşullarını daha rahat sağlar.

     HADEP
     Güçlü olduğu tahmin edilen bölgelerde, tahminlere uygun olarak 1. parti gelen Halkın Demokrasi Partisi, yüzde 4.75'lik bir oy oranına ulaşmasına rağmen, dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen bu denli yüksek baraj engeline takılarak meclise giremedi. Ancak, buna rağmen kendi bölgesinde yaşayan halkın öncelikli tercihi olduğunu da kanıtladı ve geçen seçimlerde aldığı 4.1'lik orana göre oylarını arttırdı. HADEP'in bir diğer özelliği ise, başta Diyarbakır olmak üzere pek çok belediye başkanlığını kazanmasıydı. Batıdaki bölgelerden de 4 başkanlığı kazanan HADEP, ileride oluşturulacak çeşitli blokların asli unsurlarından biri olabileceğini gösterdi.
     HADEP'in bu seçimlerde aldığı sonuç, sol ve demokratik partilerle ittifak yapması halinde yüzde onluk barajın bile rahatça alınabileceğini de göstermesi açısından anlamlıydı.

     CHP
     Cumhuriyet Halk Partisi'nin seçimlerdeki en büyük sürprizi, barajı aşamayarak tarihinde ilk kez, yüzde 8.71'lik oranla, meclis dışında kalmasıydı. CHP'nin yıllardır sürdürdüğü halk düşmanı politikaların böyle çarpıcı biçimde cevaplanması, orijinali varken sağın taklitlerine yüz verilmediğini de gösterdi. CHP'nin düne kadar küçümsediği ve "baraj altı" partiler diye kulak asmadığı sol partilerle aynı konuma düşmesi, kendi açısından görüntü de olsa bir atılım sağladı. Baykal döneminde unutulan işçi "kesimi", parti halktan tokat yeyince bir anda işçi "sınıfı" oldu ve CHP'yi alanlara taşıdı. CHP'yi kendi bayrağı ve flamasıyla 1 Mayıs alanında gören işçilerimiz, haklı olarak çok şaşırmıştı. Sonuçta sosyal demokratlara iktidarın değil, muhalefetin yakıştığı anlaşıldı. Hatta, parti meclisi seçimlerinde genel başkanın önermesiyle 4 sendikacı kontenjandan seçildi. Ne diyelim, halkımızın bundan sonraki seçimlerde de CHP'ye oy vermemesini umalım da CHP gittikçe daha sol politikalar üretsin. Ya da iyice sermayenin dümen suyuna girip marjinalleşsin.

     80 Öncesi Seçimleri
     1980 darbesi öncesinde yapılan 73 ve 77 seçimlerinde sosyalist solun pek varlık gösteremediği söylenebilir. Ancak, bu durumun solun güçsüzlüğüyle herhangi bir ilgisinin olmadığını da yanlış anlamaları önlemek üzere eklenmelidir. Solun yığınsal legal sosyalist partisi TİP'in 1965 ve 69 seçimlerine girmesinden sonra, 12 Mart cuntası TİP'i kapattı. Yöneticilerinin çoğunluğu tutuklanarak yargılandı. Bu nedenle TİP 1973 seçimlerine giremedi.
     1974 yılında Ecevit döneminde çıkartılan af yasasından sonra, legal parti kurma çalışmaları tekrar başladı. Ancak, bu kez tek bir parti çatısı altında birleşilemedi. Darbe öncesi açığa çıkan çeşitli görüş ayrılıkları, birinci TİP döneminde parti yöneticiliği yapanların çoğunun ayrı parti kurmasıyla sonuçlandı. Mihri Belli Türkiye Emekçi Partisi'ni (TEP), Mehmet Ali Aybar Sosyalist Devrim Partisi'ni (SDP), Hikmet Kıvılcımlı yandaşları Sosyalist Vatan Partisi'ni (SVP), Ahmet Kaçmaz Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'ni, Behice Boran Türkiye İşçi Partisi'ni (TİP) kurdular. Yasal platformda yalnızca TSİP ve TİP bir varlık gösterebildi. Diğerleri ise çok dar arkadaş gruplarının yapılanması olmanın ötesine geçemedi.
     1980 öncesinin siyasal mücadelesi çok büyük ölçülerde illegal partilerin etkinliği altında yürütülüyordu. Bu nedenle, 77 seçimlerinde sıralamaya girebilen TİP'in aldığı yüzde 0.2'lik oran, sosyalist ve komünist güçlerin gerçek yansıması değildir. Ayrıca, o dönemlerde işçi sınıfı içinde en büyük örgütlü güç olan TKP, seçimlere bağımsız girmek gibi bir politika izlemiyordu. Bağımsız adayların desteklenmesi yerine, CHP içindeki daha ilerici ve demokrat adayların desteklenmesinin uygun olacağı düşünülüyordu. Zaten, meclis dışında yükselen işçi sınıfı hareketi ve yığınların politik duyarlılığı, parlamentoya pek de ihtiyaç duyurmuyordu. O zamanlarda da, bugün olduğu gibi, haklar, ancak, kitleler ve işçi sınıfı örgütlü bir şekilde muhalefet edebildiği ölçüde alınabiliyordu.
     Bununla birlikte, 1979 yılında yapılan ara seçimlerde, o dönemlerde İlerici Kadınlar Derneği (İKD) başkanlığını yürüten Beria Onger'in bağımsız senatör adayı olarak seçimlere girmesi kararlaştırılmıştı. Özellikle Kağıthane, Gültepe gibi işçi semtlerinde haftalar süren propaganda çalışmaları gerçekleştirilmiş, binlerce insanın katıldığı mitingler tertip edilebilmişti. Onger'in seçim kampanyası "İşçi sınıfının partisi önder! Adayımız Bakiye Beria Onger" ve "İşçi Sınıfının Partisi'ne kulak ver! Adayımız Bakiye Beria Onger" sloganlarıyla yürütülmüştü. Türkiye tarihinde ilk kez bağımsız bir adayın propaganda çalışmaları yıllardır seçimlere giren legal partilerin çalışmalarından daha örgütlü ve yaygın olabilmişti. Sonuçta, yalnızca İstanbul bölgesinde seçimlere giren Beria Onger, tek başına, örneğin ikinci TİP'in Türkiye çapında aldığı kadar oy alabilmişti. Yalnızca bu olay bile, proletarya içinde gerçekten örgütlü bir güç haline gelindiğinde bugün gündemde olan kimi tartışmaların ne kadar abes hale geldiğini gösterir sanıyoruz.

     83 Seçimi
     1980 darbesinden sonra yapılan ilk seçimler cuntanın güdümünde yapıldı ve seçimlere sadece generallerden onay alan partilerin girmesine izin verildi. Turgut Sunalp adlı emekli bir generalin başkanlığında Milliyetçi Demokrasi Partisi, cunta döneminin ekonomisini elinde tutan ve 24 Ocak kararlarını uygulayan Turgut Özal başkanlığında Anavatan Partisi, bir de, yine generallerin desteklediği Necdet Calp başkanlığında Halkçı Parti'nin katılabildiği seçimlerin birincisi ANAP, ikincisi HP ve üçüncüsü cuntanın seçilmesi için işaret verdiği MDP oldu. Bu seçimin hemen ardından, bir kaç yıl içinde HP ve MDP ya diğer partilerle birleşerek ya da kendilerini feshederek yok oldular.

     87 Seçimi
     En büyük parti ANAP'ın kararıyla "erken seçim" olarak yapılan 87 seçimleri, 12 Eylül döneminde siyasi parti yöneticilerine getirilen yasaklara ilişkin referandumun hemen ardından gündeme getirilmişti. 87 seçimleri hem Demirel'in, hem Türkeş ve Erbakan'ın, hem de Baykal'ın yasaklarının sona erip 80 sonrası girdikleri ilk seçimdi. Alelacele yapılan bu seçimler ANAP'ın durumunda bir değişiklik getirmedi. ANAP yine birinci parti oldu. Ama, bu seçimler Türkiye'de seçim bölgelerinin tamamen iktidarda bulunan partinin en çok yararına olacak şekilde bu denli oynandığı ilk seçim olma özelliği taşıdı. Özal, bu seçim için özel araştırmalar yaptırmış ve sol oyların güçlü olduğu bölgeleri sağ mahallelere aktararak oyların bölünmesini sağlamıştı. Uygulanan seçim sistemi yüzünden de, her parti, en çok oy alacak partinin lehine olacak biçimde, aldığı oylarla neredeyse ters orantılı bir milletvekili sayısına sahip olmuştu.

     91 Seçimi
     Bu seçimler Demirel'in en büyük demagojilerinden birine tanıklık etti. "Darbeleri aşan adam" cilasıyla, kimi solcuların bile gözlerini kör etmeyi başaran Demirel, bu seçimlerde "Şeffaf karakol", "Askerlik süresini düşürme", "Emeklilik yaşını indirme" vaadleriyle kampanya yürütmüş ve birinci olmayı başarmıştı. Bu seçimin sonucunun diğer bir özelliği, eğer sol sayacak olursak, SHP/CHP çizgisinin ana muhalefet partisi olamaması ve "sağın alternatifi gene sağ" türünden yorumlara yol açmasıydı. Demirel, seçimden sonra, çok akıllı davranarak SHP ile koalisyon yaptı ve gerici politikalarını sol görünümlü bir destekle çok rahat yürütebildi. Özal'ın cumhurbaşkanlığı süresi bitmeden ölmesiyle Demirel 1993'te cumhurbaşkanı oldu.

     95 Seçimi
     Bu seçimlerde, şeriatçı parti Refah birinci parti oldu. CHP ise, yukarıda söylediğimiz gibi, sağ politikaların payandası olma rolünden dolayı barajı ancak aşabildi ve DSP'den daha geriye düşerek beşinci parti oldu. Bu seçimlerden sonra sosyal demokratların bir daha aynı hatayı yapmayacağı ve emek düşmanlığına son vereceği iddia edilmişti. Son seçimlerde ne olduğunu söylemeye gerek kalmıyor.

     Seçimler her derde deva mıdır
     Seçimlerin sol'da politika yapanlar açısından her dönemde önemsendiğini ve seçimlere ilgi gösterildiğini söylemiştik. Üstelik bu ilgi seçimlere ilişkin herhengi bir beklentisi olmadığını ifade edenler tarafından bile gösterilmiştir. Tüm toplumun politikaya olan ilgisinin arttığı zamanlar olan seçim dönemlerine, halkı ve işçi sınıfını kazanmak gibi derdi olan sosyalist ve komünistlerin ilgisiz kalması zaten düşünülemez. Ancak, Türkiye solunda, özellikle son dönemlerde açığa çıkan hastalıklı bir durum var. Kimi partiler, neredeyse tüm politikalarını seçimlere endeksler hale geldiler. Seçimlerin muhalif politika üretenler açısından daha "rahat" çalışma ortamı sağladığı bir gerçektir. Böylesi bir gerçekliğe göz kapatmanın ve bu kazanımı yok saymanın da gereksizliği açıktır. Fakat nereye kadar?
     İlgili ilgisiz bütün propagandalar seçimlere yönelik olursa, seçimler hem parti yayınlarının hem de dışa yönelik çalışmaların en önünde yer almaya başlarsa, elinizde seçimleri "hiç" önemsemediğinize dair hiçbir argüman bulunduramazsınız. Seçimleri bu denli önemsemenin doğal bir sonucu olarak da, kitlelere "en yaygın" ve "en rahat" şekilde ulaşmanın yollarını aramaya başlarsınız. Kitlelere ulaşmanın en yaygın yolu da elbette medyayı veya onun araç ve yöntemlerini kullanmak olur. Ancak, sosyalistlerin geçmiş tecrübelerinden biliyoruz ki, gençlerle, kadınlarla köylülerle, işçi sınıfıyla bütünleşememiş, doğrudan onların yanı başında politika yapmamış örgütlerin, kalıcılık sağlama şansı bulunmamaktadır.
     Solun asıl gücünün, bu anlamda "burjuvazinin seçimlerinde" aldığı oylarda aranmaması gerektiğini hatırlatırız. Son seçimlerde gördüğümüz gibi, komünistlerin seçime giremediği, izni almayı başarmış demokrat ve sosyalist partilerin önüne onlarca engel çıkarıldığı, bu partilere karşı fiili saldırıların, hatta cinayetlerin uygulandığı, çok adaletsiz, anti demokratik bir baraj sisteminin bulunduğu bir ülkede, üstelik de başarısız olunacağını bilerek seçimlere ayrı ayrı girilmesi aynı hatanın devamıdır.
     Devrim mücadelesi nakış gibi ince ince işlenecek, hayatın her alanına nüfuz edecek, toplumun her katmanından militan devşirecek politikalara ihtiyaç duyar. Seçimler ve seçimlerin sonucu, bu mücadele içinde ara duraklardan yalnızca bir tanesidir.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 11 Eylül'ün İkinci Yıldönümünde
 4857 Sayılı İş Kanunu
AMELE PAZARI KURULDU

 MODERN AMELE PAZARI
 YÜRÜYÜŞTE BİR ARA DURAK: 3 KASIM 2002 SEÇİMLERİ
 KOVADİS SİP DEMİŞTİK
 EMPERYALİST SAVAŞA KARŞI
 CENNETİNİ KAYBETMEYEN ŞAİRİMİZE DAİR
 SITKI COŞKUN'UN ARDINDAN: POLİTİKANIN PİRUS'U
 GEÇMİŞTEN BUGÜNE SEÇİMLER
 MART AYI BİZİ ANLATIR

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS