Sosyalist Dergi: 23 |  ÜRÜN |
Çankaya Savaşlarından Sonra

Çankaya savaşlarının üçüncü bölümünde, AKP Abdullah Gül’ü tekrar aday gösterdi. Saf değiştiren MHP, Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı oturuma katılarak Anayasa Mahkemesince konulan 367 engelini boşa çıkardı ve Abdullah Gül 28 Ağustos 2007 tarihinde 11’inci Cumhurbaşkanı seçildi.
22 Temmuz 2007 genel seçimini AKP’nin büyük farkla kazanması ve MHP’nin saf değiştirmesiyle önemli iki darbe alarak güç kaybeden Genelkurmay, Abdullah Gül’ün seçilmemesi için doğrudan doğruya harekete geçmediği gibi, seçilmesinden sonra da ciddi herhangi bir itirazda bulunmadı. Böylece Çankaya savaşlarının üçüncü bölümü, parlamento çoğunluğunu, merkezi hükümeti ve yerel yönetimleri elinde bulunduran AKP’nin, Türkiye’de kapitalist iktidar yapısında kilit öneme sahip cumhurbaşkanlığını da ele geçirmesiyle son buldu.
AKP’nin zaferiyle, simgeler savaşı açısından bakıldığında, “türban Çankaya’ya çıktı.” Hukuki iktidar ilişkileri açısından bakıldığında, “Çankaya kalesi düştü.” AKP, hukuki olarak, ordu üst yönetimi, MİT, yüksek yargı ve yüksek eğitim kurumları dahil, devletin bütün kurumlarını belirleyebilme gücüne kavuştu. Yeni palazlanan sermaye çevreleri geleneksel olarak büyük sermayenin ve uzantısı yüksek bürokrasinin tekelinde olan devlet kurumlarının dizginlerini hukuki düzlemde ele geçirdi. Hukuki düzlemde ele geçirilen siyasal iktidarın ne ölçüde hakiki düzleme taşınacağı konusu, ister istemez sermaye gruplarının yeni güç denemelerine, çatışmalarına ve bu temelde oluşacak yeni dengeleri yansıtan uzlaşmalara yol açacaktı.

Anayasa tartışması
Nitekim, Cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen ardından AKP derhal “sivil anayasa” hazırlayacağını ve kısa süre içinde ülkenin yeni bir anayasaya kavuşacağını duyurdu. Başbakan Erdoğan, anayasa taslağını hazırlama görevini, faşist Huntington’un Türkiye temsilcisi, 12 Eylül militarizminin övgücüsü, ABD ve TÜSİAD dostu ve Süleyman Demirel danışmanı sağcı profesör Ergun Özbudun başkanlığındaki bir heyete verdi.
Şaşkın eski solcu yeni liberallerin “yaşasın, artık demokratik ve sivil bir anayasamız oluyor” haykırışları arasında yapılan bu görevlendirme AKP iktidarının kendi çıkarına bazı küçük değişiklikler dışında 12 Eylül anayasasının temellerine dokunmama ve militarist çevrelerle uzlaşma niyetinin bariz işaretiydi. Ergun Özbudun adı AKP ve ordu üst yönetimi arasında temel bir uzlaşma arayışının ifadesiydi.
Bu niyet beyanından da anlaşılabileceği gibi, AKP’nin demokrasi ve demokratikleşme diye bir derdi hiç yoktu. Hızla zenginleşme ve kapitalist oligarşinin parçası olma hırsıyla hareket eden ve İslamiyeti bu yolda bir araç olarak kullanan eski İslamcıların gündemi ile geniş emekçi kitlelerinin ve ezilen halkların gündemi birbirine taban tabana zıttı.
Ne var ki, cumhurbaşkanlığını da AKP’ye kaptıran çevrelerin en küçük bir değişikliğe bile tahammülü yoktu ve anayasa tartışmasını Çankaya savaşlarındaki yenilgiden sonra tekrar güç toplamalarına yarayacak bir fırsat olarak değerlendirdiler.
Başta Hürriyet olmak üzere Doğan medyasının başlattığı ve bu kez generallerin geri planda kaldığı, YÖK, yüksek yargı organları ile TÜSİAD, TOBB gibi kapitalist kuruluşların ve “sivil toplum örgütleri”nin ön plana çıktığı sistemli bir kampanyayla anayasa değişikliğinin zamansız olduğu, anayasada yapılacak en küçük bir değişikliğin bile “laikliği ve vatanın bölünmez bütünlüğünü” tehlikeye düşüreceği konusu işlendi. Şerif Mardin’den alınan “mahalle baskısı” kavramının yardımıyla, iktidardaki Erdoğan ve Gül sorumluluktan arındırılarak, Türkiye’nin yavaş yavaş, güya “tabandan gelen baskıyla” Malezya gibi şeriata kayabileceği, bu yüzden anayasaya dokunmamak gerektiği iddia edildi.
Taha Parla’nın belirttiği gibi, asker veya sivil, Kemalist veya liberal, laik veya İslamcı demeden Türkiye egemenlerinin emperyalizmle işbirliği halinde, Türkiye’ye zaten çok uzun yıllardan beri yarı-dinci despotik bir sistemi üstten dayattıkları, ülkenin laiklik ve demokrasi açısından zaten Mısır ve Pakistan’a yerleştirilen düzene benzer bir gerilik ve gericilik ortamı içinde bulunduğu göz ardı edilerek ve mevcut rejim laik ve demokratik diye nitelenip aklanarak yürütülen bu kampanya başarılı oldu. Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, “Anayasa değişikliğini rölantiye aldık. Değişiklik için acele etmeyeceğiz” açıklamasını yaptı.

DTP’ye karşı linç kampanyası
Ardından, yine büyük kapitalist medyanın Mecliste grup kuran DTP’yi köşeye sıkıştırma, DTP milletvekillerinin dokunulmazlığını hukuka aykırı bir şekilde yok sayarak partiyi gruptan düşürme ve etkisizleştirme kampanyası başladı.
“Bölücülük Meclisin içine girdi” kampanyasına AKP de militarist çevreler kadar hevesle katıldı. DTP’nin grup kurarak Mecliste etkili şekilde temsil edilmesini halklar arasında kardeşliğin pekiştirilmesi ve Kürt sorununun barış yoluyla çözülmesi için bir fırsat sayacak yerde, “genel seçimde bölgenin birinci partisi olduk, yerel seçimde belediyeleri de DTP’nin elinden alacağız”, “DTP’yi sileceğiz” sloganlarıyla en bağnaz ve şovenist çevrelere güvence verme gayreti içerisine girdi.
AKP yönetimi, kendisi ile militarizm arasında Kürt ulusal hareketine düşmanlık temelinde olabildiğince sağlam bir ittifak kurabileceği hesabını yaptı. Bölgede DTP karşısında tek yaygın siyasal güç olarak kendisinden başka bir parti kalmadığı için militarist çevrelerin kendisine muhtaç olduğunu; kendisinin de DTP’yi bölgeden silebilmek için militarizmin DTP örgütüne ve tabanına yönelik  baskılarına ihtiyacı olduğu saptamasıyla hareket etti. Halklar arasına düşmanlık sokacak bu sorumsuz politikayla, AKP-Genelkurmay uzlaşmasını pekiştireceğini düşündü. Düşündüğü gibi de oldu.

Soykırım tasarısı
Ermeni tehcirinin soykırım olarak tanımlanmasını ve tanınmasını öngören bir tasarının ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nda kabul edilmesiyle AKP ile AKP karşıtı egemen çevreler arasındaki yakınlaşma ve işbirliği hızlandı.
Tasarının Genel Kurul gündemine alınması ihtimaline karşı, AKP, CHP ve MHP temsilcilerinden oluşan bir parlamento heyeti, kulis faaliyetinde bulunmak üzere ABD’ye gitti. Hükümet ve Genelkurmay, tasarının Genel Kurula getirilmesi ve kabul edilmesi halinde, ABD’yle ilişkilerin “eskisi gibi olamayacağı” ve “mutlaka bozulacağı” uyarısında bulundular.
Irak’ta şu anda her gün herkesin gözü önünde soykırım uygulamakta olan ABD’nin Ermeni soykırımını gündeme getirmesinin düpedüz sahtekârlık olduğu ve Ermeni dostluğuyla hiçbir ilişkisi olmayan sinsi emperyalist hesaplara dayandığı besbellidir. ABD, bu girişimiyle, biri kısa vadeli, biri uzun vadeli iki amaç güdüyor. Kısa vadede, her insanın adalet duygularını isyan ettiren bugünkü Irak soykırımıyla yıpranan imajını bir başka devletin 1915’teki kurbanlarına sahip çıkarak düzeltmek istiyor. Başkasının eski suçu üzerinden kendisinin yeni suçunu gözden kaçırmaya çalışıyor. Uzun vadede ise, halkları “böl-yönet” oyunuyla birbirine düşürme politikasını hayata geçiriyor ve Batı Asya’da Amerika ile İsrail’in kolayca çekip çevirebileceği, dinler, mezhepler ve etnik kökenler temelinde ufalanmış birbirine düşman devletçikler oluşturma hayali doğrultusunda pratik bir adım daha atıyor.
Egemen çevreler ise, bu apaçık oyuna ilkeli ve ahlaklı bir tutumla karşı çıkacaklarına, ABD’nin Irak ve Afganistan’da yürüttüğü savaşlar için lojistik desteğin yüzde 70’inin Türkiye üzerinden sağlandığını, ABD’nin bunu dikkate alması gerektiğini belirterek ABD’ye şantaj yaptılar. Yani şu anda soykırım uygulayan ABD’ye yardım ve yataklık yaptıklarını belirterek soykırım tasarısından vazgeçilmesini istediler. İlke, ahlak, özeleştiri yapma, merhamet, kurbanların acılarına ve anılarına saygı gösterme, hem bugün suç işlememe, suç işleyenlere yardım etmeme, hem de geçmişteki suçlarından pişmanlık duyma gibi halklar arasındaki insanca ilişkilerin temeli olabilecek ve emperyalizmin ve kapitalizmin birbirine düşürdüğü halkları birbirlerine yakınlaştırabilecek tek gerçekçi politikaya kıyısından köşesinden yaklaşmayı bile denemeden ülkeyi koyu bir şovenizmin pençesine attılar.

Sınır ötesi tezkeresi
Şovenizm kampanyasının şiddeti Ermeni sorununu Kürt sorunuyla harmanlama taktiğiyle doruğa ulaştı. Ülkenin her yeri okul çocuklarının da resmi kararla katıldıkları “şehitlere saygı, bölücülüğe lanet” mitinglerinin alanı oldu. Her şehir, her kasaba bütün devlet organlarının seferberliği ve  bizzat AKP hükümetinin de katkısıyla adeta yeniden fethedildi. “Teröre karşı savaş”, “teröristleri Kuzey Irak’ta ezelim”, “ordu göreve”, “savaş tezkeresi çıksın”, “AKP hükümeti teröre karşı ordunun elini kolunu bağlamasın” sloganları ortalığı inletti. Silahlı Kuvvetler ülkenin koruyucusu ve kurtarıcısı olarak yeniden tescil ve tebcil edildi.
Durumun seçim ve cumhurbaşkanlığı zaferini sarsacak ve kendi konumunu siyaseten zayıflatacak boyutlara ulaşabileceğini gören AKP iktidarı da kurtlarla birlikte ulumayı seçti ve sınır ötesi savaş için tezkereyi Meclise getireceğini ilan etti. Tezkere 17 Ekim 2007’de DTP’nin 16, ÖDP’nin 1, CHP’den Eşref Erdem’in 1 ve bağımsızların 1 oyu olmak üzere sadece 19 hayır oyuna karşılık AKP, CHP, MHP, DSP, BBP ve kimi bağımsızların 507 evet oyuyla kabul edildi.
Tezkerenin kabul edilmesiyle hükümet ile genelkurmay arasındaki yakınlaşma daha belirgin hale geldi. Şovenizm kampanyasına katılmayan, barışı ve halkların dostluğunu isteyen, emekçilerin kardeşliğini savunan, halkların kapitalizme ve emperyalizme karşı gerçek ve somut taleplerini dillendiren ve tezkereye karşı çıkan her ses hain ilan edildi, linç tehdidiyle karşılaştı. Militarizmin ve şovenizmin işçi sınıfına, emekçilere ve halklara düşman, sermaye güdümlü gerici akımlar olduğu bir kez daha doğrulandı.
CHP, MHP, DSP ve BBP tezkerenin hemen uygulamaya geçirilmesini, derhal savaş açılmasını, sınırda bir tampon bölge oluşturulmasını, Kerkük’ün Kürt bölgesel yönetimine bağlanmasına yol açacak referandumun kesinlikle durdurulmasını, bu amaçlara ulaşılması için de Barzani ve Talabani’ye bağlı Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin de hedef alınmasını ve yıkılmasını isterken, AKP hükümeti belli bir soğutma politikası izledi. Başbakan Erdoğan, “5 Kasım’da Amerika’da Başkan Bush’la görüşeceğim, harekete geçmeden önce bu görüşmenin sonucunu beklemeliyiz” dedi. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt da Erdoğan’ın bu görüşünü destekledi.
Kendini anti-emperyalist ve sol olarak tanımlayan kimi çevrelerin de militarist ve şovenist akıl tutulması ortamı içinde halkları birbirine kırdıracak politikalara destek vermesi ibret vericiydi. Şovenist bir işgal ve imha savaşını “Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçi Barzani ve Talabani’ye karşı mücadele” adına destekleyenler, eğer iş ABD’ye ve işbirlikçilerine karşı mücadeleyse, bu mücadeleyi neden “bizim” en tescilli ve kurumsal işbirlikçilerimizin peşine takılarak yürütmeye kalkıştıklarını bir türlü açıklayamadılar. Enternasyonalizmin öncelikle bizim kendi işbirlikçilerimize karşı mücadele etmemizi gerektirdiğini, başkalarının da kendi işbirlikçilerine karşı çıkmasını ancak bu yolla teşvik edebileceğimizi unuttular. Siz kendi bahçenizi temiz tutun, bunu yaptığınızda diğer halklar de kendi bahçelerini temiz tutacaktır. Kürt kardeşlerimizin dertlerine kulak verin, meşru eşitlik ve hak taleplerini tanıyın, NATO’dan çıkın, İncirlik üssünü kapatın,  Iraklı Kürt yurtseverlerin de içinde yer aldığı Irak ulusal direnişini destekleyin, bütün komşu halkların eşitlik, özgürlük ve barış içinde yaşayacağı bir ortamın oluşturulması için elinizdeki bütün imkânları kullanın. Emperyalizmin ve işbirlikçilerin oyunlarına ancak böyle engel olursunuz, yoksa kendi işbirlikçilerimizin uzantısı olmaktan ileriye gidemezsiniz. Siz kendi kurumsal işbirlikçilerinizle kol kola girerseniz başkalarını da kendi işbirlikçilerinin safına itersiniz. Sonuçta herkesin emperyalizmle ve işbirlikçileriyle sarmaş dolaş olduğu, farklı kökenlerden emekçilerin birbiriyle savaştığı berbat bir dünyayla karşılaşır, emperyalizmin böl-yönet politikasının uygulayıcısı durumuna düşersiniz.

Referandum
İşte bu ortam içinde 21 Ekim 2007 günü AKP’nin 27 Nisan muhtırasından sonra ve 22 Temmuz seçimlerinden önce alelacele çıkardığı ve cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören referandum yapıldı.
11’inci cumhurbaşkanını zaten seçmiş olan AKP, yeni anayasa tartışmaları sırasında söz verdiği gibi cumhurbaşkanının yetkilerini azaltma konusunda samimi olsaydı, cumhurbaşkanının daha da yetkili hale gelmesinin yolunu açacak ve yasamanın üstünlüğüne dayanan parlamenter rejim yerine yürütmenin üstünlüğüne dayanan başkanlık veya yarı başkanlık rejimine geçişi kolaylaştıracak bu değişiklikten vazgeçerdi.
Oysa AKP, referandumda ısrarcı oldu. Gümrük kapılarında oy verme işlemi başladıktan sonra referandum metninde değişiklik yaparak Gül’ün cumhurbaşkanlığını tehlikeye düşürebilecek yorumların önünü kesmekle yetindi. Hukukun en temel kurallarına ve yürürlükteki referandum yasasının öngördüğü düzenlemelere aykırı bu değişikliğe rağmen referandum yapıldı. Referandum yüzde 70 evet oyuyla kabul edildi.
DTP’nin ve onu izleyen kimi grupların referandumda olumlu oy vermeleri şaşırtıcıydı. DTP’nin, kendisini ve bir bütün olarak Kürt ulusal hareketini ortadan kaldırmayı amaçlayan planın hızla uygulandığı koşulları dahi dikkate almadan, egemenlerin sonuçta halk karşısında daha güçlü hale gelmesinin yolunu açan bir rejim değişikliğine evet demesi, bazı hayali çıkarlar karşılığında ilkelerden vazgeçmenin, ilkelere dayalı uzun vadeli politika yerine aslında hiçbir olumlu sonuç da vermeyecek ilkesiz günlük politikalara sarılmanın hazin bir örneğiydi.
Sonuçta, Türkiye 1920’den bu yana kâğıt üzerinde de olsa benimsediği parlamenter rejimden vazgeçmenin yolunu açan bir anayasa değişikliğini, konu hakkında ciddi bir tartışma bile yapmadan kabul etmiş oldu. Anayasa Mahkemesi de, referandumun iptali istemini sessiz sedasız reddetti.

DTP’nin özerklik kararı
Referandumun yapıldığı gün bir askeri birliğin pusuya düşürüldüğü, çok sayıda askerin öldürüldüğü ve 8 askerin kaçırıldığı haberi geldi. “Derhal intikam alalım” çığlıkları ortalığı sardı. MHP başkanı Bahçeli, “Kandil dağında yapılacakları Türkiye’nin her yerinde ve Ankara’da da yapalım”, “Meclis’in ve üniversitelerin toplantı salonlarında PKK işbirlikçileri var, onları susturalım” diye önerdi. DTP’ye karşı kampanya daha da şiddetlendi. Medyada ve sokak gösterilerinde “Tezkereye red oyu veren milletvekilleri asılsın”, “Barzani de yakalansın, İmralı’ya konulsun”, “Kürt Bölgesel Yönetimi yıkılsın”, “Sınır değişikliği yapılsın”, “Tampon Bölge oluşturulsun”, “Musul ve Kerkük ilhak edilsin” önerileri gırla gitti.
DTP 26-28 Ekim 2007 günlerinde Diyarbakır’da yaptığı Demokratik Toplum Kongresi’nde “demokratik özerklik” programını kabul etti. Konuya ilişkin açıklamalarda, “Bu örgütlenmede devlet karşıtlığı yoktur, devlet kurmayı da hedeflemiyor. Bir çeşit, mevcut sınırlar ve devlet yapıları içinde Kürtlerin özgürlüğünü temsil eder. Sonuçta özerklik kavramı da özgürlükle ilgilidir. Demokratik özerkliğin devletle, sınırlarla bir problemi olmaz. Bir çeşit, yerelin kendini devlet içinde ifade etmesi anlamına gelir.” şeklinde vurgulamalar yapıldı.
Buna karşılık, merkezi, üniter devlet çerçevesinde istenen bu özerklik medyada bölücülüğün en büyük kanıtı ilan edildi. 8 askerin serbest bırakılması için DTP’nin girişimlerde bulunması, DTP’li milletvekillerinin askerleri almaya gitmesi ve askerlerin serbest bırakılması barış yolunda bir iyi niyet belirtisi olarak kabul edilmedi; aksine, kötü niyetli bir propagandanın ifadesi olarak yerden yere vuruldu. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin “askerlerin serbest bırakılmasına sevinemedim” dedi. İP başkanı Doğu Perinçek, “keşke tabutları gelseydi” dedi. Askeri mahkeme, serbest bırakılan askerleri tutukladı.

Amerikan planı
Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Babacan ve Genelkurmay 2. Başkanı Ergin Saygun’un 5 Kasım günü Bush başkanlığındaki ABD heyetiyle yaptığı toplantılarda, ABD’nin bölgesel planlarına uygun bir plan üzerinde uzlaşma çıktı.
Plana göre, Türkiye geniş çaplı sınır ötesi bir harekâttan vazgeçecek, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ni hedef almayacak, buna karşılık, ABD’nin verdiği istihbarata dayanarak sınır ötesinde PKK’ye karşı sınırlı nokta harekâtı yapabilecekti.
Kürt Bölgesel Yönetimi Türk devletinin sınırlı harekâtlarına ses çıkarmayacak, Kerkük’ün statüsünü belirlemeye temel olacak referandumun ertelenmesini kabul edecek, PKK’nin lojistik desteğini kesecek ve PKK’ye karşı Türk devletiyle belirli ölçüde işbirliği yapacaktı.
ABD ise, bizzat Bush tarafından PKK’nin düşman ilan edilmesinin yanı sıra, hem Türkiye’ye PKK hareketleri ve eylemleri konusunda istihbarat sağlayacak ve PKK hedeflerinin vurulmasına göz yumacak, hem de Türkiye’nin ülke içindeki yasal Kürt hareketine karşı alacağı önlemleri anlayışla karşılayacaktı. Ayrıca, Türkiye yönetiminin Kerkük’ün Kürt Bölgesel Yönetimi’ne bağlanması konusundaki kaygılarını dikkate alacaktı.
Böylece, ABD’nin bölgesel ve küresel hâkimiyet hesapları içinde kilit bir yer tutan Türkiye yönetimi ile Irak ve bölge hesapları içinde kilit bir yeri olan Barzani ve Talabani’nin Kürt Bölgesel Yönetimi, yani ABD’nin iki yakın müttefiki arasında ABD’nin hesaplarına aykırı düşen bir çatışma önlenmiş, en azından ertelenmiş olacaktı.
Görüldüğü gibi, uzlaşma PKK’nin ve yasal Kürt hareketinin sırtından sağlanıyordu. PKK yöneticilerinin ABD’ye yönelik iyi niyet mesajlarının ve özellikle İran’a karşı PJAK üzerinden geliştirdikleri ilkesiz ilişkilerin, DTP yöneticilerinin düzenledikleri konferanslara tescilli CİA ajanlarını da çağırmalarının, iş kritik noktaya geldiğinde, işe yaramadığı ve Kürt hareketinin ilk feda edilecek unsur muamelesi gördüğü anlaşılıyordu.
ABD, Türkiye ve Kürt Bölgesel Yönetimi arasında varılan uzlaşmanın bedelini ödeyecek olan Kürt ulusal hareketini yatıştırmak için ise, Türkiye, eve dönüş veya dağdan iniş yasası adıyla yeni bir pişmanlık yasası çıkaracağını ilan edecek, kendisini bağlayacak somut güvenceler vermeden belirsiz bir gelecekte yasallaştırma vaadinde bulunacaktı.
Üç tarafın plan üzerinde anlaşmaya varmasının ardından, Yargıtay Başsavcılığı DTP’nin kapatılması için 16 Kasım 2007’de Anayasa Mahkemesine dava açtı. Yargıtay Başsavcılığı DTP’nin kapatılması için açtığı davada, ayrıca DTP milletvekillerinin milletvekilliğinin düşürülmesini, belediye başkanlarının görevden alınmasını ve 150 bin üyeye dava süresince tedbirli olarak siyaset yasağı getirilmesini istedi.
Görüldüğü gibi, 150 bin kişilik bir yurttaş topluluğuna siyaset yasağı getirerek onları “medeni ölüm”e mahkûm etme noktasına gelmiş bulunuyoruz. İnsanların eşitliğini, dillerin ve kültürlerin özgürlüğünü, halkların kardeşliğini, komşuların saygınlığını, barışı ve dayanışmayı kabul ederek, insanlığın demokratik ve sosyalist mücadeleler tarihi boyunca biriktirdiği deneyimleri benimseyerek dostça çözülebilecek bir sorunu emperyalizme havale ederek, kapitalizmin yağmacılığını benimseyerek çıkmaz sokağa hapsediyor, hem kendimize, hem kardeşlerimize ağır zararlar veriyoruz.
Oysa, hiçbir halkın özgürlük ve eşitlik mücadelesi yasaklarla, tüfeklerle, tanklarla, toplarla, füzelerle, uçaklarla yok edilemez. Tek çözüm, özgürlüğü ve eşitliği içimize sindirmek, kendimize hak gördüğümüz her şeyi kardeşlerimize de hak görmek, baskı ve sömürünün ayıp ve aşağılık olduğunu kabul etmek, kapitalist ve emperyalist mantığı reddetmektir. Bütün halklar kardeştir, kardeşini ezme! Bütün diller saygındır, kardeşinin dilini yasaklama! Bütün halklar özgürdür, kardeşinin ruhunu öldürme! Bütün halklar eşittir, kardeşinin kararlarına saygı göster! Her sade insanın anlayabileceği bu yalın ilkeleri uyguladığımızda gencecik fidanlarımızın göz göre göre yok olmasını önleyebilir, Anadolu’dan ve Mezopotamya’dan başlayarak Batı Asya’da ve giderek bütün dünyada emekçilerin birlik ve dayanışmasıyla yükselecek yeni bir uygarlığın temellerini atabiliriz.
Unutmayalım ki, Amerikan emperyalizminin ipiyle kuyuya inilmez. Amerika’yı kılavuz seçenlerin başı beladan kurtulmaz. Bizzat Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın Kanal D’de Mehmet Ali Birand’a yaptığı açıklamaya göre, “ABD’nin istihbarat desteği ve işgali altında tuttuğu Irak hava sahasını bize açmasıyla” 16 Aralık 2007’nin ilk saatlerinde gerçekleştirilen hava bombardımanı, sorunu çözmeyecek, daha da ağırlaştıracaktır. Amerikan planlarının parçası olarak hareket etmek, Gül ve Erdoğan Büyükanıt’a, Büyükanıt Gül ve Erdoğan’a istediği kadar teşekkür etsin ve sahip çıksın, halklarımız açısından daha büyük felaketlerin habercisidir. Halklarımızın Amerikan emperyalizminin güdümünde 60 yıldır içine sürüklendiği felaketlerden hâlâ ders almayarak, “Amerikan kartı”nı oynayanlar affedilmez bir suç işliyorlar.
Bombardımanın öncesinde, 14 Aralık’ta Van Askeri Mahkemesi’nde yapılan duruşmada ise Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde 9 Kasım 2005’te Umut Kitabevi’ne el bombasıyla yapılan saldırıda halk tarafından suçüstü yakalanan astsubay Ali Kaya, astsubay Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş tahliye edildi. Bilindiği gibi, Büyükanıt’ın “iyi çocuklar” diye tanımladığı sanıklar, daha önce Van 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış, 19 Haziran 2006’da “adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs’’ suçlarından 39 yıl, 5 ay, 10’ar gün hapis cezasına çarptırılmışlardı. Ancak Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesi, bu kararı “eksik soruşturma” gerekçesiyle bozmuş ve davanın askeri mahkemede görülmesi gerektiğini bildirmişti. Üstelik sözü edilen cezayı veren mahkeme heyetinin üyeleri de görevden alınarak başka yerlere tayin edilmişti.
DTP Genel Başkanı Nurettin Demirtaş ise hakkında açılan “sahte sağlık raporuyla askerlikten kaçma” soruşturması gerekçe gösterilerek, 17 Aralık’ta ülkeye döndüğü gün, yani hiçbir kaçma şüphesi olmadığı ve delilleri karartma gibi olasılık da bulunmadığı halde, havaalanında apar topar gözaltına alındı ve ertesi gün askeri mahkeme kararıyla tutuklandı. Suikasttan yargılanan ve ilk mahkemenin 39 küsûr yıla mahkûm ettiği Şemdinli sanıkları serbest kalırken, yasal bir partinin genel başkanı hapse atıldı. Nurettin Demirtaş, Türkiye’ye dönmeden önce 8 Aralık’ta Almanya’da Hamburg Üniversitesi’nde düzenlenen “Kürt Sorunu ve Çözümü” panelinde yaptığı konuşmada “Kürt sorununu sınırlara dokunmadan şiddetsiz olarak halletmek istiyoruz. Diyarbakır’da bir halk kongresi yaptık. Burada Kürtlere devlet istiyor musunuz? diye sorduk. Çoğu devlet değil özgürlük istiyoruz dedi. Biz, sınırları değil özgürlüğü hedefliyoruz” demişti.
AKP ile Genelkurmay huzursuz birlikteliklerini Amerika’nın telkin, arabuluculuğu ve yönlendiriciliği ile olabildiğince sıkı bir işbirliğine döndürdüler ve karşımıza işte bu politikalarla çıktılar. İsrail’i ve ABD’yi örnek alan politikalarla nereye varılacağını hep birlikte göreceğiz.

AB ağzındaki baklayı çıkardı
Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları 10 Aralık 2007’de toplanarak 14 Aralık’ta AB zirvesinin onayına sunulacak kararları kabul ettiler. Fransa’nın ısrarıyla, Türkiye’ye ilişkin kararda Türkiye ile AB arasında yürütülen müzakerelere değinilirken “katılım” ve “üyelik” sözcükleri kullanılmadı.
Hatırlanacağı gibi, daha önce alınan kararlarda “müzakerelerin açık uçlu olduğu”na işaret ediliyor ancak kâğıt üstünde de olsa ve çok ağır koşullara bağlansa da “amacın üyelik olduğu” yazılıyordu.
Dışişleri bakanları bu kez “üyeliği amaçlayan katılım müzakereleri” sözüne kâğıt üstünde bile tahammül edemedi. AB Konseyi’nin bu ay içinde düzenlenecek “hükümetler arası konferans”la “teknik hazırlıkları tamamlanan fasılların, Müzakere Çerçeve Belgesi’ne uygun şekilde mevcut prosedürler uyarınca açılması”nı beklediği belirtildi. 14 Aralık’ta toplanan AB devlet ve hükümet başkanları, dışişleri bakanlarının aldığı kararı hiçbir değişiklik yapmadan aynen kabul etti.
Böylece, AB ağzındaki baklayı çıkarıp Türkiye’yi ikinci sınıf bir üyeliğe bile kabul etmeyeceği mesajını bu kez aşağılayıcı bir dille verdiği gibi, Türkiye’yi Avrupa kapısında bir sömürge olarak tutmayı öngören “özel statü”, “üyelik değil, ayrıcalıklı ortaklık” stratejisi yolunda bir adım daha attı.
Sömürülen emekçi halk kitlelerinin ve ulusal onura değer veren yurtsever çevrelerin bu kararı değerlendirip AB işbirlikçilerinin ülkeyi nasıl bir tuzağa sürüklediğini fark edeceğinden korkan TÜSİAD, büyük bir telaş içinde kararı “düşmanca” bulduğunu açıkladı. Başbakan Erdoğan ise Avrupa yönetimlerinin ortak kararını önemsiz göstermeye çalıştı, hiçbir şey olmamış gibi AB üyeliği yolunda çalışmaya devam edeceklerini söyledi.

* * *

2008 başında Türkiye, geleceğini emperyalizme bağlamış, en temel sorunlarını ABD’ye havale etmiş, AB’nin aşağılamalarını sineye çeken, ne pahasına olursa olsun hızla ve durmadan zenginleşmek dışında bir ufku olmayan, eşitliği ve özgürlüğü ölüm sayan, sömürü ve iktidarını sürdürmek için her yola başvurmayı mubah gören, halklarına sömürge muamelesi yapmayı doğal bulan kapitalist egemenlerin gerici ve militarist yönetimi altında belirsiz bir geleceğe sürükleniyor. Bu karanlık gidişe dur diyecek, her milliyetten ve inançtan emekçilerin ve aydınların birliğini örme görevi ise önümüzde duruyor.



 
Yazarın Diğer Yazıları
 Açıklama
 TKP Tüzük Taslağı
 TKP Program Taslağı
 TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı Sonuç Bildirisi
 Tarihimizden
 Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor
 Emperyalist Savaş Blokunun Pirus Zaferi
 Merhaba
 Dünya Komünist ve İşçi Hareketinden: Yunanistan Komünist Partisi Programı - II
 Gündemden
 Norveç’te Faşist Katliam
 15‑16 Haziran 1970’in Derslerini Tartıştık
 15-16 Haziran
 Ortadoğu'dan
 Selamlaşma

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS