Sosyalist Dergi: 16 |  Arsızlar |
Bir Fahri Müfettiş M. Barlas!

100-200 milyon nedir ki? Mehmet Barlas’ı herkes tanır. Akıllı, zeki, entellektüel. Her gün yazı yazar, TV’lerde tartışma programlarından eksik olmaz, çalışkandır. Ülkemizi ABD’ye daha fazla bağlayabilmek için canla başla çalışır.
Bu Amerikancı yazarın geliri de iyidir maşallah. Boğaz’da yalı sahibidir, maaşı okkalıdır, kapitalistlerimiz çabalarını karşılıksız bırakmaz. M. Barlas 27 Ocak 2004 tarihinde Sabah gazetesindeki köşesinde şöyle yazar:
“Ak Parti’nin 28 Mart yerel seçimlerini kazanmak için, emekliye ve asgari ücretlilere bir zam yapmasına gerek yoktu. 100-200 milyon zam, çalışanın yaşamında bir şey değiştirmiyor. Ama bu zamların toplamı 3-4 katrilyon olunca, devletin açıkları büyüyor.”
Yani Mehmet Barlas diyor ki, hükümete çok söyledik bu zamları yapmayın diye, ama dinlemediler. İşçilere, emeklilere yapılan 100-200 milyon zam onların hayatında önemli bir değişiklik yapmaz. Ama bu paraların toplamı bütçeye dayanılmaz bir yük getirir.
M. Barlas kendi gelirini düşünüyor ve kendince haklı olarak 100-200 milyonun kendisi için önemli olmadığı sonucunu çıkarıyor. Gerçekten de 100-200 milyon Barlas için ne ki? Olsa ne olur, olmasa ne olur?
Bu ülkede evine ekmek (kelimenin gerçek anlamıyla, sadece ekmek) götüremeyen milyonların varlığından, çocuğuna bir bardak süt alamayan annelerin, babaların acısından habersiz kalem oynatıyor. Çalışmak istediği halde iş bulamayan, kendine bir gelecek kurma hayalini bile kuramayan gençlerden habersiz görünüyor. M. Barlas, AKP’nin seçimi kazanabilmek için, sonradan zamlarla geri alacağı küçücük iyileştirmeleri bile çok görüyor. AKP’nin İMF’nin direktiflerinden milim sapmaması için fahri müfettişlik yapıyor. AKP de şimdi zamları hemen mi, yoksa seçimlerden sonra mı uygulayayım hesabını yapıyor. Barlas’ları unutmayalım. [f.k.]


Kürşat Bumin’den
7 TİP’li genç komünistin ve açığa çıkmayan başka insanların katili Haluk Kırcı, geçenlerde bir hukuk garabeti sonucunda serbest bırakıldı. Faşist sitelerde, faşistlerin gazetelerinde uzun zamandır “zavallı, mağdur edilmiş ülküdaş” diye bahsedilen bu katil, sonunda AKP’nin ileri gelenlerinin de aralarında bulunduğu bir dizi operasyon sayesinde serbest kaldı. Yargıtay genel kurulunun tahliyeyi reddetmesi üzerine yeniden kaçak duruma düştü. Şimdi eğer bulunabilirse daha yıllarca yatacak. Bu faşist katilin ve diğer insanlık düşmanlarının zaten az verilen cezalarını çekmeleri için her insan sever elinden geleni yapmalıdır. Biz değerlendirmemizi uzatmayalım; Kürşat Bumin’in bu konuda yazdığı hoş bir yazıyı okuyalım.

Benim adım Mehmet Ağar! Benim adım Cemil Çiçek!
Mehmet Ağar’ın (eğer doğruysa, partisinin İstanbul’daki oyları Tarhan Erdem’in araştırmasında yüzde 2’lerde dolaşıyor) Aydın’da yaptığı konuşmayı doğrusu ben de beğendim.
Ağar, geçen gün söz ettiğim “inat hikâyeleri”ni hatırlatan bir tarzda hükümete meydan okuyordu: “Şimdi diyorlar ki ‘Oy vermeyenleri cezalandırırız. Eğer bize oy gelmezse kimseye yardım etmeyiz’. Hadi bakalım siz bunu yapacak durumda mısınız? (...) Ben de diyorum ki; benim adım Mehmet Ağar, seçimi kazandığımız yerlerde yardım etmeyin de görelim!”
Ağar’ın söyledikleri hoşuma gitti doğrusu... Yerden göğe kadar haklıydı eski içişleri ve adalet bakanı, eski emniyet genel müdürü ve emniyet müdürü ve tabii eski Erzurum valisi... Hükümetin kendisine yakın olmayan belediyelere yardım etmemesi ihtimali de ne demekti?.. Nerede yaşıyorduk, anayasamızda bir “demokrasi” olduğumuz özellikle belirtilmemiş miydi?
Tesadüf bu ya, Ağar’ın bu açıklamasını okuduğum gün bir başka gazetede de (Radikal) haberleriyle her zaman yolumuza ışık tutmuş olan Adnan Keskin’in Haluk Kırcı’nın herkesi şaşırtan tahliyesine ilişkin olarak verdiği derli toplu bilgiler yer alıyordu. Keskin, bizim (Kronik Medya olarak) aklımızdan geçen soruyu çok güzel cevaplamış bu yazısında: “Radikal 24 Şubat 2004’de bunun Kırcı ve arkadaşlarına tahliye yolu açacağına işaret etmişti.”
Keskin’in bu hatırlatması hoşuma gitti doğrusu... Pek çok gazete okurunun “Haluk Kırcı’nın tahliyesi de nereden çıktı; gazete haberlerinden bu yönde hiçbir işaret almamıştık!” dediği bir günde Keskin “Unutmayın, biz size söylemiştik” diyordu.
Ne dersiniz, Keskin’in hatırlattığı gibi, Kırcı’nın firari yıllarında dönemin valisi Mehmet Ağar’ın nikah şahitliğini yapacak kadar serbestçe dolaştığına ilişkin bilgi sizin de ilginizi çeker mi acaba? Tasavvur edin, dönemin Erzurum Valisi Mehmet Ağar, firari Haluk Kırcı’nın nikah şahidi! Ne güzel bir “tesadüf” değil mi; “Böyle bir insanın genel başkanı olduğu partiye değil Aydın Belediyesi, bütün ülke feda olsun” demiyor musunuz hâlâ?! (Bu arada bir rica: Gerçi seçim yasakları başladı ama ne olur Ağar’a bu yönde bir soru yöneltmeyin, çünkü cevabını hepimiz biliyoruz. Yani şu cevabı: “Kırcı’nın bir firari olduğunu nasıl bilebilirdim?!”)
Bilmem sizin de dikkatinizi çekti mi; Haluk Kırcı’nın tahliyesi hikayesi gerçekten çok enteresan bir hikaye. Aslında öyle bir hikaye ki, memleketteki hukuk düzeninin, adaletin içyüzünü öğrenebilmek için bundan iyisini bulabilmek mümkün değil.
Hikayeyi bildiğinizi tahmin ettiğimden, özetlemek gereğini bile duymuyorum. Ama hiç değilse , 12 Eylül öncesinde 12 kişiyi (yazıyla: oniki) öldürme suçundan dolayı 12 kez idam, ayrıca 20 yıl ağır hapis cezasına mahkûm olan Mustafa İzol’un “sürpriz bir şekilde” (ifade Adnan Keskin’e ait) tahliyesinin Kırcı’nın tahliyesine nasıl yol açtığını hatırlatmadan yapamayacağım.
İsterseniz hikayenin sonrasını Keskin anlatsın: “İzol’un, dolayısıyla Kırcı’nın tahliyesine yol açan süreci Adalet Bakanı Cemil Çiçek ateşledi. Yerel mahkeme, İzol’un her bir öldürme suçu için 10 yıl hapis yatması gerektiğini bildirdi. Bakan Cemil Çiçek ise Temmuz 2003’de Yargıtay’a başvurup, tahliyesi gereğine işaret etti. Bakanlığın başvurusu üzerine 30 Ocak 2004’de İzol’un tahliyesine karar verildi.”
Hikayenin gerisi malum; ortada “emsal” varken Kırcı nasıl içeride tutulabilir?
Tamam bir şey dediğimiz yok; herşey “bağımsız yargı” içinde cereyan etmekte... Adalet Bakanı’na da bir şey dediğimiz yok; o da, bu ülkede hiç kimse haksız yere zindanlarda çürümesin diye üzerine düşeni yapıyor... Fakat hikayede yine de bir tuhaflık yok mu? Adalet Bakanı Çiçek’in (içeride sadece afiş astıkları için onlarca (bilmiyorum belki de yüzlerce) tutuklu ve mahkûm gün sayarken) adil yargı konusunda gösterdiği bu titizlik göz kamaştırıcı değil mi? (Kırcı, “gazeteci yazar”(!) Saygı Öztürk’e “Kimse ‘örgütüm var’ diye güvenmesin, insanı ortada bırakıyorlar” mealinde bir açıklama yapmış. Bana sorarsanız Kırcı yanılmış, vefasızlık örneği vermiş; baksanıza “örgüt” daha ne yapsın?!)
Adnan Keskin’in haberine göre şimdi sıra İzol (ve dolayısıyla Kırcı) davasına itiraz eden Yargıtay Başsavcısı’nın itirazının görüşüleceği Yargıtay genel kurulunun kararına gelmiş. Eğer itiraz kabul görürse, İzol gibi Kırcı da tekrar cezaevine davet edileceklermiş. Tabii eğer mahkûmları bulabilirlerse...
Yeni Şafak
23 Mart 2004

EN BÜYÜK BAYRAM BU BAYRAM
HERKESE KUTLU OLSUN!

21 Mart günü Cumhuriyet Gazetesinde Perihan Ergun’un köşe yazısını okuyanlar, ya o ya da ben bu ülkede yaşamıyoruz hissine kapılır. Ergun, bazı toplum ve kavimlerin “Nevruz”u yaradılış efsanelerine dönüştürdüğünden ve hatta siyasi eylemlerine araç ettiklerinden dem vuruyor! 21 Mart’ın “bilimsel gerçeği” konusunda “aydınlatıcı” bilgiler veriyor. “Nevruz”un sözlük anlamı “yeni gün”müş. Buraya kadar bir itirazımız yok. “Coğrafi anlamı” ise (ne demekse coğrafi “anlam”), 21-22 Mart’ta geceyle gündüzün eşit olduğu gün, kırsal kesimde ilkbaharın başlangıcı imiş.
Daha sonra Ergun saymakla bitiremiyor: Meğer Nevruz, Çin Seddi’nden Tuna boylarına kadar Türkler’in bayramıymış! Hatta Şaman ve tektanrılı inançlarda da kutsalmış. Yani o derece kutsal ki, Şii ve Alevi inançlılar da Hz. Ali’nin doğduğu gün kabul ederlermiş. Göçerlerin, yaşamlarını topraktan sağlayanların yeşerme sevinci, kıştan kurtuluş mutluluğu imiş.
Devam ediyoruz. Bakın hangi toplum ve kavimler “Nevruz”u kutlarmış: Kafkaslar’ın hükümdarı Cemşit, Nevruz sabahı güneşin doğuşunu kutlarmış. Harzemşah sultanlarından Celalettin Melikşah, o günü yeni yılın başı saymış, bayram ilan etmiş.
Özellikle Türklerde, Türkmenlerde, Oğuz boylarında, Azerilerde Nevruz kutsal gün sayılırmış. İranlılar o günü  büyük bayram sayıp bir haftalık tatil yaparlarmış. Anadolu’da da o güne dair kutlamaların bugün devamı niteliğindeki tezahürleri varmış. Örneğin ilk dönemlerde doktor ve eczacılar kırk bir çeşit baharatı balla ezerek şifa diye o şenliklerde dağıtırmış, Manisa’da süregelen mesir macunu şenlikleri o törenlerin devamı gibiymiş. Anadolu yörükleri o gün bayram şenlikleri yaparmış.
Ergun’un anlatımı devam ediyor. Hatta ve hatta Arap, Fars, daha sonra İslam Türk toplumlarının edebiyat ürünlerinde “Nevruziye” adıyla kasideler yazılırmış. Ergun’un deyimiyle, “Nevruz, Türk halklarının toplumsal yaşamında, ekonomisinde, sanatında önemli yer tutmuştur ve tüm Asya’da da bu önemini sürdüregelmektedir.”
Ergun’un yazısını okuyanların, “vay be, meğer Newroz tüm Ortadoğu ve Orta Asya’da bulunan halkların bayramıymış da bir tek Kürtlerin bayramı değilmiş” diyesi geliyor. Ergun’un mevzubahis yazısında tek bir Kürt kelimesi geçmiyor. Hani biraz sıksa, neredeyse Almanlara bile bayram olacak bu gün, ama Kürtlerin bayramı değil Ergun’un gözünde. Ergun’la aynı memlekette mi yaşıyoruz, anlamak mümkün değil.
Kürtlerin yıllarca Newroz’u yasaklı bir şekilde kutlamaya çalıştığını bilmemezlikten mi geliyor, bu günün bayram olarak kutlanabilmesi için nice canın yandığını, nice insanın hapis yattığını bilmiyor mu? Onların da bir efsanesinin olduğunu? Mezopotamya’da demirci Kawa’nın zalim Asur hükümdarı Dehak’a karşı başkaldırdığı ve Ortadoğu halklarının özgürlüğe kavuştuğu gündür o gün. Madem Türk halklarının yaşamında da önemli yer tutuyormuş bu Newroz, neden “v” yerine “w” haflerini kullanmak yüzünden muhalif gazeteciler kovuşturmaya uğradılar, yüksek para cezalarına çarptırıldılar bu memlekette. Daha birkaç yıl öncesine kadar, devlet erkânı arasında bu gün için tören düzenlenmezdi. Daha birkaç yıl öncesine kadar bu günü kutlamak, sokaklarda şenlikler yapmak yasaktı. Şimdi Avrupa’ya uyum yasaları vs. derken, hâlâ zorluklarla engellemelerle karşılaşan Kürt dilinde açılan dil kursu örneklerini görüyoruz.
Evet Newroz bütün Ortadoğu halklarının, Orta Asya halklarının bayramı olsun olmasına da, bu arada Kürtlerin de bayramı olduğu unutulmasın ve kutlu olsun bu gün! [f.ş.]


MİT’İN MÜŞTERİLERİ

Türkiye’de komünistlerin ve bir şekilde egemen sistemle ters düşen muhaliflerin attığı her adımı takip etmeye çalışan birden fazla kurum var. Kimisi jandarmaya bağlı, kimisi doğrudan genelkurmayın içinde oluşturulmuş istihbarat kurumlarının yanısıra, hem ülke içinde hem de ülke dışında bilgi elde eden ve başbakanlığa bağlı kurumun adı Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT). Bu örgütün mevcudiyeti ve görevi, yasalarda “devletin temel kurumlarını yıkmayı, değiştirmeyi gaye edinen, ülke içinde anarşi, terör ve kargaşa yaratarak istikrarı bozmayı amaçlayan dahili ve harici örgütlere” karşı tedbir almak, karşı casusluk (kontr espiyonaj) faaliyetlerinde bulunmak olarak açıklanmaktadır.
Ancak, bizim ülkemizde Osmanlı döneminden kalma alışkanlıklar devam ediyor. Devleti yıkacak ve düşman ülkelerle işbirliği yapacak örgütler inceleniyor görüntüsü altında tüm muhalifler denetleniyor; kimsenin serbestçe demokratik bir mücadele yürütmesine izin verilmiyor. Sadece komünistler ve solcular değil, devletin çizdiği sınırlar dışına taşma potansiyeli taşıyan islamcı gruplar da MİT’in ilgi alanı içine girer. Silahlı silahsız örgütlerin yanısıra, Türkler dışında tüm etnik gruplar da yüzyıldır kayıt altında tutuluyor.
İstihbarat örgütleri pek sevilmezler. Gazeteciler, sendikacılar, siyasetçiler istihbarat faaliyeti yürüten herhangi bir örgütle ilişkilenmekten kaçınırlar. Bir insanın da en çok korktuğu suçlamaların başında istihbaratçılara bilgi taşıyan bir “ajan” olmak gelir.
Yukarıda verdiğimiz bu bilgiler gizli değil. Siyasetle biraz ilgilenen her duyarlı gözlemcinin hemen elde edebileceği bilgilerdir bunlar. Her ne kadar MİT, aynen önceli MAH gibi, kamuoyunun yakından tanıdığı bir kurum değilse de, nasıl ve hangi yöntemlerle çalıştığı artık “aleni bir sır” niteliği taşıyor.
O yüzden, 28 Mart yerel seçimlerinin hemen öncesinde açığa çıkan fişlemeye gösterilen tepkiler bizce çok anlamsız. Yanlış anlaşılmasın, anlamsız olan “fişlemenin” kendisine yönelik tepkiler değil. Elbette yurttaşının attığı her adımı izlemeye, hatta denetim altına almaya çalışan bir yapılanmaya en şiddetli tepkinin gösterilmesi sağlıklı bir siyasal mekanizma oluşturmanın ilk adımıdır. Bunu biliyoruz. Ama, zaten bu ülkede onlarca yıldır tüm komünistler, solcular, ilericiler, devrimciler fişlenirken; kim Ermeni, kim Kürt, kim Arap, kim Laz, Çerkez, Boşnak, Yahudi, Rum diye soy ağaçları çıkartılırken; kim Hıristiyan, kim eski Hıristiyan, kim Sabetayist, kim dönme diye dört kuşak sonrasının torunlarının torunları bile “kırmızı dosyalarda” saklanırken, abartılı tepkilere şaşırmamak elde değil. Alt tarafı dün izlenenlere bugün Amerikan ve AB muhipleri dahil edilmiş oldu!
Komünistler, kimsenin babasının, dedesinin yaptıklarından dolayı yargılanmayacağı, hiç kimsenin etnik, dini, mezhepsel kökeninden dolayı sorgulanmayacağı, kimsenin kafatasının şeklinin önem taşımadığı bir dünya özlemini asla yitirmeyecekler ve böyle bir dünyayı kuracaklar.
Bu, işin bir yönü. Şimdi, biz bu fişleme tartışması başlamadan önce açığa çıkan bir başka istihbarat skandalını aktaralım. Gerçi buna skandal demek pek mümkün değil. Çünkü, ne yazık ki birkaç gazeteci arasında dönen bir atışmanın ötesine taşınamadı. Halbuki, bu tartışma, çok rahatlıkla gazetecilerin çalışmaları esnasında dikkat etmeleri gereken etik kuralları içeren aydınlatıcı, öğretici ve giderek bağlayıcı bir ilkeler bütünü oluşmasını sağlayabilirdi.
Olayın gelişimi şöyle.
MİT, yaklaşık on yıldır başlattığı “sivilleşme” ve “güler yüz gösterme” halkla ilişkiler/reklam kampanyası çerçevesinde sanatçılarla, siyasetçilerle, gazetecilerle buluşuyor. Eskiden gizli kapaklı yapılan toplantıların kimisi, yarı-gizli hale büründürüldü. Toplanıldığı öğreniliyor ama, toplantıda alınan, dikte ettirilen karar ve talimatlar öğrenilemiyor.
Açığa çıkan son yemekli brifinglerden birini MİT, gazetelerin Ankara temsilcilerine vermiş. Bu yemekte MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un kullandığı “müşteri” sözünün Ertuğrul Özkök tarafından yanlış anlaşılması, bu yemeğin bizler tarafından da bilinmesini sağladı.
Şenkal Atasagun, gazetecileri Türkiye’deki son gelişmeler hakkında bilgilendirmiş. Gerçi, toplantı daha başında sakatlanıyor. Eğer, ülkede tehlikeli gelişmeler varsa ve amacınız brifing verdiğiniz gazetecileri yönlendirmek/manipüle etmek değilse, bu bilgileri niçin kamuya açık bir basın toplantısı ile tüm yurttaşlara duyurmuyorsunuz?
Ama, o yemeğe katılanların hiçbiri bu soruları sorma ihtiyacı duymamış. Atasagun’un kendilerine “off the record” kaydıyla, yani kesinlikle anlatılmamak üzere aktardıklarını almaktan gocunmamışlar.
İşte, Atasagun, yemeğin başında şöyle demiş:
“Biz bu akşam yemeğe 14 gazeteci arkadaşımızı davet ettik. Listeye baktım, bu 14 arkadaşın 10’u ve çalıştıkları gazeteler geçmişte bizim müşterimizmiş.”
Ertuğrul Özkök ise bunun üzerine sonraki günlerdeki yazısında, her ne kadar kendisi yemeğe davetli değilse de konuşmaların içeriğini öğrenmiş ve “müşteri” üzerinden yorum yapıyor.
Bir, diyor, MİT’in haber sızdırdığı gazeteciler ve gazeteler kast ediliyor olabilir. İki, diye yorumlarına devam ediyor, MİT’in muhatap kabul edip sorularına cevap verdiği gazeteciler, yani MİT’in gözünde “akredite” gazeteciler kast ediliyordur.
Ardından da gazetecilerle istihbaratçıların iğrenç işbirliğini aklınca temize çıkartacak açıklamalara girişiyor.
Ayrıca, diye ekliyor, dünyanın her yerinde istihbarat örgütleri gazetelerin en önemli “haber kaynakları” arasındadır. Gazeteciler, elde ettikleri bilgileri “doğrulatmak” için istihbarat örgütlerine başvururlar. İstihbarat örgütleri de zaman zaman ellerindeki bilgilerin kamuoyu tarafından bilinmesi için haber sızdırırlar. Bu ilişkide önemli olan gazetecinin kendisini kullandırmaması, manipüle edilmesine izin vermemesidir.
Biliyorsunuz, Hürriyet gazetesi ve yönetim kadrosu, istihbarat örgütleri ile gazete ilişkisi hakkında ve kamuoyunun yanlış yönlendirilmesi konusunda uzman bir gazetedir. Göz altına alınan, hapse atılan, saldırıya uğrayan, katledilen devrimciler bunun canlı tanığıdır. Dünyanın diğer yerlerini bilmeyiz ama, Türkiye’de Hürriyet gazetesinin çoğu zaman, hele de kritik dönemlerde mutlaka, bir istihbarat ajansı gibi çalıştığı asla unutulmamalıdır.
Neyse, biz konuyu dağıtmayalım. Meğerse, Ertuğrul Özkök, o gün edilen müşteri sözünü yanlış yorumlamış. Meğer Atasagun müşteri derken hizmet verdikleri ya da aldıkları gazetecileri değil, takip ettiklerini kast ediyormuş.
Şenkal Atasagun yazının çıktığı gün Özkök’ü aramış ve bu yanlış anlamayı düzeltmiş. Demiş ki:
“Sizin belirttiğiniz gibi, biz müşteri kelimesini hizmet verdiğimiz kişi ve kuruluşlar için kullanırız. Ama, bu kelimeyi geçmişte bizim dosyalarımıza girmiş, haklarında inceleme yapılmış kişiler için de sarf ederiz. Ben o gece şunu anlatmak istedim: Bugün Türkiye’de çok sayıda suçlu insan bulunduğunu söylüyoruz. Ama aradan yıllar geçtikten sonra bu insanlara hâlâ suçlu gözüyle bakmak yanlış. Nitekim o gece davet ettiğimiz kişilerin bizdeki dosyalarına baktım. 14’ünden 10’u geçmişte bizim dosyalarımıza girmiş, hatta bazıları mahkum bile olmuşlar. Ama bakın, şimdi karşımızda bu insanlarla oturup konuşuyoruz. Yani bakış açımız değişmiş.”
Özkök’ün aktarmasına göre, Atasagun bu 10 kişiden geçmişte 4’ünün solculuk, 2’sinin ülkücülük, 4’ünün de irtica nedeniyle MİT dosyalarına girdiğini söylemiş.
Yemeğin sonlarına doğru, yemekteki diğer MİT elemanlarından biri “ülkenin gelir dağılımında böyle dengesizlikler olduğu sürece, terör eylemlerine elverişli zemin yok edilemez” demiş. Bunun üzerine Murat Yetkin, “geçmişte bu tahlili yapan insanları komünist diye takip ediyordunuz, haklarında dosya tutuyordunuz,” demiş. Gülüşmüşler. Özkök diyor ki, bunlar çağdaş bir ekip, başarılı ve esprili insanlar...
İşte böyle sevgili arkadaşlar.
Bilginiz olsun, bu insanlar esprili, neşeli, güler yüzlü, çağdaş ve bakış açılarını zamanla değiştirmeyi bilebilecek kadar önyargısız kişilermiş.
Bu ülkede emekçilerin ezilmesinin önüne geçmek için, sömürüye son vermek için, halkların baskıdan kurtulması ve kendilerini serbestçe ifade edebilmesi için, okulların bilim yuvası haline gelmesi için, sokakların yurttaşın rahatça tepki göstermesine açılması için, basın yayının tekellerin elinden alınması için, ordunun gölgesinin siyasal yaşamdan silinmesi için hangi boyutta olursa olsun mücadele eden herkes kendini bir sorgulasın.
Acaba hata bizde mi? Çünkü istihbarat örgütlerinin bize bakışı hiç değişmedi. Bizi hâlâ muhatap (çok şükür demek lazım) kabul etmiyorlar. Soruyu şöyle soralım. Acaba, MİT değiştiği için mi o bahsedilen gazetecilerin artık dosyası tutulmuyor; yoksa o gazeteciler mi eskisi gibi değil? Ayrıca, niçin hiçbiri “eğer biz artık ‘tehlikeli’ sayılmıyor isek, niye o dosyalar hâlâ elinizin altında bulunuyor; yoksa her an devreye sokmak için mi?” diye sormadı ve sormuyor. Değişince, akıl da yitiriliyor? Yoksa, kariyer, işte terfi ve para aşkına bir de korku karıştırılınca akıl felç mi oluyor? Sizin aklınız artık bir tek egemenlerin hizmetinde iken mi çalışıyor? Celladınıza aşık olmak sizi utandırmıyor mu?
Soruları çok çeşitlendirebiliriz. Ama burada keselim. Umarız, aramızdan hiçbiri, tek bir arkadaşımız dahi bu türden örgütlerin ilgisini çekmeyecek kadar önemsiz ve onursuz bir insan haline dönüşmez. Yani, insanlıktan çıkmaz...
Özkök’ün aktardığına göre, yemeğe katılan ve “off the record” talebine itiraz etmeyen gazetecilerin listesini de verelim ki, bu yazarları okurken ihtiyatı elden bırakmayalım.
Fikret Bila (Milliyet), Sedat Ergin (Hürriyet; ama katılamamış), Muharrem Sarıkaya (Sabah), Bilal Çetin (Vatan), Murat Yetkin (Radikal), Mustafa Balbay (Cumhuriyet), Mete Belovacıklı (Posta), İlnur Çevik (Turkish Daily News), Nuray Başaran (Akşam), Emin Pazarcı (Tercüman), Nuri Elibol (Türkiye), Mustafa Ünal (Zaman), Mustafa Karaalioğlu (Yeni Şafak), Ferhat Koç (Milli Gazete), Orhan Karataş (Ortadoğu).



Demi Moore’un Antrenörüsün Diye Silikonlu Cüssene Güvenmeyeceksin!

“Demi Moore’un antrenörüydü, Irak’ta vahşice öldürüldü”. Hürriyet gazetesinde geçenlerde çıkan haberin başlığı böyle. Irak’ta “Özel Güvenlik Şirketi Blackwater”in elemanıymış Scott Helvenston, şirketin diğer üç elemanıyla birlikte Felluce’de direnişçiler tarafından öldürülmüş. Ölümle espri yapılamayacağı için, yalnızca “Ne işiniz vardı orada?” ve “Orayı film seti mi sandınız? Direnişçileri de hep oynatmaya alışık olduğunuz figüranlar mı zannettiniz?” demekle yetiniyoruz. Geçenlerde kimi Amerikan kaynaklarından, ABD’nin “savaş işi”ni önümüzdeki süreçte çeşitli özel şirketlere ihale yoluyla devredeceği haberi çıkmıştı. Bu “Blackwater” şirketi de, yani adını “kara sular” diye çevirebileceğimiz şirket de demek ki Felluce’de savaş ihalesini kazanıp oraya elemanlarını göndermiş. Ama, demek ki evdeki hesap çarşıya uymamış, “eleman”larının ceset torbaları içerisinde geri dönebileceğini hesaplayamamış olmalı. Verilen para da iyiymiş demek ki, para uğruna hayatını vermeye değer buluyor bu paralı askerler ve ateşin ortasına gidiveriyorlar, olur buyursunlar, oradaki direnişçilerin de, “aman sizi bekliyorduk, gelin bizi de öldürün” diyecek halleri yok. Direnişçiler ve onlarla birlikte halk, bir ölüm kalım savaşı veriyor ve onurları için, ülkeleri için, ailelerinin geleceği için düşmanla, emperyalizmle çarpışıyorlar.
İkiyüzlü Hürriyet de, bu dört Amerikalının ölümünün ardından geriye gözüyaşlı aileler ve anılar bıraktıklarını haber yapıyor, ama işgal altındaki bir ülkenin verdiği mücadeleye, direnişçilere her gün atılan bombalara, Amerikan askerlerinin çoluk çocuk, kadın, yaşlı demeden yaptığı katliama, oradaki ailelerin gün be gün akıttığı gözyaşlarına değinme gereği duymuyor. Elbette bir direniş sürüyor ve oraya, o bölgeye hele hele de silahlarıyla can almaya gidenlerin, can verebileceklerinin de hesabını yapması gerekiyor. İşte savaşmayı öyle Amerikalarda film setlerinde macera filmi çekmekten ibaret sanan, neymiş, “ekstrem spor videoları” hazırlamakla eş tutan biri, bir zahmet evinde otursun. Görüldüğü gibi, mazlum bir halkın üzerine giden, masum insanları öldürürken vicdanı sızlamayanın, direnişçilerin mücadelesini küçümseyenin oralara gideceği varsa, göreceği de vardır! [f.ş.]

LEŞ KARGASI İSMET BERKAN

Nisan ayının ilk iki haftasında Irak’taki direnişçilerin artık iyice özgüvenlerini kazandıklarını, yüzlerini bile gizlemeye gerek duymadıklarını gördük. Amerikan conilerinin korkunç tehditlerine rağmen direniş durmak bir yana giderek Felluce merkezden diğer kentlere sıçramaya başladı. ABD’nin uydurması sonucu bir kısım Irak toplumu cahilinin dört gözle beklemeye başladığı Şii-Sünni kavgası gündeme bile gelmedi. Aksine tüm halkın ortaklaşa eylemler geliştirdiklerini görüyoruz. Amerikalıların, hem işgalin ve sömürünün devam etmesini sağlamak ama aynı zamanda kayıplarını en aza indirmek için yaptığı manevralar iyice köşeye sıkıştıklarını gösteriyor.
Türkiye’de ise halkımızın, emekçilerin ve ilerici gençliğin barış mücadelesi sonucunda Türkconilerin seslerinin kesildiğini biliyoruz. Her gün onlarca Amerikalı, İngiliz ve diğer ülke askeri öldürülürken, bir o kadarı esir alınırken biz savaşın yıkımlarından uzak kalabildik bu sayede.
Ne var ki, leş kargaları aldıkları bu yenilginin hıncıyla hâlâ sağa sola saldırmaya çalışıyorlar. Cüneyt Özdemir gibi onurlu sesler, daha bir yıl önce bu Türkconilerin yazdığı yazıları tekrar gündeme getiriyor. Hani, bu savaşa girmezsek mahvolacağız tarzı yazılar yazanları. Onlara şimdi ne düşünüyorsunuz, diye soruyor ve ince ince alay ediyor hepsiyle. Cüneyt Özdemir iyi yapıyor, tarihe not düşüyor.
Bakın, o iyice köpekleşen Türkconilerinden biri, sözde liberal, insan hakları savunucusu, solumtırak holding gazetesinin tepesindeki İsmet Berkan, haksız çıkmanın getirdiği öfkeyle, direnişçilere olan bu nefretini ve Irak halkının köleliğe isyanını nasıl değerlendiriyor:
“Uçakta önemli müteahhitler de var. Onlardan biri, ayaküstü sohbet sırasında Irak’ta olup bitenleri anlatıyor. O müteahhit halen 10 ayrı inşaat işini yürütüyor. Irak savaşının, sırf oradaki Amerikan işgalinin Türkiye’ye yarattığı ticaret ve hizmet pazarını bir çırpıda anlattı, şapkam uçtu. Kıbrıs’tan fırsat bulursak, bu gibi ‘reel’ konulara da gireceğiz inşallah.” Radikal, 12 Nisan 2004
Bu kadar istiyorsan sen de gidersin Irak’a da görürsün akıbetini inşallah!
Ey İsmet Berkan ve benzerleri! Bu ülke ilelebet böyle kalmayacak. Bu devran ilelebet böyle devam etmeyecek. Gün gelecek tüm bu laflarınızı size tek tek hatırlatacağız. Komünistlerin hafızası halk düşmanlarını asla unutmaz.


ÖNCE HADDİNİ BİL, SONRE REP YAPARSIN!

Bir reklamı günlerdir izletiyorlar. Mc Donalds reklamı. Türkiye’de bir türlü tutunamayan, şube üstüne şube kapatmak zorunda kalan şu fest fud, yani burger, kola ve patates kızartmasından ibaret hızlı karın doyurmacı yiyecekle özellikle genç kesimi çekmeye çalışan şu Mc Donalds.
Gençlerin obezite denilen aşırı şişmanlık hastalığına yakalanmasına neden olan bu Amerikan gıda tekelinin dayattığı beslenme şekli kimi batı toplumunda şimdi yeni yeni engellenmeye çalışılıyor. İlkokul ve ortaokullara devam eden çocuklar, okul yönetimi ve velilerin müdahalesiyle bu tür beslenme alışkanlıklarından uzak tutulmaya çalışılıyor. Ama konumuz Mc Donalds’ın sağlığa zarar veren etkisi değil.
Konumuz Amerikanın ideolojik saldırıda kullandığı en etkili markasının son reklamı. Reklamda, Türkçe söylenen rep bir şarkı ile müşteriye sözde yerel tarzla Türk usulü yemek servisi yapıldığı gösteriliyor. Ama, bir ayrıntı var reklamda ki, bizim dikkatimizi çekti. Emir-komuta zincirini, hiyerarşik yapıyı, astın üstünü bilmesini, kısacası herkesin haddini bilmesini mutlaka öğretmek isteyen McDonalds, bu özelliğini reklama bile sokuşturmaktan kendini alamamış.
Reklamda, asgari ücretle saatlerce çalışan, sosyal hakları sıfır olan, muhtemelen hiç ikramiye alamayan bu gencecik insan, hip hop tarzıyla sipariş veren müşteriye cevap veriyor. Ama, reklamdan anladığımız cevabı aynı tarzda vermek istiyor. Bunun için de dönüp arkasında kendisini “büyük birader” gibi denetleyen amirinden izin almayı ihmal etmiyor.
Bize de, işveren için kendince katkı koymaya kalksan bile işçi parçasının önce haddini bilmesi, sonra da amirinden izin alması gerektiğini kafalarımıza kazımamız bekleniyor... Reklamda bile ideolojik saldırıdan kaçış yok. Her yer kapitalizmin güzelliği ve meşruiyeti için. Saldırı doğrudan beynimizi esir almaya yönelik...
Biz hiçbir şubenize uğramasak da, tüm mekdanılds çalışanı ücretli köle arkadaşlarımıza sevgilerimizi yolluyoruz.



 
Yazarın Diğer Yazıları
 İŞVEREN GÜVENCE ALDI, İŞÇİYE KAVGA KALDI
 Iraklı Askerlerin Üniforma garipliği
 Arsızlar Köşesi
  Bir Fahri Müfettiş M. Barlas!
 SSGSS Yasasının “Vicdanı” Yok
 Arsızlar Köşesi
 Arsızlar Köşesi
 ARSIZLAR KÖŞESİ
 Vizyon mu, illüzyon mu?
 Savaş Tamtamcılığı
 Savaş "Oyunu"
 Boşver o nahoş hatıraları, söyleşelim güzelleşelim!
 BEN MEDYANIN ZEKİ, ÇEVİK VE AHLÂKLISINI SEVERİM!
 Küba’nın nesi meşhur!
 İTİNAYLA HATIRA YARATILIR!

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS