Sosyalist Dergi: 8 |  Diğer Yazarlarımız |
JOJİK’İN KAPI BİR KOMŞUSU - Erkan Karagöz

-Mustafa Suphi’nin anısına saygıyla-

      Hava ayaza çekiyordu. Yerlerde karlar, basıla basıla buzlaşmıştı. Her yer, gözün alabildiğince beyazdı. Palandöken’in, bulutlar arasında kaybolan zirvelerinden kopup gelen, arada bir hızlanan tipi, nazlı nazlı salınan kartanelerini, sapından kurtulmuş kırbaç gibi, savurup duruyordu.
      Sessizliği bölen tipinin, bıçkın, savruk uğultusuna, ara sıra, istasyona giden atlı kızakların zil sesleri karışıyordu.


      Kısa boylu, dolgun yapılı, bıyıklarından buzdan saçaklar sarkan, başındaki papağını kulaklarının altına dek indirmiş olan orta yaşlı köylü, yavaşlayan atlı kızaktan inerken, bir tanıdığını görmeyi umarcasına, merak dolu gözlerle, istasyon binasına doğru bakınıyordu. Buz tutan camlarıyla, dilsiz ve sağır kocaman bir karataşlı yapıydı istasyon binası. Alınlığında kiril harfleriyle yazılı künyesiyle zamana ve soğuğa direniyor gibiydi.
      Elindeki bohçasını ayaklarının dibine bıraktı. Sırtındaki asker kaputundan bozma pardesüsünün yakalarını kaldırdı. Papağını iyice bir kulaklarının üstüne indirdi. Gar binasının ağır ve kocaman tahta kapısını adeta omuzlayarak açtı, içeri girdi. Bir anda, sıcak, ağır, yağlı bir hava doldu genzine. Salonda, tedirgin bakışlı birkaç zabitten başka kimse yoktu. Bekleme salonuna girmiş bir güvercin, bu yüksek tavanlı yapıda bir o yana, bir bu yana, kanat çırpıp duruyordu.
      Dışarıdan gelen seslere kulak kabarttı köylü, sonra, son bir kez kaçamak bakışlarla zabitlere baktıktan sonra, tren yoluna açılan kapıya doğru yürüdü, ön kapıdan dışarı çıktı. İstasyon binasının önünde toplanmış olan, yüz, yüzelli kişilik öfkeli kalabalık yüksek seslerle homurdanıyor, bağırıyordu.
      Bohçasını özenle koltuğunun altına sıkıştırarak, kalabalığa doğru yürüdü. Önüne ilk çıkan, iri yarı, ha bire burnunu çekip duran, arada fırsat buldukça tekbir getiren, eli sopalı adama sokuldu.
      “Dadaş bu kalabalık niye?” diye sordu.
      Eli sopalı adım, köylüyü şöyle bir tepeden tırnağa süzdü ve ters ters, “Bilmirsen mi, İncilizciler gelecekmiş!” diye söylendi.
Sorduğuna soracağına bin pişman olmuştu. Sustu, olduğu yerden, bu feryat figan bağıran insanları seyre koyuldu.
      Köylünün soru sorduğu adam, işini gücünü bırakıp gelmişti. Çünkü o “Paşa”yı çok çok severdi. Ona göre sözüne inanılası, dünyalar iyisiydi Paşa.
Bir zaman olduğu yerde kalakalan köylü, dayanamadı, bir başkasını çevirdi,
“Şey, Dadaş” dedi. “Kim dedi?..”
“Neyi kim dedi!?...” diye diklendi adam.
“Şeyi.. İngilizcilerin geleceğini yani...”
      “Halit Paşa dedi! Ne olacak!?... Goca adamsın, bohçanı alıp geleceğine, bir değnek alıp gelemedin mi?” diyerek azarladı adam. Bir başkası söze girdi; “Kazım Paşa da, Enver Paşa da söylüyormuş, İngilizci olduklarını!”
      Köylü, kalabalık arasında kendisine yol bulmaya çalışırken, çevresindekileri dikkatle inceliyordu. Orada bulunanların gözlerindeki yırtıcı, yokedici ışıltıyı farkediyor, gittikçe dehşete kapılıyordu.
      Sonunda, bir anda kendini ortalarında bulduğu kalabalığı yararak, dışına çıkabilmişti. Derin bir soluk aldı. Heyecanlı arayışlarının sonunda tütün tabakasını buldu. Önceden sarıp hazırlanmış olduğu sigarasını dudakları arasına yerleştirmeden, elinin tersiyle bıyıklarından sarkan buzları temizledi, sonra da diliyle sigara kağıdının birbirine kavuştuğu yeri bir daha ısladı.
      Birisi fırlayıp geçti yanından. Üzerindeki giysileri adeta dökülen, gençten biriydi bu. Yüzü ve ellerinin kanı soğuktan çekilmiş gibiydi.
      Gitti, boş bir cephane sandığının üzerine çıktı. Çukura kaçmış gözlerle etrafını süzdü bir zaman. Besbelli, söyleyeceği şeyleri toparlıyordu. Elindeki iri, kalın sopasını koltuğunun altına sıkıştırmıştı.
Gözlerini iyice kısarak, “Dadaşlar!” diye bağırdı. “Bugün İngilizciler, Bolşevik kızılları gelecekler... Memleketi, dini, namusu İngilizlere satacaklar...” durdu, yutkundu, elinin tersiyle ağzını, burnunu sildi.
      “...din için, Allah için onları gebertmek vaciptir artık!...”
      Heyecan soluğunu kesiyor, tıkanıyordu. Sözcükleri birbirleriyle ilintisizce, birbiri ardına yuvarlayarak sıralıyordu. “Bir etrafınıza bakın, bir avuç müslümandan başka kimseler yok... nerede bu memleketin evlatları?... Gelmezler elbet...” diye noktaladı sözünü. Niye gelmediklerini anlatacak sözü bulamadığı belliydi. Yerinden inerken, istasyon binasının önünde bekleşen birkaç üniformalı zabite bakarak, “yaşasın Halit Paşa Vali Hazretlerimiz!” diye bağırdı, kalabalığın arasına karıştı.
      Bohçasıyla gelen köylü, olan bitene bir anlam verememenin şaşkınlığı içinde hafif korku ve tedirginlik içinde usul adımlarla kalabalıktan uzaklaştı.
      Tren raylarının ötesinde, kalabalıktan oldukça uzakta bir yerlerde, elinde, içerisinde soluk, titrek bir mumun rüzgara direnen ışığını saklayan hareket feneri ve koltuğunun altında bez bayraklı sopasıyla bekleyen, hareket memuruna doğru yürüdü.
      Hareket memuru, köylüyle hemen hemen yaşıttı. Belki birkaç yaş vardı aralarında, o kadar. Olanlara ilgisiz gibi görünüyordu. Bütün yaptığı, avucunda tuttuğu ve artık yemekten usandığı leblebi tanelerini, ağır hareketlerle, birbiri ardına yere bırakıp onların düşüşünü, buzun üzerinda sekişlerini, bazen de kara gömülüşlerini dikkatle izlemekti.
      Aslında dikkatini yoğunlaştırdığı şeyler, leblebi taneleri de değildi. O, çevresinde olan bitenle, yakından ilgiliydi. İstasyonun kalabalığından; kalabalığın haykırışlarına, demiryoluna, demir raylarından, kara kömürlere, elindeki işaret fenerine değin bir dolu şeyi geçiriyordu aklından. Bütün düşünceler, bir leblebi tanesinin diğer leblebiye yerini bıraktığı birkaç saniyelik anda, beyninin en ulaşılmadık varoşlarında birbirini kovalıyordu. Elindeki son leblebiyi de bıraktı.
      Bohçasıyla gelen köylü, düşünceleriyle sarmaş dolaş olmuş hareket memurunun yanına sokuldu iyice.
      “Ağabey, tren ne zaman gelecek?” diye sordu.
      Hareket memuru, elinde olmadan irkildi, bütün düşünceleri bir anda sonsuzluğun bilinmez sarmalında yok olup gitti. Belki düşüncelerinden koparılmasına, belki de trenin ne zaman geleceğinin sorulmasına sinirlenmişti. Bir zaman ters ters baktı köylüye, konuşmadı. Neden sonra alaycı bir tonla,
      “Ne yapacan Dadaş, sen de mi İngilizcileri öldürmeye geldin?” dedi.
      Birden yüz hatları gerildi köylünün. “Yok” dedi. “Deli Halit’in dediği olsaydı, gökten fışkı yağardı.”
      Hareket memuru, bu beklemediği yanıt karşısında önce şaşırdı, sonra gülümsedi.
      “Yani sen şimdi, onların İngilizci olduklarına inanmıyor musun?”
      Köylü yanıt vermedi, tütün tabakasının uzattı hareket memuruna,
      “Sar bir cigara, ağabey” dedi.
      Hareket memuru, “Seni de onlardan sandım, bağışla” dedi.
      İstasyondaki kalabalık, nefes kesen soğuğa karşın beklemeyi sürdürüyordu. Arada bir, birileri çıkıyor, Halit Paşa’lı, Kazım Paşa’lı bir şeyler haykırıyor, ötekiler de ona katılmaya çalışıyorlardı.
      Vakit iyice ilerlemişti. Göstericilerin dışında, istasyon binasının taş duvarlarının duldasına atlarını çekmiş, hohlayarak ellerini ısıtmaya çalışan üç-beş atlı zabitten başka kimseler kalmamıştı.
      Bohçasıyla gelen köylü, hareket memuruyla konuşmaya iyice dalmıştı. Hiç durmaksızın sorular soruyordu. En sonunda da, ta başından beri sormak isteyip de bir türlü soramadığı soruyu soruverdi:
      “Sence İngilizciler, İştirakçi, Bolşevik midirler?”
      Hareket memuru bu soru karşısında irkildi, sağına soluna baktı, kısılmış bir sesle,
      “Yok, değil...” dedi.
      “Peki Mustafa SUPHİ, İştirakçi midir ki?”
      “He öyledir. Yani, ben öyle biliyorum.”
      “Öyleyse ne Mustafa, ne de yanındakiler, İngilizci değiller. İngilizler de İştirakçi değil, he mi?”
      “He ya doğru, değiller...” dedi hareket memuru, şaşakalmıştı bu işe.
      Köylünün söylediklerini kafasında evirip çevirdi, doğruydu dedikleri.
      Merakla karışık, korkuyla, çekine çekine sordu köylüye,
      “Şey kusura kalma Dadaş, sen de İştirakçi misin?”
“Yok” dedi köylü. Kurnaz kurnaz gülümsedi. “Ben bir köylüyüm o kadar.”
      Döndü, zabitlerden yana kısa bir bakış fırlattı, “Bildiğim o ki, kötü bir şey değildir.”
      “Peki, Dadaş öyle olsun. Bak sana ne diyeceğim, getir kulağını” dedi hareket memuru. “Deli Halit, hiç kimseyi sokmayacakmış şehire”.
      “Bilirim. Zaten köylerden adam toplamaya gelmişlerdi”
“Bağışla merakımı hemşerim, sen neye geldin?”
      “Hiç, sırf merak, bu yüzden. Bir göreyim istiyorum, ne menem bir şeydir Bolşevikler. Duymuşum ki, bizim kapı bir komşu Jojik Efendi de döndüğünde Bolşevik olmuş. Hani, Jojik Efendinin çok ekmeğini yemişim, iyi bir insandı, belki sorsam bilirler Jojik Efendiyi, tanış çıkarlar diye...” dedi köylü.
      “Hay toprak başına olsun, zavallı köylü, sen kim onlar kim? Hem onları şehre sokmayacak zaptiye. Bir de bu bana dediğini, aha bu sürü duyarsa canından olursun, sonra demedi deme!”
      Köylü durgunlaştı bir an, sonra,
“Yani ben onları göremez miyim şimdi?” diye hayıflandı.

***************
      Raylar boyu yürüdü bir zaman. İstasyondan da, kalabalıktan da iyice uzaklaşmıştı. Çarıklarının karda çıkardığı sesleri dinlemekten vazgeçti. Olduğu yere dizüstü çöktü. Özenle tuttuğu bohçasını açtı.
      İçindeki birkaç kandır ekmeğiyle yoğurt ve keteyi yeniden yerleştirerek çıkınını yeni baştan bağladı. Başını kaldırdı, bir zaman, kısık gözlerle, rayların kaybolduğu sonsuz beyazlığa doğru bakakaldı.
      Sepelek bir karın ıslak taneleri düştü yüzüne. Gökyüzüne doğru baktı, “Yine kar başlayacak” diye mırıldandı.
      Yürümeye başladı yeniden. Palandöken’in yamaçlarında bir koyakta, güneşin nereden geldiği belli olmayan parlak, donuk ışıltısı, amansız bir kırbaç gibi şaklayan dondurucu tipiyi ılıtmaya yetmiyor, soğuk iliklerine değin şiliyordu.
      Sırtını tipiye doğru döndü. Koltuğunun altındaki bohçasını sıkıştırarak, ellerini nefesiyle ısıtmaya çalıştı.
İ      stasyon; göstericileri, hareket memuru ve atlı zabitleriyle sanki buzlu bir camın ardında gibi, belli belirsizdiler. Tipinin yerde ve gökte bulup savurduğu karlardan, göz gözü görmez olmuştu.
      Köylü, Malakan dostunu anımsadı.
Malakan Jojik, onun köylüsüydü. Devrimden sonra yurduna geri dönmüştü.
Giderken de, bir gün geri gelecekmiş gibi, herşeylerini ona emanet etmişti. Dostu ona, ülkesinden; ana babalarının onu alıp getirdiği yerlerden anlatırdı çokça. Kimileyin yalan da söylerdi ama, ne zaman Lenin’den söz etse, yemin billah ederdi Jojik. “Yalan söylemiyorum. Lenin’le kapı bir komşuyduk, bir bilsen nasıl severdim İlyiçka’yı”, derdi.
      Herkes Jojik’in kuvvetle muhtemel yalan söylediğini bilirdi ama kimse ilişmezdi. Jojik ve karısı Sanka, çok güzel, çevrede dillere destan olmuş sımışkalar ekerlerdi. Tohumlarından bütün köylüye dağıtmışlardı. İlle de onun sımışkaları bir başkaydı. Tekerlek gibi sımışkalar sarardı evinin bahçesini. Sarı saçlı, kara gözlü sımışkaları onun için çocukları denli değerliydiler.
Jojik ve Sanka hala artık yoktular. Sımışkalar kalmıştı onlardan geriye. Bir de güzel dostlukları.
Hareket memuru, elindeki ateşi, kısık feneri, usul usul sallayarak gelecek olan treni ve Mustafa Suphi’yi düşünüyordu.
Nasıl biriydi, ne yapmıştı? Şu koca güruh, ona ne yapacaklardı?
Hele şu köylü, ona ne oluyordu da; neden, ille de onu görmek istiyordu bu denli? Eli sopalılardan biri, yarım bıraktığı işini düşünüyordu, bir de vaktini geçirdiği namazını. Peygamberin adını anıyordu, ikide bir.
      Öfkesi iki katlıydı. Az önce etrafındakilerle tartışmıştı.
Kalabalıktan kimileri, Mustafa Suphi’nin adını anıp küfrediyorlardı.
O, bunu paylaşmıyordu. Mustafa’nın peygamberimizin isimlerinden biri olduğunu, bunun için küfrün günah olacağını savunuyor, kendi soyundaki Mustafa’ları da hatırladıkça, Mustafa Suphi’ye, adının Mustafa olmasından dolayı daha bir kin duyuyordu.
      Tipinin taa uzaklardan önüne katıp getirdiği trenin boğuk çığlığı, herkesi dalmış olduğu düşlerinden koparıp aldı.
Tren, göz gözü görmez bir tipinin önü sıra, kavrulmuş, kararmış bir yaprak gibi, savrula savrula geliyordu. Karanlık, kocaman gövdesiyle, dev bir kırkayağı andırıyordu. Yaklaştıkça, topçu beygirleri ve yüklerle dolu vagonların arasındaki tek yolcu vagonunun, kirli kara camlarının yansıması daha bir seçiliyordu.
      Jojik Efendinin kapı bir komşusu köylü, insan siluetlerinin görünmeye başladığı pencerelerde tanıdık birilerini görebilmek umuduyla gözlerini bir an olsun ayırmadan, trene doğru seyirtti. Yüzüne, ağzına, burnuna dolan kar tozaklarına karışan, trenin kara kurumuna aldırmaksızın, trenin yanı başında koşmaya başladı.
Pencerelerden birinde, avurtları ve gözleri yüzlerinin kuytularında kaybolmuş iki yaşlı kadın, diğerinde gençten üç, dört zabit vardı.
      Köylü, uzun çabalardan sonra, trenin soğuk demir tutamağına yapışan elindeki acıya aldırış etmeden, kendini yukarıya çekebilmiş, kapının basamağına çıkabilmişti.
Tren, istasyona doğru hızla yaklaşıyordu.
Atlı zabitler hareketlenmişlerdi. Trene doğru seyirtmeye çalışan kalabalığı engellemeye çalışıyorlardı.
Rayların çevresinde, yiyecek birşeyler bulmayı umarak, otlamaya çalışan birkaç koyun, panik içinde sağa sola kaçışıyordu.
      Kalabalıktan yükselen uğultular, çılgınca haykırışlara dönüşmüştü. Savrulan taş ve sopalar, vagonların gövdesine çarpmaya başlamıştı.
Köylü, korkuyordu. Sırtına iki kocaman taş isabet etmişti. Kendi kendine, “Ne olacaksa olsun, ben bu trene bineceğim” diye söylendi. Bir eliyle bohçasını sıkı sıkıya tutarken, diğeriyle vagonun kapısını açmaya çalışıyordu. Sonra, birden kapının ardında beliren iki zabitin öfkeyle kendisine baktıklarını gördü. Bir anda hoyratça dışarı doğru itilen kapıyla birlikte kısa bir süre havada uçtuğunu, sonra da ak bir yumağın içerisinde yuvarlandığını duyumsadı. Düştüğü yerden, kar dolan gözlerini elinin tersiyle temizlemeye çalışarak, uzaklaşan trene bakıyor, olanları anlamaya çalışıyordu.
      Tren istasyonun hayli ilerisinde durmuştu. Askerler trene saldıran kalabalığı engellemeye çalışıyorlardı. Tipi, giderek hızlanıyordu.
Bağıranların seslerini yele verip savuruyor, göz gözü görmeyen kar fırtınası içinden bağrışmalar, taş ve sopaların vagonlara çarparken çıkardıkları seslerle, atlı zabitlerin bağırmaları, at kişnemeleri birbirine karışıyordu.
Göstericilerden biri koşarak yanına doğru geliyordu. Birden, içini dövülme korkusu sardı. Umarsız bakakaldı gelen adama.
      Adam elini uzattı, kalkmasına yardım etmek ister gibiydi. Yüzündeki anlatım dostçaydı. Korkusu geçer gibi oldu, uzanan eli tutarak yavaşça sıvazlayarak, “Allahına kurban Dadaş, sen hepimizden yürekli çıktın, biz senin kadar cesaretli olamadık” dedi, sonra aynı hızla bağrışmaların geldiği yere doğru; küfürler ede ede savuştu gitti.
      Adamın sözleri bir anda allak bullak etmiş, bozguna uğratmıştı köylüyü. Öylecene bakakaldı ardından.
      Şaşkındı. Ağır hareketlerle, üstünün başının karlarını silkti. Eğildi, kara ve yoğurda bulanmış ketelerden birini yerden aldı. İrice bir parça kopardıktan sonra, ağzına götürdü, ısırdı. Ağır hareketlerle çiğnemeye koyuldu. Kendi kendine kızdı, hayıflandı.
“Seni de delihalitin adamı bildiler” diye söylendi.
      Paltosunun yakasını kaldırırken, yakasındaki karların sıcaklamış boynundan aktığını hisseti, ürperdi.
Sırtını bütün o bağırış çağırışlara döndü, ağır ve dingin adımlarla soğuk bir akşamın içinde daldı.
Jojik’in kapı bir komşusunun, yaşamında çocuklarına anlatacak hiçbir şeyi yoktu artık.

Diyarbakır, 1976
 
Yazarın Diğer Yazıları
 POPÜLİZME AÇIK MEKTUP / Sadık Ekrem
 YOL / Hüseyin Umut
 Sendikal Bakış ve Örgütlenme İlkeleri / Selçuk Kaya
 Emperyalizmin Özelleştirme Saldırısı / Bircan Uğurlu
 Yeniden ve Her Zaman Yol / Kenan Sancar
 Kapitalist Devlet Değişti mi? / Harry MAGDOFF
 ÖZELLEŞTİRSEK DE Mİ YESEK? / İsmet Aktan
 İŞÇİNİN PENCERESİNDEN / Hüseyin Umut
 1917 Büyük Ekim Devrimi / Sadık Ekrem-Ö. Alpsar
 Marks'a Dönüş / Ellen Meiksins WOOD
 Düşüncemizi Nasıl Yayalım / Leo Hubermann
 Partili Bireyin Sorumlulukları / Ali Yıldız
 15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ / HÜLYA YEŞİL
 "POST" TEORİLER VE KÜRESELLEŞME / DOUG HENWOOD
 SAĞLIK YASA TASARILARI VE SAĞLIKTA ÖZELLEŞTİRME / SELÇUK KAYA

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS