Sosyalist Dergi: 15 |  Fatma Şenden |
Neo-Liberal "Yükselen Değerler"

     "Yükselen değerler" olarak adlandırılan bir değerler sistemi belli dönemlerde farklı toplumlarda birbirinin aynı özellikleri taşır. Ancak bu "yükselen değerler"in hangi kaynağa dayandığı hayatın akışı içinde pek farkedilmez, bunlar çeşitli insan grupları, özellikle gençler tarafından koşulsuz kabul görür. Bu değerlerin doğruluğu, yanlışlığı sorgulanmaz. Çünkü "yükselen değer" olduğuna göre, doğru olup olmadığı tartışmayı gerektirmez. Bu yükselen değerleri popüler moda akımlarında, müzik ve film sanayiinde çeşitli "trendler" olarak görebiliriz. Örneğin, bırakın bir Amerikan markası olmasını, Amerikan bayrağı etiketli bir tişörtü veya blucini hem Japon, hem Fransız, hem Türk hem de diyelim Ukraynalı bir gencin giymesini sağlayan hangi ortak duygudur? Ya da Amerikan ordusunda Marlboro sigarası içen bir askerle, Gazi mahallesinin gecekondu semtinde Marlboro'yu zevkle tüttüren bir işçinin ortak bir yanı var mıdır?


     Kapitalizmin kendi sistemini idame ettirebilmek için bunların ötesinde de çeşitli değer yargılarını topluma benimsetme gibi bir ihtiyacı vardır. Bunlar her dönemin "yükselen değerler"i bireycilik, rekabet, girişimcilik, verimlilik, başarı olarak tanımlanan değerler. Bunlarda yanlış olan ne olabilir ki diye bir soru gelebilir akıllara. Oysa sorgulama yeteneğini yitiren insan belleği, bu değer yargıların nasıl birer insan modelini yarattığı ve bunun toplum açısından ne gibi sonuçlar yarattığını da göremez. "Sınıf atlama" kaygısı, bir kere benliği sardı mı, kapitalist düzene karşı mücadele etmek yerine, farkına varmadan düzenin yarar gördüğü beyhude bir yarışa girer insan. Kapitalizmin daha ilk dönemlerinde kapitalist sistemin alternatifi olan sosyalistlerin ortaya çıkışı karşısında patronlar, kendi "ballı" artı değer düzenlerini sürdürmek için işçi sınıfını bölme, karşılarına çıkabilecek her türlü örgütlenmeyi, sendikal hareketi yok etme planları geliştirdiler. Daha kapitalist sistemin başlangıcında, patronlar, işçilerin örgütlenmesinin dayanışmaya, örgütlü harekete, paylaşıma dayandığını gördüler ve bu değerlerin karşısına kendi değerler sistemlerini yerleştirmeye çalıştılar. İşçilerin arasından patronun sözcülüğünü yapabilecek unsurları yanlarına çekebildiler. Emile Zola'nın "Germinal" isimli filmini seyredenler, daha ilk dönemlerden başlayarak, patronların işçilerin örgütlü hareketini önlemek için nasıl her türlü hileye başvurduklarını hatırlarlar.

     Neo-Klasik iktisadın temelindeki insan modeli
     Neo-liberalizmin yaratmaya çalıştığı ve ihtiyaç duyduğu toplum modelini anlatmaya çalıştığım bu yazıda, neo-klasik iktisadın temelindeki insan modelinin tarih içindeki oluşumunun nasıl olduğuna da göz atmanın gerekli olduğu düşüncesindeyim. Neo-klasik iktisat paradigmasının gelişmesinin, genellikle Jeremy Bentham'ın 1789'da yayımlanan Ahlak ve Yasama İlkelerine Giriş kitabıyla başlatıldığı belirtilir.1 Bu kitapta faydacılığın (utilitarianism) iki temel ilkesi ortaya konulur: Birincisi insan davranışlarının zevk alma ve acıdan kaçınma isteği şeklinde yönlendirildiği, ikincisi de ahlaksal olarak tek anlamlı olanın bu birinci ilke olduğudur. Bunlar bazı kitaplarda "en büyük mutluluk" ve "kendisini tercih" (siz bencillik olarak okuyabilirsiniz) ilkeleri olarak adlandırılmıştır.
     Bentham, birey düzeyindeki bu "faydacı ahlak"tan yola çıkarak, devlet düzeyinde "faydacı devlet" önerisini geliştirmiştir. İktisat kuramı açısından da iki önemli sonuca ulaşıyordu: Birincisi bireyin "doğal haklarının" bulunmayışı, ikincisi de "bırakınız yapsınlar" ilkesidir. Bu anlamda Bentham tam bir bireycidir ve "toplumsal sözleşme"nin bir hayal olduğunu belirtir. Toplum Sözleşmesi, bildiğiniz gibi, toplumsal eşitlik, adalet, özgürlük gibi temel ilkeleri savunan Fransız devrimci demokratlarından J.J. Rousseau'nun yazdığı temel eserdir. İşte Bentham, bunun aksine, devletlerin zora dayanarak kurulduğunu, hatta iktisatçı Adam Smith'in savunduğu gibi, kişisel çıkarları peşinde koşan bireylerin uyumunu piyasada bir "gizli el"in sağlamadığını, kişinin davranışlarına yasal yolla müdahale edilmesi ve ceza verilmesi gerektiğini savunur.
     Bentham'ın faydacı ahlak felsefesinin arkasındaki insan modelinde insanın toplumla ilişkileri kurulmamaktadır. Böyle bir modeli kabul eden neo-klasik iktisadın çözümlenmesiyle, bir toplumda refahın yeniden dağıtımı için adım atılmaz ve bu da eşitsizliğin sürdürülmesinin korunması sonucunu doğurur. Neo-klasik iktisat, bu durumda, eşitsizliği meşrulaştırmıştır.

     Keynesyen modele karşı neo-liberalizm
     1970'lerden başlayarak dünya kapitalizmini şekillendiren olguyu hatırlayalım. Bu dönem ekonomik, politik ve sosyal olarak dünyaya damgasını vuran gelişme, liberalizmin eski bireyci, mülkiyetçi, serbest piyasa ekonomisini mutlaklaştıran anlayışının dünyada egemen ideoloji haline gelmesiydi. ABD'de Ronald Reagan ve İngiltere'de Margaret Tatcher'in politikalarında uygulama alanı bulan neo-liberalizm, esas olarak Friedrich August von Hayek ve Milton Friedman gibi düşünürlerin ortaya attığı ve yeni sağ veya neo-liberalizm olarak adlandırılan akıma dayanır ve bugünkü kapitalist sistemin şekillendirilmeye çalışıldığı egemen akımdır. Hayek'in hocası olana iktisatçı Ludwig Mises, daha 1927 liberalizm için şu tanımı yapar: "Liberalizmin programı tek bir sözcükle özetlenecek olursa şudur: mülkiyet, yani üretim araçları üzerinde özel mülkiyet... liberalizmin bütün öteki talepleri, bu temel talepten kaynaklanır."4 Görüldüğün gibi, liberallerin aynasından liberalizm tanımı çok nettir. Günümüzde düzen tarafından "küresel" olarak adlandırılan kapitalizmin bu dönemine esasında Hayek ve Friedman'ın liberalizme dönüşü öngören neo-liberal akımı hakimdir. Verilen "küresel" tanımı ise bir yanıltmacadır. Kapitalizmin bu aşaması, Lenin'in "kapitalizmin son aşaması: emperyalizm" aşamasını hiç de aşmış görünmüyor. Ve ekonomi, politika dışında diğer tüm toplumsal alanları, disiplinleri, bilimi ve bu arada sosyal bilimleri de etkisi altına alan ve "yapısal" olarak dönüşüme zorlayan yine aynı neo-liberal akımdır.
     Bu akım, soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği'nin sosyalist düzeninin "tehdidi"ne karşın kapitalizmi "ıslah" etmek için uygulanan ve esasında 2. dünya savaşından sonra sosyal politikaların geliştirilmesine dayanan Keynesyen uygulamaların sonunu ilan etti. Keynesyen teori, devletin ekonomiye müdahalesine izin veriyor ve sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki sınıfsal çelişkileri "uzlaştırma" politikasına dayanan sosyal reformların geliştirilmesine dayanıyordu. Ayrıca devlet, sınıf uzlaşmasına aracılık ediyordu. Devletin kitlelerin maddi koşullarını güvence altına almasıyla, ücretle çalışan kitlelerin kapitalist sisteme uyum sağlaması amaçlanıyordu. Keynesyen model, serbest piyasa ekonomisinde neo liberal modelden başka birçok noktadan daha ayrılır. Keynesyen modelde, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete dayalı özel kararlardan oluşan bir sistemin kendi dinamiğiyle istenen istihdam düzeyine ulaşamayacağı, bu nedenle de devlet müdahalesine ihtiyaç olduğu ilke olarak varsayılır. Keynes'in bu varsayımı, iktisadi rasyonelliği ve etkinliği gerçekleştirme yeteneğini geleneksel olarak sadece piyasaya bahşeden liberal teorinin etkinlik kavramına olduğu kadar hakkaniyet kavramına yönelik de bir eleştiriyi içerir. Kalkış noktası, "çalışmak isteyen insanların iş yokluğundan ötürü çalışmadıkları bir toplumun adaletsiz olduğudur. Buna karşı liberal teorinin her zamanki itirazı, ücretlerin yeterince düşürülmesi halinde çalışma istekliliğinin gerçekleştirilmesinin de mümkün olduğu ve -daha ilkesel olarak- her insanın kendi kaderinden kendisinin sorumlu olduğu, devlet yardımlarına bel bağlayamayacağı yolundadır."5 Liberal teorinin bu argümanları bazen şaşırtıcı bir şekilde çalışan sınıflar arasında da kabul görür. İşte yukarıda her dönemin "yükselen değer"lerine "her koyun kendi bacağından asılır" bakışını da ekleyebilirsiniz. Sovyetler Birliği'nin yıkılışı, kapitalizm ideolojisinin sosyalizm karşısında "zafer" ilan etmesi, artık toplumsal sınıfların, sınıf çelişkilerinin öldüğünün ilan edilmesi sonucunu doğurdu. Başta ABD'de Reagan, İngiltere'de Tatcher'in uygulamalarıyla 70'lerde atağa geçen neo-liberalizm, 90'larda artık tek kutuplu denilen dünyada zaferini ilan etti. Reel sosyalizmin çözülmesi, ABD'nin tek süper güç haline gelişi, dünyada da kapitalizmin dönüşüme uğramasını beraberinde getirdi ve sosyal alandaki iyileştirmelerin hepsi bir bir geri alınarak, kapitalizm yeniden ilk dönemlerindeki vahşi şekline büründürüldü. Ülkelerdeki özelleştirmelerden, iş yasalarına, sosyal güvenlik yasalarına dek uzanan yapısal değişiklik girişimleri hep bunun sonucudur. Bugün ABD Ortadoğu'nun enerji ve petrol kaynaklarını, uluslararası hukuku da hiçe sayarak işgal etme gücünü ve pervasızlığını gösterebiliyorsa, bu neo-liberal politikaların bugün zannettiğimizden çok daha fazla nüfuz etmesinden kaynaklanmıyor mu? Hatırlayacaksınız, ABD'nin ilk yaptığı işlerden biri, Irak'ın suyunu özelleştirerek, vatandaşlarına satmasıydı.
     Peki bu gerçek karşısında ne yapılmalı? Neo liberal iktisatçılar, politikacılar böyle buyurdu diye, sınıflar yok mu oldu? Hayır. Onların hakim kılmaya çalıştığı değerlere karşı işçi sınıfının dayanışmacı, paylaşımcı değerleri konulmalı. Özel mülkiyetçi düzen galip geldi diye bu düzenin dayattığı, üretim araçları üzerindeki mülkiyetin özel ellerde toplanması meşru mu? Hayır. Parasız eğitim, parasız sağlık; elektrik, su, konut, iş, sigorta ihtiyacı, bunlar toplumsal bir ihtiyaç olmaya devam etmiyor mu? Ediyor. Yoksulluk, sefalet ortadan kalktı mı? Hayır. Kapitalistler kendi "yükselen değerler"ini dayatmaya çalışsa da, bunlar karın doyurmuyor ve geleceğinden ve yarınından emin olmayan işçi sınıfının kaygısı var olmaya devam ediyor. Hiç kimse işçi sınıfının gelecek umudunu karartamaz. Kapitalizme karşı mücadele sürüyor ve bu mücadele sınıflar ve özel mülkiyetle birlikte kapitalistlerin dayatmaya çalıştığı neo-liberal "değer yargıları" ve bu sistem ortadan kalkıncaya kadar devam edecek.

NOTLAR 1. İlhan Tekeli, "Toplum Bilimlerin Önünü Açmaya İnsan Modellerini Tartışarak Başlamak", Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek, Sempozyum Bildirileri, Toplum ve Bilim/Defter Dergileri Ortak Çalışma Grubu, Metis Yayınları, Nisan 2001.
2. Aynı eser, s. 25.
3. Aynı eser, aynı yerde.
4. Elmar Altvater, "Neoliberal Karşı Devrimin Hiç De Gizli Olmayan Çekiciliği", İFMC İktisat Dergisi, 1984 Aralık Sayısı, Mai ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu, www.antimai.org, 15.05.2002.
5. Aynı eser, aynı yerde.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Tarih Zülfü Dicleli’yi Nasıl Yazacak?
 Sosyal Politikada Dönüşümler
 Sosyal Güvenlikte Yıkıma İzin Vermeyelim!
 Görünmeyen Fabrikanın Görünmeyen İşçileri
 8 Mart Niçin Emekçi Kadınlar Günüdür?
 Almanya'da İşçi Sınıfı Sosyal Kazanımlarına Sahip Çıkabilecek mi?
 Yoksullaşma Diz Boyu
 Neo-Liberal "Yükselen Değerler"
 İş Kanunu Kıskacında Kadın
 HÜRRİYET'TEN ALINTILAR
 MALUMU İLAMIN ÖTESİNE GEÇEBİLMEK
 Sosyal güvenlik reformu
 8 MART VE KADINLAR
 BOZ MEHMET’İ ANLAMAK
 11 EYLÜL'ÜN ARDINDAN

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS