Sosyalist Dergi: 23 |  Fatma Şenden |
Sosyal Güvenlikte Yıkıma İzin Vermeyelim!

Son günlerde medyada sosyal güvenlik sisteminde “kara delik” oluştuğu yönündeki haberler tekrar yoğun biçimde gündeme geldi. Bu haberlerde yine sistemdeki açıktan dem vuruluyor. Sistemin emeklilere ödediği maaşların, çalışanlardan toplanan primlerin çok üzerinde olduğu iddiası yine temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuyor. Bu tür haberlerdeki artış, insanın aklına ister istemez, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun yürürlük tarihi olan 1 Ocak 2008’e az bir süre kalmasını getiriyor.

Yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, bugüne kadar gerilemeler kaydedilen sosyal güvenlik sisteminde yeni hak kayıpları gündeme gelecek. Bu yazıda, hepimizin hayatını yakından ilgilendiren bu hak kayıplarını irdelemeye çalışacağız. Ancak, ayrıntılara girmeden önce, sosyal güvenlik sisteminde nasıl bu günlere gelindi, kısaca hatırlayalım.

Bugünlere nasıl gelindi

Hatırlanacağı gibi, “Sosyal Güvenlik Reformu”, ilk defa, 1999 yılında kurulan ve Bülent Ecevit’in Başbakan olduğu DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti (57. hükümet) döneminde gündeme geldi ve sosyal güvenlik sisteminde önemli değişiklikler yapıldı. Bu dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan’dı. Sosyal güvenlik ve sağlık alanına yönelik köklü değişiklikler yapılırken, ülkenin ihtiyaçlarından ve gerçek anlamda aksaklıkları düzeltme amacından çok, İMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye’ye verdiği direktifler doğrultusunda adım atıldı. Bunun nedenlerini aşağıda tekrar irdeleyeceğiz.

25.8.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4447 sayılı yasa, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Yasasını değiştirerek ilk defa işsizlik sigortasını uygulamaya sokuyordu. Ancak, yasanın en önemli özelliği, gerek prim sayısını, gerekse emeklilik yaşını artırarak emekli olma koşullarını ağırlaştırmasıydı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından hazırlanan Yaşar Okuyan’ın imzasını taşıyan “Sosyal Güvenlik Reformu Ne Getiriyor?” adındaki kitapçığa göre, bu yasa değişikliği, sözümona “ülkemizin çalışma hayatını uluslararası standartlar seviyesine çıkarmaya yönelik bir reform” olarak sunuldu.

Sözü edilen kitapçıkta, “Neden Emeklilik yaşı kadınlar için 58 yaş, erkekler için 60 yaş düzeyinde olmalıdır?” sorusuna şu cevap getiriliyordu:

“Kamu emeklilik programları geçinebilecek kadar bir emekli aylığının garanti edildiği sistemlerdir. Çalışan nüfus emeklilerin aylıklarını öderken, bir sonraki kuşağın da kendi emekli aylığını ödemesini bekler. Bu nedenle emeklilik programları, genel ücret seviyesi, emekli aylıklarının düzeyi, çalışan nüfus ve emekli nüfus arasında sürdürülebilir bir dengeye bağlıdır. Emeklilik yaşı, çalışan nüfus ile emekli nüfusun bir dengeye kavuşturulmasında önemli bir unsurdur. Reform Kanununda, emeklilik yaşındaki kademeli artış ve yeni işe girecek kadınlar için 58 ve erkekler için 60 yaş demografik yapıdaki nüfusun yaşlanma eğilimi dikkate alınarak düzenlenmiştir.” (s. 8)

Çalışan nüfus ile emekli nüfus arasındaki denge meselesine girmeden önce, “demografik yapıdaki nüfusun yaşlanma eğilimi”ne bir göz atalım. Daha doğrusu, ağırlıklı ortalama ölüm yaşına. Sosyal Sigortalar Kurumu’nun her yıl yayınladığı istatistiklere göre, 1977’den günümüze erkeklerin ve kadınların ölüm yaşı şöyle bir seyir izliyor:

Ağırlıklı Ortalama Ölüm Yaşı

Yıllar

Kadın

Erkek

1980

68

65

1985

67

62

1990

61

61

1995

67

65

2005

67

66

2005

70

68

Bu tabloya göre, 1977’den günümüze, yani yaklaşık 25 yılda erkeklerin ortalama ömrü yalnızca 3 yıl, kadınların ortalama ömrü ise yalnızca 2 yıl artmış görünüyor. Önümüzdeki yirmi beş yılda bu çalışma koşullarıyla ortalama ömrün kaça çıkabileceğini varın siz düşünün. Prim ödeme gün sayısındaki muazzam artış ve emeklilik yaşının bu kadar yükseltilmesi gerçek anlamda “mezarda emeklilik” şartlarını doğuruyor.

Bilindiği gibi, 2007’ye kadar sigorta başlangıç tarihlerine göre kademeli bir biçimde artırılan emeklilik yaşı, 2007’den itibaren ilk defa sigortalı olanlar için artık kadınlarda 58, erkeklerde 60’a çıkarılmıştır. Bir örnek verecek olursak, 2001 yılındaki bir veriye göre, kadınların ortalama emekli olma yaşı 47, erkeklerin ortalama emekli olma yaşı 50 olarak kaydediliyordu (Birleşik Metal-İş Sendikası, 2003, s. 210). Kadınların ortalama ömrünün o yıl 68 olduğu göz önünde bulundurursak, 21 yıl boyunca emekli maaşı alabiliyordu. Erkeklerin o yıl ortalama ömrü 66 olduğuna göre, 16 yıl emeklilik maaşından faydalanma olanağına sahipti. Prim ödeme gün sayısı ise azami 5000’le sınırlıydı.

Oysa, 2007’den itibaren ilk defa sigortalı olacakları bundan sonra bekleyen emeklilik koşulları hiç de iç açıcı değil. Kadınların ve erkeklerin ortalama yaşam sürelerine bakacak olursak, emeklilik yaşının yükseltilmesi sonucunda, insanların geleceğini güvence altında hissedebileceği, uzun ve insanca koşullarda bir emeklilik hayali kurması olası görünmüyor. Bakan Yaşar Okuyan’ın kastettiği “yaşlanma eğilimi” ortada, ülkemizdeki çalışma koşulları, sağlık koşulları, yaşam standardı ortada: son otuz yılın göstergeleri bakımından muazzam bir ömür artışı olabileceğini öngörmek mümkün değil. Öyleyse, söz konusu olan, sistemin yükünün emeklilere fatura edilmesinden başka bir şey değil. Bütün hesaplar, bugünün genç nüfusunun ileride yaşlı nüfusu oluşturacağı ve yaşlı nüfusun oranının genç nüfusa oranının yükseleceği üzerine yapılıyor. “Çalışan nüfus ile emekli nüfus arasındaki denge” emeklilerin aleyhine bozulmak isteniyor bu durumda. Yani ileride yaşlı nüfusu bekleyen daha kısa bir emeklilik dönemi ve daha düşük bir maaş. Bizim kuşak ve bizden sonraki kuşaklar bunun acısını şimdiden hissetmeye başladılar.

Yeni yasa ne getiriyor

Şimdi, 2008’de yürürlüğe girecek olan yasaya göz atalım. AKP hükümeti başa geldiği günden bu yana, İMF’nin ve Dünya Bankası’nın direktiflerini aynen uygulama niyetini hep açıkladı. Bu liberal yönelimi değiştireceğine yönelik de yeni hiçbir emare görünmüyor. Önceki yasa değişikliğinde olduğu gibi, sistemde tek sorunun çalışan nüfus ile emekli nüfus arasındaki dengesizlik sorunu bahanesinden başka bir bahane bulunamıyor. Bu yasa tasarısında da, emeklilik yaşının yükseltilmesi gündemde. Bu defa 2036 yılına kadar emeklilik yaşı kademeli olarak artırılmaktadır ve emeklilik yaşı hem erkerlerde hem kadınlarda 65’e yükseltilmektedir. Prim ödeme gün sayısı 7000’den 9000’e çıkarılacak. Bilindiği gibi, yasa tasarısı 1 Ocak 2007’de yürürlüğe girecekti. Ancak Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer döneminde iki defa veto edilerek, ertelenmişti.

Veto gerekçelerinde dahi, çok basit bir biçimde “mezarda emeklilik” gerçeği, yani sistemin yükünün emeklilere fatura edileceği gerçeği şöyle açıklanıyordu:

“Ülkemizde ortalama yaşama süresinin 66 yıl olduğu gözetildiğinde, Yasa ile tüm sigortalılar yönünden emekli aylığı bağlama yaş sınırının zaman içinde de olsa 65’e yükseltilmesi; sürekli çalışma olanağı işverenin inisiyatifinde olan sigortalılar yönünden de prim ödeme gün sayısının 9000’e çıkarılmasının gelecek kuşakların emeklilik hakkına kavuşmasını olanaksız kılacağı, bu niteliği ile adil, makul ve ölçülü olmadığı açıktır.” (DİSK, KESK, TMMOB, TTB, 2006, S. 90)

Durum bu kadar açıkken, yukarıda belirttiğimiz gibi, son günlerde konu tekrar kamuoyunda tartışılmakta, sistemdeki “kara delik”ten, “aktüerya dengesinde bozukluk”tan söz edilmekte ve çarenin yasayı uygulamaktan geçtiği belirtilmektedir. İleri sürülen argümanlardan biri, sistemde bugün 1 emekliye yaklaşık 2 çalışanın düşmesi. Yine bir başka argüman, Avrupa ortalamasına göre, 1 emeklinin yaklaşık 4 çalışanın primleriyle finanse ediliyor olduğu. Ancak, yeniymiş gibi sunulan bu durum, aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi, son sekiz yıldır çok değişmemiş ki:


SSK’lı Çalışan Sayısı

SSK’dan emekli

aylığı alanların sayısı

Aylık alanların

çalışanlara oranı

2000 Yılı

5254125

2248287

42,79

2001 Yılı

4886881

2418992

49,50

2002 Yılı

5599230

2555965

45,65

2003 Yılı

6076705

2694834

44,35

2004 Yılı

6181251

2838422

45,92

2005 Yılı

6918605

2988054

43,19

2006 Yılı

7818642

3151374

40,31

2007 Yılı (Ağustos)

9127000

4310300

47,23

(SSK İstatistik Yıllıklarından)

Görüldüğü gibi, SSK’dan emekli aylığı alan emekçilerin prim ödeyen aktif çalışan sayısına oranı son sekiz yıldır yüzde 40-49 arasında olmuş. Yani ortalama olarak zaten neredeyse 2 çalışana 1 emekli oranında olmuş. Ama, örneğin her işçinin sigortalı olabilmesi için gerekli önlemlerin alınmamasına, milyonlarca kişinin kayıtdışı çalıştığı halde, onları sigortalı hale getirecek denetim sisteminin olmamasına herhangi bir ses çıkarılmadı. Bugünkü resmi rakamlara göre, kayıtdışı çalışan sayısı toplam çalışan sayısının yarısına, resmi olmayan rakamlara göre ise, yüzde altmışına ulaşmış durumda. Hatırlayalım, iş kanununda değişiklikler yapılarak, esnek çalışma koşullarını teşvik edici, patronların işçileri sigortasız güvencesiz çalıştırabilmesinin önü açılmıştı.

Peki, sormazlar mı, bizi bugünlere getirenler bu hükümetler olmadı mı? Esnek çalışma, kayıtdışı çalışma yine bu hükümetler eliyle teşvik edilmedi mi? Şimdi kendi elleriyle yarattıkları koşulları, bu yasanın uygulanmasına gerekçe olarak sunuyorlar. Patronları SSK’ya olan prim borçlarından kurtaran, kayıtdışı çalışanların bu kadar artmasına sebep olan, buna göz yuman bu hükümetler olmadı mı? Şimdi, herkesi kapsayacağı söylenen genel sağlık sigortası, kayıt dışı olanları, işverenleri tarafından primi ödenmeyenleri, gelir beyan etmeyenleri kapsamayacak. Emekçi halkımız ve işçi sınıfımız böylesine cahil yerine konulacak kadar bilinçsiz değil!

Bakın, veto gerekçesinde prim ödeme gün sayısı konusunda ne deniyor: “İşçiler için prim ödeme gün sayısının 7000’den 9000 güne çıkarılması, Türkiye gerçekleriyle bağdaşmadığı gibi, esnek çalışmanın sendikasızlaştırmanın, kayıtdışı çalıştırmanın ve yoğun işsizliğin yaşandığı ülkemizde, 9000 prim ödeme günü gerçekçi görünmemektedir.” (DİSK, KESK, TMMOB, TTB, 2006, S. 90).

Bu kadar ağır prim ödeme koşulları, birçok sektörde çalışan işçiler için emekliliği olanaksız hale getiriyor. Bunun haricinde emekli aylığı bağlama oranı da her yıl kademeli olarak aşağı düşürülecek. Bugünkü yaklaşık yüzde 75 düzeyinden yüzde 50 düzeylerine çekilecek. Bunun amacı, insanları ikinci bir alternatif olarak gördükleri özel emeklilik sigortasına yönlendirmek. Görüldüğü gibi, pastadan özel sektöre pay aktarmak için başvurulmadık yöntem kalmıyor. Yani, kayıtlı olup yıllarca çalışan ve sonunda hasbelkader emekli olabilen çalışanları bekleyen ise düşük bir emekli aylığı olacak.

Ayrıca, veto gerekçelerinden bir diğeri de, emekli aylıklarının bağlama oranının düşürülmesinin devlet memurlarına bağlanacak emeklilik aylıklarının da bugüne göre daha düşük olmasına yol açacak olmasıydı. Bu açıdan yasanın bir kısım maddeleri kamu çalışanları yönünden iptal edilmişti, ancak işçiler yönünden iptal edilmemişi. Şimdi, yasa eğer yürürlüğe girerse, işçi emeklilerinin “alt sınır aylığı” kaldırılırken, kamu emekçilerinin “alt sınır aylığı” korunacak. Görüldüğü gibi, bu durum, emekliler arasında büyük bir eşitsizlik doğuracaktır.

Bütün bu uygulamaların sebepleri, büyük bir pasta olan kamu sigorta sisteminden, özel sigorta sistemine pay aktarmaktır. Özel finans kurumlarının, bankaların bir yandan emeklilik sigortasından, diğer yandan sağlık sigortasından oluşan sigortacılık faaliyetleri gün geçtikçe artış kaydediyor. Bireysel emeklilik sistemine katılımcı sayısı 2007 itibarıyla yaklaşık 1 milyon 400 bine, özel sağlık sigortası yaptıranların sayısı, 2006 yılında 1 milyon 200 bine ulaşmış bulunuyor. TÜSİAD patronlarının yaptığı sempozyumlarda, finans kuruluşlarının sözcüleri, bireysel emeklilik sisteminin geleceğinin parlak olduğundan söz ediyorlar. Önümüzdeki 10 yıl boyunca bireysel emeklilik sistemine 3-4 milyon kişinin dahil olması beklentileri vardır.

Emeklilerin yanı sıra, dul ve yetimlere aylık bağlanmasıyla ilgili koşullar da yeni uygulamada ağırlaştırılıyor. 2006’da en az 5 yıl sigortalı olan ve 900 gün prim ödeyen kişilerin geride kalan dul ve yetimlerine aylık bağlanıyordu. Ancak, yeni yasa yürürlüğe girdikten sonra, prim ödeme gün sayısı 900’den 1800 güne çıkarılıyor. Daha birçok farklı düzenlemeyle birtakım haklar kayboluyor. Örneğin yetim aylığı alan erkeğe daha önce “evlenme yardımı” ödenirken, artık erkeklere değil, yalnızca kadınlara ödenmeye devam edilecek.

Tüm dünyada benzer yönelim

Gelin şimdi, tüm bu yönelimin nedenlerine. Bütün dünyada benzer yönelimler olduğundan söz ediyoruz. Almanya, Fransa çok tipik birer örnek. Sonra, Brezilya, Arjantin gibi Latin Amerika ülkelerinde ve de nihayet çözülen sosyalist sistemden geriye kalan ülkelerin hepsinde kamu kurumlarının özelleştirilmesi son otuz yılın artık ezberlediğimiz yaygın bir uygulaması haline dönüştü. Ulaşım, iletişim, demiryolları, limanlar, petrol rafinerileri, demir-çelik, bankacılık vs. gibi çok kârlı sektörlerdeki kurumlar özel şirketlere, patronlara satıldı. Bunların satılmasından önce de bütün ülkelerde, hep aynı yalan anlatılıyordu; bu kurumların zarar ettiği, toplumsal yüke dönüştüğü argümanları ileri sürülüyordu. Ama bütün ülkelerde nedense özel şirketlerin niçin bu kurumları satın almak için ihalelerde bu kurumları kapma yarışına girdiklerini, hatta bunun için adeta mafyatik savaşlar verildiğini kimse anlatmıyordu.

Sonuç

1 Ocak 2008’den itibaren yürürlüğe girecek olan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu yeni kuşakların sosyal güvenlik haklarına büyük bir darbe indirecektir. Ağırlaştırılan prim ödeme koşulları ve yükseltilen emeklilik yaşıyla çalışanların emekli olabilme şansı çok azalacak. Sistemin dışında kalacak olan birçok emekçi ise, özel sigorta kuruluşlarının vaatlerine kapılarak, acaba küçük de olsa bir emeklilik aylığı alabilir miyim umudunu besleyecekler. Ancak, kâr amacını güden bu kuruluşlardan emekçiler yararına bir şey beklenemeyeceği ortada. Şili tecrübesi ve iflas eden emeklilik şirketleri, heba olan yılların yatırımları henüz unutulmadı. İMF’nin ve Dünya Bankası’nın direktifleri doğrultusunda hareket eden AKP hükümeti, bu değişiklikleri patronların istekleri doğrultusunda gerçekleştirmeyi seçerek, ne kadar işçi ve emekçi düşmanı olduğunu gösteriyor. Ancak işçi sınıfı bu işin ısrarlı takipçisi olursa ve mücadeleyi yükseltebilirse, kendi aleyhine dönen bu gidişatı tersine çevirebilecektir.

Bu ülkede bir zamanlar kıdem hakkının olmadığı, grevin yasak olduğu, adı sendika olan kuruluşların toplu sözleşme yapma hakkının olmadığı, çalışanların emeklilik hakkının bulunmadığını biliyoruz. Tüm bunlar işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesi ile adım adım elde edildi. İşçi sınıfımız ne yapması gerektiğini tarihe bakarak anlayabilir. Bizlere mezarda emekliliği reva görenlerin de tarihe bakmasında büyük fayda var.

Biz unutmuyoruz, hatırlatacağız.



Kaynakça:

Birleşik Metal-İş Sendikası 16. Merkez Genel Kurulu (2003). 2000-2003 Dönemi Çalışma Raporu.

DİSK, KESK, TMMOB, TTB (2006). Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasasına İlişkin Görüşlerimiz.

SSK (2005). İstatistik Yıllığı.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Tarih Zülfü Dicleli’yi Nasıl Yazacak?
 Sosyal Politikada Dönüşümler
 Sosyal Güvenlikte Yıkıma İzin Vermeyelim!
 Görünmeyen Fabrikanın Görünmeyen İşçileri
 8 Mart Niçin Emekçi Kadınlar Günüdür?
 Almanya'da İşçi Sınıfı Sosyal Kazanımlarına Sahip Çıkabilecek mi?
 Yoksullaşma Diz Boyu
 Neo-Liberal "Yükselen Değerler"
 İş Kanunu Kıskacında Kadın
 HÜRRİYET'TEN ALINTILAR
 MALUMU İLAMIN ÖTESİNE GEÇEBİLMEK
 Sosyal güvenlik reformu
 8 MART VE KADINLAR
 BOZ MEHMET’İ ANLAMAK
 11 EYLÜL'ÜN ARDINDAN

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS