Sosyalist Dergi: 25 |  Muhsin Salihoğlu |
Kapitalizmin Krizi ve Olasılıklar



Ürün Ocak 2008’de, “Kapitalizm ABD’den başlayarak yeni bir ekonomik bunalıma sürükleniyor” tespitini yapmış, Mayıs 2008’de ise krizin derinleştiğine işaret etmiş ve krize ilişkin ilk değerlendirmesini şöyle ortaya koymuştu:
“Kapitalizmin dünya çapında bir ekonomik krize girdiği artık burjuva ideologlarının da dilinde. 1929 Büyük Bunalımı benzetmesi neoliberaller arasında bile yaygınlaşıyor. Faşizmden sonra dünya işçi sınıfına ve emekçilere yönelik en kapsamlı, en şiddetli, en uzun süreli ve sosyalist ülkelerde karşı devrimci kapitalist restorasyonlara yol açarak sosyalist sistemi yıktığı için en başarılı saldırı olan neoliberalizmin son kullanma tarihi doluyor. İngiltere’de Northern Rock Bankasının, Amerika’da Bear Stearns Bankasının devlet tarafından kurtarılması, neoliberal dogmaları çürütüyor ve ‘kapitalizmde kârlar özelleştirilir, zararlar kamulaştırılır’ ilkesinin geçerliliğini yeniden kanıtlıyor. Kapitalist şirketlerin rezalet boyutlarındaki vurgunlarının bedeli her zaman olduğu gibi emekçilerin sırtına yükleniyor. İşçi sınıfı, bütün emekçiler gereken yanıtı verecekler.” (sayı 24, s. 2)
1987-2006 yılları arasında Amerikan Merkez Bankası’nın başkanlığını yapan “neoliberal kapitalizmin efsaneleşmiş ismi” Alan Greenspan gibi kapitalist peygamberler bile Amerika’da ipotekli konut kredileri (morgıc) alanında başlayan krizin, kapitalizm tarihinin en büyük finans krizine dönüştüğünü ve oradan da reel ekonominin birçok dalını da içine alan bir sistem krizi olarak ortaya çıktığını itiraf etmek zorunda kaldılar. Kapitalizmin sömürüsünü ve hâkimiyetini meşrulaştırmak için kullanılan “serbest piyasa” masalı bir kez daha iflas etti. Dünya halklarını ve aydın kesimleri sersemleştirerek onları özelleştirme, taşeronlaştırma, kuralsızlaştırma programına razı etmek için kafalara kazınan bu masalı, bugüne kadar milyarlarca doları iç ettikleri halde şirketlerini iflas noktasına getiren şirket patronları ve yöneticileri, “devlet bizi acele kurtarsın” diye ortaya atılarak kökünden çürüttüler. Kapitalist medyanın “devlet müdahale etmezse felakete sürükleniriz” yaygarası eşliğinde harekete geçen kapitalist devletler, dünya tarihinin en büyük şirket kurtarma programını başlattı. Emekçilerin ücret, sağlık, eğitim, emeklilik alanındaki en küçük taleplerine “ekonomide kara delik yaratmayalım” diyerek şiddetle karşı çıkanlar, milyarlarca doların büyük şirketlere oluk oluk akıtılmasını alkışlarla karşıladılar.
Der Spiegel dergisinin saptamasına göre, başta ABD ve AB devletleri olmak üzere şu ana kadar kimi devletlerin şirket kurtarma harcamaları (banka garantisi verme, sermaye artırımı, batık kredilerin satın alınması yoluyla) 3,1 trilyon avroyu (5 trilyon doları) aşmış durumda. Dergiye göre, İngiltere 571, ABD 519, Almanya 500, İrlanda 400, Fransa 360, Hollanda 220, Rusya 139, Avusturya 100, İspanya 100, İsviçre 48, Norveç 41, İtalya 40, Suudi Arabistan 30, Portekiz 20 milyar avroyu bankalara ve şirketlere akıttı. (“Can the Bailout Prevent an Economic Meltdown?” [Kurtarma Planı Ekonominin Çökmesine Engel Olabilir Mi?], Spiegel Online International, 20 Ekim 2008). Japonya’nın, Çin’in, Güney Kore’nin, Brezilya’nın ve diğer birçok devletin aynı amaçlı harcamaları ise bu listede yer almıyor.
1978’den beri 30 koca yıl boyunca özelleştirmenin erdemlerini saya saya bitiremeyen ve “serbest piyasada her ekonomik aktör, kararlarının sorumluluğunu kendisi taşır: işini iyi yapan kazanır, işini kötü yapan batar” diyerek girişimcilik cakası satan sermaye çevreleri, büyük bir yüzsüzlükle devleti kendilerini kurtarmak üzere sahneye açık açık davet ettiler. 30 yıldır perde arkasından kapitalistlere her türlü desteği verirken ekonomiye emekçilerin lehine en küçük bir müdahaleyi ısrarla reddetmiş olan devlet de, bu çağrıya derhal uydu ve kamunun kaynaklarını bankalara, şirketlere açık açık peşkeş çekti. Sermaye ile devlet arasındaki ortak yaşam (sembiyoz) ilişkisi bir kez daha fütursuzca sergilendi. Kapitalist şirket sahiplerinin ve yöneticilerinin zararları kamu tarafından üstlenildi, bankalar ve şirketler tekrar kârlı hâle getirildikten sonra sahiplerine teslim edilmek üzere koruma altına alındı.
ABD, AB ve diğer kapitalist ülke yönetimlerinin şirketlere hissedar olması, batan şirketleri devletleştirmesi hiçbir şekilde kapitalizmin mantığı dışına çıkmıyor ve kapitalizme karşı emekçiler lehine bir düzenleme anlamına gelmiyor. Kapitalizmin bütün temel özellikleri devam ediyor. Birincisi, her ne pahasına olursa olsun sermaye birikimi hâlâ toplumun en yüce amacı olarak benimseniyor. İkincisi, üretim ilişkileri yine emeğin metalaştırılmasına, işçi sınıfının ve emekçilerin sömürülmesine dayandırılıyor. Üçüncüsü, kapitalistler yatırım ve üretim kararlarını azami kâr amacına uygun olarak belirlemeye devam ediyorlar. Dördüncüsü, kapitalist özel mülkiyet her zamanki gibi kutsal sayılıyor. Beşincisi, devlet yine sermaye birikiminin ve özel mülkiyetin koruyucusu olarak devreye giriyor ve sömürüye karşı kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesine girişen işçi sınıfının ve emekçilerin bastırıcısı rolünü üstleniyor. Altıncısı, rekabete ve piyasa ilişkilerinin anarşisine her şeye rağmen dokunulmazlık tanınıyor. Zaten Bush da CNN televizyonuna verdiği demeçte bu gerçekleri itiraf ederek, “Piyasa ekonomisi sistemini kurtarabilmek için piyasa ekonomisinin kurallarını bir kenara bıraktım’’ diyor. (Sabah, 17 Aralık 2008).
Daha şimdiden dünyanın belli başlı ekonomileri resesyona (gerileme, küçülme) girmiş durumda. ABD’nin resesyona Aralık 2007’de girmiş olduğunu, konuyla ilgili resmî kurum olan Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu NBER bir yıl sonra, 1 Aralık 2008’de ilan etti. İtalya, Almanya, Japonya, 15 Avrupa ülkesinden oluşan Avro bölgesi ve Rusya resesyonda. İrlanda, İzlanda ve Macaristan gibi ülkeler daha şimdiden iflas halinde. Otomotiv, demir çelik, gemi taşımacılığı gibi belli dallarda artık resesyondan değil, çökme veya büyük gerileme anlamına gelen depresyondan söz ediliyor ve merkez bankaları harıl harıl para bastığı halde dünya ekonomisinin bir bütün olarak depresyona girmesi ağırlıklı bir olasılık olarak gündemde.
Türkiye’de ise şimdi elimizde Eylül 2008 istatistikleri var. Sanayi üretiminde büyük bir düşüş görülüyor, yüzde 6.4’lük bir gerileme kaydedilmiş. Belli iş dallarına baktığımızda, örneğin tekstilde yüzde 18’lik, hazır giyimde yüzde 28’lik azalma var. Korkunç bir depresyon. Bursa, Adıyaman, Gaziantep, Kahramanmaraş, Denizli gibi sanayi merkezlerinde koca koca fabrikalar, sayısız atölye kapandı. İşsizlik zaten çok yüksek oranlardaydı, daha da berbat hale geldi.

Krizlerin kaynağı
Krizler kapitalizmin içkin özelliğidir. Krizsiz kapitalizm olmaz. Aşağı yukarı beş yüz yıllık bir tarihi olan kapitalizm, krizleri hep içinde taşıdı ve belli aralıklarla krize girdi. Marks, Engels, Lenin ve izleyicilerinin kapsamlı biçimde açıkladıkları gibi, krizlerin temelinde üç etken vardır:
1) Hepsi sermaye birikimini hedefleyen ve piyasa için üreten rekabet içindeki şirketlerin, üretimi sınırsız derecede geliştirme eğilimi içinde olması (kapitalist üretim anarşisi);
2) Kapitalistlerin artı değeri sürekli arttırma ihtiyacının, yani sömürüyü yoğunlaştırmasının onları işçi sınıfını görece ve mutlak olarak yoksullaştırmaya yöneltmesi (azamî kâr güdüsü); buna karşılık, artı değeri gerçekleştirmek için, üretilen malların satılması zorunlu iken, yoksullaşan kesimlerin sınırlı tüketimi nedeniyle üretimin bir noktada engele takılması (aşırı üretime karşı eksik tüketim);
3) Toplam sermaye büyüdükçe üretilen artı değerin yetersiz kalması, kârların düşme eğilimine girmesi; buna bağlı olarak da, durgunluk ve durgunluğu aşmak için spekülasyon eğilimi.
Yani kapitalist sistemde, kapitalistler, durmadan mal ürettirdikleri kesimleri durmadan yoksullaştırırken bu malları yine onlara durmadan satmak ve üstelik kârlarını durmadan arttırmak zorundadırlar. Kapitalist sistem ne yaparsa yapsın bu çelişmelerin üstesinden gelemez, günün birinde krize girer.
Kapitalist sistemin varoluş koşullarını oluşturan, işleyiş tarzını meydana getiren söz konusu nedenlere bağlı olarak, bolluk içinde yokluk yaşanır, küçük bir azınlık zenginleşirken nüfusun büyük çoğunluğu yoksullaşır, toplumsal kutuplaşma ve tekelleşme artar, işsizlik yayılır, mali spekülasyonlara ve borsa oyunlarına dayalı kumarhane ve soygun ekonomisi gelişir, yaşam kalitesi düşer, savaş eğilimi güçlenir, doğa tahrip edilir.

Ekonomik dalgalar
Kapitalizmde işlerin açıldığı, üretimin ve satışların arttığı, kârların patladığı yükseliş dönemlerini; işlerin kapandığı, üretimin ve satışların azaldığı, işsizliğin patladığı, kârların düştüğü kriz, durgunluk ve gerileme dönemlerinin izlediği 3-5 yıllık, 7-10 yıllık görece küçük çaplı ekonomik dalgalar veya 40-50 yıllık, 50-60 yıllık görece büyük ekonomik dalgalar ayırdedilebilir.
Kondratiyev dalgaları olarak adlandırılan büyük dalgaları 19. yüzyıldan itibaren ele alırsak, kapitalizmin tarihinde 1790’da başlayıp 1815’te kırılma noktasına vararak 1850’ye  kadar büyük bir dalga, 1850’de başlayıp 1873’te kırılma noktasına vararak 1896’ya kadar başka bir dalga, kapitalizmin emperyalizm aşamasına ulaştığı dönemin başlangıcına denk gelen 1896’da başlayıp 1929’da kırılma noktasına vararak 1945’e kadar yeni bir dalga, 1945’te başlayıp 1973’te kırılma noktasına vararak uzatmalarla günümüze kadar gelen başka bir dalga gözlenebilir.
1945’ten itibaren altın çağını yaşayan kapitalizmde petrol krizinin damgasını vurduğu 1973’teki kırılmayı, 1982’de Meksika’yı ve Latin Amerika’yı vuran borç krizi, 1987’de Amerikan ve dünya borsalarının çöktüğü Kara Pazartesi krizi, 1989’da ABD’de yüzlerce tasarruf ve kredi fonunun iflasına yol açan kriz, 1994’te Türkiye’de kriz, 1997-1998’de Doğu Asya ülkelerini ve Rusya’yı vuran kriz, bu krizin artçı şoku olarak 1998’de ABD’de dev Long Term Capital Management fonunun çöküşü, 2001’de Türkiye’de ve Arjantin’de kriz, 2001-2002’de yine ABD’de dev Enron şirketinin çöküşü izledi.
Buna rağmen, ABD, Avrupa ve Japonya devletleri ile hizmetlerindeki İMF ve Dünya Bankası’nın piyasaya sürekli müdahalesi; özelleştirme ve kuralsızlaştırma politikalarıyla sağlığın, eğitimin, emekliliğin, enerji üretim ve dağıtımının ve genellikle devlet eliyle yapılan işlerin özelleştirilmesi; bilgi teknolojileri alanındaki atılım (bilgisayar, robot teknolojisi, internet, cep telefonu vb.); Çin’in kapitalizme kucak açması, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’nin aynı doğrultuyu izlemesi ve hemen ardından karşıdevrimci restorasyonlarla kapitalizmin pençesine düşmesi; küreselleşme politikalarıyla ağırlıklı üretim alanının işçiliğin ve hammaddenin ucuz olduğu çevre ülkelerine (yeni sanayileşen Asya ülkelerine ve Brezilya’ya) kayması; ABD, Avrupa ve Japonya’nın finans spekülasyonlarına, türev piyasalarına, borsa oyunlarına yönelerek kâr hadlerini yükseltmesi; kredi kartlarıyla sade insanların dünya çapında kitlesel düzeyde borçlandırılarak geleceğin bugünden tüketilmesi gibi gelişmeler, durgunluk ve gerilemenin dünya çapında bir depresyona dönüşmesini bugüne kadar engelleyebildi ama artık deniz bitti gibi görünüyor. Kapitalizmin bütün dünyayı kapsayarak genişlemesi ve hayatın her alanını metalaştırarak derinleşmesi, sistemin iç sınırlamalarının tam boy işlemesini ertelese de sonuna kadar önleyemedi. Dünya kapitalizminin merkezi ABD’den başlayarak dünyaya yayılan son kriz, aslında uzun zamandır ertelenmiş, geciktirilmiş bir kriz olarak ortaya çıktı.

Kapitalizm kendiliğinden çökmez
En başarılı olduğu yükselme dönemlerinde de insanlığın büyük çoğunluğuna acılar yaşatan, onları bolluk içinde yoksulluğa ve kalitesiz bir yaşama mahkûm eden, sömürüyü, eşitsizliği, baskıyı, savaşları, israfı, doğa katliamını, yabancılaşmayı dayatan kapitalizm, başarısızlığının açıkça ortaya çıktığı kriz dönemlerinde daha da büyük acılara ve kötülüklere sebep olur.
Yine de, ekonomik kriz kapitalizmin otomatik olarak çökeceği anlamına gelmez. Çünkü kapitalizm sadece ekonomik süreçlerden oluşan bir sistem değildir. Onu ayakta tutan devlet vardır; devletin sisteme karşı çıkacak özne adaylarını öznelik bilincine ulaştırmamak için her türlü şaşırtma, yanıltma, uyuşturma, saptırma, güdüleme yöntemini beşikten mezara kadar kullanan türlü çeşitli ideolojik aygıtları vardır; yine devletin sisteme karşı çıkacak özne adaylarını ayartacak, korkutacak, dağıtacak, cezalandıracak, sopalayacak ve katledecek baskı aygıtları vardır.
Kapitalizmin çökmesi için, sermaye ve devlet koalisyonunun egemenliğini sağlayan ekonomik, siyasal, askerî ve ideolojik süreçleri durdurup ortadan kaldıracak özne adayı olan işçi sınıfının ve dostlarının özne olması, yani kapitalizmi aşacak bir bakışı benimsemesi, kapitalizmin yerine eşitliğe ve özgürlüğe dayanan yeni bir kardeşlik sisteminin, sosyalizmin kurulabileceğine inanması, bu uğurda örgütlenmesi, mücadele etmesi ve mücadelesini devrimle taçlandırması gerekir.
Eğer işçi sınıfı ve emekçi kitleler kapitalizmin bütün kötülüklerine rağmen, “Başka türlü yaşanmaz. Kapitalizm kaderdir.” derlerse ve buna uygun davranırlarsa, pasif kalırlarsa; “Biz kendi hayatımızın egemenliğini kendi elimize alabiliriz. Hayatı kendimiz kurabiliriz. Herkesin eşit, herkesin özgür olduğu; sömürünün, baskının, olmadığı; devletlerin olmadığı; sınırların olmadığı bir sistem kurabiliriz.” diye düşünmezlerse; daha iyi bir hayat kurulamaz. Eğer “Para pul sahibi, eğitim görmüş, yönetim tecrübesine sahip, işletme tecrübesine sahip, devlet tecrübesine sahip insanlar bizleri yönetmek zorundadır. Biz de onlara boyun eğeriz. Bize ne bu işlerden” derlerse, kapitalizm yıkılmaz. Bu iş kendiliğinden olmaz. Yani işçi sınıfının, emekçi insanların özne olarak, “Hayır! Biz başka bir sistem kurmak istiyoruz.” diye ortaya çıkması ve gereğini yapması şarttır.
İşçi sınıfının ve emekçi halkın daha en baştan, işçi çıkarmayı yasaklayarak; çalışma saatlerini azaltıp işsizlik belasını ortadan kaldırmaya girişerek; işyerlerinin yönetimini işçi kollektiflerinin denetimine geçirerek; uzmanların bilgi ve görgüsünden yararlanarak; demokratik usullerle belirlenmiş ekonomik bir planla sanayi, tarım ve hizmet üretimini teşvik ederek; kamu yatırımlarını hızlandırarak; üretim ve tüketim kooperatiflerine ağırlık vererek; küçük ve orta sanayi işletmelerine sistemli ve kapsamlı kolaylıklar getirerek; özelleştirilmiş işletmeleri tekrar devlete devrederek; bütün bankaları ve mali işletmeleri devletleştirerek; bu köklü adımlarla işçilerin, emekçilerin, köylülerin, bütün yoksul ve sabit gelirli kesimlerin krizden en az şekilde etkilenmesini sağlayarak, nimetlerin ve külfetlerin yurttaşlar arasında eşit şekilde paylaşılmasının yolunu açarak krizden bir çıkış olabileceğini savunması, böyle bir ekonomi politikasını yürütmeye hazır olarak siyasal iktidarı üstlenmeye talip olması gerekir.

Olasılıklar
Kapitalizmin son 30 yılına damgasını vuran neoliberalizm bütün tezleriyle çöküyor. Kapitalizmin bütün gerekçeleri pratikte çürüyor. Kapitalistler eski yöntemlerle yönetemiyorlar. Bu açık. İşçi sınıfı ve emekçi halk eskisi gibi yaşamak istemiyor. Bunun belirtileri de ortada. Belçika, Yunanistan, İtalya, Fransa, Almanya ve Türkiye’de işçilerin ve emekçilerin grev ve gösterileri, Kürt halkının mücadelesi, Yunanistan’daki gençlik isyanı, Irak, Afganistan, Filistin, Lübnan direnişi, Latin Amerika’daki hareketlenme bu belirtiler arasında.
Kapitalistlerin eskisi gibi yönetememelerine, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istememelerine, bu iki etkene bağlı olarak gelişebilen emekçi kitlelerin eylemliliğindeki büyük bir artış devrim olasılığını gündeme getirir. Denklemi değiştirecek olan asıl etken, budur: işçi sınıfı ve emekçi halk eylemlerinin olağanüstü artışıdır. Böyle bir eylemlilik artışı sadece bize bağlı olmayan nesnel ve öznel süreçlerin ürünüdür ama bizim aydınlanma, örgütlenme ve mücadele çalışmalarımız da bu süreçlerin çok önemli öğeleridir.
Öte yandan, kapitalizmin bugünkü krizi, 1945’ten bu yana dünya hegemonyasını elinde tutan; 1970’lerden beri gerileme süreci içerisinde olduğu halde, 1989-1991 karşı devrimleriyle sosyalist sistemin yıkılmasından, yani Soğuk Savaş’taki Amerikan zaferinden sonra, gerilemesini durdurmak ve hatta hegemonyasını mutlak bir imparatorluğa çevirmek üzere hamle yaparken Irak’ta tökezleyen ABD emperyalizminin hegemonyasını kaybetmeye başladığı, çok kutuplu bir dünya düzenine gidişin belirtilerinin çoğaldığı bir döneme rastladı.
Krizin bu süreci hızlandırması beklenebilir. Devletler arasında korumacılık eğilimlerinin güçlenmesi, büyük güçler arasındaki hegemonya mücadelesinin kızışması, bunun da silahlanma ve savaş politikalarını daha da belirginleştirmesi olasılığı güçlenebilir.
Tarihsel olarak baktığımızda, kapitalizmin büyük krizlere girdiğinde, krizden çıkmak için zaten esas olarak silahlanma ve savaş politikalarına sarıldığını görürüz. Kapitalizm militarizm ve emperyalizmden ayrılmaz. Sınıf olarak, emekçi kitleler olarak, halklar olarak devrimci bir atılımla kapitalizmi aşacak duruma gelemezsek, kapitalizm daha önceleri hep yaptığı gibi, I. Dünya Savaşı’nda, II. Dünya Savaşı’nda, sayısız bölgesel savaşları ve emperyalist müdahaleleri de içeren Soğuk Savaş’ta yaptığı gibi, insanlığı yeniden büyük kırımlara, kıyımlara, felaketlere sürükleyebilir, hatta insanlığı yok oluşa mahkûm edebilir. Yani devrim yapamamanın cezası çok ağır ve hatta bütün insanlık için telafisi imkânsız bir yıkım olabilir. Bir başka olasılık da budur.
Kapitalizmin krizini yeniden devrimler için, yeni devrimler için bir imkâna çevirebiliriz. Bu imkânı gerçekleştirebileceğimiz bilinciyle hareket etmek -bize düşen sınıf, halk ve insanlık görevi budur.

 
Yazarın Diğer Yazıları
 Seçim Değerlendirmesi
 1920'den Günümüze TKP - 2
 1920'den Günümüze TKP - 1
 Kapitalist Devletlerin İkiyüzlülüğü ve Irak
 ABD, MEDYA VE ÜNİVERSİTE SİSTEMİ
 ABD EMPERYALİZMİNİN ÖYKÜSÜ
 SİP'İN KORKU VE İHANETİ
 SİP NEREYE?
 1998 BAŞINDA DÜNYA
 ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI ETMEK
 TKP TARİHİNE BAKIŞ
 SOVYET SOSYALİZMİNDEN ÇIKARILACAK DERSLER
 80 YILDAN SAYFALAR
 PARTİ
 2000'LERİN BAŞINDA TÜRKİYE

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS