Sosyalist Dergi: 19 |  Diğer Yazarlarımız |
Ahilikten Meslek Yüksek Okullarına Türkiye’de Mesleki Eğitimin Gelişimi - Pelin Gül

Kapitalist sistemin özellikle kriz dönemlerinde ön plana çıkardığı ve niteliğinde önemli değişikliklere gittiği bir konudur meslek eğitimi. Mesleki eğitimin niteliği her ne kadar sanayi devriminden sonra değişmeye başlasa bile, ilk ortaya çıkışı çok daha eskilere dayanır.Meslek eğitiminin en ilkel halini 13. yy ve izleyen dönemlerde Anadolu’da ahilik gedik sisteminde, Avrupa’da ise lonca örgütlenmelerinde görmemiz mümkündür. Bu tarz örgütlenmelerin temelini çıraklara hem işin, hem de ahlak kuralları ile toplumsal yaşayışın öğretilmesi oluşturuyordu. Anadolu’da 1400’lü yılların sonlarına doğru yeni bir mesleki eğitim kurumu ortaya çıktı. İşsiz gençlere meslek öğretmek amacıyla kurulan Terbiye Ocakları eğitim anlayışı bakımından geleneksel Ahilikten farklılaşmaz.

Sanayi Devriminin Meslek Eğitimine Etkileri

Sanayi devriminden önce üretim tarıma ve el sanatlarına dayanıyordu. Meslek öğrenimi ailenin yanında çalışarak gerçekleşiyordu. Sanayi devrimi ile hem meslek eğitiminin, hem de çırakların niteliğinde önemli değişiklikler gerçekleşti. Bu andan itibaren meslek babadan oğula geçme özelliğini kaybetmeye başladı. Sanayi devriminin getirdiği yenilikler tarıma dayalı üretimin büyük oranda terk edilmesini zorunlu kılıyordu. Küçük yaştaki çocukların emeğinin başta İngiltere olmak üzere sanayileşen diğer Avrupa ülkelerinde kullanılmaya başlanması devrimin getirdiği değişimin sonucudur. Çalışma şartlarının kötülüğü, uzun çalışma saatleri, çocukların çok küçük yaşlarda ağır işlerde çalıştırılıyor olması*** henüz ortaya çıkmış olan işçi sınıfının ilk örgütlenmelerini ve eylemlerini getirdi. Bu konulara ilişkin ilk yasal düzenlemeler 19. yüzyılın hemen başında yapılmış olmasına rağmen etkileri yüzyılın ortalarına doğru ancak görülebildi.

Sanayinin etkilerinin bir hayli geç ulaştığı Türkiye’de ise 19. yüzyılın ortalarında farklı farklı mesleki eğitim okulları açılmış, ancak bunlar eski tarzın bir devamı niteliğini korumuştur. Batı’da yaşanan değişimler ilk olarak kendini 1908’de ahilik sisteminin yasaklanması ile göstermiştir. Sanayi devrimi bütün Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de bütün çalışma hayatının kurallarını değiştirdi. Bu dönemlerde Türkiye‘de de hızlı bir sanayileşme söz konusuydu. Sanayi bölgelerinde işgücü ihtiyacı arttıkça tarımsal üretimde düşüş yaşanmaya başladı. Ancak tarımsal üretim terk edilmedi. Aile fertleri bir yandan toprağı ekip biçerken, diğer yandan da sanayide çalışmaya başladılar. Çalışma koşullarının ağırlığı çok geçmeden ilk işçi örgütlenmelerinin oluşmasıyla ve 1908-1915 grevleriyle sonuçlandı.

Sermayenin gelişmesi beraberinde hizmetler sektörüne olan ihtiyacın artmasını ve onun da gelişmesini getirdi. Bu dönemde kurulan kondüktör mektepleri bildiğimiz meslek okullarını tam anlamıyla yansıtmasa da bunların öncüllerinden sayılabilir. İlk sanat okulları da yine aynı dönemde açılmıştır.

Tek-Parti Döneminde Mesleki Eğitim

Cumhuriyet döneminde mesleki eğitimin yapısına geçmeden önce çalışma hayatının işleyişine bir göz atalım: Hummalı bir kapitalistleşme aşkıyla, sermaye birikimini ne pahasına olursa olsun hızlandırmak gayretiyle tanımlanabilecek bu dönemin ilk yıllarında işgücü niteliğinde belirgin bir değişim ve sanayide önemli bir artış gerçekleşmez. Geleneksel yapı belirli ölçülerde korunmaya devam eder. Üretimin büyük bir kısmı bu dönemlerde de tarım ağırlıklıdır. Çalışma koşulları ağırlığını korumaktadır. Çocuklar çok küçük yaşlarda iş yaşamına atılıp ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılmaktadır. Bu durumu göstermesi bakımından 1920’lerde yapılan bir sayımda çalışan çocuk sayısını belirtmekte fayda olacaktır. Toplam istihdamın 147.128 olduğu bu dönemde 14 yaş altı çalışanların sayısı 22.684’tür, yani toplam istihdamın %15,4’ünü teşkil etmektedir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında meslek ve halk eğitimi vermek üzere çok çeşitli eğitim merkezleri açılmıştır. Bunların bir çoğu işlerliklerini II. Dünya Savaşı sonuna kadar korumuş, bu tarihte kapatılmıştır. Bu okulların ilki eğitimlerini gece veren Çıraklık Okullarıdır. Çalışan çocukların çokluğu ve eğitimden yoksun olmaları Cumhuriyetin ilanından hemen sonra böyle bir tedbiri zorunlu kılmıştır. 1926 Borçlar Yasası ile çıraklara ilk kez farklı bir sıfat yüklenmiştir. Çıraklar bu yasa ile işçi değil öğrenci statüsünde değerlendirilmeye başlanmıştır. Çırakların işçi niteliklerinden mahrum bırakması aynı zamanda aynı işi yaptıkları diğer işçilerin sahip olduğu birçok haktan da yoksun olmaları anlamına geliyordu. Ancak yasa çırakların gece ve hafta tatillerinde çalıştırılmalarını yasaklıyordu. Böylece çırakların çalıştırılmasına ilk yasal kısıtlamalar getirilmiş oldu.

1920’lerden II. Dünya Savaşı yıllarına kadar izlenen eğitim stratejilerinin özü şüphesiz açıkça kapitalisttir. İşçi sınıfına sigorta, sendika ve grev hakkı dahil temel hiçbir hakkı tanımayan kapitalist tek-parti diktatörlüğünün faşizan baskısının çok önemli bir öğesini oluşturan bu stratejilerde, sadece biçimsel açıdan kimi Sovyet etkilerini görmek mümkündür. Bu dönemlerde halk eğitimine ve eğitimin direkt olarak halkın içinde verilmesine önem verilmiş; bu amaçla çok çeşitli eğitim birimleri kurulmuştur. İlk halk eğitim birimi olan Halk Terbiyesi Şubesi (1926) bunun ilk örneğidir. Harf devriminden sonra okur-yazar hiç kimsenin kalmamış olması işleri epey zorlaştırır. Önce halka okuma yazma öğretmek amacıyla Millet Mektepleri, daha sonra çeşitli illerde okuma odaları açılır. Yapılan araştırmalarda 1930-1936 yılları arası açılan Okuma Odaları’nın sayısının 500’ü aştığı görülmektedir. Kütüphane ve halk dershaneleri kurma, spor güzel sanatlar gibi çeşitli alanlarda faaliyet yürüten Halkevleri de aynı dönemde kurulmuştur.

1934 yılı Cumhuriyet dönemi eğitim politikaları açısından bir dönüm noktası oldu. 1934 yılına kadar mesleki okulların giderlerini özel kurumlar karşılıyordu. Bu tarihten sonra ise üretim içinde yer alan okul modeli benimsendi. Böylelikle Milli Eğitim Bakanlığı eğitim kurumları için ödenek ayırmaya başladı. Sanat okullarının atölyesi sipariş üzerine dışarıya iş yapmaya başladı. Çeşitli kurslar açıldı. Bu anlayışla yaratılmış olan en önemli eğitim kurumlarından biri şüphesiz ki Köy Enstitüleridir.

Konuyu çok fazla dallandırıp budaklandırmadan Köy Enstitülerine ve gelişim süreçlerine bir göz atalım: Köy ile kentlerdeki eğitimin ayrıştırılması ve köy okulları için farklı içeriklendirme yapılması 1930 Köy Mektepleri Müfredat programına ve 1938 Köy İlkokulu Programı projesine dayanır. Bu programlarda ders içerikleri köyün ve köylünün yaşamına uygun olarak düzenlenmiştir. Köy Enstitüleri 1943’te çeşitli kırsal bölgelerde öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulurlar. Genel kültür, tarım ve teknik derslerin bir arada ve yerinde verildiği eğitim kuruluşlarıdır.

Ancak 1950’lere yaklaşıldıkça Köy Enstitülerinde değişiklikler görülür. Yapılan değişiklikler üretime dayalı eğitim modelinin yavaş yavaş terk edildiğini göstermektedir. Enstitülerin müfredatında yer alan teknik derslerin süresi 1940 sonralarında oldukça azaltılmış, bunun karşılığında genel kültür derslerinin süresi artırılmıştır. Köy okulları için ayrıca düzenlenen programlar da bu dönemde kaldırılmıştır. Ve nihayet II. Dünya Savaşı sonrası değişen dengeler köy enstitülerinin de kapatılmasına sebep olur.

1930’ların getirdiği bir diğer yenilik de tekniker yüksek okullarıdır. Bu okullar Türkiye’de teknik bölümler üzerine eğitim veren ilk yüksek okul olması açısından büyük önem taşımaktadır. II Dünya Savaşına kadar Türkiye’de hüküm süren Sovyet etkileri iş güvenliği ve işçi sağlığı konusunda da tabii ki çok sınırlı bir çerçevede kendini göstermektedir. Sovyetler Birliği tarafından yaptırılan fabrikalardaki sağlık kontrollerinin yine Sovyetler Birliğinden gelen uzmanlar tarafından yapıldığı araştırmacılar tarafından aktarılmaktadır. Aynı dönemlerde çıkarılan Umumi Hıfzısıhha Kanununda da özellikle çırakların çalışma koşullarına belirleyen maddeler bulunmaktadır.

II. Dünya Savaşı - Değişen Dengeler

II. Dünya Savaşının mesleki eğitimdeki etkileri savaş başlamadan kendisini gösterir. Dünya kapitalizminin içinde bulunduğu ekonomik kriz Türkiye’de ilk meyvesini 1940 Milli Koruma Yasası ile verdi. Yasa çırakları koruyan ve sağlık koşullarını güvence altına alan tüm düzenlemeleri kaldırdı. II. Dünya Savaşının etkileri sadece yaşanan krize karşı tedbir politikaları ile sınırlı kalmamış, bütün bir çalışma yaşamını değiştirmiştir. Bu dönemde ilk olarak göze çarpan hızlı bir sanayileşmedir. Sanayileşmenin artması, bilimsel ve teknolojik çalışmaların kurumsal boyuta taşınması uluslar arası yatırımların ve sermayenin uluslararası işbirliğinin güçlenmesi, dolayısıyla küreselleşme kavramının ortaya çıkması bütün dünyada işgücü niteliğinin değişmesini zorunlu kılıyordu. Türkiye’de de durum bundan farklı gelişmemekteydi. Hızlı sanayileşme ile birlikte köyden kente hızlı bir göç dalgası başladı. Sanayi ve hizmetler sektöründe göç ile birlikte ihtiyacın üstünde işgücü ortaya çıktı. İşsizliğin yayılması özellikle emekçi sınıflarda çocuklarının daha kolay ve hızlı bir şekilde meslek edinecekleri meslek okullarına yönelimi getirdi. Türkiye’nin meslek eğitiminde Amerikan etkisine geçişi bütün bu değişimlerin sonucunda ortaya çıkar. Amerika kökenli programların Türkiye’ye ilk girişi II. Dünya Savaşından kısa bir süre sonradır. İlk değişimler köy ve meslek okulları üzerinde gerçekleştirilir.

Kapitalizmin Değişen Yüzü – 1970’ten Günümüze Mesleki Eğitim

1970’ler mesleki eğitim alanında yepyeni anlayışın doğduğu yıllardır. Yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve kullanılması işgücü profilini baştan aşağıya değiştirir. Bu andan itibaren çalışanların eski tarza uygun özellikleri etkisizleşmiştir. Artık aranan yeni teknolojileri kullanabilecek düzeyde işçilerdir. Bu niteliklere sahip işçilerin yetiştirilebilmesi için kapitalist sistemin ilk yaptığı şey mesleki eğitimi yeni düzene uygun hale getirmek olur. Meslek eğitiminde eğitimin istihdama uygunluğu ve eğitim-istihdam işbirliği benimsenmiştir.

Eski tarzdaki meslek okullarının artık sermayenin ihtiyacını karşılayamaması ve yetiştirdiği teknikerlerin yeni teknolojilere yeteri kadar cevap verememesi 1970’lerin başında Tekniker Yüksek Okulları’nın kapatılmasına sebep oldu. Onların yerini ileride sermayenin nitelikli insan gücü ihtiyacını karşılaması için ABD, İMF ve Dünya Bankası güdümlü çok sayıda projenin uygulamaya konulacağı Meslek Yüksek Okulları aldı. Kurulma amaçlarına uygun bir şekilde 1975’ten itibaren ara insan gücü yetiştirmeye başladılar.

Bugünkü mesleki eğitimin esasları bir takım değişikliklerle de olsa halen geçerliliğini koruyan Çıraklık ve Mesleki eğitim Kanunu (1986) ile belirlenmiştir. 2001’de adı Mesleki Eğitim Kanunu olmuştur ve birkaç maddesi değişen yasaya göre 14 yaşını doldurmuş, 19 yaşından gün almamış ve ilköğretim mezunu çocuklar sağlık koşulları da yapacakları işe elverişli ise çıraklığa başvurabilirler. Yasanın diğer maddeleri de incelendiğinde çırakların işyerinde çalışan işçilerle aynı –hatta bazı durumlarda daha kötü- çalışma şartlarına sahip olmalarına rağmen sadece öğrenci niteliği verildiği, işçi niteliklerinin kazandırılmadığı görülür. Sadece çıraklık eğitim merkezleri için değil bütün meslek okulları öğrencileri için durum aynıdır. Örneğin çırak işçiler diğer işçiler gibi yılda bir ay ücretli izin alırlar. Ders saatlerini saymazsak çalışma süreleri diğer işçilerle eşittir. Ancak ne çıraklar, ne de stajyer öğrenciler işyerindeki personelden sayılırlar. Aldıkları ücret asgari ücretin üçte birine eşittir. Bunların yanında sosyal ve siyasal her türlü haktan yoksundurlar. Herhangi bir iş kazasına karşı sigortaları yoktur. Ancak isterlerse velileri öğrencilerini sigortalayabilir. Devletin kendi kurumları bile çırakların ne sıfatla anılacağı konusunda henüz mutabık olmuş değiller. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı üretimin içinde yer amalarından dolayı çırakları işçi statüsünde değerlendirirken, Milli Eğitim Bakanlığı öğrenci olarak tanımlar.

Çıraklık ve Mesleki Eğitim Yasası ile birlikte Türkiye’de ilk defa okul-sanayi, eğitim-istihdam işbirliği hedef alınarak kurulan bir kurum yapılandırıldı. Kısa adı METEGEM olan Mesleki ve Teknik Eğitimi Araştırma ve Geliştirme Merkezi’nin asıl görevi sanayinin nitelikli işgücü konusundaki ihtiyaçlarını belirlemektir. METERGEM ile birlikte eğitim artık sanayinin hizmetindedir. Mesleki eğitim üzerinde oynanan oyunlar süreci 1984’te başlatılan, sonra ardı arkası gelmeyen projelerle devam eder. Bu projelerin ilki Endüstriyel Eğitim Projesi’dir. Yeni teknolojilerin hayata geçmesi ile birlikte artan endüstrileşme düzeyine Türkiye’nin erişebilmesi için Dünya Bankası ile başlatılmış olan proje 30 Meslek Yüksek Okulu’nda uygulamaya konmuştur.

Yeni getirilen ancak henüz uygulamaya geçmemiş olan işe alınacak kişilerde herhangi bir meslek belgesinin aranması (mesleki ve teknik öğretim diploması, sertifika, kalfalık ve ustalık belgesi gibi) şartı okul-işletme ilişkilendirilmesini daha da kuvvetlendirecek bir uygulamadır. Bu uygulamanın hayata geçmesiyle işgücü niteliğinin ve verimliliğin artacağına emin olan devletin ve sermayenin kurumları altyapı çalışmalarına başladılar. AB ve ABD destekli bu projelerin bir kısmı mesleki ve teknik öğretmenlerini, bir kısmı ise öğrencilerini hedef alıyor. “Yeni sistemin ana hedefinin işletmeler” olduğunu söylemekte sermaye tereddüt bile etmiyor.

Öğretmen kalitesini yükseltmek amacıyla başlatılan başlıca iki proje 1993 tarihli Milli Eğitimi Geliştirme projesi (MEGP) ile 1997 tarihli Mesleki ve Teknik Eğitimin Modernizasyonu Projesi (MTEM)’dir. Bu projelerden MTEM’ye AB ve Milli Eğitim’den ayrılan toplam bütçe 18,5 milyon Euro’dur. Meslek öğretmenlerinin niteliklerini arttırarak mesleki eğitimin kalitesini yükseltmek, böylelikle üretimde verimliliği arttıracak yüksek nitelikli elemanları istihdam edebilmek projenin temel amacıdır.

1993 tarihli bir başka proje olan Mesleki ve Teknik Eğitimi Geliştirme Projesi (METGE) özelleşmiş bir çalışmadır. Kız Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü’nün girişimiyle başlayan proje kadının çalışma ortamına hazırlanmasını amaçlamaktadır. Projeyi yürüten temel kurumlar yine okullar ve işletmelerdir.

Bugüne kadar ortaya atılmış projelerin sonuncusu en ileri düzeyden işgücü sömürüsünü karşımıza çıkarıyor. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in “Artık Endüstri Meslek Liseleri’ni organize sanayi bölgelerinin içine yapacağımız bir dönem başlamıştır. Mesleki eğitimin atölye ve pratik kısmı ...... Fabrikasında yapılacaktır.” sözleriyle özetlenen Mesleki ve Teknik Eğitim Bölgeleri Projesi (METEB) işletmelere çeşitli kolaylıklar getirmektedir. METEB’in temel öğelerinden biri sınavsız geçiştir. Buna göre meslek liselerinden mezun olan öğrenciler ya kendi eğitim bölgeleriyle ilişkilendirilmiş meslek yüksek okullarına, ya da dışarıdaki bir meslek yüksek okuluna sınavsız olarak kayıt yaptırabilirler. 200’ün üzerinde çalışanı olan işletmeler herhangi bir kamu desteği olmaksızın eğitim merkezi kurabilirler. Ancak eğitim bölgesi içindeki her kurum bir meslek yüksek okulu ile işbirliği halinde olmalıdır. METEB’lerin ilk örneği 2004 yılında AB ve çeşitli kurum ve kuruluşların desteği ile kuruldu.

Bütün bu projelerin amacı yalnızca nitelikli eleman sayısını ve işgücünü arttırmak değildir. Mesleki eğitimin gelişimi Türkiye kapitalizmi için çok daha fazla şey ifade etmektedir. İşletmelerin işgücünden tasarruf edebilmek için yeni teknolojilerden azami ölçüde yararlanarak, uluslararası pazarda yerlerini alabilmelerini ve dolayısıyla hem uluslararası hem de yerel pazarlarda rekabetin güçlenmesinin sağlanması ancak mesleki ve teknik eğitimin geliştirilmesi ile mümkündür. Ancak ne büyük çelişkidir ki, meslek lisesi mezunlarının ancak % 3,5’i bir iş bulup istihdam edilebilmektedir.

Mesleki eğitimi değerlendirdiğimizde, eğitimin üretim içinde ve üretim için yapıldığını söyleyebiliriz, ancak eğitimin amacının insan olması, toplum olması asla gözden kaçırılmamalıdır. Tuzu kurulara, seçkinlere, zenginlere genel eğitim, yoksullara, halka, ezilenlere meslek eğitimi ikiliğini kesinlikle reddetmeliyiz. Ufkumuzu asla kapitalizme hizmet eden meslek eğitimiyle sınırlayamayız. Eğitim asla sermayeye becerikli ama uysal köleler yetiştirmeyi amaçlamamalıdır. İnsanı çok yönlü olarak geliştirmeyi, her bireyin kendini gerçekleştirmesini, eşit, özgür ve dayanışmacı bireylerden oluşan bir toplum hedefini başa almayan eğitim, eğitim sayılmaz, insanı kötürümleştiren bir baskı aracına dönüşür. Üretimin amacı da kâr değil, toplumun ihtiyaçları olmalıdır. Yeni teknolojilerde üretim de sermayenin değil, toplumun ihtiyaçları göz önünde bulundurularak, toplumun yararına yapılmalıdır.



 
Yazarın Diğer Yazıları
 POPÜLİZME AÇIK MEKTUP / Sadık Ekrem
 YOL / Hüseyin Umut
 Sendikal Bakış ve Örgütlenme İlkeleri / Selçuk Kaya
 Emperyalizmin Özelleştirme Saldırısı / Bircan Uğurlu
 Yeniden ve Her Zaman Yol / Kenan Sancar
 Kapitalist Devlet Değişti mi? / Harry MAGDOFF
 ÖZELLEŞTİRSEK DE Mİ YESEK? / İsmet Aktan
 İŞÇİNİN PENCERESİNDEN / Hüseyin Umut
 1917 Büyük Ekim Devrimi / Sadık Ekrem-Ö. Alpsar
 Marks'a Dönüş / Ellen Meiksins WOOD
 Düşüncemizi Nasıl Yayalım / Leo Hubermann
 Partili Bireyin Sorumlulukları / Ali Yıldız
 15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ / HÜLYA YEŞİL
 "POST" TEORİLER VE KÜRESELLEŞME / DOUG HENWOOD
 SAĞLIK YASA TASARILARI VE SAĞLIKTA ÖZELLEŞTİRME / SELÇUK KAYA

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS