Sosyalist Dergi: 23 |  İsmail Kaplan |
Ekim Devrimi 90 Yaşında - İsmail Kaplan

İnsanlık tarihinin akışını değiştiren Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin 90’ncı yılını kutlamak amacıyla Ürün Sosyalist Dergi’nin 11 Kasım 2007’de İstanbul’da düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma

Ekim Devrimi 20’nci yüzyılın en büyük siyasal olayıdır. 20’nci yüzyılı belirleyen en büyük siyasal olay. Başka bir açıdan baktığımızda da, insanlık tarihinde bugüne kadar meydana gelmiş en hayırlı siyasal olay. İnsanlık tarihindeki en hayırlı siyasal olay derken, bunu büyük bir güvenle söyleyebiliriz. Niye? Çünkü insanlığı sömürüden, kâr peşinde koşmaktan, savaşlardan, kardeş kavgasından, esirlikten, kölelikten kurtarmanın mümkün olduğunu pratikte gösteren bir olay. Çok büyük bir devrim.
Başka büyük devrimler de var tabii. 1789 Devrimi diye de çok önemli bir devrim var ama o, sonuçta, insanlığı modern çağa geçirirken kapitalizmi yerleştiren bir devrim. Ekim Devrimi ise kapitalizm dahil dünyada sömürü adına ne varsa ortadan kaldıran bir devrim.
Dolayısıyla böyle bir devrimi 90’ıncı yılında kutluyor olmak çok önemli hepimiz için. Ben kendi adıma söyleyeyim, bu konuşmayı yaparken büyük onur duyuyorum. Ekim Devrimi adına konuşma yapıyor olmak gerçekten büyük onur. İşte bugün bu devrimi kutluyoruz, hep beraber kutluyoruz.
Kutlarken tabii ki büyük bir burukluğumuz var. Ekim Devrimi’ni 90’ıncı yılında kutlarken Ekim Devrimi’nin ülkesinde artık Ekim Devrimi yok, Ekim Devrimi artık orada egemen değil. Orada Ekim Devrimi’nin kazanımları geriye alındı. Bir karşı devrim gerçekleşti ve burjuvazi şu ya da bu şekilde iktidarını kurdu. Dolayısıyla o topraklar da kapitalizmin etki alanına girdi.
Bu açıdan çok ciddi bir burukluğumuz var. Yani, bugün Ekim Devrimi’nin muzaffer olduğu bir dönemde değil, Ekim Devrimi’nin geçici de olsa yenildiği bir dönemde yaşıyoruz. Geçici bir yenilgi döneminde yaşıyoruz, hem dünyada hem Türkiye’de. Türkiye’de yaşarken zaten hepimiz bunun farkındayız. Dünyada da böyle bir dönemi yaşıyoruz.
Ama bu Ekim Devrimi’nin öneminden hiçbir şey eksiltmiyor. Eksiltmediğini de zaten söyleşimizin içinde görmeye, beraber tespit etmeye çalışacağız.

Takvim karışıklığı
Önce basit bir şeyden başlayalım; isimden. Bazen karışıklık oluyor. Ekim Devrimi deriz ama biz Ekim Devrimi’ni Kasım’da kutlarız. Ekim Devrimi’ni 7 Kasım’da kutlarız. Niye Kasımda kutluyoruz falan, böyle bir tartışma olur. Bu çok basit bir olguya dayanıyor. Eski Çarlık Rusyası’nda, yani devrim öncesi Rusya’da bugün kullandığımız takvim yerine farklı bir takvim kullanılıyordu. Bugün kullandığımız milâdi takvim, Gregoryen takvim değil de başka bir takvim, Jülyen takvim, adını Jül Sezar’dan alan takvim kullanılıyordu. O takvime göre devrim 25 Ekim 1917’de gerçekleşmişti. Jülyen takvime göre 25 Ekim’de gerçekleşen devrim bizim bugün kullandığımız miladi, Gregoryen takvime göre 7 Kasım’a denk geliyordu. Dolayısıyla, Ekim Devrimi dememizin, fakat Ekim Devrimi’ni Kasım’da kutlamamızın nedeni budur.
Ekim ayı, Batı dillerindeki adıyla Oktobr diye kullanılır. Eski dergileri, Atılım’ı, Yeni Çağ’ı, Ürün’ü, Savaş Yolu’nu, Güneşli Dünya’yı okuyanlar bilir, Ekim Devrimi Büyük Oktobr diye bilinir. Biz de, kendi yayınlarımızda Büyük Oktobr Devrimi, Büyük Oktobr Sosyalist Devrimi diye hep kullanırdık. Bu çok yaygındı, enternasyonal bir kullanımdı.

Nasıl bir ülke
Nasıl bir ülkede meydana geldi Ekim Devrimi? Esas olarak Rusya topraklarında meydana geldi ve Rusya etrafındaki ülkelerle birlikte Sovyetler Birliği’ni oluşturdu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni oluşturdu. Rusya’da meydana geldiğinde bu devrim, Rusya nasıl bir ülkeydi? Ekim Devrimi’nin ne olduğunu anlamak için, kazanımlarını anlamak için ilk bakacağımız şeylerden biri bu.
Rusya, Avrupa’nın en geri ülkesiydi. O dönemde, devrimin gerçekleştiği sırada, Avrupa’nın en geri ülkesiydi. Bir köylülük ülkesiydi, köylülük çok yaygındı. Köylü olmayan nüfusun oranı çok dikkate alınmayacak boyuttaydı. Birkaç büyük şehir vardı, o şehirlerde toplu bir proletarya vardı. Lenin’in de incelemelerinde gösterdiği gibi, ülkede kapitalizm egemendi, burjuvazi ile proletarya arasında yoğun bir sınıf mücadelesi vardı, ama nihayetinde, son derece geri bir ülkeydi. Sanayileşme açısından bakıldığında Avrupa’nın en geri ülkesiydi. Büyük devletler açısından bakıldığında, dünya politikasında rol oynayan devletler açısından bakıldığında da öyleydi.
Bu geriliğin bir ölçüsü olsun diye, şu anda belli açılardan kendi ülkemizle karşılaştırmak için belirteyim. 1917’de değil, ama devrimden sonra, iç savaştan sonra, devrimci proletarya adına komünistler ülkenin yönetimini ele geçirdikten sonra, biz ne durumdayız diye 1926 yılında yapılan ilk ülke çapında sayımda şöyle bir rakam çıkıyor: 1926 yılında tarım dışı nüfusun oranı bütün nüfusa göre yüzde 7,6. Şimdi bugünkü Türkiye’ye bakarsanız tarım dışı nüfus çok artmış durumda. 2000 yılında yapılan sayıma göre tarımsal nüfus yüzde 35, şehir nüfusu yüzde 65 oranında. Şehirleşme çok büyük boyutta. Dünya çapında da bakıldığında şu an tüm dünyada şehir nüfusu köylü nüfusunu aşmış durumda. Rusya’da ise o sıralarda (1926’dan söz ediyorum) yüzde 7,6 oranında bir şehir nüfusu var.

Savaş koşullarına rağmen
1917 Devrimi ekonomik açıdan bu kadar geri bir ülkede meydana geliyor. Ama tahmin edebileceğiniz gibi, devrimi ülke içindeki gericiler de, dünya çapında gericiler, emperyalist, kapitalist güçler de güllerle karşılamadılar ve 1918-1920 yılları arasında iç savaş ve dış müdahale yaşandı.
Bu dış müdahalede kimler vardı, Amerika vardı (Amerikasız olmaz zaten, değil mi?), Japonya, İngiltere vardı, Fransa, Yunanistan, Romanya, Sırbistan, Polonya vardı. Bütün bu ülkelerin askerleri orada devrimi boğmak üzere karşı devrimcilere, beyaz kuvvetlere, kapitalist kuvvetlere, Çarlık yanlısı kuvvetlere yardım etmek üzere oradaydı.
Devrimden sonra 1918-1920 arasında bir iç savaş ve dış müdahale yaşandı dedik. İç savaş sonrası duruma bakıldığında, Çarlık Rusyası’nın 1913 rakamlarıyla karşılaştırdığımızda (niye 1913 rakamlarıyla karşılaştırıyoruz diye akla gelebilir. 1914’te Dünya Savaşı başladı, bildiğiniz gibi. Bolşevikler başa gelinceye kadar Rusya savaşın içindeydi, savaşta yıkımlar olur, bunu biliyoruz. Ekonomik olarak daha sağlam gösterge olabilmesi için 1913 rakamlarıyla karşılaştırıyoruz), Rusya, 1913 Rusyası’nın %10’u durumunda idi, yani ekonomik gücünün, ekonomik kuvvetlerinin %90’ını yitirmiş bir ülkeydi. Başlangıçta zaten Avrupa’nın sanayi açısından en geri ülkesi, dünya savaşını yaşıyor, dünya savaşının üstüne bir de iç savaş yaşıyor ve ekonomik potansiyelinin %90’ını kaybediyor, %10’u kalıyor. Böyle bir ülke.
Bu ülke uzun dönemli eğilimler olarak bakıldığında tarihte en uzun süre, en hızlı gelişen ülke oldu ve ortalama yılda %10 büyüdü, ta II. Dünya Savaşına kadar ve II. Dünya Savaşından sonra da sürdü bu. 60’lı ve 70’li yıllarda biraz düştü ama genel olarak bakıldığında dünyada ekonomik açıdan en hızlı gelişen ülke oldu. Bu kadar geri temellerden başladığı halde.
Yine bu ortamı anlamak üzere, Ekim Devrimi’nin neler sağladığını görebilmek, gösterebilmek için II. Dünya Savaşı’nın sonrasına da bakalım.
Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı’na kadar kurduğu sanayi ve ekonomi temelinin %25’ini de II. Dünya Savaşı’nda kaybetti. Yani II. Dünya Savaşı’na kadar çok büyük bir atılımla, dev bir çabayla muazzam bir kuruluş hareketi gerçekleştirdi. Ekonomik kalkınma hareketi gerçekleştirdi. Sanayileşme atılımı, bilim atılımı yaptı. Fakat II. Dünya Savaşı’nda faşist sürüler tarafından yakılıp yıkıldı.
Ekim Devrimi’nden söz ettiğimizde işte böyle bir ülkeden ve böylesine zor koşullarda yürütülmüş bir devrimden söz ediyoruz.
Bu savaşta insan kaybı açısından baktığımızda 20 milyon kayıp var, 20 milyon şehidi var Sovyetler Birliği’nin. Bütün Sovyet halkları birlikte 20 milyon insan kaybetti, 40 milyon insanı da yaralıydı.
Yani bunun ne büyük boyutta bir şey olduğunu düşünebiliyor musunuz? 20 milyon dediğimiz aşağı yukarı bugünkü Irak kadar. Yani, Irak nüfusunun toptan imha edildiğini düşünün. Bu boyutta bir soykırım. 5 milyon 700 bin savaş esiri verildi. Nazi Almanyası’ndan ele geçirilen resmi belgelerden anlaşıldığı kadarıyla 5 milyon 700 bin savaş esiri verildi. Ve bu esirlerin iki buçuk milyonu öldürüldü Nazi toplama kamplarında. Bu kadar büyük de bir insan kaybı var. İnsan kaybı o boyutlara ulaşmış ki, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kadın erkek nüfus oranına baktığımızda, savaşta 18-20 yaş genç erkek nüfusun kaybı olağanüstü boyutlarda olduğu için, kadın erkek oranı 7’ye 4. Bu fark hâlâ kapanabilmiş değil bugünkü Rusya’da. Kadın sayısı hâlâ çok önde.
İşte böyle zor ortamlarda yapılmış ve sürdürülmüş bir devrimden, bu zorluklar içinde gerçekleştirilmiş işlerden söz ediyoruz Ekim Devrimi’nin bilançosunu çıkardığımızda.

Ülke içi kazanımlar
Ekim Devrimi neleri gerçekleştirmiş ve varlığıyla neler sağlamış? En basit haliyle baktığımızda, varlığıyla neler sağlamış?
Birincisi, devrim öncelikle kendi halklarına yaramıştır diye varsaymamız lâzım. Bu varsayım tabii ki pratikte doğrulanıyor. Kendi halklarına neler sağlamış? Günlük, pratik olarak bakıyoruz burada, nüanslara, ince noktalara değil, en temel noktalara bakıyoruz.
Öncelikle kendi halklarına tam istihdam, yani herkese iş sağlamış. Ekonomik atılımını yapmaya başladıktan, iç savaşı aştıktan sonraki döneme baktığımızda, en kısa zamanda bütün halklarına iş sağlamış, herkesin bir işi olmuş. Şimdilerde kapitalistler bunun kötü bir şey olduğunu iddia ediyorlar. Daha sonra göreceğiz, bunun tembelliği teşvik eden bir şey olduğunu söylüyorlar. Ama çalışan insanlar bilir, işsiz insanlar daha da iyi bilir, işçi olmanın, çalışıyor olmanın, bir işi olmanın, evine gelir getirebiliyor olmanın ne kadar önemli olduğunu, hem sosyal boyutuyla, hem psikolojik boyutuyla ne kadar önemli olduğunu.
İkincisi, herkese parasız eğitim sağlamış. Herkes derken de birilerini, bir kesimi ayırarak değil, toplumun gerçekten en altında yer alan, bambaşka kültürler, bambaşka diller, alfabesi olmayan halklar dahil olmak üzere, herkese parasız eğitim sağlamış.
Üçüncüsü, herkese parasız sağlık sağlamış. Sağlık konusunda, ilaç konusunda, doktorlara erişmek konusunda hiç kimsenin derdi kalmamış.
Herkese emeklilik sağlamış. Yani tüm bunları zaten biliyorsunuz, sigorta anlamına geliyor, temel sigorta anlamına geliyor. Bir sorun olduğunda kamunun, bütün toplumun insana bakacağı bilincini veren bir dayanışma ortamı sağlamış. Herkese tatil hakkı sağlamış. 8 saatlik çalışmayı kural haline getirmiş. Ondan önceki dönemde 8 saatlik uygulama zaten zordu, bugünkü dünyada da zor. Bugün aramızda çalışan arkadaşlar da biliyorlar, 8 saat çalışmak bile nur nimet haline gelebiliyor. Herkese haftasonu tatilini de sağlamış, herkese mutlaka yıllık izin de sağlamış.
Konut sorununu, büyük şehirlerde çok rahatlatıcı bir şekilde olmasa da, herkesin barınabileceği bir şekilde, insanları sağlıksız konutlardan, izbelerden kurtararak, kira derdinden de kurtararak, çözmüş. Tamam, kabul, sıkışık, tıkış tıkış yaşanmış Leningrad’da, Moskova’da, ama kırsal bölgelere gidildiğinde konut açısından çok daha düzgün koşullarda yaşanmış.
Başka ne yapmış devrim? Herkese kişilik sağlamış. Yani insanlar artık biz bir hiçiz duygusundan kurtulmuş, bizi kerameti kendinden menkul beyler, patronlar, sermaye sahipleri, kapitalistler yönetir duygusundan kurtulmuş. Biz kendi kaderimizin efendisiyiz anlayışına kavuşmuş. Her şeyi biz yapabiliriz, emekçiler olarak bir araya gelir, ortak akılla kapitalistlerin aklına bile gelmeyecek güzellikleri yaratabiliriz demişler. Biz birlikte, hepimiz birlikte üretebilir ve kendi kendimizi yönetebiliriz demişler. Herkes kişiliğine kavuşmuş.
Ezilen halklar açısından değerlendirelim durumu bir de. Rus Çarlığı çok büyük bir ülkeydi. Rusya hâlâ çok büyük bir ülke tüm o bölünmelere, parçalanmalara rağmen. Ve sayısız halkın yaşadığı, sayısız dilin, sayısız kültürün yaşadığı yer. Lenin’in deyişiyle, Çarlık Rusyası bir halklar hapishanesiydi. Birçok halk sömürgeleştirilmişti. Ekim Devrimi burada halkların kendi kaderini tayin edebilme hakkını uyguladı ve kültür açısından her halkın gelişmesini sağladı. Belki aramızda Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Türkmenistan, Tacikistan, Kırgızistan, Özbekistan ya da Kazakistan’a gitmiş olanlar vardır. Rusya’da, eski Sovyet ülkelerinde en geri diye nitelendirilen yerlere bugün bile gidildiğinde göreceğimiz şeyler şudur: Orada yaşayan halkların belli bir eğitim düzeyi vardır. Kendi okullarını oluşturmuşlar. Belli bir sanat düzeyi var. Kendi dillerini serbestçe konuşabilirler, yazabilirler, kendi dillerinde serbestçe yayın yapabilirler. Kendi edebiyatlarını, kendi sanatlarını yaratmışlar, yazarları, şairleri, sanatçıları var. Her alanda gelişmeye açıklar. Kadın hakları açısından da Türkiye’yle, özellikle bu dönemdeki Türkiye’yle karşılaştırıldığında, ki zaten o dönemdeki Türkiye’yle kıyaslamaya bile gerek yok, çok daha ilerdeler. Şu anda bile, bütün o karşı devrime, kapitalist restorasyona rağmen böyle bir gelişme sağlamış Ekim Devrimi.
Bütün bunlar Ekim Devrimi’nin kendi halklarına sağladıkları.

Dünya çapındaki kazanımlar
Ekim Devrimi dünyaya ne sağlamış peki, dünya halklarına neyi kazandırmış? Tarihsel bakışla ilk akla gelen, bütün dünyada faşizmi yenme imkânını sağlaması.
Faşizm dediğimiz, Mussoli’nin ve Hitler’in kurduğu, kapitalizmin en azgın saldırısını, halkları yok eden, halkları demir bir pençe altında ezerek savaş düzenini, halklar arasında hiyerarşiyi, bireyler arasında hiyerarşiyi yerleştiren kapitalizmin en vahşi halini, en ağır sömürünün olduğu halini yok etti Ekim Devrimi.
Hitler, biliyorsunuz, iktidara geldiğinde 3. Reich diye, 3. İmparatorluk, 3. Devlet diye adlandırdığı düzeni kurarken, bin yıl egemen olacak bir imparatorluk kurduğunu söylüyordu ve işte bu bin yıl yaşayacak olan düzen 12 yılda gümbür gümbür gitti. Kimin sayesinde gitti? Buradaki en büyük etken, Sovyetler Birliği! Şu andaki en gerici Amerikan yayınlarına bakıldığında bile -ki, bu konuda epeyce kitap, epeyce inceleme çıkıyor, hele şimdi Sovyet Birliği dağıldıktan sonra biraz daha açık sözlü olabiliyorlar bu konuda- Sovyetler Birliği’nin katkısı olmasaydı, Hitler’in yıkılması diye, askeri olarak yıkılması diye bir şey neredeyse imkânsız olurdu diye belirttiklerini görebiliriz. Niye? Çünkü, biliyorsunuz, aynı dönemde Hitler, Fransa’yı düpedüz silip süpürdü, bütün kıta Avrupası’nı işgal etti. İngiltere’yi epeyce köşeye sıkıştırdı, belki bir tek Amerika kurtulabilirdi faşizmin işgalinden, o da arada okyanuslar olduğu için, çok uzak olduğu için. Onun dışında bütün dünya Hitler faşizminin egemenliği altına girebilirdi. Bütün dünyayı faşizmin pencesinden kurtardı Ekim Devrimi. Bu doğrudan doğruya Sovyetler Birliği’nin, dolaylı değil, doğrudan doğruya Sovyetler Birliği’nin etkisidir.
Başka neyi sağladı? Gelişmiş kapitalist ülke halklarına çok büyük imkânlar sağladı. Aijaz Ahmad’ın deyişiyle, gelişmiş kapitalist ülke halklarına sağladığı, belki bu durum bir paradoks ama, kendi ülkesinin halkına sağladıklarından çok daha fazla oldu. Dolaylı olarak sağladı bunu Ekim Devrimi.
Nasıl sağladı? Sovyetler Birliği örneği, Ekim Devrimi’nin örneği çok çekici hale geldi bütün dünyada. İşçilere haklarının verilmesi, işsizliğin ortadan kaldırılması, eşitlikçi bir toplumun kurulmasıyla, burjuvazinin gözüne devrim ihtimali o kadar büyük bir tehlike olarak gözüktü ki, burjuvazi, işçiler devrime kaymasınlar, işçiler komünizme kaymasınlar diye özellikle sosyal demokrasiyi kullanarak kendi halklarını devrimden uzaklaştırmak için onlara tavizler verme yolunu seçti.
Yani kısacası, sonuçta, en özet haliyle, sosyal devlet diyeceğimiz olgu, sosyal devlet dediğimiz bütün haklar Sovyetler Birliği’nin, Ekim Devrimi’nin varlığı sayesinde ortaya çıktı. Bu ülkeler çok gelişmiş ülkeler olduğu için, bu ülkeler sömürge halklarının sırtından kâr sağladıkları için, burjuvazinin işte 500 yıl boyunca bütün dünyanın sömürülmesi yoluyla biriktirdiği zenginliğe dayandığı için, ellerindeki olanaklar büyüktü, artı değerin önemli bir bölümünden, kendi kârlarının önemli bir kısmından vazgeçerek bunu işçilere sus payı olarak verdiler. İşçiler devrimci olmasın, işçiler devrime kaymasın diye bu politikayı güttüler ve gelişmiş ülke halkları böylece çok büyük bir olanak elde ettiler. Bu dolaylı bir etki oldu ama dolaylı olması önemini azaltmıyor, en önemli etkilerden biri oldu ve bizim, hepimizin hayatını etkileyen bir şey oldu.
Dünya için başka ne sağladı? Bağımlı ve sömürge halklar için çok şey sağladı. Afrika’da Gine Devrimi’nin önderi Amilcar Cabral vardı. Adını hatırlarsınız ansiklopedilerden filan. Eski arkadaşlar daha iyi hatırlayacaklardır, kitapları vardı Türkçe’de. Oradaki gerilla savaşının yöneticisiydi. Onun sözüdür. O diyordu ki, ki, bunu söylediği dönemlerde dünyada, bir yanda Maoculuk, bir yanda Sovyet çizgisi çatışmaları vardı, birilerinin işte Sovyetler emperyalisttir, revizyonisttir falan diye esip gürlediği dönemlerdi. O diyordu ki, “Şu anda dünyada nerede emperyalizme karşı, sömürgeciliğe karşı bir kurtuluş hareketi varsa -ben onu söyler, onu bilirim- orada mutlaka Sovyetler’in desteği, orada mutlaka Sovyetler’in silahı vardır. Sovyetler’e hiç kimse nankörlük edemez, insan çarpılır!” Böyle bir sözü var Amilcar Cabral’ın. Büyük bir kurtuluş savaşının önderinin.
Buna benzer başka bir örneği Türkiye devrimcilerinden de verebiliriz. Türkiyeli devrimciler, biliyorsunuz ki, 1970’lerin başında 12 Mart 1971’e doğru, 12 Mart döneminde ve 12 Mart’tan sonra Filistin’e çok gidip geldiler. Gidenler arasında Maocu ideolojiye inanmış devrimciler, emekçiler de vardı. Bu insanlar nasıl düşündüler? Oraya böyle gidenlerin çoğu, Maocu olarak gidenlerin büyük kısmı, oradan Sovyet hayranı olarak dönerdi. Niye? Çünkü orada gerçeği görüyorlardı, yani lafta, kitapta, uzakta söylenenlerin dışında, günlük hayatta Filistin halkının davasına Sovyetler Birliği’nin verdiği desteği, Sovyetler Birliği’nin verdiği silahları, Sovyetler Birliği’nin diplomatik desteğini fiilen görüyorlardı.
Bunlar basit örnekler ama bütün dünya olarak baktığımızda, Sovyetler Birliği her halka yardım etti ve bu yardım, sömürge imparatorluklarının özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra yıkılmasında en belirleyici destek oldu. Bağımsızlığı için ayağa kalkan hiçbir halk yoktur ki Sovyetler’den destek görmemiş olsun, Ekim Devrimi’nin ülkesinden destek görmemiş olsun. Böyle bir temel sağladı Ekim Devrimi halkların sömürgecilikten kurtuluşu için. Bu da dünyanın büyük çoğunluğunu oluşturan sömürge ve bağımlı ülkeler halkları için (bunlar, Asya ve Afrika halkları oluyor, bir de Latin Amerika halkları. Latin Amerika kendine göre kısmen daha bağımsızdı, İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğinden daha önce kurtulmuşlardı, ama sonra Amerikan emperyalizmine karşı ikinci bir  bağımsızlık dalgası gelişti burada) çok değerli bir katkıydı.
Bütün bu kurtuluş hareketlerinde ilk başta yola çıkanların Sovyetler Birliği hakkındaki görüşleri ne olursa olsun, sonuçta Sovyetler’le dayanışma çizgisini benimsediler. Nikaragua’yı hatırlayabilirsiniz, Sandinist hareketten söz ediyorum. Nikaragua hareketi ilk başlarda, bizim buradan örnek verecek olursak, o dönemlerdeki aşağı yukarı Dev-Yol çizgisine yakın bir çizgiydi ama Nikaragua devrimini yaparlarken Sovyetler Birliği’yle dayanışma zorunda olduklarını gördüler.
Küba Devrimi’ni de biliyorsunuz. Küba Devrimi’nin önderleri -Fidel Castro yaşıyor, Che Guevara ise kalbimizde- devrimci mücadeleye ilk başladıklarında, bu söylediğim özellikle Fidel Castro için geçerlidir, Sovyetler Birliği konusunda çok net düşüncelere sahip değillerdi. O dönemlerde eski Amerikan burjuva devrimcilerine, halkçılara, liberallere daha fazla hayranlık duyan devrimciler, devrimci demokratlar olarak başlıyorlar harekete. Ama bu süreç içinde Sovyetler Birliği’nin yaptıklarını, Sovyetler Birliği’nin vazgeçilmez desteğini görüyor ve adım adım sosyalizme geliyorlar, komünist çizgiyi benimsiyorlar.
Yani, Nikaragua ve Küba gibi buraya göre dünyanın öbür ucu denebilecek yerlere, başka bir taraftan Çin’e, başka bir taraftan Vietnam’a, Kamboçya’ya, Laos’a ve hepsinden önce biz kendimizi hatırlayalım, Türkiye’ye bakabiliriz. Türkiye’nin kurtuluş savaşından, Türkiye   Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açan süreçten söz ediyoruz. Bu süreç acaba nasıl oldu, Türkiye kurtuluş savaşını nasıl kazandı diye baktığımızda, tabii ki Türkiye halklarının direnişiyle, komünistler dahil Türkiyedeki yurtseverlerin mücadelesiyle oldu. Fakat dış destek olarak baktığımızda, çok kritik bir dış destek olduğunu görüyoruz. Sovyetler Birliği’nin verdiği doğrudan silah gücü desteği var, ekonomik, mali yardım var, diplomatik destek var.
Sözün özü, Ekim Devrimi bütün kurtuluş hareketlerine destek verdi, bu açıdan da olağanüstü önem taşıyan bir devrimdi, vazgeçilmez değere sahip bir devrimdi.
Ekim Devrimi başka neyi sağladı? Şunu sağladı: Bütün dünyada sadece ayrıcalıklı kesimlerden gelen insanların değil, düz işçilerin ve köylülerin, eğitimsiz insanların eğitilebileceğini, işçilerin köylülerin parlak aydınlar olabileceğini ve işçilikten köylülükten gelme bu aydınların hakikaten devrim profesörü denecek şekilde ya da burjuva akademisyenleriyle rahatlıkla boy ölçüşebilecek şekilde bütün kültüre egemen olabileceğini gösterdi.
İşte burada resmi asılı duruyor: Mehmet Bozışık düz bir işçidir, eğitimsiz bir işçidir. Mehmet Bozışık Sovyetler Birliği ülkesine gidip orada eğitim görmüştür. Onunla tanışanlar onun ne kadar bilgili olduğunu, dünya politikasından psikolojiye, tarihten, ekonomiye her konuya nasıl hâkim olduğunu bilirler; onun yaşadığı döneme yetişmeyen genç arkadaşlar da yazılarını okuyarak anlayabilirler.
Düz işçiden kendini halkına adamış profesör yaratan bir devrimdir Ekim Devrimi.
Bozışık tek bir örnek. Türkiye’de böyle çok sayıda örnek var. Bütün dünyada sayısız örnek var. Adını sanını bilmediğimiz değişik ülkelerden, Afrika’nın en ücra yerlerinden, Çin’in en ucundaki bölgelerden, Hindistan’dan, Afganistan’dan,  İran’dan, Irak’tan, Suriye’den her taraftan insanları bir araya toplayarak bunu sağlamış, bu eğitimi verebilmiştir Ekim Devrimi. Bunun çok büyük bir güç olduğunu sanırım kabul edebiliriz. Bilim açısından işçileri köylüleri ön plana çıkarıcı rolün ne kadar önemli olduğunu biz hepimiz kendi hayatımızdan biliyoruz.
Kadın hareketi açısından neler yaptı Ekim Devrimi? Doğrudan doğruya sosyalist hareketin bir parçası olarak gelişen sosyalist kadın hareketinden söz etmiyorum sadece, feminist hareketten de söz ediyorum. Feminist harekete de baktığımızda, kullandıkları kavramlar dağarcığına baktığımızda, her temel kavramı, çözümleme araçlarını -sömürü, baskı, görünmez emek, yabancılaşma, kurtuluş, eşitlik, özgürlük, vb- Ekim Devrimi’nden, Marksizm’den, Leninizm’den almak durumunda olduklarını görüyoruz.
Sömürüden ve yoksulluktan kurtuluşu için, bağımsızlığı için, eşitliği için, kültürü için, dili için ayağa kalkan her ezilen halk da mutlaka Marksizm’in, Leninizm’in, Ekim Devrimi’nin kavramlarına başvuruyor. Buna Kürtler de başvuruyor, Çerkezler de başvurdu, dünyanın başka yerlerindeki insanlar da başvurdu. Hepimiz başvurduk, başvurmak zorundayız. Bir insani sorun varsa, bir insan sömürülüyorsa, bir insan baskı altındaysa mutlaka Ekim Devrimi’nden bir şeyler almak zorundadır. Bu devrimin genel çerçevesini benimsemek zorundadır.
Sovyetler Birliği’ni o dönemde ziyaret etmiş olan herkes sanat, kültür, spor açısından da ne büyük kazançlar getirdiğini, en yüksek burjuvaziye, aristokrasiye özgü sanatların nasıl halkın malı haline getirildiğini bilir, kitaplardan da zaten okursunuz. Eski Sovyet ülkelerinin şu andaki haline bile bakıldığında, kitap okuma oranı açısından, sanat ve edebiyatla içli dışlı olma açısından devrimin neler kazandırdığını görebiliriz.
Çok önemli başka bir boyuta değinelim. Sosyal bilimler alanında, Ekim Devrimi ve ona yön veren ideolojik temel olarak, felsefi temel olarak Marksizm-Leninizm’in temel kavramları olmadan düzgün bir iş yapamazsınız. Dünyayı anlayamazsınız. Toplumları çözümleyemezsiniz. Toplumsal sorunları çözemezsiniz.
Demokrasi düşüncesini geliştirmek açısından baktığımızda, kapitalist bir demokrasi anlamına değil, tam tutarlı, günlük hayatta halkın uygulayabileceği demokrasi düşüncesinin gelişmesi açısından baktığımızda, dünyada en kapsamlı demokrasi teorisini kuran kişi zaten Lenin’dir. Lenin’in kitaplarına bakmadan, Lenin’i anlamadan bunu anlamamız mümkün değil. Kendi çerçevemizi oluşturmamız, kendi nirengi noktalarımızı oluşturmamız mümkün değil.
Kısacası, Ekim Devrimi kendi halklarına çok şeyler sağladı. Bütün dünya halklarına çok şey sağladı. Gelişmiş ülke halklarına çok şey sağladı. Sömürge ve bağımlı ülke halklarına çok şey sağladı. Hepimize çok şey sağladı. Bugün sigorta diye, emeklilik diye, sosyal haklar diye ayağa kalkıyorsak, hak verilmez alınır diyorsak, sömürülmek istemiyoruz diyorsak, bir üretiyoruz, biz yöneteceğiz diyorsak, devrim iyi bir şeydir düşüncesine geliyorsak, devrim istiyoruz diyorsak, bütün bu sloganları biz Ekim Devrimi’ne borçluyuz. Ekim Devrimi bu kadar önemli, bu kadar yararlı, bu kadar iyi bir şeydir.
Peki, Ekim Devrimi hiç kimse için kötü değil midir? Küçük bir azınlık için kötüdür, evet. Kimler için kötü? Kapitalistler ve emperyalistler için kötüdür. Eşitliğe, özgürlüğe, sömürüsüz ve savaşsız bir dünyaya amansız düşman olanlar için kötüdür. Bu azınlığın dışında kalanlar için iyidir, hem de çok iyidir.

Bu kadar iyiyse niçin çöktü
Peki, şimdi diyeceksiniz ki, siz demeseniz de başkaları zaten diyor, medya her yerde bunu söylüyor: Canım kardeşim, siz ne hikâye anlatıyorsunuz? Madem bu kadar iyiydi, niye çöktü?
Yaşı biraz daha ileri olan arkadaşlar bilirler, eskiden Sovyetler Birliği varken, biz devrimci mücadeleye başladığımızda, hep Sovyetler Birliği’ni örnek gösterirdik. Yani birileriyle tartışırken, işte Sovyetler Birliği’nde yaşam şöyledir diye oradan filmler gösterilirdi, oradan örnekler verilirdi. İşte bu konuda şunu sağladı, işçilere şunu verdi, halklara şunu sağladı, sağlık şöyle parasız, şu şöyle, bu böyle, ekonomik kalkınmayı şöyle yapar, böyle yapar diye söylerdik ve bunun belli bir etkisi olurdu. Şimdi Sovyetler Birliği yok, dağıldı. Şimdi, güzelse, iyiyse bu sistem, niye yıkıldı? Tabii ki buna değinmemiz lazım, bu soruyu yanıtlamamız lazım.
Her şeyden önce, toplumsal özne sorununa bakalım. Bir toplumsal kurumun varlığı, yaşaması, yıkılıp yıkılmaması kime bağlı? Her şeyin bir öznesi var. Bakın burada kendi derneğimiz var, kendi partimiz var, kendi görüşlerimiz var ve devrim istiyoruz. Biz hepimiz topluca desek ki, biz vazgeçtik bu işten, yok artık böyle bir şey, biz artık bu işle ilgilenmiyoruz desek, görüşlerimizden vazgeçtik, derneğimiz anlamsız, partimiz gereksiz, devrim denen şey olmayacak bir hayal, biz vazgeçelim hepsinden. Böyle bir durum meydana gelse, burada bizim yarattığımız şu kurum, diyelim ki bir dernek, bir parti, bir birim, bir grup, parti için çalışan bir yapı, ne diyorsanız, böyle bir kurum ayakta kalabilir mi? Hayır, çünkü her yapı, insanlara ilişkin her kurum insanların gayeleriyle, insanların mücadelesiyle yaşar ve yaşatılır. Yani insanların isteği, insanların arzusu, insanların iradesi olmadan, bunlara yol verecek belli bir zihniyet olmadan her hangi bir değerimiz ayakta kalamaz.
Dolayısıyla, Ekim Devrimi’nin yenilmesi de, daha önce anlattığımız bütün nesnel koşullara, bütün o eksikliklere, geriliklere rağmen kaçınılmaz bir şey değildi. Ama nasıl oldu? Bu süreç nasıl işledi, nasıl böyle olumsuz bir sonuç ortaya çıktı? Bilebildiğimiz ölçüde, değerlendirebildiğimiz ölçüde söylemeye çalışalım.

İdeolojik yanılsama
Birincisi, zihniyet dünyasında olumsuz yönde köklü bir değişim yaşandı. Sovyetler Birliği, daha önce açıkladığımız gibi, çok geri bir noktadan başlamış, dünya çapında Amerika’yla, Batı Almanya’yla, İngiltere’yle, Japonya’yla, kapitalist dünyanın devleriyle boy ölçüşecek duruma gelmiş. Askeri planda da zaten diğerlerini geride bırakmış, Amerika’yla boy ölçüşüyor. Bütün karşılaştırmalar o dönemde Amerika’ya göre yapılıyor.
Ama Amerika kendi ekonomik, bilimsel gelişmesini nasıl sağlamış? Bütün dünya halklarını sömürerek, kendi halkını da sömürerek ve onlardan bir sürü şeyi esirgeyerek sağlıyor bu gelişmeyi. Sovyetler Birliği’nde belirli bir aşamada zihniyet dünyasında bu eksen kaydı. Rusya’nın Ekim Devrimi’yle birlikte başladığı yeni dönemden itibaren sağladığı gelişme hızıyla Amerika’nın aynı dönemlerde sağladığı gelişme hızı arasında Sovyetler Birliği lehine, Rusya lehine çok büyük fark olduğu unutulmaya başlandı. Oransal değerler arasında bir karşılaştırma yerini Amerika’nın tarihsel birikimini göz ardı eden mutlak değerler üzerinden karşılaştırmalara bıraktı. Şuna bakın, gelişmiş kapitalist ülke halkları bizden daha iyi yaşıyor, acaba yanlış mı yapıyoruz diye, özellikle toplumun üst kesimlerinde, aydınlarda, parti yöneticileri arasında bir zihniyet değişikliği ortaya çıkmaya başladı ve bir gerilik kompleksi, ya da biz geri kalıyoruz kompleksi yayılmaya başladı. Biliyorsunuz, Kruşçev döneminde SBKP programında bir sonraki nesil 20 yıl içinde komünizmi yaşayacaktır diye ilan edilmişti. Bu olmadı. Olamayınca, insanlar acaba geri mi kalıyoruz kuşkusuna kapıldı ve yeni arayışlar başladı.
Tabii ki burada ideolojik bir kırılma var, ideolojik bir yanılsama var. İdeolojik kırılma ne, ideolojik yanılsama ne? Karşılaştırmalar farklı nitelikteki ülkeler arasında yapılıyor. Elmalarla armutlar karşılaştırılıyor.
Birincisi, devrim öncesi Rusya’nın benzer koşullardaki ülkelerle karşılaştırılması gerekirken, çok daha önceden yola çıkmış ve sömürgeciliğin, emperyalizmin birikimlerine sahip ülkelerle karşılaştırma yapılıyor.
İkincisi, Amerika’yla, İngiltere’yle, Japonya’yla Sovyetler Birliği arasında aynı dönemleri, aynı zaman dilimini, aynı dönemin performansını kapsayan oransal bir karşılaştırma yapılmıyor. Halbuki bilimsel-teknolojik devrim en gelişmiş seviyesine vardığında da, Sovyetler Birliği dünyada çok büyük bir güçtü. Bilimsel-teknolojik dalların çoğunda ABD’yle aynı seviyedeydi. Uzay araştırmalarında Amerika’dan ilerdeydi. Askeri açılardan belli dallarda, o sırada hızlı gelişmelerin yaşandığı bilgisayar alanında belli dallarda ABD’nin gerisindeydi ama geri olduğu dallarda açığını kapatıyordu.
Üçüncüsü ve en önemlisi, Sovyetler Birliği’nde, toplumsal artığın paylaşılması açısından hiçbir kapitalist ülkeyle karşılaştırılması dahi söz konusu edilemeyecek şekilde bir eşitlik var, toplumun hiçbir kesiminin sömürülmemesi var.
Ama ideolojik yanılsama ideolojik yanılsamadır ve hükmünü icra eder. Algılama, anlayış, kavrayış, öznel bakış belirli koşullar altında, nesnel gerçeklikten daha önemli olabilir.
Sonuç olarak, insanlar nasıl yaşıyor, önemli olan bu; işte bakın, Batı  Avrupa’daki, Amerika’daki bir işçi bizden daha iyi yaşıyor düşüncesi toplumda yayılmaya başladı. Ve SBKP içinden bu yanlış düşünceye karşı yeterli bir ideolojik-politik mücadele yapan bir odak da çıkmadı. Bu gerilik kompleksi ve daha iyi yaşamı en önemli şey sayan; daha iyi yaşamı da, maddi refah koşullarıyla ölçen bir anlayış egemen oldu. İdeolojik ölçüler açısından bakıldığında, bu durum, sosyalist ideolojinin burjuva ideolojisine yenik düşmeye başlaması anlamına geliyordu.
Biraz önce Sovyetler Birliği’nin tarihine baktığımızda ne dedik, dünya savaşının içinde, yakılıp yıkılmış bir ülkede devrim yaptılar, iç savaşa girdiler. İç savaştan sonraki döneme baktığımızda, daha 1929’da Stalin’in bir sözü var. O sırada bütün dünyada yeni bir dünya savaşına doğru gidildiğine dair bir hava var, bunun belirtileri her yerde görülüyor. Çıkıyor diyor ki, “10 yılda Avrupa’yı ya yakalarız, ya da bizi mahvederler”. Sovyetler’de kapitalizmin yerine sosyo-ekonomik sistem olarak sosyalizmin kurulması mücadelesi, asıl sosyal ve ekonomik dönüşüm  kavgası 1929’da başladı zaten. 1939’da da II. Dünya Savaşı çıktı. 1945’e kadar faşist istilanın defedilmesiyle uğraşıldı. Hemen ardından da Soğuk Savaş geldi. Amerika’nın başlattığı soğuk savaş. Onun yükünü taşımak. Hemen ardından sınırlı yumuşama dönemi ama Soğuk Savaş’ın baskılarına daha sinsi mücadele alanlarının da eklenmesi. Gorbaçov’ların başa geçtiği dönemlerde de Amerika’nın başında, belki adını biliyorsunuzdur zaten, Ronald Reagan diye bir adam vardı. Tam gerici, Bush benzeri, aynı doğrultuda sağcı-muhafazakâr bir kişi. Amerika’nın Vietnam Savaşı’ndan yenilgiyle çıkmasının, bütün dünyada sosyalizmin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin ilerlemesinin yol açtığı kayıpları tersine çevirmek için hamle yapan Amerikan kapitalizminin, finans kapitalin, askeri-endüstriyel kompleksin sözcüsü.
O dönemde Amerikan emperyalizmi uzay savaşları, yıldız savaşları diye çok hırslı yeni bir silahlanma programı başlattı. İlgili kitapları okursanız görürsünüz, bunun bir sürü ilginç ayrıntısı var. Yıldız savaşları programına göre, Amerika uzaya füzeler yerleştirecek. Oradan her tarafı bombalayacak. Teknik olarak, başarısı açısından çözülmemiş ciddi problemler var. Ama zaten asıl amaç, bir yandan büyük kapitalist tekellere, silah ve elektronik sanayi şirketlerine yeni bir kâr kapısı açmak, bir yandan da Sovyetler’i yeni bir silahlanma yarışına zorlayarak kaynaklarını tüketmek.
Buna karşı koyabilmek, savunmada geri kalmamak için Sovyetler’in bütün o zor koşullarda çok kaynak ayırması gerekiyordu. Özellikle yöneticiler arasında, eyvah biz ne yapacağız? Biz savunmaya bu kadar ek kaynak ayırırsak, zaten halkın günlük yaşamı açısından sorunlar var, mahvoluruz diye bir düşünce çıktı.
Ve buradan teslimiyetçi fikirler adım adım yeşerdi ve çoğaldı. İnsanlar olaylara bilinçle bakmazlarsa, yanlış bakışla yanlış yerlerde çözüm ararlar.
Aynı dönemde, enternasyonalizm acaba kötü bir şey midir düşüncesi gelişmeye başladı. O dönemin yayınlarına bakıldığında, mesela TBKP’nin olduğu dönemlerde Sovyetler’de çıkan yazılara bakıldığında, bunun sayısız örneğini görebiliriz. Acaba biz kötü mü yapıyoruz, niye Afrikalılara bu kadar kaynak ayıralım, niye Afganistan Devrimi’ne destek verelim, niye Vietnam’a bu kadar yardım yapalım, niye çöldeki Filistinlileri destekleyelim, niye Küba’ya arka çıkalım falan gibi olumsuz bir duygu patlaması yaşandı.
Yani enternasyonalizmi bir yük olarak gören anlayış, emperyalizme karşı uluslararası mücadelenin bütünlüğünü kavramayan, enternasyonalizmin her iki tarafa da fayda sağladığını anlamayan, içinde ırkçı tonlar taşıyan, şovenist bir görüş hızla yayıldı.
Zaten yoksuluz, paramızı boş yere harcamayalım, biz bunlara ayırdığımız kaynakları kısarsak daha iyi olur havası egemen oldu. Ne gerek var canım, biz kendi ekmeğimizden kısıyoruz, elin insanlarını eğitiyoruz, başkasını besliyoruz diye, bir yandan dışarıya yönelen, bir yandan da kendi içlerine yönelen bir şovenizm dalgası yayıldı. Biz tek başımıza Rusya olsak, her şeyimiz bol bol yeter. (Biliyorsunuz, Rusya Sovyetler Birliği’nin en büyük federasyonu o dönemde, en büyük parçası. Sovyetler Birliği’ni dağıtma adımı da zaten, Rusya Federasyonu’nun birlikten ayrılmasıyla başladı.) Niye biz kendi başımıza yaşamıyoruz, niye Türkmenistan’daki bilmem şu kadar geri insanlara bu kadar yardım edelim? Herkes kendi başının çaresine baksın, her koyun kendi bacağından asılsın. Zaten böyle yaptığımız için de bu insanlar tembel oluyor, sırtımızdan geçiniyor. Doğu Avrupalıların hayat seviyesi bile Sovyetler’e göre daha yüksek, Sovyetler’den önemli katkı aldıkları için. Onlar bile bizden iyi yaşıyorlar, üstüne üstlük yaranamıyoruz da, arkamızdan başka işler çeviriyorlar, kuyumuzu kazıyorlar diye Türkiye’de şu andaki egemen ruh haline benzer şovenist duygular patladı.
Toplumda dönem dönem çeşitli sorunlar nedeniyle böyle duygular yeşerebilir, böyle kötü gelişmeler olabilir. Fakat bunlara karşı sabırla, kararlılıkla mücadele edilir, yanılgıya düşen insanlar aydınlatılır, bu kesimlerin olaylara kapsamlı şekilde bakmaları sağlanır. Burada ise maalesef bu duyguları, bu yanlış düşünceleri partinin üst kesimindeki insanlar, çok yetkili kadrolar da benimsemeye başladılar.
Ve burada işte, aslında sosyalist, eşitlikçi anlayış kötüdür, eşit davranırsak, herkese iş verirsek bu insanlar tembel olur noktasına gelindi. Gorbaçov’un en son kongre raporlarına baktığınızda görürsünüz, liberalizmin dört asırlık bayatlamış tezlerini, kapitalizmin temel önermelerini tekrarlamaya başladı. Neymiş efendim, herkese iş garantisi olduğu için Sovyet işçisi çok çalışmıyormuş, kapıya konulma korkusu yüzünden kapitalist ülkelerdeki işçiler çok çalışıyormuş! Çözüm ne, peki? Çözüm çok kolay,  insanları işsiz bırakalım! İşsiz kalınca ekmek elde etmek için bu insanlar çalışır diye çok bayağı, liberal, tarihin önceliklerinde kalmış o eski anlayışı benimser şeyler söylemeye başladı.
Bütün bunlar birleşti ve acaba kapitalizm daha mı çok geliştirir, biz acaba yanlış mı yapıyoruz, Ekim Devrimi’nin yolu yanlış mıydı konulu yazılar art arda çıkmaya başladı parti ve devlet basınında.
Gorbaçov 1987’de Ekim Devrimi yolumuzu aydınlatıyor dedi ama 1989’a geldiğinde Ekim Devrimi bir hataydı demeye başladı. Niye? Çünkü sözüm ona, Ekim Devrimi insanlığı normal gelişme doğrultusundan saptırmış! Yani serbest piyasa, özel mülkiyet, serbest girişim güya teknik olarak vazgeçilmez olan, sınıflar üstü nitelik taşıyan kategoriler iken, Marksistler, Leninistler, devrimciler bu vazgeçilmez kategorilere ideolojik bir saplantıyla karşı çıkmışlar ve Rusya’yı çıkmaz bir yola sokmuşlar! Bu kadar bayağı tezlerle kapitalizm güzellemesi yapmaya başladı. Belki size inanılmaz geliyordur bir KP lideri nasıl böyle şeyler söyleyebilir diye, ama dönün bakın kitaplara, dönemin dergilerine, yayınlarına, bunları bulacaksınız.
E, Sovyetler doğru yoldan, kapitalizmden saptıysa, bu sapmayı tespit edenlere ne düşer? Tabii ki, kapitalizme, insanlığın sözüm ona ana yoluna dönmek düşer diye yazıp çizmeye ve bu yolda pratik adımlar atmaya başladılar.
1905 Devrimi’nin yenilgisinden sonra başa geçen cellat Stolypin dönemi, apaçık karşı devrim dönemi keşke devam etseydi de Ekim Devrimi hiç olmasaydı, Rusya Batı tipinde gelişmiş, kapitalist, normal bir ülke olurdu diye yazdılar, hem de SBKP adına, düşünün! İşte Çarlık ailesi yıkılmasaydı, Rusya belki şöyle gelişmiş bir ülke olabilirdi falan gibisinden gerici, karşı devrimci fanteziler moda oldu. Şöyle söyleyeyim, Türkiye’de televizyona zaman zaman itirafçıları çıkarırlar, rastlamışsınızdır böyle programlara, bilirsiniz bu inkârcı, yaltakçı, kişiliksiz, zavallı tipleri. Kremlin, Sovyet proletaryasının karargâhı olarak işlemesi gereken mevki, ne yazık ki, böyle tiplerin eline geçti.
Gördüğünüz gibi, bu düşünceler yanlış düşünceler, liberal, kapitalist ideolojinin sosyalist ideolojiyi yerinden etmeye başladığını gösteren düşünceler. Kapitalist zihniyetin sosyalist zihniyeti alt etmeye başladığını, proletarya düşüncesinin iyice gerilediğini ortaya koyan düşünceler. Bu düşüncelerin en etkili, en yetkili çevrelerde olması çok daha kötü ve tehlikeliydi. Ama bu vahim durum bile her şeyin sonu olmamalıydı. İşçi sınıfı, emekçi halk, sosyalizmden çıkarı olan büyük çoğunluk, bu büyük çoğunluğun politik temsilcisi olan komünist kadrolar bu ters gidişi tersine çevirmeliydi.

Demokratik yaşam tarzının ihlali ve oportünizm
İşte bu noktada dikkate almamız gereken başka bir etkenin süreçte önemli bir rol oynadığını görmeliyiz. Kanımca, Sovyetler’in yıkılmasına yol açan ikinci büyük etken budur. Demokratik eksiklikler, sosyalizmin amaç ve yöntemlerinin gerektirdiği demokratik yaşam tarzının ihlali ve buradan türeyen oportünizm olarak adlandırabiliriz bu etkeni.
Sovyetler Birliği’nde iç savaş yaşandı, iç savaştan sonra çok zor koşullar altında daha önce insanlığın hiç katetmediği bir yola, sömürüsüz bir toplum inşa etme, sosyalizmi kurma yoluna çıkıldı. Lenin’den sonra parti içinde çok yoğun tartışmalı dönemler yaşandığını biliyorsunuz. İşin doğası gereğiydi bu durum, yepyeni bir yolda, çok olumsuz dünya ve ülke koşullarında, dünya çapında çok güçlü bir egemen kapitalist sınıfa karşı, bin bir türlü sabotajın ortasında yeni bir düzen inşa ediyorsunuz çünkü; kimsenin elinde hazır reçeteler yok, birçok şey, ister istemez el yordamıyla yürüyor. Çok sert tartışmalar yaşandı, çok çatışmalar yaşandı. Bu tartışma ve çatışmalar sırasında devrimde adını duyduğumuz, bildiğimiz birçok insan yok oldu. Kanlı hesaplaşmalar meydana geldi.
Özetleyecek olursak, partide Lenin’in yerine Stalin geçti. Troçki, Zinovyev, Kamenev, Radek, Buharin gibi birçok kıdemli yönetici görevden alındı, partiden atıldı ve yaşamını yitirdi. Ve o tamamıyla sarılmışlık, kuşatılmışlık ortamında yürüyen bu kavgalar sırasında maalesef kurunun yanında yaş da yandı, demokratik tartışma usullerine riayet edilmedi, olağanüstü sert idari ve cezai yaptırımlar düşünce alışverişinin, ideolojik inandırmanın, sabırla mutabakat sağlamanın yerine geçti.
Burada bir parantez açalım. Sözünü ettiğim kuşatılmışlık, sarılmışlık ortamı asla paranoya değildi, gerçek durum böyleydi. Gerçekten de bütün dünya kapitalizmi Sovyetler Birliği’ni yok etmek üzere elinden gelen her şeyi yapıyordu. Örneğin, faşizm ortaya çıktığında, Sovyetler Birliği İngiltere’ye, Fransa’ya, Amerika’ya faşizme karşı birleşelim, bu büyük tehlikeyi birlikte  önleyelim teklifinde bulunuyor. Onlar ise, bu teklifi kabul etmedikleri gibi, faşizmle işbirliği yapıp onu Sovyetler’in üstüne saldırtma stratejisini izliyor uzun bir dönem boyunca. Kısa vadeli bir bakışla faşizm kendilerine saldırana kadar akıllarını başlarına toplamıyorlar.
Böyle bir durumda, bütün bu fırtınalar ortasında parti içinde ideolojik ve politik hesaplaşmalar yaşanıyor. Bunun ne sonucu oldu? Bunun sonucu, birincisi, kurunun yanında yaş da yanarken ciddi bir kadro kanaması ortaya çıktı; ikincisi, kadro kayıplarının boyutunu çok aşan, sosyalizmle, sosyalizmin öngördüğü demokratik yaşamla bağdaşmayacak oportünist bir zihniyet kayması meydana geldi kadrolar, üyeler, sınıf ve halk içinde. Korku ve korkunun beslediği, politikadan, demokratik tartışmadan, özgürce düşünce alışverişinden uzaklaşma eğilimi yerleşti. Bizim yöneticilerimiz arasında tartışmalar olur, bu tartışmalara çok karışmak iyi değildir, tartışırsak, böyle söylersek dilimiz yanar, kolumuz kırılır, hayatımızı bile kaybedebiliriz, biz bunlardan uzak duralım, etliye sütlüye karışmayalım, gerçek düşüncelerimizi açıkça ortaya koymayalım eğilimi tipik davranış koduna dönüştü.
Bir de, tüm bu tartışmalar sonucunda, ne olursa olsun, bütün eksikliklere, bütün yanlışlara rağmen, nasılsa bizim ana doğrultumuz değişmiyor şeklinde pragmatik bir yaklaşım da biraz önce sözünü ettiğimiz oportünizmi besledi. Tartışma oluyor, o geliyor, bu gidiyor, yola devam ediyoruz. Stalin’den sonra Malenkov geldi. Malenkov gitti, Kruşçev geldi. Onun yerini Brejnev aldı. Brejnev’in yerine Andropov geldi, ardından Çernenko… Bütün bunlar geldiğinde de zaten ana doğrultu değişmedi. Öyleyse ha Ali olmuş, ha Veli gibi bir düşünceyle insanlar politikadan, ideolojik tartışmadan uzak durmayı tercih ettiler. Halkın politikadan uzak durması, toplum sorunlarından, siyasi sorunlardan uzak durması gibi, sosyalizmin amaç ve yöntemleriyle asla bağdaşmayacak bir süreç yaşanıyor yani.
O dönemde Sovyetler Birliği’ne gidenlerin gözlemlerini, anılarını filan okuyorsanız bunları görmüşsünüzdür. Böyle bir olumsuz eğilim, böyle oportünist bir davranış tarzı gelişti ve egemen oldu Sovyetler’de. Bu kötü tabii ki. Ama daha kötüsü var. Sovyetler’de bunlar yaşanırken, Sovyetler dünyadan kopuk bir ada değil, içine kapanık bir yeryüzü parçası değil. Bütün dünyada sınıf mücadelesi sürüyor. CİA’nın faaliyetleri var, sabotajlar var, casusluk var, sinsi oyunlar var. Sonradan açıklanan şeyler var. Mesela KGB o dönemde Gorbaçov’a rapor vermiş. Demiş ki: Sizin danışmanınız ve politbüro üyeliğine getirdiğiniz Aleksandr Yakovlev, Kanada elçiliği sırasında CİA tarafından satın alınmış, bu kişiyi görevden almak lazım. O diyor ki, yok canım, siz uyduruyorsunuz, iftira atıyorsunuz. Siz çok muhafazakâr olduğunuz için reformcuları karalıyorsunuz.
Özetle, kapitalist sistem harıl harıl Sovyetler’i yıkma çalışmalarını sürdürüyor. Anti-komünistler, milliyetçi-sağcı gruplar var, çeşitli yolsuzluklarla kayıt dışı ekonomide sermaye biriktirmeye başlayan küçük patronlar var, piyasa reformlarıyla, özelleştirmelerle sömürünün kanlı tadını alan girişimciler var ve Sovyet yönetiminde kafaların en karışık olduğu, ideolojik dağılmanın, yön kaybının hüküm sürdüğü, devrimci iradenin felce uğradığı koşullarda, hatta bu yöneticilerin önemli bir kısmının açık açık kapitalizmi benimsediği ve sosyalizme düşman bütün unsurlarla işbirliği yaptığı bir dönemde, onlar alabildiğine çalışıyor.
Buna karşılık, tam devrimci düşünceleri, tutarlı anti-kapitalizmi, sömürüsüz eşitlikçi bir dünyayı, komünizmi dobra dobra savunacak kadrolar ortalıkta yok veya yeterince hareketli değil. Ve halkta da büyük bir sessizlik, kayıtsızlık var; daha önceki örneklerde olduğu gibi, ana doğrultunun değişmeyeceğine dair safça, çocukça bir güven var.
O sıralarda bir referandum yapılıyor mesela, 17 Mart 1991’de. Soruluyor halka, Sovyetler Birliği yaşasın mı, dağılsın mı? Bunu referanduma sunuyorlar. Referandumda çok büyük bir farkla Sovyetler Birliği yaşasın kararı çıktı, biliyorsunuz. Tam rakamını vereyim, seçmenlerin yüzde 76,4’ü Sovyetler Birliği yaşasın diye oy kullandı. Yani halkta böyle bir güven var. Sosyalizmi istiyor, Ekim Devrimi’ni istiyor.
Yani şimdi kapitalist medyanın, anti-komünist çevrelerin, faşistlerin, liberallerin, burjuva ideologlarının göstermek istediği gibi, orada çok zulüm vardı, baskı vardı, insanlar sosyalizmden nefret ediyordu, insanlar illallah edip artık kurtulalım diye sokağa çıkmışlardı diye bir durum asla yoktu. Emekçi kitleler çok büyük oranla sosyalizme taraftardılar ama aktif değil pasiftiler, biz oyumuzu kullandık, sonrasını nasılsa yöneticilerimiz kendi aralarında halleder havasındaydılar.
Ama bu sırada karşı devrim artık son hazırlıklarını yapıyordu. Rusya Federasyonu’nun cumhurbaşkanı, Amerika’yla en sıkı fıkı dönek Boris Yeltsin, yanına Ukrayna cumhurbaşkanı Leonid Kravçuk ile Belarus cumhurbaşkanı Stanislav Şuşkeviç’i alarak 8 Aralık 1991’de, yani sosyalizme büyük destek veren referandumdan yaklaşık 9 ay sonra Sovyetler Birliği’ni dağıttığını ilan etti. Biz dağıtıyoruz Sovyetler’i dediğinde hiç kimse aldırmadı ve sokağa çıkmadı.
Sovyetler Birliği işte böyle çöktü. Ve çöktüğünde insanlar neyi düşündüler? Emin olun, oradaki insanların çoğu, telaşa gerek yok, bu da yöneticiler arasında bir çatışmadır, bunun sonucunda bir şey olmaz dediler. Fakat bu kez, oldu. Çünkü bu kez, tartışma başka bir boyuttaydı. Komünist kadrolar arasında bir fikir ayrılığı, yol, yöntem mücadelesi değildi söz konusu olan. Bu çatışma, doğrudan doğruya, en keskin boyutlarıyla, devrim-karşı devrim çatışmasıydı, sosyalizm-kapitalizm savaşıydı.
Ve böylece eski Sovyet ülkelerinin hepsi emperyalizmin, kapitalizmin av alanı haline geldi. Sovyetler Birliği yıkıldı. 7 Kasım 1917 devrimiyle kurulan yapı, 8 Aralık 1991’de resmen yıkıldı. Sosyalist sistem 74 yıl yaşadı, bütün dünyada büyük etkileri oldu. Yeltsinlerin darbesiyle de bitti; tabii, şimdilik. Yeltsin hemen o gün, zamanın Amerikan başkanı George Bush’a (bugünkü Bush’un babasına) telefon ediyor, biz Sovyetleri dağıttık diye. Bush inanamıyor, bunun altından komünistlerin başka bir numarası çıkacak, biz uyanık olalım diye emir veriyor ABD Ulusal Güvenlik Kurulu’na. Maalesef, komünistlerin numarası filan yok, tarihin en büyük karşı devrimi gerçekleşiyor, kapitalizm ve emperyalizm ummadığı kadar büyük bir zafer kazanıyor, proletarya ve emekçi halklar, biz hepimiz, çok kolay bir şekilde bozguna uğruyoruz.

Ekim Devrimi’nin yokluğunda
Ekim Devrimi’nin ve bu devrimle kurulan Sovyetler Birliği’nin varlığıyla insanlığın neler kazandığını konuşmanın ilk bölümünde değerlendirdik. Sonra, bu kadar olumlu, bu kadar faydalı sonuçlara yol açan devrimin nasıl yenildiğini, Sovyetler Birliği’nin niçin yıkıldığını anlamaya çalıştık. Şimdi de, Ekim Devrimi’ni daha derin bir şekilde anlayabilmek için olaya tersten bakalım, Ekim Devrimi’nin, Sovyetler Birliği’nin yokluğuyla insanlığın neler kaybettiğini görelim. Yani, konuşmanın bu bölümünde, Ekim Devrimi’nin ve ürünü Sovyetler Birliği’nin yokluğundan yola çıkarak bu devrimin anlam ve önemini değerlendirelim.
Sovyetler’in yıkılmasından sonra neler oldu dünyada, buna bakalım, isterseniz. Tabii öncelikle kapitalizmin kesin zaferi ilan edildi. Bütün kapitalistler, çokbilmiş profesörler, medya papağanları, “liberalizm kesin olarak kazandı, sosyalizm kesin olarak yenildi, Marksizm-Leninizm öldü, ütopyalar sona erdi” diye bayram ettiler. ABD devlet görevlisi Fukuyama, kapitalizmin kesin zaferi ve karşısında rakip bir ideolojik-politik akımın kalmaması nedeniyle tarihin sona erdiğini iddia eden Tarihin Sonu diye bir kitap yazdı ve bu beş para etmez kitap, bütün dünyada üniversite sosyal bilim programlarının baş tacı edildi.
Artık bütün dünyada barış çağı olacak denildi. En yoğun savaşların yaşandığı dönem oldu. Huntington, medeniyetler çatışması tezini ortaya attı. Yeni sömürge savaşlarını, işgal ve istilaları, emperyalist ve militarist politikaları meşrulaştırdı. Önce Körfez savaşı başladı. Irak’ın eli kolu bağlandı, sürekli bombalamalar ve gıda-ilaç ambargosu yoluyla herkesin gözü önünde soykırım uygulanmaya başlandı. Ardından Yugoslavya paramparça edildi. Ruanda’da soykırım yapıldı. Bosna, Çeçenistan katliamları yaşandı. Kosova manda yönetimine devredildi. 11 Eylül 2001 olayları bahane edilerek Afganistan işgal edildi. Filistin tekrar tekrar boğazlandı. Irak istila edildi. Lübnan saldırıya uğradı. Amerika İran’a nükleer saldırı hazırlığı yaptığına dair sürekli haberler yayıyor. Barış seraba dönüştü. Savaş egemen oldu. Irkçılık, şovenizm, faşizm, dinci gericilik, cehalet aldı yürüdü. Temel hak ve özgürlükler, yerleşik hukuk normları ayaklar altına alındı. Kadın hakları, laiklik, bilimsel düşünce iyice geriletildi.
Sosyal haklar, emekçilerin kazanımları ne oldu peki? Eskiden devrim yapmasın diye gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfına verilen sosyal haklar bir bir geri alınmaya başlandı. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra, hangi Avrupa ülkesine veya Amerika’ya gidersek gidelim, temel bir değişiklikle karşılaşmaya başladık. Artık yeni kuşaklar, sosyo-ekonomik haklar açısından, annelerinden babalarından daha kötü şartlarda yaşamaya başladılar. 20’nci yüzyılda, özellikle de, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalizmin altın çağı adı verilen 1945-1970 yıllarında, her kuşak bir önceki kuşağa göre daha refah içinde yaşardı. Çocuklar anne babalarından daha varlıklı olurlardı. Bu süreç tersine döndü.
Sosyal ve ekonomik hakların geri alınmasının ne boyutlarda olduğunu zaten işçi arkadaşlarım, öğretmen arkadaşlarım bilirler. Artık devlet bile kendi kamu hukukuna karşı sahtekârlık yapıyor, devlet bile sigortasız ve güvencesiz insan çalıştırıyor. Sitenizde okudum. Yani bir yandan Kardelen Elif öğretmen oldu falan diye reklam yaptıkları halde, onu 300 YTL’ye çalıştırıyorlar. Sözleşmeli statü, geçici statü, şu bu. Ve bir kuşak artık daha öncekinden daha kötü yaşar hale geldi.
Peki Sovyetler Birliği’nin kendi halkları açısından ne oldu? Ruslardan veya Sovyetler Birliğini oluşturan halklardan ne kadar çok insanın çalışmak için Türkiye’ye geldiğini zaten biliyorsunuz, görüyorsunuz. Ben kendi okul çevremde karşılaşıyorum. Bebek bakıcılığı yapan insanlarla, hizmetçilik yapan insanlarla, köpek bakıcılığı yapan insanlarla konuşuyorsun, sonra mesleğini falan soruyorsun, doktor çıkıyor, mühendis çıkıyor, teknik eleman çıkıyor, öğretmen çıkıyor. Yani işsiz kalmış insanlar, bütün dünyaya yayılmak zorunda kalmışlar.
Durumun vahametini göstermek için başka bir olguya değineyim. Sadece büyük savaş dönemlerinde olan bir şey geldi eski Sovyetler Birliği halklarının başına. Ortalama yaşam süresi düştü.
1989 yılında Rusya’da ortalama yaşam süresi erkeklerde 64, kadınlarda 74,4’tü. 1994’te erkeklerde 57,7’ye, kadınlarda 71,2’ye düştü. Düşüş eğilimi devam ediyor.
Bu ne anlama geliyor? İşsizlik yaygınlaştı. Yoksulluk arttı. İnsanlar yeterince beslenemiyor, yeterince sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor ve dolayısıyla daha kötü koşullarda yaşıyor. İşyerlerinde de güvenlik geriledi, iş kazaları arttı. Bu oranlar, eski Sovyet topraklarında ekonomik bir soykırım uygulandığını gösteriyor.
Dünya halkları açısından baktığımızda, eskiden bağımsızlık isteyen, eşitlik isteyen, ayağa kalkan, devrim yapmak isteyen her halkın mutlaka destek göreceği bir Sovyetler Birliği vardı. Şimdi yok.
Bugünün devrim savaşçıları, bağımsızlık hareketleri, direnişçileri emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı çok daha zor koşullar altında mücadele ediyorlar. Herhangi bir devletten fiili destek alamıyorlar, kendi göbeklerini kendileri kesmek zorunda kalıyorlar.
Filistin’e bakın, Irak’a bakın, Afganistan’a bakın, vicdanları isyan ettiren soykırımlar, katliamlar, işgaller, saldırılar karşısında bütün devletler sus pus. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Amerika, Avrupa ve İsrail’in saldırganlığını meşrulaştırma işlevi görüyor sadece.
Sonuç olarak, şunu söyleyebiliriz. En zor koşullarda kapitalizme karşı bir yarma harekâtını başlatan ve kendi halkları için, sömürge ve bağımlı ülkeler halkları için, gelişmiş kapitalist ülke halkları için, kısacası hepimiz için bu kadar büyük işler yapan Ekim Devrimi’nin yokluğu da, en az varlığı ölçüsünde, ne kadar önemli ve anlamlı olduğunu kanıtlıyor.

Yeni devrimlere doğru
Peki Ekim Devrimi’nin yokluğu, bu gericilik ve karşı devrim dönemi hep böyle sürecek mi? Hayır, asla. Sürmeyecek.
Tarihe bakalım. 1789’da Fransız Devrimi oldu, 1792-93’te çok daha köklü bir atılım gerçekleşti devrimin kendi içinde, cumhuriyet ilan edildi. Fakat 1804’te cumhuriyet yerini Napolyon’un imparatorluğuna bıraktı. İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya ittifakından oluşan Avrupa gericiliğinin Napolyon’u alt etmesiyle 1814-1815 Viyana Kongresi’nden sonra Bourbon hanedanı tekrar iktidara geçti. 1830 Devrimi’ne kadar süren karşı devrim döneminde Avrupa’da neredeyse yaprak kımıldamadı Yunanistan’ın bağımsızlık savaşı dışında. Daha sonra 1848 Devrimleri geliyor. 1871 Paris Komünü, Lenin’in deyişiyle Ekim Devrimi’nin ilk provası olan 1905 Rus Devrimi, 1908 Jöntürk Devrimi, derken 1917 Şubat Devrimi ve nihayet 1917 Ekim Devrimi ve Ekim Devrimi’nin ardından gelen, başta Çin Devrimi olmak üzere birçok devrim. Yani dünyada geri dönüşler, çalkantılar, karşı devrimler olur. Ama tarih durmaz. Gün döner, devran değişir. Yeniden devrim ister insanlar. Devrim olur.
Bilirsiniz, hepimiz hata yaparız. İnsanlar hata yapar. Partiler hata yapar. Sınıflar da, halklar da hata yapar. Ama hatalardan ders de çıkarılır. Biz de hatalarımızdan ders çıkarabiliriz, çıkarmalıyız da. Çıkarmazsak, hepimiz, bütün insanlık kapitalizme yem olacağız. Kapitalizmin kâr güdümlü koca makinesi hepimizi yok oluşun eşiğine sürüklüyor. En basit örneğini vereyim, iklim değişikliği tartışmalarını hatırlayalım, İran’a karşı nükleer silahların kullanılması tehditlerini hatırlayalım.
Kapitalizmin insanlığı yok etmesini engellemek istiyorsak, biz mutlaka Ekim Devrimi’nin ışığında, Ekim Devrimi’nin bütün kazanımlarına sahip çıkarak, olanlardan ders çıkarmalıyız. Ekim Devrimi ilkeleri doğrultusunda yola çıkmış parti nasıl olur da bu kadar büyük bir sapmaya düşmüş, içinden nasıl bu kadar gerici ve karşı devrimci çıkarmış ve kapitalizme yem olmuş, bütün bunları açık yürekle değerlendirmeliyiz.
Öyleyse dersimize iyi çalışacağız. Derin düşüneceğiz, araştıracağız, inceleyeceğiz ve mücadele edeceğiz. Ekim’den ders alarak, daha iyi, daha başarılı, daha eksiksiz Ekimler yaratacağız. Ekim Devrimi’nin yeni sürümlerini, Ekim Devrimi’nin çok daha gelişmiş örneklerini tek tek kendi ülkelerimizde ve bütün dünyada gerçekleştirmek zorundayız. Kapitalizmin ne olduğunu günlük hayatta yaşıyoruz zaten. İşsizlikle, sömürüyle, kötü beslenmeyle, sağlıksızlıkla, despotik eğitim sistemiyle, insan haysiyetinin ayaklar altına alınmasıyla, halkların ezilmesiyle, farklı tercihlerinden dolayı insanların yok edilmesiyle, linç kültürünün yayılmasıyla, yaşasın savaş diye Nişantaşı’nda koşturulan çocuklarla görebiliriz. Çocukları bağırtıyorlar, savaş isteriz, sınır ötesine gidelim diye. Bütün bunlardan kurtulmak istiyorsak eğer, Ekim Devrimi bize yol gösterecek fenerdir.
Biliyorsunuz, ülkemizde devrimci ideallerine sahip çıkan kadrolar, SBKP adına Gorbaçovcu tezler ortaya atıldığında bunları sistemli olarak eleştirmişlerdi. Tartışmalar yapılırken daha Sovyetler Birliği yıkılmamıştı, ama bu tezler yıkıma götürür, bu tezler yanlıştır, kötüdür demişlerdi. Maalesef 10 Eylül dergisinde, benzeri yayınlarda yazılan her şey gerçek çıktı. Geliyorum diyen felaket gerçekleşti. Ama yakınmaya gerek yok. Geçmişe ağlamak fayda etmez. Toplantı Enternasyonalle başladı. Orada denildiği gibi, bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır. Kendi aklımız bilincimiz, kendi kültürümüzdür. Kendi dayanışmamız, kendi birliğimizdir, ortak aklımızdır. Proletaryanın, partinin, derneğin, devrimci ve ilerici kuruluşların, bütün devrimcilerin, kapitalizme ve emperyalizme karşı yapılacak devrimden çıkarı olduğunu düşünen, bunu bir görev sayan herkesin ortak aklıyla yeni Ekimler yaratacağız. Aramızda ihtiyar yok, ümit ediyorum ki, 10 yıl sonra, büyük bir terslik olmaz yaşarsak, Ekim Devrimi’nin anlamını daha iyi irdelemiş olarak Ekim Devrimi’nin 100’üncü yılını kutladığımızda herhalde Türkiye’de ve dünyada çok daha iyi koşullarda olabiliriz.
Biliyorsunuz, Berlin duvarı 9 Kasım 1989’da yıkılmıştı. Televizyonlarda, gazetelerde görmüşsünüzdür. Bu yıldönümünde bir sürü anket yapılmış. Bütün Almanya’da nüfusun yüzde 20’si duvar keşke tekrar kurulsa demiş. Bütün Almanya’nın yüzde 20’si bunu isterken, Doğu Almanya’da yaşayanların çok önemli bir bölümü eski düzende, sosyalizm döneminde sosyal haklarının, kadın haklarının çok daha ileride olduğu görüşündeymiş. Ama bu, tabii geç kalmış bir pişmanlıktır. Geç kaldılar. Bu hakları tekrar elde etmek için çok mücadele etmeleri gerekecek. Biz sosyalizmde yaşamadık. Biz zaten hep kapitalizmin baskısı, sömürüsü altındaydık. Ama onu ortadan kaldırabilecek duruma geldiğimizi hissediyorduk. 1970’lerin ikinci yarısında, 12 Eylül 1980’e doğru çok büyük bir devrimci kabarma vardı. Olmadı. Gericiler, kapitalistler kazandı. Kazandıklarını da çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir her gün kafamıza vura vura hatırlatıyorlar. Biz yenildik, ama bu yenilgimiz geçicidir. Yeni devrimler, sosyalist devrimler ve ulusal kurtuluş devrimleri kapıdadır. 21’inci yüzyıl yeni devrimler çağı olacaktır. Ezilen halklar, kapitalist ülkelerin işçi sınıfları, tek tük kalmış Küba gibi sosyalizmi korumaya çalışan halklar, hep birlikte yeniden devrim için yola çıkacağız.
Yaşasın proletarya devrimi. Bütün ülkelerin işçileri birleşin. Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşin. Bunlar Ekim Devrimi’nin sloganlarıydı. Biz bu sloganlarla yürümeye devam edeceğiz. Çok daha iyi bir dünyayı, eşitlik ve özgürlük dünyasını kuracağız.


Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. 
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Despotizmle Uzlaşma Hayalleri
 Devrim ve Karşıdevrim Notları II
 Devrim ve Karşıdevrim Notları
 Tunus’ta Halk Devrimi
 Devrimci Teoriden Kaçış
 Özgün Bir Düşünür: Taha Parla
 Ekim Devrimi 90 Yaşında - İsmail Kaplan

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS