Sosyalist Dergi: 20 |  Ali Kinalı |
İsveç Dersleri – I

Küreselleşme Emekçi Halkları Köleleştiriyor ve Irkçılığı Geliştiriyor

Irkçılığın AB boyutunda hızla gelişmesi, kaygı verici bir durum olarak nitelenmektedir. Bu sorunu ikinci dünya savaşı öncesiyle özdeşleştirmekten de kaçınmayan araştırmacılar, ürkütücü biçimde yükselmekte olan ırkçılık dalgasının daha çok ekonomik ve sosyal dengesizliklerin derinleşmesinin bir sonucu olduğuna işaret etmektedirler.

Özellikle ileri derecede sanayileşip gelişmiş olan kapitalist ülkelerdeki ırkçılığın problematik bir hal almasına bakılınca, ideolojik prensibi liberalizm olan AB kapitalizminin tüm çelişkileri bir potada eritebileceği hesabının tutmadığı anlaşılmıştır. Evdeki hesabın çarşıya uymadığı örneğinde olduğu gibi, bunun da pratikle çeliştiği görülmüştür.

Kapitalist kampın içinde yaşanan azgın rekabetin akla getirilmesiyle anlaşılacağı üzere, şahinlerin dünya halklarının başı üzerinde döne döne hesaplaşmaları sonucudur ki emperyalist büyümenin içindeki ülkelerde olumsuzluklar da derinlemesine gelişmektedir. Bu bağlamda ırkçılık da, emperyalist, kapitalist çıkarların etkisiyle ve bu politikaların bir ürünü olarak orta yerde boy göstermektedir. Kapitalist gelişmenin başlıca dayanağı kârlılıktır. Toplumsal olmayan kapitalizmin gelişmesi daha fazla sömürerek elde edilen ekonomik güçle ortaya çıkmaktadır.

Uluslararası Kapitalist Sistem

Emperyalizmi, kısaca başka halkları ve devletleri sömürü yoluyla elde eden, iktisadi, askeri ve siyasi bir güç odağı olarak tanımlamakla yetinelim. Emperyalist devletler ortak amaçları olan daha fazla kâr ve egemenlik hedeflerine yine ortaklaşa organize ettikleri uluslararası kuruluşlar aracılığıyla, halkları daha fazla sömürerek ve insanlık yaşamını en geniş biçimde daha da kontrol ederek ulaşmaktalar. Bu kuruluşların en başında Dünya Bankası, G8’ler zirvesi olarak bilinen zenginler doruğu, IMF ve Avrupa Merkez Bankası ECB gibi finans kuruluşları gelmektedir.

Tarihten biraz gerilere doğru yolculuğa çıktığımızda, görüyoruz ki başta Dünya Bankası (başkanı değişmez biçimde sürekli Amerikalı) emperyalist ortaklığın bir kurumu olarak ikinci dünya savaşı sonrası ve 1950 yılları başından itibaren aktif biçimde kapitalist devletleri finans ve yönlendirme girişimlerine koyulmuştur. Aynı kurumun içinde tasarlanmış olan bir başka örgütlenme IMF olmuştur.

IMF kapitalist devletlere kemer sıkma kredileri açması ve faizli borçlandırmalarla devletleri emperyalizme itaat ettirmesi amacıyla kurulmuştur. 1960 yılları itibariyle ABD’nin bir mali örgütü olarak varlığını direkt olarak etkili biçimde emperyalist politikaları uygulamakla duyurmuş ve dikkat çekmiştir. Bu kuruluşun ABD yanlısı kredi ve finans politikalarıyla bir çok devleti kontrol edebildiğini, Türkiye halkı da kendi öz deneyimiyle bilmektedir. IMF’nin sicili, halklara düşmanlık anlamında oldukça kabarıktır. Bu emperyalist finans kuruluşunun karıştığı uluslararası düzeyde sayısız provokasyon ve şantajlar vardır. En başta Allende öncülüğündeki Şili devrimci halk iktidarına karşı 1973 yılında Pinochet öncülüğündeki faşist darbenin yürürlüğe sokulmasındaki rolü akıllardadır. Ayrıca devrimci güçler başta olarak, geniş anlamda Türkiye halkını terörle yıllarca inim inim inlettiren 1980 yılı 12 Eylül askeri faşist darbesinin Kenan Evren önderliğinde yürürlüğe sokulması da hâlâ sonuçlarını en acı biçimde yaşamakta olduğumuz olaylardandır. Bunlar belli başlılarıdır.

Son yıllarda hızla örgütlenen ve de ABD emperyalizmine yandaş emperyalist bir pay sahibi olarak gelişmekte olan AB teşkilatına bakıldığında da, görülen ilginç orandaki benzerlik ve iç içelik dikkatle göz önüne alınmalıdır. Sermayenin bu üst katlardaki iç içeliği öylesine köklüdür ki, daha bir süre önce AB parlamentosunda görüşülüp karara bağlanmış olan, birliğin çevre kanununun dahi Amerikan çevre kanunu kopya edilerek aynen kabul edilmiş oluşu bile salt bir rastlantı olarak tanımlanamayacak kadar iç içeliği ve benzerliği ortaya koymaktadır.

Ne ilginçtir ki, ABD son iki yıldır tüm dünyanın üzerinde uzlaştığı çevresel anlaşmaların hiçbirini kabul etmeye yanaşmayan tek devlettir. Yani dünyayı en çok kirleten ülke olduğu halde, hiçbir sorumluluk üstlenmemekte olan ABD çevre politikasının AB tarafından aynen kopya edilmişliği de aralarındaki benzerliği ortaya koymaktadır.

Elbette emperyalist kampın böylesi iç içeliği beni ve durumu bilen başkalarını da şaşırtmamaktadır. Ancak o ki, işbirlikçi iktidarlar bu iç içeliği gizlemekteler ve halkın AB’nin gerçek yüzünü görmesini ve emperyalist bir odaklaşma olduğunu bilmesini engellemekteler. Bu durumda halklara sorunun içyüzünün açıklanması ve belletilmesi görevi anti emperyalist güçlere düşüyor. Çünkü konunun açıklanmamış oluşu kafa karışıklığına neden oluyorken, çıkarcı güçlerin halkları aldatmasını da kolaylaştırıyor. Bu sebeple bu iç içeliğin devamlı olarak dile getirilmesi gereklidir.

Emperyalist kampın teknik olduğu kadar, siyasi alandaki ilişkisinin kurumsal olarak konumlandırılması dahi aralarındaki işbirliğinin derinliğini göstermesi bakımından, oldukça önemli bir durumdur. Sermaye kampının küresel bağlaşıklığı elbette salt bu bağlantılarla da sınırlı değildir. Avrupa Merkez Bankası direktörünün Dünya Bankasının eski bir şefi oluşu da tek örnek değildir. Fakat en azından işbirliğinin ve iç içeliğin görülmesi için önemli olduğu su götürmez bir durumdur. O yüzdendir ki, emperyalist politikaları çok boyutlu olarak gören ve tarihsel açıdan etkilerini de hesap edebilen çevrelerce bile bu örnekler kolay kabul edilir olamıyor.

Ayrıca ne ilginç bir rastlantıdır ki, AB’ye üyelik yolundaki Türkiye’nin başbakanı Tayyip Erdoğan da Amerika’da ünlü ve de çok pahalı burslarla tahsilini bitirmiş oğlunun IMF’de işe başlayabilmesi için, Amerikan Başkanı Bush’un aracı olmasını rica etmektedir. Ancak bu arada Turgut Özal’ın da vakti zamanında IMF kökenli olduğu akla getirilmelidir. 12 Eylül askeri cuntasının da sivil kurmaylarından olan Özal’ın, Türkiye’ye paha biçilmez derecede işbirlikçilik ve bağımlılığı kökleştirici katkıları olmuştur. Bu yüzdendir ki, sağcı güçler ve kapitalist odaklar halen arkasından hayıflanarak ağlamaktalar.

Avrupa Birliği

Ileri derecede gelişmiş olan AB devletleri, küreselleşme olarak da belletilen, emperyalist politikalarla en çok çıkar edinen devletlerdir. Ancak, bu adeta bir savaş havasında sürdürülen rekabet çabaları sıkıntıların çoğalarak ortaya çıkışını da beraberinde getirmektedir. Işte bu yüzdendir ki, böylesine gelişmiş olmasına rağmen, kapitalist bunalımın sebeplerini giderme yanlısı da değiller. Tam tersi, içine düştükleri her çıkmazın yükünü bir nebze de olsa kendi kârlarından karşılamak yerine, faturayı halklara çıkararak, emekçi halklara yaşamı zindana çevirmektedirler.

Gelişen ekonomik bunalımın en başta patronların kâr hırsından kaynaklandığını halklardan gizleyen AB önderleri, boşuna vaatlerle zaman kazanmaya çalışmaktalar. AB Anayasası üzerinde anlaşan kapitalistler, liberalist kafa karıştırıcılığının tipik bir örneğini orta yere çıkarmış oldular. Bu kitapçığın her bir paragrafının başında sıkça özgürlük ve adaletten bahsediyorlardı. Oysa, pratik olarak yaşamın her alanında tersi ortaya çıkmıştır ve halklar da bunu yaşayarak görmüştür. Avrupa ülkelerindeki halklar bundan on yıl öncesine oranla, şimdilerde daha ziyade engellerle ve çıkmazla boğuşmaktadır. En başta emekçi halk yığınlarının, yani nüfusun çoğunluğunu oluşturan kitlelerin, ülkelerdeki kamu sektörlerinin hızla özelleştirilmesine paralel olarak, devlet üzerindeki görece kontrol olanağı da ortadan kaldırılmış ya da oy vermekten ileri gitmeyen biçimde minimum seviyeye düşürülmüştür. Bu sayededir ki, patronların devlet üzerindeki denetimi de o doğrultuda artmıştır.

Işte bu yüzden, Fransa’da ve ardından Hollanda’da halk Avrupa Anayasasını reddetti.

Tarihsel deneyimlerden yola çıkan Marksist-Leninist öncü güçleri, kapitalist emperyalist üstünlüğünün geçici olduğunun bilincindedirler. Bu bilinçle geleceği kazanma savaşımının mutlaka üstün geleceğine inanmaktadırlar. Bu inançla toparlanıp devrimci cepheyi gelecek savaşımlara hazırlama çabası verilmektedir. Ileriki yıllar, emperyalist, kapitalist kampın ideolojisi olan liberalizm belasından kurtulmak ve halkların eşit, ortak kollektif yönetimi olan sosyalizmi inşa etmek için savaşım yılları olacaktır. Burada önemle işaret edelim ki, bunu böylece kayıt ediyorken, bu baş döndürücü gerileyişten, yeni liberalizmin şantajından kurtulmak için dileklerin yetmeyeceğini de belirtelim. Kurtuluş savaşımla olacaktır. Kapitalist kampın etkisinin kırılması ve emekçilerin ortak, demokratik yönetimi sosyalizmin inşa edilebilmesi, savaşımla olacaktır. Yani sorumluluğunun bilincindeki güçlerin dayanışması ve birleşik güç olmasıyla savaşım utkuya ulaştırılabilecektir. Ortak çabaların değişik iş ve araçlarla birleştirilmesiyle, daha da önemlisi devamlı kılınmasıyla, savaşım ivme kazanacaktır. O doğrultuda düşünerek ve arada kamplar meydana getirilmemiş olarak (çünkü devrimci güçlerin kendi aralarında kamplaşması sadece ama sadece çıkar çevrelerine yaramıştır) yığınların saygısı ve güveni sağlanarak, halkların kapitalist, emperyalist politikalara dur diyebilmesi yanında, liberalizmi ve onun gözlere sis perdesi olan küreselleşme politikalarına da son verilebilecektir.

Kısaca ve basit bir tanımlamayla mali gücün, yani sermayenin tek tek ve daha da azınlığın elinde toparlanması, piyasayı kontrol eden paranın hedefinin, devlet çarkını da kontrol etmesi demek olan küreselleşmenin, AB örgütlemesinin temel ilkesi olduğu biliniyor. Ancak, AB’nin bu yolu otobanda gider gibi bir rahatlıkla kat etmesi mümkün değildir. Başta tek tek Avrupa ülkelerindeki emekçi halk hareketlerini alt edebilmesi gerektiği gibi, diğer taraftan paylaşım yanlısı emperyalist ülkeleri de bu yarışta izole edebilmesi gerekir. Işte, hem bir yandan içteki muhalefeti depolitize ederek uyuşturabilme çabası içinde olan AB görevlileri, ileri gelenleri ve birlik üyesi ülkelerin iktidar çevreleri, öte yandan, dünya ölçüsünde sürmekte olan kapitalist devletlerarası rekabeti, ya da diğer deyimiyle emperyalist bölüşüm savaşını en kârlı olarak kazanmak üzere çaba vermektedirler.

Suç Ortağı Uzlaşmacılar

Rekabeten üstün gelmeleri başlıca amaçları olan Avrupa kapitalistlerinin, daha ziyade kârlarını düşünmeleri makul bir durum olarak belletiliyor. Bu durumun makuliyetinin halklara kanıksandırılması görevini elbette kapitalist sermayedarlar tek tek bizzat kendileri yapmıyorlar. Bu görevi ilgili devletlerdeki siyasi iktidarlar yerine getiriyorlar. Dahası, son yıllarda moda olduğu üzere bu çabaya reformist (uzlaşmacı) oportünist sendikal örgütler, sosyalist partiler de ortak edilmişlerdir. Bu duruma tahlilci gözlemle bakıldığında böylesi reformist, oportünist, yedek lastikler sayesindedir ki, Avrupalı kapitalistlerin, yer yer emekçi halk yığınlarını da peşlerinden sürükleyebildikleri görülmüştür. Böylece, kapitalistlerin işi daha da kolaylaşmıştır. Yani, Avrupa örgütlenmesinin parsasını kapitalistler toplarken, emekçilerin aldatılmasına yardımcı olan ilkesiz sosyalist çevreler de liberalizm dalgasına kapılmış olarak ve boş sözlerle avunarak, AB’li kapitalistlerinin işlerini kolaylaştırmaktadırlar.

Sınıf savaşımını mümkün olsa hepten rafa kaldırma amacında olan bu karışık kafalılar, daha da ileri giderek Avrupa Sosyalizmi diye bir belirlemede bulunmaktalar. Böylece gerçek yüzlerini daha açık biçimde göstermekteler. Yani, Avrupa şovenizmi peşinde, üçüncü dünyayı dışlayan ve dünya halklarının arasına sur çekme politikalarına arka çıkmış olarak milliyetçilik yapmaktadırlar. Dahası küçük hesaplar içindeki bu güçler, salt AB parlamentosunda sandalye kaparak boy göstermekle avutulmuş olduklarını, Avrupalı emekçi halklarına politika olarak yedirmeye çalışmaktalar. Oysa, günümüz Avrupa Birliği’ni, bizzat birlik üyesi emekçi halklarının yaşamında görmek gerekir. Çünkü, ilerici bilinç, devrimci bakış açısı bunu gerekli kılar. Şu durum gayet açıktır ki, birlik üyesi ülkelerde tarihte benzerine ender rastlanılacak şekilde geniş boyutlu işsizlik yaşanıyor. Ekonomik büyümenin yerinde saydığı artık inkar edilemiyor. Hesaplar tutmamıştır.

Bu durum açığa çıktıkça, birlik içindeki çatlamanın derinleşmesine de engel olunamıyor.

Tüm birlik ülkelerinde işsizlik stresi yüzünden ağır hastalık vakalarının sıklaştığına işaret ediliyor. Bu sıralar en büyük kötülüğün işsizlik olduğu genel bir kanı olarak Avrupalının düşüncesinde yer ediyor.

(Önümüzdeki sayıda devam edecek.)



 
Yazarın Diğer Yazıları
 İsveç Dersleri – I
 İkinci Dünya Savaşı’nın 60. Yıldönümü
 Küreselleşme Emekçi Halkları Köleleştiriyor ve Irkçılığı Geliştiriyor - İsveç Dersleri - II
 Cumhurbaşkanınız Lâdinî mi, Yoksa Klerikalizmci mi Olsun?
 Tabela Biçiminde Bir İşsizlik Sigortası Kalıcı Sosyal Kazanımdan Sayılamaz
 “Örgü”ye Katkı"
 Euro Emekçilere Yoksulluk Getirir
 Euro'ya Kaçış

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS