Sosyalist Dergi: 32 |  İsmail Kaplan |
Despotizmle Uzlaşma Hayalleri

Yeni pazarlık

Dolar milyarderlerinden oluşan uluslararası kapitalist şebekenin Türkiye’deki ayaklarından biri olan Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı TESEV, aynı şebekenin Türkiye’deki bir başka ayağı olan Açık Toplum Vakfı’nın ve yine aynı şebekenin Amerika’daki ayaklarından biri olan Chrest Vakfı’nın desteğiyle Cengiz Çandar’a Dağdan İniş   PKK Nasıl Silah Bırakır? Kürt Sorunu’nun Şiddetten Arındırılması başlıklı bir araştırma yaptırdı.

Bu araştırmanın sunumu 24 Haziran 2011’de Cengiz Çandar’ın, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku Van bağımsız milletvekili Aysel Tuğluk, CHP İstanbul milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve AKP Diyarbakır milletvekili Galip Ensarioğlu ile birlikte katıldığı panelde yapıldı.

25 Haziranda Milliyet yazarı Hasan Cemal, köşeyazısında Cengiz Çandar’ın raporunu övdü ve iki gün sonra da kendisinin Kandil’de Murat Karayılan’la yaptığı röportajı art arda beş bölümlük yazı dizisi olarak yayınladı.

26 Haziranda ANF, Öcalan’ın Taraf gazetesi yöneticileri Ahmet Altan ve Yasemin Çongar ile Cengiz Çandar ve Hasan Cemal’e selamını duyurdu.

27 Haziran’da Taraf gazetesi Öcalan’ın selamına “Ve aleykümselam Apo!” diye karşılık verdiği gibi, Neşe Düzel’in Cengiz Çandar’la yaptığı röportajı yayınladı.

Yine 27 Haziran günü, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, Hürriyet yazarı Şükrü Küçükşahin’e verdiği demeç, yazarın Hürriyet gazetesindeki köşesinde çıktı. Selahattin Demirtaş, “Bu işler çözülecek, Türkiye bu tür şeylerden kurtulacak; kesinlikle şüphem yok. Ama herkes yöntemince mücadele etmeli. Bu da bizim mücadele tarzımız” diye tamamladığı demecinde, 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sürecinde AKP’ye yaptıkları öneriyi açıkladı. AKP’ye, referandumda boykottan vazgeçip evet oyu kullanma önerisinde bulunduklarını ama olumlu cevap alamadıklarını söyledi:

“AKP yönetimine gittik; Anayasa’nın 14’üncü maddesi ile Terörle Mücadele (TMK) ve Ceza Usul (CMK) yasalarında değişiklikler önerdik. Dosyamızı verdik. Dedik ki: ‘Bizde bu maddelerden yargılanmayan bulamazsınız. Bunlar siyaset yapmamız önünde engel. Suç işleyen varsa tamam; ama bakın bu yargılamaların hepsi söylenmiş sözlerle ilgili. Bu değişiklikleri yapın, biz de boykottan vazgeçip, referandumda ‘evet’ diyelim’. AKP, bizi umursamadı.” (Şükrü Küçükşahin, “Demirtaş: Bu işler çözülecek”, Hürriyet, 27 Haziran 2011).

Bütün bu parçalar bir araya getirildiğinde, Kürt ulusal hareketinin üst yönetimi ile AKP arasında Amerika’nın arabuluculuğunda yeni bir pazarlık yapıldığı anlaşılıyor. TESEV, Açık Toplum Vakfı, Chrest Vakfı, Taraf gazetesi, Cengiz Çandar ve Hasan Cemal, en yumuşak deyişle söyleyelim, Amerikaperver, Avrupaperver ve İsrailperver nitelikleriyle temayüz eden kurum ve kişiler. Hepsi de, AKP iktidarının hararetli destekçisi.

Cengiz Çandar ve Hasan Cemal, AKP’nin iki yıl önce büyük tantanayla başlattığı Kürt açılımının hiçbir sonuç vermemesini ve hatta yeni bir şovenist baskı dalgasına dönüşmesini, “Habur’daki yol kazası” olarak adlandırdıkları olaya bağlıyorlar. Onlara göre, AKP, yeni bir Kürt açılımı başlatabilir; bu nedenle de, Kürt ulusal hareketi AKP’nin işini kolaylaştırmalı ve “yeni bir anayasa için” AKP’yi desteklemelidir. Kürt ulusal hareketine yön veren kadroların da bu öneriye aklının yattığı anlaşılıyor.

AKP’nin 12 Eylül rejiminin yeni efendisi olarak ortaya çıktığı; özel yetkili mahkemeleri, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay gibi üst mahkemeleri ve ilk kademe mahkemelerini tıpkı cezaevleri genel müdürlüğü gibi doğrudan hükümete bağlı birer idari daire durumuna getirerek yargı örgütünü toptan ele geçirdiği, Silahlı Kuvvetleri hallaç pamuğu gibi atarak kendine en ufak muhalefet belirtisi gösterebilecek bütün general ve amiralleri hapishaneye doldurduğu; parlamentoda tekel oluşturduğu; Terörle Mücadele Kanununu gerçek anayasa olarak işlettiği ve her türlü yasal muhalefeti bile suçlulaştırarak sindirmeye çalıştığı koşullarda, AKP’den demokratik anayasa beklemenin hikmetini okurlara bırakıyoruz.

Kürt ulusal yönetiminin düzen içi çözüm hayalleri bir kez daha testten geçecek. Devrimci teoriden kaçarak halk yararına pratik çözümlere ulaşmanın mümkün olmadığını hâlâ anlamak istemeyenler var. Gerçekçi politika adına Amerika’ya, dünya kapitalist sisteminin büyük efendilerinin hizmetindeki kurumlara, tescilli savaş suçlularına güvenerek nereye varılacağını bir kez daha yaşayarak göreceğiz.


Üç parti ve demokrasi mücadelesi

AKP, halkın oylarıyla seçilmiş 9 milletvekilini hapiste tutarak seçme ve seçilme hakkını bile tanımayacağını açıkça ortaya koydu. Bir milletvekili hapiste olan MHP, durumu sineye çekti ve hiçbir şey olmamış gibi yemin ederek parlamentoya katıldı. İki milletvekili hapiste olan CHP, tutuklu milletvekillerinin Meclis’e gelmelerinin yolu açılıncaya kadar yemin etmeyeceğini ve parlamento çalışmalarına katılmayacağını duyurdu. Altı milletvekili hapiste olan BDP, arkadaşlarının vekillik yapması sağlanana kadar yemin etmeyeceğini, parlamento çalışmalarına katılmayacağını ve grup toplantılarını Diyarbakır’da yapacağını açıkladı.

Başbakan Erdoğan, “Biz CHP ve BDP olmadan da bu Meclis’i tıkır tıkır çalıştırırız” dedi. Yargıyı hükümete bağlı idari bir daireye dönüştürdüklerini bilmeyen birileri kalmış gibi, “Biz bağımsız yargının işine karışmayız, tutuklu milletvekillerinin Meclis’e gelmesi için yapacak bir şeyimiz yok; yemin etmeyenler, göreceksiniz, tükürdüklerini yalayacaklar” diye de ekledi.

Başbakan Erdoğan’ın işaretiyle Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek Meclis Başkanı seçildi. Kapitalist medyanın her kanadında Cemil Çiçek rüzgârı esti. Milli Türk Talebe Birliği ve Yeniden Milli Mücadele dergisi günlerinden beri antikomünist, sağcı, mukaddesatçı milliyetçi siyasi çizgisiyle her zaman gerici ve karşıdevrimci saflarda yer alan Çiçek’in ne kadar barışçı ve ılımlı bir kişi olduğu ballandıra ballandıra anlatıldı ve arabuluculuk için biçilmiş kaftan olduğu iddia edildi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İmralı da Cemil Çiçek’e güven duyduklarını açıkladılar. CHP ve BDP yetkilileri Cemil Çiçek’i ziyaret ettiler.

Ziyaretlerden sonra, AKP ve CHP yetkilileri arasında görüşmeler yapıldı ve bir mutabakat metni imzalandı. Süslü laflarla dolu metinde şu iki cümle de yer alıyor: “Halkın egemenliği ve halkın iradesi, seçilmiş ve vekâlet verilmiş milletvekilleri aracılığı ile TBMM’de hayata geçirilir. Bu çerçevede, tüm siyasi partilerin ve milletvekillerinin, milletimizin kendilerine verdiği bu onurlu görevi yerine getirmeleri için TBMM’de olmaları gerektiğine inanıyoruz.”

CHP, AKP’nin bu iki cümleyi içeren metni imzalamasını yeterli saydı, tutuklu milletvekilleri hapiste gün doldurmaya devam ederken, yemin etti ve parlamento çalışmalarına katıldı. Tutuklu milletvekillerinin derhâl serbest bırakılmasını içermeyen, hadi ondan vazgeçtik, onların Meclis’e getirilmeleri için neler yapılacağını somut olarak ve takvime bağlayarak belirtmeyen ve dolayısıyla AKP açısında hiçbir bağlayıcılığı olmayan boş bir söze tutunarak, protestosuna son verdi.

BDP Grubu Başkanı Selahattin Demirtaş, AKP ile CHP arasındaki mutabakattan dışlandıklarını belirterek durumdan yakındı: “Başından beri BDP bu sürecin dışında tutulmuştur. Bunun için özel gayret sarf edilmiştir. AKP ve CHP arasında bazı gizli görüşmeler yapılmıştır. Daha sonra Meclis başkanlığının çağrısı üzerine bu partiler bir araya gelmiştir. Hatta biz Meclis Başkanı ile görüştüğümüz saatlerde bile bu trafik sürmesine rağmen Meclis Başkanı bunu bizden saklı tutmuştur.”

Selahattin Demirtaş şu andaki tutumlarını şöyle özetledi: “AKP ile BDP arasında benzer bir mutabakatla görüşme sağlanırsa dönebiliriz. Ama BDP’ye öteki muamelesi yapılırsa ve dışlanmaya devam edilirse bu doğru olmaz. Diyalog kapılarını açık tutacağız. Çözüm arayışımızı sürdüreceğiz. Çözüm konusunda samimi yaklaşım görürsek çözüm için adım atacağız.”

İmralı’dan gelen, “Öyle hemen Dicle meselesi ve diğer meseleler çözülmeyebilir, öyle hemen serbest bırakma olmayabilir” telkininin BDP’nin tutumunu etkilediği görülüyor.

Durum çok açık. AKP teoride ve pratikte demokratik meşruiyetin en temel normu olan seçme ve seçilme hakkını göstere göstere çiğniyor. Bu temel normun çiğnenmesiyle mağdur duruma düşen üç parti, oylarını aldıkları seçmenlere başvurarak bir demokrasi mücadelesi başlatma yolunu seçmiyor. Ya MHP gibi haksızlığı hemen sineye çekiyor, ya CHP gibi AKP’nin içi boş iki cümlesini gerekçe göstererek duruma boyun eğiyor, ya BDP gibi AKP’yle pazarlıktan medet umuyor.

Meşru haklarını savunamayanlar kölelik zincirlerinden kurtulamazlar. Despotizme boyun eğmek, despotizmin sözüne güvenmek, despotizmle pazarlık yaparak halkın sorunlarına çözüm bulacağı hayaline kapılmak, demokrasi mücadelesiyle bağdaşmaz. Dünya, bölge ve ülke tarihi bu yalın gerçeğin sayısız kanıtıyla doludur.

Bir gün, üç olay

Bugün AKP ile BDP arasında yapılan görüşmelerde, AKP, milletvekilliği düşürülen Hatip Dicle ile hapiste tutulan öbür beş BDP milletvekilinin durumuna çözüm getirme niyetinin belirtilmesini bile kabul etmeyince, bir anlaşmaya varılamadı.

Diyarbakır’da toplanan Demokratik Toplum Kongresi, Kürt halkı adına demokratik özerklik ilan etti. 850 delegenin katıldığı kongrede kabul edilen Demokratik Özerklik İlan Belgesi’ni DTK Eş Başkanı ve Van milletvekili Aysel Tuğluk okudu. Belgede, “uluslararası insan hakları belgelerinin tanımladığı haklar ışığında, ortak vatan anlayışı temelinde, toprak bütünlüğü ve demokratik ulus perspektifi temelinde, Türkiye halklarının ulusal bütünlüğüne bağlı kalarak, Kürt halkı olarak Demokratik Özerkliğimizi ilan ediyoruz” denildi. Türk halkından dayanışma talebinin de dile getirildiği belgede bu konuda şöyle deniliyor: “Kardeş Türkiye halkına çağrımızdır; yüzyıllardır birlikte yaşam yanında tarihsel birliklerin vermiş olduğu güçle Kürt halkının özgürce yaşam özlemi temelinde ilan edilen Demokratik Özerkliğe karşı sorumluluğu gereği dayanışma içinde olmaya çağırıyoruz.”

Diyarbakır Silvan kırsalında TSK ile HPG güçleri arasında çıkan çatışmada, 13 askerin ve 7 HPG’linin yaşamını yitirdiği, 2’si ağır olmak üzere 7 askerin de yaralandığı bildirildi.

14 Temmuz 2011 Perşembe gününe sığan bu üç olay, Amerika’nın ve işbirlikçi liberallerin arabuluculuğuyla AKP ile Kürt ulusal hareketinin üst yönetimi arasında yapılan son pazarlıkların barışa ve çözüme hizmet etmediğini, ters teptiğini gösteriyor. Türkiye halklarının Türk ve Kürt gençlerinin birbirini öldürmesine değil, tam eşitlik ve özgürlük temelinde onurlu barışa ve çözüme ihtiyacı var. Onurlu barışın ve çözümün anahtarı, düzenin efendileriyle uzlaşmada değil, emperyalizme ve kapitalizme karşı emekçi halkların ortak mücadelesinde. Kestirme yollar yok. Hepimizi şovenizme ve militarizme karşı uzun ve sabırlı bir mücadele bekliyor.

Silvan’dan sonra

Başbakan Erdoğan, Diyarbakır Silvan’da çıkan çatışmada HPG’nin 13 askeri öldürmesi ve 7 askeri yaralaması sonrasında yaptığı konuşmada, “Kürt sorunu yok, PKK sorunu var; bundan sonraki süreç çok farklı olacak” dedi.

Bu tehdit, çeyrek asrı geçen kanlı bir savaşa yol açarak Kürt sorununu kangrenleştiren şiddet politikasının sürdürüleceğini gösteriyor. Ülke yeniden şovenist bir dalganın pençesine teslim edildi. Aydın’da Kürt işçilerine saldırma, İstanbul Caz Festivali’nde Aynur’un Kürtçe şarkısına tahammülsüzlük, militarizmin yüceltilmesi, “Kürtlere haddini bildirmenin zamanı geldi” mesajının verildiği şovenist gösteriler, halkları birbirine kırdırma politikasının geçmişten hiç ders çıkarmadan kışkırtılması anlamına geliyor.

Oysa AKP şiddet politikalarının iflas ettiğini belirterek Kürt açılımını başlattığını ilan etmişti. Ne var ki, açılımın içi doldurulmamış, ciddi bir barış projesine dönüştürülmemişti; ciddi bir barış politikasının gerektirdiği siyasal önlemler alınmamış, halk kitleleri barışa hazırlanmamıştı. Çünkü, AKP’nin açılımı, aslında barışçı çözüme niyeti olmayan kapitalist oligarşinin Amerika’nın telkiniyle gündeme getirdiği bir planın parçasıydı. Büyük sermaye ve devletteki uzantıları, İmralı, Kandil ve yasal Kürt partisini (DTP BDP) birbirine karşı oynamayı, bir bütün olarak Kürt ulusal hareketini oyalamayı ve adım adım tasfiye etmeyi amaçlıyordu.

Habur’da kapanıma dönüşen bu politika, referandum ve seçim döneminde yeniden canlandırıldı. Kürt ulusal hareketine çeşitli sözler verildi; çözümün çok yakın olduğu, biraz daha sabır gösterirlerse, İmralı’nın durumunun düzeltileceği, Kürt halkının statüsünün tanınacağı, dil ve kültür haklarının tanınacağı ima edildi. Kürt ulusal hareketi, AKP’nin vaatlerini ağırlıklı olarak ciddiye aldı ve uzlaşmacı bir yönelimi benimsedi. Bu uzlaşmacı yönelim, AKP’nin hegemonik tek parti diktatörlüğü yolunda köklü hamleler yapmasını sağlayan siyasi kampanyaları serbestçe yürütmesini sağladı.

Ne var ki, AKP, birinci açılım döneminde olduğu gibi, ikinci açılım döneminde de, barışçı çözüm niyetinden uzaktı. Başlangıçtaki hedefleri aynen devam ediyordu.

Amerikancı işbirlikçi liberallerin 12 Haziran seçiminden sonra daha da körüklediği temelsiz barış havası içinde, Kürt ulusal hareketinin AKP’nin yeni anayasa oyununa da herhangi bir kazanım sağlamadan, “sabrederek” katılması istendi. Üstelik, Kürt ulusal hareketi, sabrını, Hatip Dicle’nin ve tutuklu diğer 5 milletvekilinin en temel demokratik hakkının gasbedilmesine de boyun eğecek kadar geniş tutacaktı.

14 Temmuz günü sabır taşı çatladı. AKP’nin karşılığında herhangi bir şey vermeden almayı ve tasfiyeyi amaçlayan ikinci açılımı da çöktü. Kürt halkının en doğal eşitlik ve özgürlük özlemleri ile işbirlikçi büyük sermaye rejiminin vahşi sömürü ve baskı politikası arasındaki uçurumu, köklü bir düzen değişikliği yapmadan, denklemi bozmadan kapatmak imkânsız bir politikaydı; bu imkânsızlığı teorik olarak anlamak istemeyenler, bir kez daha, pratik olarak, yaşayarak görmek zorunda kaldılar.

AKP, şimdi ikinci kapanımın diliyle konuşuyor, her şeyi sil baştan edeceği yolunda tehditler savuruyor. Sil baştan edilerek gelinecek yer bellidir. Gelinecek yer, büyük acılar, kıyımlar pahasına bugünkü çözümsüzlüktür.

Savaş politikasına izin vermemek, kökeni ve dili ne olursa olsun bütün emekçilerin, sade yurttaşların boynunun borcudur. Söz konusu olan kendi geleceğimizdir, çocuklarımızın ve bebelerimizin dirliğidir, halklarımızın birliğidir.

Çözüm bellidir: Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını tanımak, her halkın özgürlüğünü doğal hak saymak, dillerin ve kültürlerin tam eşitliğini kabul etmek. Hangi ulustan olurlarsa olsunlar kapitalistlerin işçilere, köylülere ve bütün emekçilere karşı birlikte davranmayı bildikleri gibi, kapitalizme ve emperyalizme karşı her halktan işçilerin, köylülerin ve bütün emekçilerin birlikte hareket etmesini sağlamak. Düzen içi kestirme çözüm arayışlarının beyhude olduğunu bilmek, uzlaşma fantezileri peşinde koşarken çıkmaza sürükleneceğini öngörmek. Kapitalist karşıdevrimler döneminin gerici ideolojik hegemonyasından artık kurtulmak ve kapitalizm, emperyalizm, sınıf, sınıf mücadelesi, devrim, sosyalizm, enternasyonalizm kavramlarını, dünyanın, bölgenin ve ülkenin yaşayan gerçekliğini yansıtan geçerli soyutlamalar olarak tekrar benimsemek. Devrimci teoriden vazgeçmenin devrimci pratikten vazgeçme sonucunu doğuracağını bilmek. İşçi sınıfının, şehir ve köy emekçilerinin, ezilen halkların aydınlık hakikatine dürüstçe ve alçak gönüllülükle bağlı kalmak.


Özel yetkili mahkemeler ve liberal ayartma

Devlet güvenlik mahkemelerinin devamı olan özel yetkili mahkemelerin kaldırılması yolunda toplumda genel bir kabul ortaya çıkmışken AKP İstanbul’da üç yeni özel yetkili mahkeme kurulmasını kararlaştırdı.

Sosyalist ve devrimci demokratik muhalefet ile Kürt ulusal hareketinin daha kuruluşundan beri kaldırılmasını istediği, CHP’nin kaldırılması için kanun teklifi verdiği özel yetkili mahkemeler, AKP’nin bütün iktidarı tekeline almasını sağlayan en önemli araçlardan biridir. AKP, hem işçi sınıfı ve halk muhalefetini, hem de egemen sınıf içerisindeki rakiplerini özel yetkili mahkemeler aracılığıyla sindiriyor ve suçlu ilan ediyor.

Özel yetkili mahkemelerde AKP’ye ve Gülen hareketine bağlı olmayan tek tük savcı ve yargıçları da çeşitli gerekçelerle uzaklaştıran AKP, bu mahkemeleri AKP despotizminin kılıcı olarak kullanıyor. Özel yetkili mahkemeler, geleneksel olarak sosyalist ve devrimci demokratik yapıları ve Kürt ulusal hareketini biçmek için kullanılan Terörle Mücadele Kanununu artık AKP’ye biat etmeyen her çevreye, Kemalist ve ulusalcı milliyetçi parti ve derneklere, Silahlı Kuvvetlere karşı da kullanıyor.

AKP rejiminde Terörle Mücadele Kanunu gerçek anayasa, özel yetkili mahkemeler gerçek devlet olarak çalışıyor. İşbirlikçi kapitalist oligarşinin işçi sınıfı, şehir ve köy emekçileri, ezilen halklar üzerindeki diktatörlüğünü sağlamakta kritik bir rol oynayan bu iki kurum, egemen sınıf içindeki AKP karşıtı kanadı sindirmeye ve AKP’ye boyun eğdirmeye, boyun eğmeyenleri de cezalandırmaya ve yok etmeye yarıyor.

Milletvekili seçildikleri hâlde tutuklulukları kaldırılmayan ve hapiste tutulan 9 milletvekili, bilindiği gibi, KCK (6 BDP milletvekili), Ergenekon (2 CHP milletvekili) ve Balyoz (1 MHP milletvekili) davalarında yargılanıyor. Bu davaların hepsi özel yetkili mahkemelerde görülüyor. 9 milletvekilinin serbest bırakılmasını reddeden mahkemelerde, bu kararların sadece biri oy çokluğuyla, diğerleri ise oy birliğiyle alındı.

Red kararını oy birliğiyle değil de, oy çokluğuyla veren mahkeme, Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesiydi. Mahkemenin başkanı Köksal Şengün, CHP milletvekilleri Mustafa Balbay’ın ve Mehmet Haberal’ın serbest bırakılması yönünde oy kullanmıştı. Köksal Şengün bu kararının bedelini hemen ödedi ve rütbesi indirilerek Bolu’ya sürüldü. Bundan sonra bu mahkemede de kararların, AKP’nin istediği doğrultuda oy birliğiyle alınmasının yolu açıldı.

AKP’nin tutuklu milletvekillerini serbest bırakacağını ve hatta demokratik bir anayasa yapacağını durmadan yayan işbirlikçi liberaller toplumsal muhalefeti aldatma işlevini görüyorlar. Tutuklu milletvekillerini bırakmak isteyen bir iktidar, bu kadar yargıç içinde milletvekillerini serbest bırakma yönünde oy kullanan tek yargıcı sürer miydi?

İşbirlikçi liberallerin ayartmasına uyarak AKP’nin yeni anayasa oyununa katılmak için hevesle bekleyenler, AKP’den demokratik bir anayasa umanlar kendilerini ve, daha da önemlisi, işçi sınıfını, emekçi kitleleri, ezilen halkları aldatıyorlar.

İşbirlikçi liberallerin ayartmasına kapılanları, Orhan İyiler’in, Yunan mitolojisindeki “Siren”lerin rolünü hatırlatan sözleriyle bir kez daha uyarıyoruz:

“Beni en çok üzen demokrasi sözcüğünün gizemine Marksistlerin yakalarını kaptırmaları... Onları ben Siren’lerin adasının önünden geçen gemicilere benzetirim. Siren’ler hayran olunası o güzel genç kız sesleriyle adalarının önünden geçen denizcileri ‘tüm uğradığınız kötülükleri biliyoruz... adamıza gel, bizimle birlikte ol... bizim şarkılarımızı dinledikten sonra daha mutlu, daha zengin ayrılacaksın adamızdan’ diye çağırıyorlardı. Bu baştan çıkarıcı çağrıya yakalarını kaptıranlar adaya çıkıyor, kendilerine mutluluk, zenginlik vaat eden genç kızlar yerine korkunç devlerle karşılaşıyorlardı. Ve devler onları parçalayıp yiyordu. Sen bu şarkıları dinle... Ama kendini tıpkı Odiseus gibi geminin direğine, yani bilimin ve teorinin doğrularına sımsıkı bağlayarak dinle... Yoksa bu çekici gizemli türkülere kapılıp gitmek işten değil...”


Despotizmle yaşanmaz

Millet Meclisi, yaz tatiline girdi. AKP’nin 9 milletvekilini hapiste tutma dayatması kırılamadığı için seçme ve seçilme hakkının gasbedilmesi hâlâ önlenemedi. 9 milletvekili, yasama organında seçmenlerinin vekâletini üstlenmekten yoksun bırakılmış durumda hapishane hücrelerinde gün dolduruyor. Oylarıyla onları vekil tayin eden seçmenler ise yasama organında vekilsiz bırakılmış durumda.

MHP, kendi milletvekilinin hapiste tutulması dayatmasına en başından boyun eğdi. MHP’nin faşist geleneği ve özü, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi veren halka karşı düşmanlıkla dolu olduğu için; uzmanlık alanı, demokrasi mücadelesi veren halk kesimlerinin mücadelesini kırmak olduğu için, bu partiden, seçmenlerini demokrasi doğrultusunda harekete geçirmesi kuşkusuz beklenemezdi.

CHP, kendi milletvekillerinin hapiste tutulmasına karşı yemin etmeme eylemi başlattı. Bu eylemini 13 gün sürdüren CHP, AKP’yle boş sözlerle dolu bir metin imzalayınca yemin etti ve AKP’nin dayatmasını sineye çekti. CHP küçük ve orta burjuvazi ile emekçi tabakaların üst kesimine, okumuş meslek sahiplerine dayanan bir burjuva partisi olduğu için; buna bağlı olarak, bir yüzü işbirlikçi oligarşiye, bir yüzü emekçi katmanlara dönük olduğu için, bu partinin AKP dayatmasına karşı çıkmasına ama seçmenlerini seferber edecek bir demokrasi mücadelesi başlatmamasına ve yarı yoldan dönmesine şaşılmaz.

BDP, kendi milletvekillerinin hapiste tutulmasına ve bir milletvekilliğinin düşürülmesine karşı yemin etmeme ve grup toplantılarını Diyarbakır’da yapma eylemi başlattı. AKP’nin dayatmasına karşı bazı kitle eylemleri düzenledi, AKP bu eylemleri bastırma yolunu seçti. BDP, AKP’yle bir şekilde uzlaşma umudunu taşıdığı için, kitle eylemlerini sistemli olarak sürdürmedi, sabırla bekledi. CHP’nin yemin etmesinden sonra, BDP de, AKP’yle uzlaşmaya çalıştı. AKP uzlaşmaya yanaşmadı. BDP’nin ağırlıklı olarak temsil edildiği Demokratik Toplum Kongresi, 14 Temmuz’da demokratik özerklik ilan etti. Aynı gün Silvan çatışmasında HPG’nin 13 askeri öldürmesiyle ülke çapında şovenizmin tırmandırılması bir oldu. BDP binaları saldırıya uğradı, BDP şu anda kendini savunmaya çalışıyor.

Sonuçta, AKP’nin 9 milletvekilini hapiste tutup yasama organının dışında bırakma dayatması ortalık yerde duruyor. Bu dayatmaya karşı seçmenleri seferber edecek kitlesel bir demokrasi mücadelesi henüz verilmiş değil. Dünyanın hiçbir yerinde demokrasi iddiası taşıyan hiçbir rejimde kabul edilemeyecek bir gaspla yaşamaya devam ediyoruz.

Vekillerimizi Meclise göndermeyi başaramazsak, seçme ve seçilme hakkımızı bile savunamazsak, despotizmin bu en ağır gayrimeşru uygulamasına boyun eğersek, başka hak kayıpları art arda gelecektir. Bakın, AKP, işçilerin kıdem tazminatına göz diktiğini hükümet programına yazdı. Kıdem tazminatının gaspını üstelik işçilere hak sağlayacak bir gelişmeymiş gibi gösteren sistemli bir yanıltmaca kampanyasını da başlattı bile.

Kitlesel bir demokrasi mücadelesinin yerini hiçbir şey tutmaz. Çözüm, işçi sınıfına, şehir ve köy emekçilerine, ezilen halklara gitmekte, onları en meşru hakları için seferber etmekte.



 
Yazarın Diğer Yazıları
 Despotizmle Uzlaşma Hayalleri
 Devrim ve Karşıdevrim Notları II
 Devrim ve Karşıdevrim Notları
 Tunus’ta Halk Devrimi
 Devrimci Teoriden Kaçış
 Özgün Bir Düşünür: Taha Parla
 Ekim Devrimi 90 Yaşında - İsmail Kaplan

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS