Sosyalist Dergi: 31 |  İsmail Kaplan |
Devrim ve Karşıdevrim Notları II

I

Fildişi Sahili’ne Fransız saldırısı

Fransız savaş uçakları, Fransa’nın eski sömürgesi olan Fildişi Sahili’nin başkenti Abican’ı dün (5 Nisan 2011) bombaladı. Fildişi Sahili’nde geçen yılın Kasım ayında yapılan seçim sonuçları konusunda ortaya çıkan ihtilafı bahane eden Fransa’nın, Abican’a bomba yağdırması, egemen bir ülkeye karşı girişilmiş sömürgeci bir saldırıdır ve asla kabul edilemez.

Fransa, bombalama yetkisini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1975 sayılı kararından aldığını ve bu kararın gereğini yerine getirdiğini iddia ediyor. Oysa Güvenlik Konseyi’nin kararı hiçbir devlete Fildişi Sahili’ni bombalama yetkisi vermiyor. Fildişi Sahili’nde seçimi kimin kazandığı konusunda tutum belirten karar, silahlı çatışmalara son verilmesini ve sorunun barışçı biçimde çözülmesini öngörüyor.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki mun ise Fransa’ya açıkça yardakçılık yapıyor. Oysa, Birleşmiş Milletler Anasözleşmesi’ne göre, Güvenlik Konseyi kararlarını yorumlama yetkisi de Güvenlik Konseyi’ne aittir. Genel Sekreter’in, tek bir devletin veya bir grup devletin, kararları kendi başlarına yorumlama yetkisi yoktur. Ban Ki mun’un, böyle bir yetkisi olmadığı hâlde, Fransa’nın saldırısına onay vermesi, sömürgeci küstahlıkta sınır tanımayan bir hukuksuzluktur. Üstelik, Güvenlik Konseyi’nin sürekli 5 üyesinden biri olan Rusya, Fransa’nın saldırısını açıkça kınamış ve kararın keyfî biçimde yorumlandığını bildirmişken, Ban Ki mun’un Fransa’nın suç ortaklığını yapması, hukuk dışı davranışta her ölçüyü aştığını gösteriyor.

Libya’ya karşı faşist savaşın başını çeken Fransa, artık sömürgeci saldırganlığı kazanılmış hak sayıyor ve yarattığı oldubittilerle dünyayı 19. yüzyılın vahşi ortamına geri döndürüyor. Sömürgeci saldırganlıkta ABD ve İngiltere’yle yarışıyor.

Bilindiği gibi, Fransa, 19. ve 20. yüzyılın önde gelen sömürgecilerinden biriydi. Başta Cezayir ve Tunus olmak üzere birçok Afrika ülkesini, Güneydoğu Asya’da Vietnam, Kamboçya ve Laos’u, Batı Asya’da Hatay bölgesi dahil Suriye ve Lübnan’ı sömürgeleştirmişti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan iyice zayıflayarak çıkan Fransa, sömürgelerinde gerçekleştirdiği katliamlara ve soykırımlara rağmen özellikle Vietnam, Suriye ve Cezayir halklarının direnişine boyun eğmek ve sömürgelerinin bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştı.

Fransa, sömürgelerinden çekildikten sonra, yeni sömürgeciliğe yöneldi. Mali bağımlılık yaratma, silah satışı, mal ihracı, dış yatırım, iç çatışmaları körükleme gibi yöntemlerle emperyalist niteliğinin gereklerini yerine getirmeye devam etti. Ne var ki, NATO’nun askerî kanadından çekilerek, Sovyetler Birliği ve Çin’le iyi ilişkiler kurarak, bağlantısız ülkelerle yakınlaşarak eski kötülüklerini bir süre unutturmayı, emperyalist imajını bir ölçüde örtmeyi başardı.

ABD’nin Afganistan, Kosova ve Irak işgaliyle başlattığı yeniden işgalci sömürgeciliğe dönüş kampanyasıyla cesaretlenen Fransa da, askerî yayılmacılık, saldırı ve işgal yolunu seçti. ABD’yle iyice yakınlaştı. Kosova’ya ve Afganistan’a asker gönderdi. İran’ı, üzerine atom bombası atmakla tehdit etti. Suriye ve Lübnan’da ABD ile İsrail’in komplolarına ortak oldu. NATO’nun askerî kanadına geri döndü. Abu Dabi’de kalıcı üs kurdu. Tunus’a uşağı Zeynel Abidin Bin Ali’yi korumak için polis birlikleri göndermeye kalktı. Son olarak, Libya’ya karşı savaşın başını çekti. Şimdi de, Fildişi Sahili’ni bombalıyor.

Faşizme yönelen aşırı sağcı ve ırkçı Sarkozy, kendi ülkesinde, kapitalist tekellerin ve devletin kriz politikasıyla köşeye sıkışan Fransız işçi sınıfının ve emekçilerinin gitikçe genişleyen ve radikalleşen hareketlenmesinden korkuyor. Sömürgeci saldırı politikasıyla, hem öteki halkların zenginliklerini yağmalıyor, hem kendi halkını şovenizm ve militarizmle zehirliyor.

Ne var ki, amacına ulaşamayacak. Hak ettiği cezayı, hem saldırdığı halklar, hem sömürdüğü ve ezdiği Fransız emekçileri birlikte verecek. Fransız emperyalizmi, işçi sınıfının, emekçilerin ve halkların öfkesinden kendini kurtaramayacak.

6 Nisan 2011


II

Mısır’da askerî yönetim halka saldırdı

Mısır’da askerî yönetim 8 9 Nisan 2011 gece yarısından sonra, Kahire’nin ünlü Tahrir meydanında gösteri yapmaya devam eden devrimci halk kitlelerine saldırdı, 2 kişiyi öldürdü, 71 kişiyi yaraladı.

Bu kanlı saldırı Mısır’daki geçici dengenin bozulmaya başladığını, askerî yönetimin oyalamalarından bıkan halkın tekrar harekete geçtiğini, devrimin ilerlemesinden korkan askerî yönetimin ise karşıdevrimci yüzünü ortaya koymak zorunda kaldığını gösteriyor.

8 Nisan Cuma günü Kahire’nin Tahrir meydanında toplanan on binlerce gösterici, Hüsnü Mübarek’in ve işbirlikçi kapitalist rejimin üst düzey yöneticilerinin yargılanması talebiyle gösteri yaptı. Göstericiler, uzun yıllar Hüsnü Mübarek’in en yakın çevresinde yer alan ve şu anda askerî yönetimin başkanlığını yapan Mareşal Hüseyin Tantavi’nin de görevinden ayrılmasını ve yargılanmasını istedi.

Göstericiler Tahrir meydanını terk etmeyeceklerini ve Hüsnü Mübarek’i deviren ayaklanma sırasında yaptıkları gibi, sokağa çıkma yasağına uymayarak geceyi meydanda geçireceklerini açıkladı.

İktidarı elinde tutan Yüksek Askerî Konsey’den meydanı mutlaka boşaltma emrini alan ilgili komutanlar, sokağa çıkma yasağının başladığı gece yarısından sonra saat 2’de halka ultimatom vererek herkesin dağılıp evlerine gitmesini istediler. Göstericiler isteğe uymayınca askerlere ateş açma emir verildi. 20 subay ve asker emre uymadı ve göstericilerin safına geçti. İyice sinirlenen komutanlar, göstericilerin arasına karışan subay ve askerlerin kendilerine teslim edilmesini istedi. Bu istek doğal olarak reddedildi. Ordu birlikleri bu kez gaz bombalarıyla saldırdı ve halka ateş açtı. Yaşanan büyük kargaşaya rağmen göstericilerin çoğu meydanda tutunmayı başardı. Üç askerî araç yakıldı. Gün ışırken, devrimci halkın “Tantavi Mübarek’tir, Mübarek Tantavi’dir” sloganları altında askerî birlikler meydandan çekilmek zorunda kaldı.

Birbirini kollayan iki karşıt güç arasındaki geçici denge, yani, Hüsnü Mübarek’i deviren ayaklanma sırasında ve sonrasında halkın suyuna giden ordu üst yönetimi ile ordu yönetiminin suyuna giden halk arasındaki hassas denge, halkın devrimi ilerletmek için harekete geçmesi ve ordu üst yönetiminin kanlı saldırısıyla bozulmuş bulunuyor.

Bilindiği gibi, Mısır işçi sınıfının, gençliğin, emekçi tabakaların işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk ve diktatörlüğe karşı temel istekleri hâlâ yerine getirilmedi. Siyasal ve ekonomik iktidar, işbirlikçi burjuvazinin elinde kaldı. ABD’nin, Avrupa Birliği’nin ve İsrail’in yoğun desteğini alan Yüksek Askerî Konsey, işbirlikçi kapitalist rejimi küçük tavizlerle sürdürmeye çalışıyor ve halkı oyalayıp bezdirerek uygun saldırı anını bekliyordu.

Libya’daki karşıdevrimci ayaklanmada ABD’nin emriyle kilit bir rol üstlenerek gerici isyancıları eğiten ve silahlandıran Mısır askerî yönetimi, uygun anın geldiği kanısıyla devrimci kitlelere karşı saldırıya geçti. Ancak umduğunu bulamadı ve üstelik binbir hileyle korumaya çalıştığı prestiji yerle bir oldu. Ordu üst yönetimi, şu anda, gerçekte olduğu gibi, karşı devrimci yüzüyle kendi kendini teşhir ediyor.

Halk şu saatlere kadar Tahrir meydanını boşaltmadı; göstericiler Cumartesi gecesini de Tahrir meydanında geçirdi.

Mısır halkının tamamen demokratik gösterisine askerî rejimin öldürücü şiddetle karşılık vermesi, kitlelerin siyasal bilincinde önemli etkiler doğuracaktır. Halk kitleleri siyasal gerçekleri kendi deneyimleriyle öğrenirler. Umuyoruz ki, Mısır işçi sınıfı ve dostları 25 Ocak devrimini derinleştirip iktidarı bizzat kendi ellerine alacak bilinci ve ustalığı gösterirler.

Kahire, “zafer kazanan” demektir. Tahrir, “kurtuluş” demektir. Muzaffer Kahire’nin Kurtuluş meydanındaki Arap emekçi kardeşlerimizin devrimi kurtuluşa kadar ilerletmesini diliyoruz.

10 Nisan 2011


III

El Cezire’de istifa

Amerikan emperyalizminin şu sıralardaki en etkili psikolojik savaş aygıtı olan El Cezire şebekesinin önde gelen yöneticilerinden Gassan Bin Ciddu, şebekenin son dönemdeki yayın politikasını protesto ederek görevinden istifa etti.

Uzun yıllardır El Cezire’de Hivar Meftuh (Açık Diyalog) programını yöneten ve aynı zamanda El Cezire’nin Beyrut Bürosu Müdürü olan Gassan Bin Ciddu, 23 Nisan 2011’de Lübnan Es Sefir gazetesine yaptığı açıklamada, “El Cezire’nin dürüst yayıncılık ve nesnellik idealinden vazgeçerek lağım gazeteciliğine yöneldiğini ve artık haber merkezi olmaktan çıkıp kışkırtma ve seferberlik kampanyalarını yöneten bir harekât merkezine dönüştüğünü” söyledi.

Gassan Bin Ciddu, “Libya ve Suriye’de olmayan olayları varmış gibi gösteren, ilgisiz kişileri görgü tanığı olarak ekrana çıkaran, buna karşılık Bahreyn’de olan olayları görmezlikten gelen kanalın yayın politikasına artık dayanamadığını” belirtti.

Tunus kökenli ünlü gazeteciye göre, bağımsız ve tarafsız yayıncılık ilkesini bir yana atan El Cezire, Libya ve Suriye yönetimlerine karşı sistemli bir karalama kampanyası yürütüyor ve kritik bir dönemeçten geçen bölgede yayıncılık açısından kabul edilemez bir rol üstleniyor.

Emperyalizme uşaklık yapanın maskesi eninde sonunda düşer. Gassan Bin Ciddu’nun istifası, yalancı El Cezire şebekesinin artık kitleleri aldatamayacağı günlerin uzak olmayacağını gösteriyor.

2 Mayıs 2011

IV

Tunus’ta sokağa çıkma yasağı

Tunus’ta iktidarı hâlâ elinde tutan işbirlikçi kapitalist yönetim, 7 Mayıs 2011 Cumartesi günü başkent Tunus ve çevresinde sokağa çıkma yasağı ilan etti. Gece saat 9:00 ile sabah saat 5:00 arasında uygulanacak olan yasak, “ikinci bir emre kadar”, yani belirsiz bir süreyle geçerli olacak.

Tunus halkı, önce Zeynel Abidin Bin Ali’yi, sonra da Muhammed Gannuşi’yi deviren ama iktidarı emperyalizmin işbirlikçisi kapitalist oligarşinin elinden alamayan 14 Ocak Devrimi’nin ardından mücadelesine devam ediyor. İşçi sınıfı, köylülük ve gençlik içerisinde bilinçlenme ve örgütlenme çalışmalarını sürdüren ve 14 Ocak Cephesi’nde birleşen devrimci ve ilerici güçler, halk devriminin sokaklardaki ve alanlardaki etkisini siyasal iktidara taşıma, kapitalist ekonomik ve siyasal sistemi koruyan devlet aygıtı yerine emekçi halkın kendi kendini yönetmesine dayanan devrimci iktidar organlarını kurma mücadelesini sürdürüyor. Amerikan ve Fransız emperyalizminin yönlendirdiği kapitalist hükümet ise, küçük tavizlerle sistemi korumaya çalışıyor. İşçi ve köylü kitlelerini, devrimci gençliği sürekli oyalayarak devrimi adım adım etkisizleştirmek ve devrimi bütünüyle ezmenin koşullarını yaratmak istiyor.

5 Mayıs Perşembe ve 6 Mayıs Cuma günü başkent Tunus’ta, Gabes’te ve devrimi başlatan Sidi Buzid kasabasında, hükümetin istifasını ve devrimin temel taleplerinin karşılanmasını isteyen büyük kitle gösterileri, polisin gaz, cop ve demir çubuklarla halka saldırmasıyla vahşi biçimde dağıtıldı. Bu vahşete rağmen binlerce kişi Cumartesi günü yine sokağa çıkıp gösterilere devam edince, Savunma Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı’nın ortak bildirisiyle gece sokağa çıkma yasağı konuldu. Fransız Basın Ajansı AFP’nin bildirdiğine göre, polis, İçişleri Bakanlığı binasının etrafını dikenli tellerle çevirmiş bulunuyor.

Tunus işçi ve köylülerini ezmek için sokağa çıkma yasağı ilan eden Tunus hükümeti, aynı gün, emperyalizmin iç ve dış saldırısına karşı kahramanca mücadele eden Libya hükümetini de tehdit etti. Tunus hükümeti, Tunus sınır bölgesini Libya’ya saldırmak için kullanan karşıdevrimcilere atılan top mermilerinden birkaçının Tunus topraklarına düşmesini bahane ediyor. Oysa, Libya Başbakanı Ali Bağdadi El Mahmudi, yaptığı açıklamada, Tunus’un kasıtlı olarak hedef alınmadığını vurgulamış ve özür dilemişti.

Devrimin iç ve dış politikası da, karşıdevrimin iç ve dış politikası da bir bütündür. Tunus karşıdevrimci hükümeti, emperyalizmin politik askerî stratejisi çerçevesinde içte ve dışta karşıdevrimci ve gerici bir politika izliyor. Dünya devrimci ve ilerici güçleri de, sosyalizmi, bağımsızlığı ve demokrasiyi ilerletmeyi amaçlayan politik askerî stratejileri çerçevesinde içte ve dışta devrimci ve ilerici bir politika izlemelidir.

8 Mayıs 2011


V

Tunus’ta sokağa çıkma yasağı yumuşatıldı

Tunus’ta 7 Mayıs 2011’de gece 9 ile sabah 5 saatleri arasında sokağa çıkma yasağı ilan eden işbirlikçi kapitalist hükümet, halkın sürdürdüğü protestolar üzerine, sokağa çıkma yasağını bir hafta sonra yumuşatmak zorunda kaldı. Savunma ve İçişleri bakanlıklarının yaptığı ortak açıklamaya göre, 14 Mayıs Cumartesi gecesinden itibaren yasak, gece yarısı ile sabah 4 saatleri arasında uygulanacak.

Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali’yi ve ardından Muhammed Gannuşi’yi deviren halk devriminden sonra işçi, köylü, emekçi ve gençlik kitleleri, iktidarı hâlâ elinde tutan işbirlikçi hükümetin, 14 Ocak devriminin temel hiçbir talebini yerine getirmediğini belirterek gösterilerini sürdürüyorlar. Siyasal ve ekonomik iktidarın kapitalist oligarşinin elinde kaldığını, özelleştirmelere son verme, işsizliği ortadan kaldırma, ücretleri insanca yaşayacak düzeye yükseltme, devrimci halkın bizzat yöneteceği yeni iktidar yapıları kurma yönünde adımlar atılmadığını belirten 14 Ocak Cephesi, sokağa çıkma yasağının derhâl ve bütünüyle kaldırılmasını istiyor. Yeni gösterilerde en çok, “Halk yeni bir devrim istiyor”, “Ne korku, ne terör, iktidar halka” sloganları atılıyor.

15 Mayıs 2011

VI

Suriye’ye komplo konferansı

İçeride işçi sınıfına, gençliğe, şehir ve köy emekçilerine, ezilen halklara saldıran AKP hükümeti dış politikada emperyalizm işbirlikçiliğini yoğunlaştırıyor. AKP hükümeti, Irak halkına, Afganistan halkına, Libya halkına karşı emperyalist sömürgecilerle aynı safta yer aldığı gibi, Suriye halkına yönelik emperyalist komploya da hevesle katılıyor.

ABD ve Avrupa Birliği, Suriye’de Beşşar Esad yönetimini, emperyalizme ve siyonizme bütünüyle teslim olmadığı için cezalandırmak ve devirmek istiyor. Emperyalistler, bu amaçla dünya çapında kapitalist medyayı seferber ederek büyük bir psikolojik savaş yürüttüğü gibi, Suriye içinde de özellikle gerici faşist Müslüman Kardeşler örgütünü kullanıyor.

AKP hükümeti, Suriye yönetimine karşı terör eylemleri düzenleyen ve gerici bir isyan çıkarmaya çalışan Müslüman Kardeşler örgütüne Antalya Falez Oteli’nde bir konferans düzenleme izni verdi. Suriye’yi emperyalizmin ve siyonizmin önünde diz çöktürmek, mezhep savaşına sürüklemek ve parçalamak isteyen karşıdevrimcilere yataklık etmek, Suriye halkına karşı düşmanca bir eylemdir.

AKP aynı dinci kapitalist dünya görüşünü paylaştığı Müslüman Kardeşler örgütünü destekleyerek emperyalist efendilerin gönlünü hoş tutmayı amaçladığı gibi, Suriye’yi hegemonyası altına almak ve fırsat bulursa bu ülkenin bir kısım toprağını ilhak etmek hayalini de kuruyor. AKP’nin işbirlikçi kapitalist oligarşinin çıkarları doğrultusunda bölgesel yayılmacılık hevesi, Türkiye halkına ancak felaket getirir. Emperyalizmin böl yönet oyununa katılanlar, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olurlar.

Suriye halkı eninde sonunda ülkesindeki gerici kalkışmayı alt edecektir. Suriye işçi sınıfı ve emekçileri, ilerici ve yurtsever halk kesimleri, bir yandan ülkeyi emperyalist siyonist dinci ortaçağ saldırısına karşı savunmayı, bir yandan da, Esad yönetiminin emperyalizme taviz verme politikasının yol açtığı özelleştirme ve borsa vurgunlarını, antidemokratik baskıcı uygulamaları sona erdirmeyi başaracaklardır. Suriye halkı, bütün bölge halklarıyla birlikte emperyalizme, siyonizme ve kapitalizme karşı mücadelenin güçlü bir öznesi olacaktır.

Türkiye halkı, Suriye halkını bu zor zamanında yalnız bırakmayacaktır. AKP hükümetinin Suriye Müslüman Kardeşler örgütüne yataklık yapma politikasını protesto ediyoruz. Türkiye, emperyalizmin ve siyonizmin vurucu gücü olmayı kabul eden Suriyeli gericilere ve karşıdevrimcilere ev sahipliği yapamaz. 31 Mayıs 2011 günü Antalya’da başlayan konferans komplosuna derhâl son verilmelidir.

Türkiye ve bölge halkları, emperyalizmin güdümündeki ortaçağ zihniyetine teslim olmayacaktır.

1 Haziran 2011


VII

Psikolojik savaşta son perde

Kapitalist yatık medya, AKP’nin sistemli baskı ve beyin yıkama yoluyla yüzde 50 oy toplamasını “Muhteşem zafer”, “Büyük Usta Erdoğan” manşetleriyle kutluyor ve bunu sosyalist ve devrimci demokrat güçleri yıldıracak bir psikolojik savaş unsuru olarak kullanıyor. Dünya kapitalist sistemine egemen güçlerin psikolojik savaşı, kuşkusuz, AKP’yi kafalara kazımakla sınırlı değil. Batı emperyalizmi ve emperyalizmin Türkiye dahil her ülkedeki uşakları, aylardır Libya ve Suriye’ye karşı da sistemli bir psikolojik savaş yürütüyor.

Suriye’ye karşı yürütülen psikolojik savaşın büyük bir sahtekârlığı dün akşam deşifre edildi. İnternette açılan “Şam’da Eşcinsel Kız” (A Gay Girl in Damascus) bloguyla bir anda Suriye’deki gerici ve karşıdevrimci ayaklanmanın sembolü hâline getirilen Emine Araf’ın aslında var olmadığı dürüst internet eylemcileri tarafından kanıtlandı.

Kendisini ABD’nin ve Suriye’nin çifte vatandaşı Emine Araf olarak tanıtan, söz konusu blogu yazan ve birçok paylaşım sitesinde Emina Araf adıyla profil açan kişinin, Amerikalı Tom MacMaster olduğu açığa çıkarıldı. Suçüstü yakalanınca blogunda okurlarından özür dilemek zorunda kalan Tom MacMaster, özür dilerken bile psikolojik savaş yalanlarını sürdürdü ve “bu hileye Ortadoğu halklarının diktatörlüklere karşı mücadelesine dikkat çekmek ve Batı dünyasını aydınlatmak için başvurduğunu” yazdı.

Blogunda her gün, olmayan gösterilerde sözümona öldürülen, yaralanan, tutuklanan uydurma kişiler hakkında “bilgiler” veren Tom MacMaster’in senaryosu bir süre sonra daha da renklendirilmiş, Emine Araf ‘ın Suriye polisi tarafından “kaçırıldığı” iddia edilmişti. Yalanda sınır tanımayan senaryo gereği, Emine Araf’ın kurtarılması için başta Paris, Londra ve New York olmak üzere birçok yerde kampanyalar düzenlenmiş, Amerikalı senatörler ve Obama yönetiminin sözcüleri “Beşşar Esad yönetiminin Emine Araf’ı derhâl serbest bırakması” için demeçler vermişlerdi.

Olmayan Emine Araf’la söyleşi yaptıklarını iddia eden ve onun haberlerini bir dizi film gibi ısrarla sürdüren medya organları arasında, hepsi de “saygın” geçinen Amerikan basın ajansı Associated Press, en tanınmış Amerikan gazeteleri New York Times ve Washington Post, İngiliz Guardian, Fransız Le Monde, Katar’dan meşhur El Cezire ve Türkiye’den hurriyet.com.tr de var.

Bu liste psikolojik savaşın ne derecede planlı, örgütlü ve yaygın olduğunu gösteriyor. Sizler de rast gelmişsinizdir, televizyonlarda spikerler en ağlamaklı ifadelerle Suriye yönetiminin eşcinsel bir kadın eylemciye yaptığı zulmü günlerce aktarmışlar, onun kurtarılıp kurtarılamayacağı konusunda Amerikancı dinci düşünce kuruluşlarını yöneten Ortadoğu uzmanlarına sorular yöneltmişler, bu uzmanların kestiği ahkâmları oturma odalarımıza boca etmişlerdi.

Tom MacMaster’in foyasının düşmesine yol açan gelişme, Emine Araf’ın resmi olarak kullandığı fotoğrafın, Londra’da yaşayan Jelena Lecic isminde bir kadına ait olduğunun ortaya çıkmasıyla başlamıştı.

Emperyalist ve kapitalist egemenler yalanda sınır tanımaz. Yatık medyanın yalanlarını haber sananlar bağımsız düşünme yetilerini kaybederler ve ister istemez emperyalizmin oyunlarına alet olurlar.



 
Yazarın Diğer Yazıları
 Despotizmle Uzlaşma Hayalleri
 Devrim ve Karşıdevrim Notları II
 Devrim ve Karşıdevrim Notları
 Tunus’ta Halk Devrimi
 Devrimci Teoriden Kaçış
 Özgün Bir Düşünür: Taha Parla
 Ekim Devrimi 90 Yaşında - İsmail Kaplan

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS