Sosyalist Dergi: 18 |  Arsızlar |
Arsızlar Köşesi

Çağımızda medyanın görev çerçevesini tanımlamak o kadar da zor olmasa gerek. En basit nitelendirmeyle medyanın gerçekliğin çarpıtılması ve yeniden yaratılması babında bir psikolojik savaş aygıtı karakteri taşıdığı söylenebilir (tabii bu tanımın dışında kalan haber alma kanalları da var). Medya bu özelliği çerçevesinde hareket ederek halkların bilinçlerini istila ederek onların beyinlerini dumura uğratıyor. Yalan her saniye kendini medya aracılığıyla yeniden üretiyor. Çağımızın uluslararası toplumunu oluşturan ulus devletler ellerinde tuttukları en etkili silahlardan biri olan medyayı gerektiğinde sınırları içerisindeki özgürlük, eşitlik, demokrasi ve barış taraftarlarına karşı kullandıkları gibi diğer ülkeleri işgal etmek istediklerinde “özgürlük!, eşitlik!, demokrasi! ve barış için!” kullanabilmektedirler.



Aynen ‘19 Aralık’ın “huzur operasyonu” olması veya Amerika ve İngiltere’nin başını çektiği Irak’ın işgalinin “Irak’ı özgürleştirme” veya “demokrasiyi yayma” hareketi olması gibi. Bunun alt yapısını hazırlayan koşullar elbette ki medyanın mülkiyetine ilişkindir. Irak’ta bulunan petrol kaynaklarını kullanacak olan petrol şirketlerine, Irak’ı özgürleştirdikten! sonra Irak topraklarını bir pazar olarak kullanacak üretim firmalarına, Irak’a demokrasi’yi getirirken yapılacak savaşta kullanılacak silahları üreten silah şirketleriyle ilişkileri olan medya tekelleri elbette haber verirken bu ilişkilerini göz önünde bulunduracaklardır. Tersini düşünmek sistemin mantığına aykırıdır. Ve bütün bunları sahip oldukları haber kanallarını fütursuzca kullanarak yaptılar ve yapıyorlar. Tıpkı aşağıda ki gibi:

Bağdat Bülbülü!

“Bağdat Bülbülü İşbirliği Yapmaya Dünden Razıymış!”

“Irak’ın devrik lideri, ani bir operasyonla, sağ bir şekilde ele geçirildi. Üstelik bitkin, yorgun ve şaşkın bir halde... Asıl önemlisi de “işbirliği” yapmaya, Amerikalı askeri yetkililerin sorularına birer birer yanıt vermeye başladı...”

Yukarıda okuduğunuz bu haber insana ilk olarak CİA’nın etkili kalemlerinden birinin eseriymiş gibi gözüküyor (öyle midir acaba?). Ama hayır bu haber ne CİA’ya ait ne de MI6’ya. Bu haber metni Türkiye’deki en büyük medya grubundan birini elinde bulunduran Turgay Ciner-Dinç Bilgin ikilisinin ortak olduğu Sabah Gazetesi’ne ait. İşbirlikçilik kolay değil papağan gibi ötmeniz gerekiyor bazen. Zamanın devlet adamlarından birine göre Türkiye küçük Amerika olacaktı, demek ki her şeyiyle...

Tek Kurşun Atmadan!

“Tek kurşun atmadan”

Bağdat’ın düştüğü 9 Nisan 2003’ten bu yana kayıp olan Saddam Hüseyin, doğum yeri Tikrit’te bir çiftlik evinin bodrum katında kazdığı çukurun içine sinmiş, saç sakal birbirine karışmış bir halde bulundu.

Berduş Gibiydi!

“Berduş Gibiydi.”

Memleketi Tikrit’te bile halk sokağa çıkıp, havaya ateş açarak bayram yapmaya başladı.”

Bu satırları baş sayfalarına taşıyan gazete Hürriyet. Gazetenin isminde de bir gariplik yok mu? Söylemiştik yukarda, medya, kavramları insan bilincini dumur etmek için karma karışık bir hale getiriyor. O zaman da emperyalist işgalin adı özgürleştirme operasyonu oluyor ve bunu manşetine taşıyan gazetenin adı da Hürriyet! oluyor ve dilimiz kirletiliyor hayatımızdan önce. Bu kirlenmenin en büyük destekçisi Doğan Grubu, (Aydın Doğan) bu ülkedeki en Amerikancı gazetelerden biri olan Hürriyet’in de sahibi. Amerikancılık ile Hürriyet , diğer bir deyişle UŞAKLIK ile HÜRRİYET. Mide bulandırmıyor mu?

Hürriyet’in söylediklerinde doğru bir taraf da var hani. Yiğidi öldür hakkını yeme; demişler. Evet halk Tiktit’te sokağa çıktı, fakat elinde silah işgalciye karşı savaşmak için. Tıpkı Felluce’de olduğu gibi Tikritli yurtseverler de hürriyet için “Hürriyet’in” yazdıklarına rağmen sokaklardaydı.

Görüldüğü gibi bu ülkede medyanın ağırlıklı bir kısmını oluşturan ve bu sektörde söz sahibi tekelleri temsil eden iki gazete, medyanın psikolojik savaştaki yerini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Karşı propaganda olarak kullanılan söylemler daha çok Saddam Hüseyin’in yakalandığı yerin özellikleri veya Saddam Hüseyin’in yakalandığı zaman içinde bulunduğu bireysel fiziksel ve psikolojik durumu öne çıkarıyor. Hadi bunları söyleyen kapitalistler, peki solcu olduklarını söyleyenler çıkıp da aşağıdaki cümleyi sarf ederlerse onlara ne demeli?

Medya Bülbülleri!

“Saddam Hüseyin’in yakalandığı yer ve kendi görünümü , direniş içinde herhangi bir rolü olduğu izlenimini vermiyor”

Yahu, zaten emperyalistler ve işbirlikçileri medyadaki propagandalarında söylemlerini bunun üzerine kurmaya özen gösteriyorlar, kullandıkları jargonlar bu yönde, bir de solcular bu yalanı tekrar tekrar üretirlerse ne olur? Cevabı size bırakıyoruz...

Son Perde!

Veee... 11 Mart 2005 tarihli Evrensel Gazetesi:

“Saddam Hüseyin’in yakalanması için düzenlenen operasyona katılan bir deniz piyadesi, devrik liderin yakalanmasıyla ilgili kamuoyuna açıklanan hikâyenin ‘uydurma’ olduğunu söyledi.

ABD’li deniz piyade çavuşu Nedim Ebu Rabeh, Saddam Hüseyin’in aslında Amerikan Kara Kuvvetleri’nin açıkladığı tarihte değil, 12 Aralık 2003 Cuma günü yakalandığını belirtti.

Lübnan asıllı Ebu Rabeh, ‘Saddam’ı Tikrit yakınlarındaki Dur bölgesinde arayan, 8’i Arap kökenli 20 kişilik bir birlikte görev yapıyordum. Onu, iddia edildiği gibi bir delikte değil, küçük bir köyde sade bir evde bulduk’ dedi. Saddam Hüseyin’i güçlü bir direnişin ardından ele geçirdiklerini söyleyen Ebu Rabeh, Sudan kökenli bir Amerikalı deniz piyadesinin bu çatışmalar sırasında hayatını kaybettiğini sözlerine ekledi. Ebu Rabeh, çatışmalar sırasında bulunduğu evin ikinci katından ateş eden Saddam’ın, ‘bir delikte ele geçirildiği’ hikâyesini yaydıklarını söyledi.”

Evet ...

Saddam Hüseyin için

“Tek kurşun atmadan yakalandı.” diyenler...

“Saddam Hüseyin, doğum yeri olan Tikrit’te bir çiftlik evinin bodrum katında kazdığı çukurun içine sinmiş, saç sakal birbirine karışmış bir halde bulundu” diyenler...

“Irak’ın devrik lideri, ani bir operasyonla, sağ bir şekilde ele geçirildi. Üstelik bitkin, yorgun ve şaşkın bir halde... Asıl önemlisi de ‘işbirliği’ yapmaya, Amerikalı askeri yetkililerin sorularına birer birer yanıt vermeye başladı...” diyenler.

“Saddam Hüseyin’in yakalandığı yer ve kendi görünümü , direniş içinde herhangi bir rolü olduğu izlenimini vermiyor” diyenler...

...bir anlamda emperyalizmin ekmeğine yağ sürmüyorlar mı? Elbette ki sermayenin yanındaysanız sermayenin kontrolü altında olan haber kaynaklarından doğrudan beslenmeniz gerekiyor.

Ama muhalifseniz bir haberin size gelene kadar hangi süzgeçlerden geçtiğinin de farkında olmanız gerekiyor. Şu bir gerçek ki, ortada bir savaş var ve bu savaş sadece cephede silahla sürmüyor. Gazetede, televizyonda, radyoda, kitapta, okuduğun duyduğun her alanda sürüyor. O nedenle, hiçbir yalan bugüne kadar üretilen, yukarıda belirtilen, emperyalizme hizmet ettiği açık bir şekilde ortada olan yazıları yazanları da görmezlikten gelmemize yardım edemez.

Son olarak işbirlikçilerin emperyalizm propagandası yapmasına şaşırmadığımızı söylüyoruz. Ama sol kulvarda bulunan, bu alanda bizimle de ortak işler yapan arkadaşlarımızın da bu propagandaya çanak tuttuklarına da şaşırmamak elde değil diyoruz. Kafası medya konusunda tam aydınlanamamış arkadaşlarımıza, medya tekellerinin kimin hizmetinde olduklarını anlamaları için “Medya Halka Nasıl Evet Dedirtir” isimli Noam Chomsky ve Edward S. Herman tarafından kaleme alınıp Minerva Yayınları tarafından yayınlanmış kitabı okumalarını salık vermeden de geçemiyoruz...

[r.k.]



SEKA’nın İzmit İşletmesi’ne ait fabrikanın satışında büyük bir direnişle karşılaşan Tayyip Erdoğan sert çıkmış... Bildiğiniz gibi kamuya ait malları haraç mezat satmakla ünlü AKP hükümeti SEKA’yı da diğer satışlarda öne sürdüğü gibi “zarar ediyor” bahanesiyle elden çıkarmaya çalışıyordu. Bu konuyla ilgili olarak Tayyip Erdoğan, ‘zarar eden kurumların garip gurebanın parasıyla telafi edilemeyeceğini, bunun artık komünist ülkelerde bile yapılmadığını” söylemiş. Doğru söze ne denir? Zavallı garip holding patronlarından vergi almamak, halkın emekleriyle, alınteriyle kurulan ve sermayeye peşkeş çekilen kamu kurumlarını ayakta tutmak ancak komünistlerin işi olurdu değil mi? [s.g.]


Emekçinin Emekçiyle Dayanışması:
YAŞASIN TÜRK METAL CUMHURİYET İŞBİRLİĞİ!

Başında otuz küsür yıldır Mustafa Özbek’in bulunduğu Türk Metal sendikası, işçi sınıfı mücadelesinde yer alan hemen herkesin hayatının bir döneminde kulağına çalınmıştır. Ülkemizde onlarca sendika varken, Türk Metal’in duyulmasının hayra alamet olmadığını söyleyerek başlayalım. Çünkü, Türk Metal’in, sendika adına en az hak eden kuruluşlardan biri olduğunu biliyoruz. Bu yapıya sendikadan çok “şirket” adını vermek daha uygun olur. Irkçı şoven bir kafa yapısına sahip Mustafa Özbek tarafından kurulduğu 1975 yılından beri yönetilen Türk Metal, 1980 öncesinde Maden-iş’in bulunduğu her yere işverenlerce davet edilirdi. Maden-iş temsilcilerine, yöneticilerine karşı MHP’li faşistlerce silah sıkılır, grevleri basılır, toplantıları dağıtılmaya çalışılırdı.
Parti adıyla bu saldırıları yapamadıkları zamanlarda kılıfları hep Türk Metal olurdu. Kısacası, bu sözde sendika, kurulduğu günden beri emeğe yakın, emekçiyi savunan her şeye düşmanlığı en önde tutardı. Bir yandan devletin muhalif, sol sendikaları yok etmekte kullandığı araç, öte yandan patronların komünist tehdide karşı el altında tuttukları bir maşaydı.
12 Eylül darbesinden sonra da durum değişmedi. Biz bu şirketin ne mal olduğunu defalarca dergimizde tanıttık. Bugün eski Otomobil-iş ile Maden-iş’in birleşmesinden doğan mücadeleci sendika Birleşik Metal-İş’in örgütlenmeye çalıştığı her işyerine burnunu sokmaya devam ediyor. Her seferinde aynı numarayla, aynı tehditleri kullanarak örgütleniyor: “ya işçileri bize yönlendirin, ya da komünistler gelecek”. “Siz toplu sözleşmeyi istediğiniz şartlarda hazırlayın, merak etmeyin biz imzalarız; yeter ki aidatları sendikamıza yollayın”.
Kurulduğundan beri stratejileri hiç değişmedi. Zamana göre taktiklerini yenilediler. Bazen komünistleri, bazen dincileri, bazen sorumsuzları suçladılar. Ama hep devletten, hep işverenden yana oldular; işçileri ezdiler.
90’lardan bu yana tüm sendikalar binlerce üye kaybetti. Örgütlenmenin önünde hep yazdığımız gibi onlarca engel var. Yetki prosedürü, işten atılma korkusu, noter parası, yavaş işleyen bakanlık ve mahkeme süreci vesaire. Ama, Türk Metal yetkilileri, pişkince orada burada bir telefonla örgütlenmeyi sağlamakla övündüler
İşte, Mustafa Özbek, böyle bir şirketin başında, sendikayı aynen bir şirket sahibi gibi yönetiyor. Hiçbir düzeyde seçim yapılmıyor, ta temsilcilerden başlayarak şube yönetimleri dahi Özbek tarafından belirleniyor. En küçük bir muhalefete bile tahammül yok. Ses çıkartan eziliyor; işten atılıyor; kara listeye alınıyor. Türk Metal’in girdiği işyerlerini sökmek için çok yoğun çabalar harcamak gerekiyor.
Geçenlerde, sağcı (Ilıcakların) Tercüman gazetesi ne tür bir çıkar çatışması sonucu bilinmez ama, Mustafa Özbek’in dillere destan mal varlığını açıkladı. Orada burada yüzlerce daire, arsa, otel, yayın evi vs. Bir daha yazıp yorulmanın alemi yok, herkes tahmin edebilir. Bu gazete, Özbek’in mal varlığını ve başkanlığını diline dolayıp onu “işçilerin parasıyla saltanat sürmekle” suçladı. İyi de yaptı. Yıllar sonra kendi cephesi tarafından sıkıştırılan Özbek, cevap vermek zorunda kaldı.
Önce, haberi çoğunlukla kendine yakın gazetelerde çıkan bir basın toplantısı düzenledi. Biz, 26 Şubat 2005 tarihli Hürses gazetesinde çıkan haberde söylediklerini aktaralım da nasıl klasik bir senaryo hazırladığını görelim:
“Özbek, mal varlığıyla ilgili iddiaları yanıtladı.
Türk Metal Sendikası Genel Başkanı Özbek, mal varlığıyla ilgili iddiaların bir çoğunun uydurma ve yalan olduğunu belirtti. Bu tür iddiaların, kendisinin Kıbrıs’ın milli davasına sahip çıkmasından ve dile getirdiği görüşlerinden ötürü ortaya atıldığını savundu. Özbek, “Bunlara karnımız tok. Biz bildiğimiz doğru yolda, Türkiye’mizin, Türk Devleti’nin, Türk Bayrağı’nın, Türkiye Cumhuriyeti halkının menfaati neredeyse, ölüm pahasına da olsa bunları savunacağız. Laik demokratik cumhuriyeti ölüm pahasına da olsa savunacağız. Kıbrıs Türk Milletinin namus meselesidir.”
Özbek, bir sendikacının bu kadar mal varlığının olup olamayacağına ilişkin soruya da şu karşılığı verdi: “Ben 35 yıllık sendikacıyım. Ufak tefek bir şeyler olacak. Ama ben Ülker’deki mal varlığımı 1 trilyon 200 milyar liraya devretmedim. Bunu da sorun onlara. Biz Türkiye’de sendikacılığa 2 daireyle başladık. Bugün Türkiye’nin ve dünyanın en zengin sendikasıyız. Bunu söyleyebilirim”
Değişmez, artık kabak tadı veren bir savunma mekanizması. Önce hamaset. Kıbrıs, vatan, millet, bayrak. Yetmezse, onlar zaten laik cumhuriyeti yıkacaklar. O da yetmezse, onun da trilyonlarca parası var diye saldırıya geç. Tüm bu toz duman içinde dünya çapındaki servetini “eh, ufak tefek bir şeyler de olacak canım” diye gizle.
Bu hamaset edebiyatının ve karşı saldırının aklanmasına yetmeyeceğini aslında Özbek de farkında. Şöyle daha ağır, daha okkalı bir cevap vermesi gerekir. Peki nerede verebilir böyle bir cevabı.
Hem sağcı, hem ırkçı, hem emekçi düşmanı, hem hırsız, hem trilyoner, hem sermayenin uşağı, hem devletin ajanı bir insan kendini aklamak için nasıl bir yol seçebilir ki?
Hiç boşuna yorulmayın, asla aklınıza gelmez. Bu üstün niteliklere sahip patrona kapılarını bizim emekten yana, haktan yana, sendikadan yana Cumhuriyet gazetemiz açtı! Onunla dev bir röportaj yaptı. Hem de kime yaptırdı, biliyor musunuz? Eski TKP’li Mustafa Balbay’a.
“Açık açık söylüyorum. Masaya yumruk vurma sendikacılığı bitmiştir. Bunun yerine karşılıklı, onurlu bir uzlaşma sendikacılığı var” diye vecizeler yumurtlayan, “biz üretmek, kazandırmak, kazanmak istiyoruz” diye ekleyen Özbek’i, zavallı eski arkadaşımız Balbay yutkunarak alkışlamaktan başka bir şey yapamamış. Büyük bir emek ürünü çanak sorular, kafasızlığından cevap veremeyince onu “doğru yolda” yönlendirmeler. Eskilerin eskimişi de gerçekten acınacak halde oluyor. (Bu ibretlik söyleşinin tümünü merak edenler 26 Şubat 2005 tarihli Cumhuriyet gazetesine bakabilirler.)
Peki, Balbay böyle yaptı da, gazete yönetimi nasıl bir tepki verdi? Biz de sonradan öğrendik. Cumhuriyet’in her Pazartesi verdiği Strateji diye bir ek var. Meğerse onun sponsoru Özbek ve oğlu değil miymiş! Vay be, ilişkilere bak demeye kalmadan, bu kez Türk Metal’in Cumhuriyet’i satın alacağı dedikodusu yayıldı ortalığa. Bu kadarı da olmaz derken, İlhan Selçuk, hem de köşesinde yazdı:
“Henüz bir satış yok. Eğer Özbek Yeni Gün Holding’in hisse senetlerinden alırsa çok memnun oluruz; Cumhuriyet’te patron yoktur, emekçilerle emekçilerin dayanışması da çok güzel olur.”
Ne diyelim, alan memnun, satan memnun. Türk Metal’in döktüğü kanlar, on binlerce işçinin ahı, satılmış sendikacılık, Birleşik Metal-İş sendikasını boğmak için çevirdikleri tüm dolaplar, patron uşaklığı, ajanlık, otel işletmeciliği, hepsi hepsi bu sayede aklanır, pir ü pak hale gelir sanıyorlar.
Kimse korkmasın, çekinmesin, Türkiye işçi sınıfı nice ihanetler gördü, hepsinin üstesinden geldi. Dert etmeyin, bunu da görür, aşar. [a.e.]



SANA DÜNYA BANKASI AZ BİLE PAUL!
Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn’un 10 yıldır sürdürdüğü görevi Haziran ayında sona eriyor. Wolfensohn’un yerini kimin alacağı konusunda ise adı geçenler arasında ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile bilgisayar devi Hewlett-Packard’ın eski yöneticisi Carly Fiorina da bulunuyordu. Biz daha bu arsızı yayınlamadan kesinleşti; gözümüz aydın, artık DB başkanı Amerikalı iğrenç bir akbaba.
Diğer adayları bilmeyiz ama, bizce Paul Wolfowitz bu iş için biçilmiş kaftan. En ideal aday o. Allahtan bu bay neocon seçildi de, biz de zevkle kendisini halklara yapacağı orijinal düşmanlıklar için tebrik etme şansından mahrum kalmamış olduk! Bu da nereden çıktı, komünistler bu herif gibi iğrenç bir halk düşmanını niye Dünya Bankası başkanlığı için destekliyor, diye soruyorsanız, araştırmacı John Cavanagh’ın hazırladığı, bizim de esinlendiğimiz aşağıdaki listeye bir göz atmanızı tavsiye ederiz.
İşte size liste. Okuyun da Paul Wolfowitz’in neden Dünya Bankası’na nasıl da iyi bir başkan olacağını anlayın. Eksik kalmayın! Bu hizmetimizi de unutmayın!
Paul Wolfowitz DB başkanlığına seçilirse neler yapar?
1- Çoğu Amerikalının işe girmeden önce sınava çekilseler dünya haritasında yerini dahi bulamayacakları fakir bir ülkenin halkının on binlercesinin katledilmesinde emeği geçen Dünya Bankası eski başkanlarından Robert McNamara’nın yarattığı muhteşem geleneğin izinde ilerlerdi.
2- Ayrıca, Dünya Bankası gibi bir kurumu yönetirken yıllık 100.000$’lık geliri ile günde 1$ dan daha az bir para ile yaşamını sürdürmeye çalışan milyarlarca insana yardım ettiğini ileri sürünce, onun bir yalancı olduğunun ispatlamak daha kolaydır.
3- Bütün yaşamı boyunca edindiği halk düşmanı deneyim ile Amerikan şirketlerine yardım ederdi. Böylece bu şirketlerin Irak petrollerinden elde edeceği kârlara el koymasını sağlardı. Ayrıca, kârlı Dünya Bankası sözleşmelerini Amerikan şirketlerine iane/yardım olarak dağıtması için gerekli tecrübeye sahip olduğunu da kanıtlama fırsatı bulurdu.
4- Selefi James Wolfensohn’un milyonlarca doları sırf şeffaf bir görüntü vermek için ihtiyacı olanlara dağıtıp çarçur etmesinden sonra, Wolfowitz’in sert adam tarzı bu tür kızdırıcı durumlardan kurtulmak için ihtiyaç duyulan önemli bir durum olurdu.
5- Diğer önde gelen adaylardan biri olan Hewlet-Packard siio’su (CEO, bildiğimiz genel müdürün daha cafcaflı söylenişi) Carly Fiorine’nın tersine Wolfowitz en azından her yıl zenginler listesi veren Fortune Magazine dergisi tarafından seçilen dünyanın en büyük 500 şirketinden hiçbirinin yönetiminde başarısız olmadı.
6- Diğer adayların aksine, Paul hangi ülkelerin yıkılacağını bildiğinden, paraların önceden o ülkelere yollanmasını sağlayabilirdi.
7- Şikago Üniversitesi’nden doktora alırken, Wolfowitz, Dünya Bankası’nın yönetimde İMF’nin denetiminde on yıllardır hayata geçirilen piyasa ekonomisinin doktrinlerini nasıl uygulayacağını çok iyi öğrendi.
8- Wolfowitz sadece işine geleni duyma konusunda çok tecrübeli. Böylece kim ne istiyorsa uygulatabilir.
9- Amerikan iş dünyası için kendilerini temiz, rahat ve kullanışlı hale getirememiş ülkelerin Dünya Bankası tarafından daha hızla işgal edilmesini sağlayacak bir önleyici yoksulluk doktrini geliştirebilir.
10- ABD’nin önde gelen yeni muhafazakârlarından biri olarak, silah tekelleri, büyük iş dünyası, siyasetçiler ve medya arasında arada bir de olsa farklı tavır almak zorunda kalan Dünya Bankası yöneticiliğini de doğrudan yapmış olur.
Eee, sizce bu kadar özellik bizim onu desteklememiz için yetmez mi, arkadaşlar, ne dersiniz! [r.k.]


SON HAİN GORBAÇOV’UN DOSTU PAPA ÖLDÜ

Sosyalist Sovyetler Birliği’nin son devlet başkanı Gorbaçov, Papa 2. Jean Paul’ün ölümüne çok üzülmüş ve onu “dünyanın bir numaralı hümanisti” olarak nitelemiş. “Papa olmasaydı Berlin Duvarı yıkılamazdı” diye ekleyen Gorbaçov, “onun katkısı olmasa tarihte uluslararası ilişkiler nasıl gelişecekti, çok merak ediyorum” dedi.
Kader işte, merakını gidermek için biz de insan üstü çabalar gösteriyoruz seni hain.
Polonyalı bu Papa’nın ölümüne dünyadaki bütün anti-komünistler, bütün savaş çığırtkanları, bütün kapitalistler, bütün dinci bağnazlar çok üzüldü. Sosyalizmin yıkılmasına büyük katkılar koyan, tüm dünyada işçi sınıfı ideolojisine düşmanlık yaratan, faşist diktatörlerle kol kola eğlenmeyi seven, Amerikan sevgisini körükleyen, her daim patronları tercih eden, Müslüman ülkelerin emperyalistlerce bombalanmasına, işgal edilmesine yarım ağızla karşı çıkıp her zaman destekleyen, uyuşturucu ve silah kaçakçılığına göz yuman hatta teşvik eden, Hıristiyan köktendinciliğinin yeniden kök salmasını sağlayan, kadın düşmanlığının, kürtaj karşıtlığının, homoseksüellere düşmanlığın, evlilik dışı cinselliğe karşı çıkmanın hortlamasına yol açan bu insan sevgisinden yoksun, dolar milyoneri, sözde mütevazı, sözde hümanist adam 2. Jean Paul öldü.
Latin Amerika’da diktatörlere karşı emekçilerle omuz omuza mücadele eden Katolik din adamlarını hatırlayan, Amerikan emperyalizmine karşı halkı mücadeleye davet eden Şii, Sünni, Alevi din adamlarını gören, tanıyan, uluslarının kendi kaderini serbestçe belirleyebilmesi için nice bedeller ödeyen imamları bilen komünistler, her yaptığıyla “bizi ve bizim değerlerimizi” yok etmeye uğraşan bu Papa’yı hiç de hayırla anmayacak.

Kimdi Papa 2. Jean Paul?
Normalde hiçbir zaman papalığa kadar yükselebileceği öngörülmeyen bir adamdı Karol Wojtyla. Papalık için çok gençti, 57 yaşındaydı. Asırlar süren geleneğe göre, papalık makamı için İtalyan olmak gerekiyordu. O ise Polonyalıydı. Ama, ne oldu? Sosyalist Polonya o dönemde çalkantılar içindeydi. Katolik dininin çok kuvvetli olduğu Polonya için Polonyalı bir papanın gayet verimli olacağını hesap eden emperyalistler bu makam için sonradan 2. Jean Paul adını alan bu arkadaşı tercih ettiler.
Ama bir sorun vardı; papalık makamına kendi istedikleri kişinin değil, bir başkasının, 1. Jean Paul’ün seçilmesine engel olamamışlardı. Söz konusu papa, seçilmesinin üzerinden daha bir ay geçmeden, aniden ve kuşkulu bir şekilde öldü. Hemen ardından Roma’da tekrar toplanan kardinaller bu kez tüm emperyalist odakların talebine uygun olarak 1978’de 2. Jean Paul’ü papa olarak seçtiler.
Bu Papa, Polonya’yla özel olarak ilgilendi; CİA’nın organizasyonuyla büyüyen anti-komünist Dayanışma sendikasının başkanı Walesa’ya her zaman desteğini sundu. Walesa, sosyalizm yıkıldıktan sonra önce cumhurbaşkanı oldu; ama hızla işçilerin desteğini kaybetti. Zaten işi de bittiği için bir paçavra gibi bir kenara atıldı.
İşte, “Doğu Bloku”nu sona erdiren, Vaşington’un dizayn etmesiyle Vatikan’ın başına paraşütle indirilen Sovyet düşmanı bu merhametsiz adamın arkasından ağlayanlara bakın, kimin kim olduğunu anlayın.

 


OKURLARIMIZDAN

Küllerinden Doğan Mücadele
Irak işgali’nin üzerinden tam 2 yıl geçti. Geçen 2 yıl direnişle yılgınlığın, ölümle yaşamın, kölelikle özgürlüğün mücadelesi oldu. Dünya’nın en ileri silah sanayi’ne sahip olan ABD emperyalizmi daha önce de söylediğimiz gibi Irak çöllerinde her geçen gün daha da fazla kuma gömülmekte.
İşgal başlamadan önce büyük medya tekellerinin özelde Irak halkını genelde ise bütün Ortadoğu halklarını küçümseyici, aşağılayıcı yazarlarının bile söylem değiştirmek zorunda kaldı. Onlara göre Irak hemen işgal edilecek ve ardından demokrasi ve özgürlükler hayata geçirilecekti. Iraklı yurtseverler bunun olmayacağını kanlarının son damlasına kadar ABD ve onun uşaklarına karşı mücadele edeceklerini dün olduğu gibi bu gün de gösteriyorlar.
Irak işgali bize ve bütün halklarına büyük örnekler verdi. Dünya halklarının ABD emperyalizmine karşı mücadelelerinde zihinlerine yeni ufuklar açtı. Ancak hem direniş öncesi hem de sonrası ile işçi sınıfına ve emekçilere önderlik edecek sosyalistler içerisinde zihinsel bulanıklıklar yaşanamadı da değil. Bu bulanıklık ve öngörüsüzlük kimi zaman “aman Saddam’ı savunmuş olmayalım” oldu. Kimi zaman ise “zaten Irak’taki direnişi de İslamcılar yürütüyor” gibi sığ düşünceler oldu. Bu konuda dergimiz Ürün siyasal önderlik bayrağını ele aldı. İşgalin başladığı ilk gün “yanlış hesap Bağdat’tan döner dedi.” Direnişçilerin mücadelelerinin sonucunun mutlaka bir zaferle sonuçlanacağını belirtti. İşçileri emekçileri gençleri toplumun tüm kesimlerini “işgalcilere karşı direnişçilerin safına davet etti. İşbirlikçi ve teslimiyetçi Irak Komünist Partisine karşı mücadele eden IKP/KADRO hareketinden bilgiler belgeler sundu. Direnişin birinci elden belgelerini söyleşileri işçilere emekçilere sundu.
Bugün eski dergileri karıştırdığımda tekrar görüyorum ki ÜRÜN Türkiye’deki bir çok sosyalist harekete de bu konuda yazdığı ve savunduğu fikirlerle öncülük etmiştir.
Emrah Kılıç

Türkiye Komünist Partisi,
TKP’em benim
Sen dünümüz, bugünümüz, yarınımızsın
(...)
Sen bana bugün mübarek alnında yara yerinle
İşçi bileklerinde zincir iziyle göründün
Yürüyorsun dimdik (...)
Nâzım Hikmet

Nâzım TKP’liydi evet. Bağlıydı partisine,yürekten sevdalıydı. Nazım devrimciydi, doğru.. Parti içi çekişmeler yaşadı, pek çok savaşa göğüs gerdi, ateşi ve ihaneti gördü, doğru... Türkiye’de sınıf mücadelesinin esaslarını belirledi, baskıların yoğun olduğu dönemlerde hep emekçilerin yanındaydı, fabrika önlerinde, grev çadırlarında aynı saftaydı... Bir işçi için partili olmak büyük bir gururdu ve üretilen her alın teri ve el emeği kongrelere sunuluyordu,çünkü parti ve mücadele her şeyin önünde geliyordu... Mustafa Suphi ve 14 yoldaşıyla başlamıştı kavga; düşe kalka ilerledi ve ilerleyeceğinden de öte...
Ekim devrimi ve kurtuluş savaşı dinamitledi devrim fitilini... Adlı adsız kahramanlar, Bilenler, Mustafa Suphiler, Ethem Nejatlar, Salih Hacıoğlular, Şefik Hüsnüler, Zeki Baştımarlar, Mihri Belliler, Kıvılcımlılar Kosovalar, Boz Mehmetler... Özveri, fedakârlık ve de ihanet de olsa devrinde alınları açık çıktılar kavgadan... 60’ta sosyalizmi tekrar örgütlemeye koyuldu, 70’te dirildi yeni baştan. 80’de söndürülmeye çalışıldı ateş, döneklerin ve hainlerin eline düştü, kurtlar sofrasında mezenin binbir türlüsüydü!! Küçük burjuvazi tüketmeye başladı tarihi çınarı; sallandırıyor.. Şimdi sarılma zamanı tarihe, övünme zamanı değil. Nostaljik takılma zamanı hiç değil, tarihimizi diriltme, TKP’mizin bayrağını ilmek ilmek yükseltme zamanı... Yapılan hatalardan ders çıkararak... Döneklerin, hainlerin, likidatörlerin mezesi olamaz, bu tarih hepimizin, geleceğimizin muştusu!!
Levent / Adana

Emperyalist işgal altındaki Irak’ta, çocukların bile acımasızca öldürülmesi karşısında içi öfkeyle dolan bir arkadaşımızın yazdıklarını tüm okurlarımızla paylaşmak istedik...

MİSKET VE SAĞLIK
Çocukluğumda fırsat buldukça, içi rengarenk cam misketlerle oyun oynardık. Bunlar rengarenk şekerlere benzerlerdi çok hoşumuza giderdi onlarla oynamak, nişan almayı da o zamandan öğrendik ama orada bir eşitlik vardı, ıskalarsan sıra öbürüne geçerdi. Bazen de bunları belli bir mesafeden çukurlara sokmaya çalışırdık.
Şimdi fabrikamızda yürüttüğümüz, ilk hedefimiz olan sağlık ve güvenliğimize verilen önemle karşılaştırıyorum da oynadığımız koşullar pek sağlıklı değildi. Sokaklarda toz, her türlü mikrobun barındığı ortamlarda ne kadar sağlıksız koşullarda oynamışız. Ama yine de pek bir şeyler olmadı. Belki bu yüzden içimizden ölenler oldu ise de ben duymadım. Her ne kadar kumar olsa da arada bir de babalarımızdan aldığımız harçlıklarına oynardık bazen. Bu paralarla cam misketlere benzeyen renkli şekerler de alıp yerdik. Aslında bu gelenektir bizde. Halen bayramlarda büyükler çocuklara buna benzer şekerler ikram ederler.
Daha sonra kırılmayan cinsten demir misketler çıktı, tercihimiz bunlardan yana olurdu. İş hayatına girince anladım ki onlar şu güvenlik kurallarına dikkat etmediğimizde kolumuzu, elimizi kaptırdığımız makinaların dönen parçalarına konan rulmanların içindeki demir misketler. Biz çocuk kafamızla teknolojinin bu kadar ileri gittiğini anlamadan bunların bizim oyun oynamamız için yapıldığını düşünürdük.
Şimdi teknoloji daha da gelişmiş, artık misketleri kilometrelerce yükseklerden rengarenk gökyüzünden üzerimize bırakıyorlar. Ne hikmetse o misketlere dokunmayı bırakın, yanından geçen çocuklar ölüyor. Anlaşılan çok pis ve mikroplu ortamda üretiliyorlar, sanki mikroplarla kendi teknolojilerini daha ileriye taşımayı başarabilmişler.
Belki ölen çocuklar konuşabilseler ‘ne yaptınız amca, daha doğduğum evi bile tanıyamadım, bu misketlerle oynanmıyor, henüz içimizde şeker bile yiyemeden ölen çocuklar var’ demezler miydi?
Bizim işyerindeki vardiyalardaki arkadaşlarımın özürlü çocuklara olan yardım çabası geldi aklıma. Keşke hiç sakatlanmalar olmasa da bu tür onurlu davranışlar sergilemek zorunda kalmasak. Aslında çok şeyler anlatabilirim, ama biliyorum ki bununla yetinmem gerek. Zaten sanatçı Ferhan Şensoy’un yazdığı, yine sanatçı İlhan Şeşen’in küçük kızının okuduğu şu şiirdeki bir cümle anlatıyor her şeyi. Savaşta şehit olan bir babaya madalya verilmesi hakkında. Bu adamın kızının ağzından yazılan bir şiir bu:
“Madalyalar beni ısıtmıyor anne”
Ali Akgül

 
Yazarın Diğer Yazıları
 ÜÇ MİLİTARİST KAFADAR
 Yılmaz Güney'in ahı
 Deprem yoksa futbolla uyut
 Kara koyun Akkuyu'ya girerse...
 Satıyorum, saaatttttım!
 Enflasyon
 Gençlere Ağır Cezalar Yağıyor!
 NÜKTEDAN ANTİ-KOMÜNİST: Sör Vinston Çörçil
 Arsız Hırsız
 'Romen işçileri dövün'
 Hapishanelerin İki Yüzü
 Bir Yetmez, İki Dönem Olsun
 Tunca Toskay
 Sansür
 YDD EĞİTİMCİSİ

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS