Sosyalist Dergi: 17 |  Arsızlar |
Arsızlar Köşesi

HANİ KEMALİSTLER
VAHDETTİNİ
SEVMEZLERDİ ?

İlk önce bize yıllardır anlatılan “resmi tarih” ten bir hatırlatma ile başlamak istiyorum. Bu hatırlatmaları herhangi bir İnkılap Tarihi kitabına bakarak görebilirsiniz. Yani bunlar bütün “ sıkı ” Kemalistlerin ezbere bildikleri (Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, ana muhalefet partisi CHP ’ nin yöneticileri ve mensupları, yüksek askeri-sivil bürokratlar, köşe yazarlarımızın çoğu v.s) yani resmi olarak hepimizin görüşü olması beklenen şeyler (tam da burada Kemalist olmadığımı itinayla belirtirim).
Bize ilkokul sıralarından beri anlatılagelen resmi tarihimize göre, vatanımız işgal edilirken ve başkent İstanbul ’ a düşman askerleri girerken yaşananlara ses çıkarmayan, üstelik yurdun her tarafının işgal edilmesini sağlayacak anlaşmalara imza atıp bu anlaşmaların uygulanması için canla başla çalışan, ayrıca ülkeyi işgal eden devletlerle işbirliğinden başka bir yol geliştirmeyen Padişah Vahdettin ve onun gözde başbakanı Damat Ferit birer vatan hainidirler. Tüm bunlar yetmezmiş gibi; tarihe gömülen Osmanlı Devleti ’ nin temsilcileri olan bu kişiler, en başta Anadolu ’ dakiler olmak üzere, kurtuluş için çalışanları vatan haini ilan etmişlerdir. Bununla da yetinmeyip bağımsızlık için savaşanların üzerlerine kendilerine bağlı Hilafet Ordusunu (Halife Ordusu) gönderip, kendilerine inanmış insanları kullanarak Anadolu ’ nun çeşitli yerlerinde isyanlar çıkartarak mücadeleyi boğmaya çalışmışlardır. Ama tüm bu çabalarına karşın tarihe birer hain olarak geçmekten kurtulamamışlardır. Nihayetinde tüm hainlerin uğraşlarına rağmen bağımsızlık kazanılmıştır.
Peki herkesin çok iyi bildiği bu anlattıklarımızı niye bir daha hatırlatma ihtiyacı duyuyorum?
Çünkü geçenlerde, Irak işbirlikçilerinin elebaşlarından El Yaver (Kendisi sözde Irak Devlet Başkanı olarak da biliniyor) ülkemize resmi bir ziyarette bulundu. Aslında büyük tartışmalar yaratması gereken ziyaret neredeyse sessiz sedasız gerçekleştirildi. Herkese mutlu tablolar çiziliyor ve çeşitli anlaşmalardan, ortak görüşlerden, Türkmenlerden bahsediliyordu. Türkiye adına iyi gelişmeler olduğu belirtiliyordu.
Bu ziyaret, bu hain adamın ilk ziyareti idi. Egemenler de, vatanını satan bu alçağı, resmi olarak, büyük bir mutlulukla ağırladı. Tarihteki sayılı hainler arasına girmeye şimdiden hak kazanmış bir kişinin resmi törenle karşılanması ve ağırlanması, başta Anadolu halkları olmak üzere, bağımsızlık savaşı vermiş ve vermekte olan bütün halklara bir hakarettir.
Şimdi yukarıda yaptığım hatırlatmalara dönmek istiyorum. Kurtuluş savaşımızda yaşananlarla Irak ’ ın şu anki durumuyla benzerlik kuramayan yoktur herhalde. Bazı farklar da var tabii, mesela El Yaver ve sözde başbakan Allavi bizim hainlerimiz gibi önceden devlet yöneticileri falan değiller. Bu adamların CIA ajanı olmak dışında herhangi bir özellikleri yok. Kurulan sözde polis teşkilatı ise (hain çapulcu sürüsü demek daha doğru) bizdeki Hilafet Ordusu ’ ndan pek farklı görünmüyor.
Gün gibi ortada olan bu karşılaştırmalar ve genel durum ışığında sormak gerekiyor. Bağımsızlık savaşı vermiş ve her fırsatta da bununla övünen halkların resmi temsilcilerinin, yine bağımsızlık savaşı vermekte olan Irak halklarının başına oturtulmaya çalışılan hain ajanı resmi olarak karşılaması Irak halklarının onurlarına yapılmış bir hakaret değildir de nedir? Neden “ sıkı ” Kemalistlerimiz başka bir ülkenin Vahdettin ’ inin karşılanmasına tepki göstermez? Acaba Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer ’ in vicdanı El Yaver ’ in elini sıkarken hiç mi sızlamadı?...
Tüm bunlardan genel bir sonuca varmak gerekirse, şunlar belirmektedir: Bağımsızlık ancak onu kazanan işçi ve emekçilerin yönetiminde; onu yok etmeye çalışan emperyalist-kapitalist ilişkilerin dışında; halkların kardeşliğini temel alarak; dil, din, ırk ve en önemlisi sınıf farklılıklarını yok etmeye çalışan bir anlayışla, yani sosyalizmle bir anlam kazanır. Aksi takdirde; ya başka ulusları hakimiyeti altına almaya çalışan bir canavara dönüşecek ya da başka ulusların esareti altında var olmaya çalışacak, veya başka ulusların esaret altına alınmasına ses çıkarmadığı gibi – terörizme karşı savaş, barış ve demokrasi götürmek adı altında- yürütülen saldırılara yardım edip, bu kıyımdan kendine pay kapmayı düşünecek kadar çürüyüp anlamsızlaşacaktır.
Öyleyse, emperyalist-kapitalist sistemin hakim olduğu günümüz dünyasında, halkların bağımsızlıklarını – belki de çoğu için yeniden- kazanıp korumak en önemli görevlerinden biri olarak karşılarındadır Türkiye Halklarının da… [o.b.]






DAHA FAZLA İFTAR ÇADIRI AÇMAKLA ÖVÜNEN ZİHNİYET!


Malum, geçtiğimiz ay müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen ve müslümanların oruç tuttukları ay Ramazan. Ramazan Ayı’nda oruç tutanlar için iftar yemeklerinin önemi ise bir başka. Öyle ki, bu ay içerisinde günlük mutfak masraflarını oluşturan yiyeceklere bile zam yapılır. Yani zaten normal günde bile mutfak masraflarını denkleştirmekte zorlanan dar gelirliler Ramazan Ayı'nda ise iyice zorlanırlar. Ama telaşa gerek yok. Çünkü başımızda bizi düşünen ve bizim iyiliğimiz için her şeyi yapmaya hazır büyüklerimiz var. Onların bu konuyla ilgili çözümleri ise hazır bile: “ Derhal iftar çadırları oluşturulsun ve fakir fukaranın karnı doyurulsun. ” Hatta geçen yıllardan daha fazla iftar çadırları oluşturulsun ki fakir fukara iyice doyurulsun.
Tabii bu çadırları açan büyüklerimiz, sonra da bize dönüp: “ Biz herkesten fazla iftar çadırı açtık ve şimdiye kadar iftar çadırlarına en çok bizim zamanımızda başvuruldu. Bakın sizin iyiliğinizi ne kadar çok düşünüyoruz: ” diye övüne biliyorlar.
Yanlış anlaşılmasın. İftar çadırları açılmasın demiyorum. Bu hizmet kötüdür, bırakalım insanlar aç kalsın demiyorum. Ben yalnızca iftar çadırı açmakla övünmenin ne kadar mantıklı olup olmadığını sorguluyorum. Bir başbakan ve de belediye başkanı düşünün ki ülkesinde ve de şehrinde iftar çadırları kurdurtmasa insanları aç kalacak ve onlar bununla övünerek kendilerine pay çıkarabilecekler. Neden bu ülkedeki, bu şehirdeki  yoksulluğu çözemiyoruz ya da çözmüyoruz diye utanmadan ve halkından af dilemeden böbürlenebilsin.
Bu arada şunları da belirtmekte yarar var. Bu iftar çadırlarını ziyaret eden büyüklerimize insanlar “ açız, işsisiz, iş istiyoruz! ” diye bağırırken kameralara takılıyorlar ama bu çadırlardan yararlananların sadece işsizler olduğunu düşünmeyin. Yapılan araştırmalara göre çadırlardan yemek yemek zorunda kalanların önemli bir bölümü, hükümetin 40 – 50 milyon zamın üstünde zam yapmamakta kararlı olduğu memur kesimi oluşturuyor. İşte bir utanç tablosu daha, değil işsizlere iş yaratmak, çalışanların karnını doyuramayan bir ülke, bir şehir ve bir iktidar. Hakikaten aferin!
Bir soruyu daha dillendirmeden edemeyeceğim. Neden bu çadırlar hep kentlerin en merkezi yerlerine kuruluyor da yoksulların yaşadığı ve asıl hitap ettiği kitlenin yaşadığı kenar ya da başka bir tabirle gece-kondu semtlerinde açılmıyor? Yoksa bu çadırları kuranlar, fakir fukaranın karnının doymasından çok reklamlarını yapma peşinde olmasınlar?



Anti-muhalefetçi
Kasımpaşalı Tayyip W. Erdoğan yine iş başında!

Tayyip W. Erdoğan daha önceleri bir çok defa demokratik hak arama eylemlerini sert dille eleştirmiş, öğrencilerin YÖK protestolarını da anti-demokratik olarak nitelendirmişti. Ankara ’ da Emek Platformunun köy hizmetlerinin kapatılmasına ve SSK ’ ların devrine karşı düzenlediği ve tam yüz bin civarında işçi ve memurun katıldığı bir hak arama eylemini de inanılmaz bir tahammülsüzlükle eleştiren W. Erdoğan işçi ve memurlara: “ Eylem için harcadığınız parayla iki hastane yaptırsaydınız ” gibi bir saldırıda bulundu.
Halka karşı Kasımpaşalı olmayın sayın başbakan! Sizin ve bakanlarınızın özel harcamalarıyla, sermayeye aktardığınız halkın kaynaklarıyla bırakın iki hastane yaptırmayı ülkemizdeki milyonlarca aç insanı doyurmaya yeteceğini biliyoruz. Halk aç, işsiz sayın W. Erdoğan ve buna karşı da tamamen demokratik bir biçimde tepkilerini dile getiriyorlar. Sizin çizmeye çalıştığınız pembe tablolara halkın kandığı yok bunu görün bay W. Erdoğan!
Bu arada halkın yaptığı haklı eylemleri anti-demokratik olarak nitelendirmeniz de demokrasi anlayışınızı gözler önüne seriyor. Despotik rejimlerin edilgen insanını ve tepkisizce her zulmü kabullenmesini bir demokrasi olarak anlıyorsunuz herhalde! Bizim demokrasi anlayışımızsa kısa ve nettir sayın W. Erdoğan, “ İş, Ekmek, Özgürlük! ” Ayrıca sakın unutmayın, “ iş, ekmek yoksa, barış da yok! ” . [s.s.k.]




ORADA GAZETECİ VAR MI?


"Söz gümüşse, sükut altındır” sözü Ayşe Karabat için oldukça geçerli. Kimdir Karabat? Kudüs’te ikamet eden Karabat, Radikal gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. NTV Ortadoğu muhabirliği de yapan Karabat, İsrail’in Ramallah’a yaptığı saldırıların birinde Filistin halkıyla birlikte abluka altında kalmış biri.
20 Kasım 2004 tarihli Radikal gazetesindeki köşesinde “Irak’ ta Direniş Var mı? ” başlıklı bir yazı yazmış. Yazısında Saddam’ın, halkını inim inim inleten iğrenç bir diktatör olduğundan bahseden Karabat, “ adına ‘ direniş ’ denilen hareketlerin de Saddam ’ dan geri kalır yanı olmadığını ve bunların Saddam ’ ın adamlarının Irak ’ ı mahvetme planının parçası olduğunu ” iddia ediyor. ABD askerlerinin yaptığı zulümdür gibi kısa bir sözle işgalcilere de kırmızı ışık yakmayı ihmal etmeyen Karabat, belli ki çok kızmış Irak ’ ın onurlu yurtsever halkına.
Kendi eserleri olduğundan mıdır nedir, başta ABD ve beraberinde yağmacı kapitalist devletler ve bu devletlerin sıcak kucağında okşanan burjuva basın pek sevdi “ terör ” sözcüğünü. Direnişin ilk günlerinde öldürülen her Iraklı, direnişçi değil de terörist olarak anılıyordu. Ne de olsa terör meşru direniş ise meşru değildi!
ABD namlusunun ucuna astığı ve kimseyi inandıramadığı yalanlarıyla girdi Irak ’ a, direnişçilerin ise en gerçek ve en doğru silahıdır yurtseverlikleri. İşgalcisever Ayşe Karabat’ ın Ramallah’ ta İsrail ablukası altında kalışı idrak sınırlarını hayli zorlamış, fakat yeterli gelmemiş sanırım. Temennimiz kendisini en kısa sürede Felluce başta olmak ABD saldırılarının yoğunlaştığı ve direnişin de aynı oranda güçlendiği kentlerde yeni ablukalar altında görmek. Belki bu sayede İsrail ablukası altındayken açılamayan idrak yolları ABD kuşatması altındayken açılır. Bu sayede sükutun altın kadar değerli olduğunu keşfetmeye başlar!
Orada gazeteci var mı diye sormuştum, aslında o gazetecide hiç vicdan var mı diye sormam lazımdı! [h.d.]




SEFİL MEDYA CONİLERİN YANINDA


Medyanın halinin ne sefil bir durumda olduğunu bu günlerde bir defa daha görüyoruz... Halk düşmanı burjuva medya sahneye bir daha çıktı, iğrenç oyunlarıyla insanların onuruna, haklarına, vatanına, kısacası hayatına saldırmaya başladı. Tıpkı leşe saldıran birer akbaba gibi... Medya ’ nın görevi kısaca, objektif bir şekilde halkı olaylardan haberdar etmektir diyebiliriz. Fakat bizdeki ABD yağdanlığı, kraldan daha kralcı burjuva medya ve onun yazarları ne yapıyor? Cevabı basit; baş patronları CİA ’ dan gelen emirle Irak direnişinin başarısını, büyüklüğünü gölgelemeye çalışıyorlar. Senaryo ve aktörler aynı, kısacası biz bu filmi daha önce de görmüştük (direnen Irak halkı da bize filmin sonunu gösterdi sanırım).
Felluce’ de çocuğundan gencine, gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine tüm halk kahramanca mücadele veriyor. Kanları canları pahasına yurtlarını emperyalist istilacılara karşı savunuyorlar. İşbirlikçi medya, bu direnişi bir grubun işiymiş ve halktan kopuk bir hareketmiş gibi göstermeye çalışıyor. Lafta, Felluce’de sivil halk iki ateş arasında kalmış, halk zor günler geçiriyormuş, direnişçilerin işkence evleri varmış...
Gerçi ABD de bazı hatalar! yapmış (savunmasız çocukları ve kadınları sokak ortasında gerekçesiz bir şekilde vahşice öldürmek, bir halkı karanlığa gömmeye çalışmak... gibi)... daha bir dünya laf.
Evet Irak halkı zor günler geçiriyor fakat bu zorluk burjuva medyanın göstermeye çalıştığı safsatalardan değil, topraklarının vahşi emperyalistler tarafından işgal edilmesindendir. Irak halkı iki ateş arasında da değildir. Tek yanlı bir emperyalist saldırı altındadır. Irak halkı bu zorluğun üstesinden gelecek kararlılığa ve mücadele gücüne sahip olduğunu da tüm dünyaya göstermiştir.
Medya kuklaları! Asla unutmayın. Iraktaki direniş mutlak zaferle sonuçlanacaktır. Patronlarınız Irak ’ tan tasını tarağını toplayıp kaçacaktır. Bunu böyle bilin! Artık maskeniz düştü. Siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın her şey ortada. Güneşi balçıkla sıvayamazsınız! Kısacası kralınız çıplak ve herkes bunu görüyor.
Yaşasın direnen Irak halkı! [s.s.k.]




Bir gazete Radikal, bir gazeteci Murat Yetkin

Sahibi Aydın Doğan. Genel yayın yönetmeni İsmet Berkan. Ankara temsilcisi Murat Yetkin.
Radikal gazetesi çağdaş, demokrat, ilerici, Avrupa değerlerine sahip bir günlük yayın organı olarak bilinir. Bu gazetenin Ankara temsilcisinin adı Murat Yetkin’ dir. Genç bir insandır. Geçmişte devrimci bir örgüttü mesai harcadığı söylenir. Şimdilerde, “ makul, yazdıkları okunur, söyledikleri dinlenir, demokrat, ılımlı, çağdaş ” bir insandır. TV ’ de ciddi programlarda karşımıza çıkar, gazetesindeki yazılarını okumadan geçemeyiz.
Ankara ’ da elçiliklerin verdiği kokteyllerin vazgeçilmezleri arasındadır. Askeri ve sivil bürokratlarla arası iyidir; özel haberler almakta, satır arası bilgiler vermekte ustadır.
Şimdi böyle bir girişi niçin yaptığımızı anlatalım:
Biliyoruz; Amerikan saldırganlığı geçtiğimiz günlerde eşi benzeri görülmemiş bir vahşete dönüştü. Irak’ ta direnişi yok etmek üzere şehirleri “ yeniden ” işgal etmeye çalışan Amerikan askerlerine “ hareket eden her şeyi vurmaları ” emredildi. Amerikan canileri, yaralı bir Iraklıyı (her zamanki gibi kimin direnişçi, kimin sıradan halk olduğu elbette bilinmez) cami içerisinde kameralar önünde katlettiler. Özellikle Felluce ’ de taş üstünde taş bırakmadılar. Hastaneler ve camiler dahil her şeyi harabeye çevirdiler.
Bu açık vahşet karşısında, tabanından gelen baskılarla bunalan AKP yönetimi, tabanın gazını almak için Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül ’ ün ağzından utangaçça kınadılar. TBMM İnsan Hakları Komisyonu ’ nun AKP ’ li başkanı da yapılanları “ soykırım ” olarak niteledi.
Arkasından gümbürtü koptu. Amerikan elçiliğinden hükümete açık baskılar geldi. Bu üslubun siyasi teamüllere uymadığı söylendi. Tabii ya, çocuk, kadın, genç, yaşlı insanları katletmek; camileri, hastaneleri yerle bir etmek “ siyasi teamüllere ” uygun, ama bunu kınamak uygun değil!
Gelelim bay Murat Yetkin ’ in konu hakkında düşüncelerine. Kendi cümleleriyle aktarıyoruz:
“Soykırım hassas bir sözcüktür. Bir halkı, bir etnik ya da dini grubu, siyasi görüş, yaş, iş veya herhangi bir ayrım gözetmeden topluca ve bir daha soyunu sürdürümeyecek şekilde ortadan kaldırma çabasısını anlatıyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Yahudilere yapmaya çalıştıkları bu sıfatla anlatılıyordu. Yıllardır Ermeni gruplar, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Birinci Dünya Savaşı sırasında Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığı iddialarını Batı’nın güçlü devletlerine kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Buradaki en kritik eşik ABD idi.
ABD senatosu ve Temsilciler Meclisi ’ ndeki güçlü Ermeni lobisine karşın, ABD yönetimleri hep son anda müdahale ederek Türkiye ’ ye karşı uluslararası çapta zincirleme reaksiyon başlatabilecek bu girişimin Kongre ’ den geçmesini engelliyorlardı. Oysa şimdi, Felluce ’ de uluslar arası haber ajanslarıyla dünyaya yayılan görüntüler ve olaylar tüyler ürpertici ve kabul edilemez olsa da, “ soykırım ” sayılmayacağı gibi, Türk dış siyasetini ABD Kongresine karşı Beyaz Saray desteğinden mahrum bırakabilecek bir ifade kullanılıyordu. Soykırım sözcüğünün ABD içinde Türkiye ’ nin en büyük destekçilerinden olan Yahudi lobisi üzerinde ne kadar olumsuz bir etkiye sahip olduğu, daha önceki başbakan Bülent Ecevit’in Filistin’de olanlar konusunda bu ifadeyi kullandığında görülmüştü. ” (27 Kasım 2004, Radikal; altını biz çizdik)
Bay Murat Yetkin’in yazısının özü bu. Bizim bay Yetkin meğerse Avrupacı ve çağdaş değil, Beyaz Saraycı ve Yahudi lobisiciymiş. Maazallah Beyaz Saray bize küserse, Amerikan Kongresiyle başbaşa kalırmışız. Yahudi lobisi küserse gene aynı şey... Bir çok Amerikancı türkconilerinin direnişin gücünü gördükçe, söylem değişikliklerine gittiği şu günlerde bay Yetkin ’ in Amerikancı ve Yahudi lobisici bu sadakati karşısında şapka çıkartıyoruz.
Sonuç, Abdullah Gül, Felluce ’ de olanlara “ soykırım demek yanlış, bunlar abartılı ifadeler ” dedi. [f.k.]



Gözünü
Toprak Doyursun!


Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu'nun (TİSK) daha önce de bu köşede uygun bir şekilde ağırlandığı, köşemizi dikkatli bir şekilde okuyan dostlarımızın belleklerindedir. Bazı şeyler alışkanlık yapıyor galiba. Eee, insan arsız olmaya görsün, dediğinizi duyar gibiyim. Refik Baydur ismini daha önce mutlaka televizyonlardan veya radyolardan duymuşsunuzdur. Gazetelerde de sık sık bu şahsın demeçlerine rastlamışsınızdır. Mutlaka, dedim, çünkü Refik Baydur bugüne kadar her zaman işçiye karşı patrondan yana olmuştur. Kendisi de ülkemizin büyük patronlarındandır zaten. Hayatı boyunca hep işverenleri, ezeni, zengini savunmayı, onların yanında saf tutmayı, onların çıkarları için koşturmayı ilke edinmiş bir patrondur Refik Baydur. Bilirsiniz bizim burjuva medya yardakçılığı sever. Büyük patrona söz hakkı vermeyecek de işçiye emekçiye mi verecek.
Yazımıza vesile olan arsızımızın yönetim kurulu başkanı olduğu yukarıda da adı geçen TİSK aynı zamanda ‘ İŞVEREN ’ (biz PATRON diye okuyalım) diye bir de aylık yayın organına sahip. Bu dergi sanki burjuva televizyonlarından, radyolarından, gazetelerinden yapılan emekçileri hedef alan propagandalar yetmiyormuş gibi her ay düzenli olarak patron kesiminin sözcülüğünü yapıyor.
İşte bu İŞVEREN dergisi Haziran 2004 tarihli 9. sayısında sayın! TİSK yönetim kurulu başkanı Refik Baydur ile bir ropörtaj yapıyor. Ropörtajın konusu patron sendikalarının patronunun kaleme aldığı “ İş Güvencesi Tartışmaları ” adlı kitabı. Kitap bir diğer patron Aydın Doğan ’ ın sahibi olduğu Doğan Kitapçılık tarafından yayınlandı.
Kısaca özetlersek kitapta patron sendikalarının iş yaşamında işçiyi nasıl daha fazla sömürürüz sorusuna aradıkları yanıtlardan ve yeni iş kanununun nasıl ve kimler tarafından işçi düşmanı bir çerçeveye oturtulduğundan bahsediliyor.
Ve ropörtajda bir noktadan sonra sayın! Baydur döktürmeye başlıyor. İşveren dergisi muhabirinin sorduğu “ Kitabın ana konusu İş Güvencesi ’ nin bir yaşam mücadelesi olarak da ele alınabileceğini ifade ediyorsunuz... ” sorusuna “ İş Güvencesi o zaman TBMM ’ ye getirildi. Meclis de buna ilişkin kanunu çıkarttı. Bu kanun işverenin elini kolunu bağlayan bir çemberdi. Fakat şayanı şükrandır, AK Parti Hükümeti ve TBMM AK Parti Grubu büyük bir özveri ve cesaretle İş Kanunu ’ nu da hemen Haziran ayında çıkartarak bu kanunun yanına ekledi. Sayın Cumhurbaşkanı da onaylamak suretiyle uygulamaya koydu. O zaman tehlikesi kalktı, yahut tehlikesi çok azaldı. Ama Türk işverenine de bir esneklik müessesesi getirdi. Bu bakımdan memnunum. ”
İş Güvencesi nedense sayın! Yönetim Kurulu Başkanı ’ nın dahil olduğu patronlar grubunun elini kolunu bağlıyormuş! Tabii onlar istediklerinde işçiyi kapıya koyabilecekleri bir yasadan yanalar. Onların iş güvencesinden anladıkları da işçiden, emekçiden yana olacak bir iş güvencesi değil, kendi işlerinin tıkırında gitmesini sağlayacak bir iş(ten atma) güvencesidir.
Ve “şayanı şükrandır...” diye başlayarak methiyeler düzüyor AKP hükümetine sayın! Refik Baydur. Siz de bilirsiniz ki bu topraklarda hükümdarlara, sultanlara, yönetenlere, ezenlere methiyeler düzme geleneği eskidir. Ve de malumunuzdur ki boşuna dizilmez bu methiyeler, aynı çanaktan bal yalamayı gerektirir. İşte sayın yönetim kurulu başkanı da semeresini almış ki eksik etmiyor görevini.
İş Güvencesinin hemen ardından İş Kanununun çıkarılmasıyla İş Güvencesinin  “ tehlikesi kalktı, yahut tehlikesi çok azaldı” diye de ekliyor sayın! Baydur. Yani, işledikleri haltı bir de övünç vesilesi yapabiliyor. Hâlâ da memnun değil yani İş Kanunundan. İstiyor ki işçiler patronun köleleri olsun. Biz de diyoruz ki sayın! Baydur 'a “Gözünü toprak doyursun. ” [r.k.]



Bir gazete sağını solunu şaşırır mı?

Solcular, bir gazeteyi niçin satın alırlar? Herhalde en başta büyük burjuva medyasının yansıtmadığı haberleri öğrenmek için alırlar. Soyut bir safsatadan ibaret “ tarafsızlık ” ardına sığınan ve aslında kapitalistlerin kısa ve uzun vadeli çıkarlarını savunan haberlerin yerine halkın gerçek gündemini öğrenmek için de bir gazete tercih edilir. Hülya Avşar ’ ın nerede ne yaptığını anlatmasın istenir. Emekçilerin yaşantısını yansıtsın, grevleri anlatsın, direnişlerden bahsetsin, son model araba markalarını değil, belediye otobüslerinin koşullarını bildirsin istenir.
Örneğin, solcunun alacağı gazetede dış haberlere de yer verilmesi mutlaka tercih edilir. Çünkü, dış haberler her zaman uluslararası haber ajanslarının süzgecinden geçerek ülkemize girer. Medyanın ekonomi politiğinden birazcık haberdar olanlar CNN gibi, Agence France Press gibi, Associated Press gibi, Reuters gibi ajansların dolaşımdaki haberlerin yüzde 95 ’ ini ürettiklerini bilirler. “ Uluslararası toplum ” , “ terörist ” , “ koalisyon güçleri ” , “ şiddet olayları ” , “ barışçı ortam ” , “ huzurun tesis edilmesi ” gibi terimleri o kadar sıklıkla kullanır ki bu ajanslar, biz hiç farkında olmadan günlük dilimizde bile kullanmaya başlarız. O yüzden hiç istemesek bile Amerikan propagandasına alet oluruz.
Emperyalizmin ne olduğunu, finans kapitalin ne anlama geldiğini, burjuvazinin dünya çapındaki saldırısını dilimizden uzaklaştırdıkça teslim olmaya başladığımızı ancak birileri uyarınca fark etmeye başlarız.
O yüzden emekten yana gazeteler tüm solcuların baştacıdır.
Peki, büyük bir şatafatla ilan edilen, bir kısım eski Dev-Yolcunun çıkarttığı BİRGÜN gazetesi “bizim” bu beklentilerimizi karşılıyor mu dersiniz? Çok ayrıntıya girmeden sadece 2004 yılının Kasım ayını meşgul eden Ukrayna olaylarını temel alarak birkaç söz etmek istiyorum.
ABD, bilindiği gibi uzun zamandır Rusya ’ yı kuşatma stratejisi çerçevesinde eski sosyalist ülkelerde kendisine her yönden bağlı yeni rejimler getirme gayreti içinde bulunuyor. CİA ’ nın tertiplediği operasyonlarda demokratik, halkçı rejimleri yıkmak için bazen silah, bazen tehdit, çoğunlukla para kullanılıyor.
Dünyaya tek başına hakim olma sevdasındaki en büyük emperyalist güç Amerika, kendisine rakip olabilecek odakları kuşatmayı amaçlıyor. Bu politikayı da sosyalist sistemin ortadan kalktığı 90 ’ ların başından beri ısrarla uyguluyor. Ülkeleri kuşatmakta ve sonra da kendi hükümranlığına almakta en büyük yardımcısı liberal söylemler ile “ tarafsız ” ve “ sivil ” görünümlü kuruluşlar oldu. Kurumların sivil ve tarafsız olması büyük önem taşıyor; çünkü her şeye rağmen hâlâ insanların ezici bir çoğunluğu CİA ’ dan, doğrudan ABD yönetiminden ve emperyalistlerden para alıyor görünmekten çok da memnun kalmıyorlar.
Sivil Amerikancı darbe planlarını yapan, hangi grupların nasıl davranacağını organize eden ve finansmanını sağlayan ABD Dışişleri bakanlığına en büyük destek, yapılanların sözde sivil ve kendiliğinden olduğunu kanıtlamak amacıyla Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti yetkililerinin yanısıra, USAİD (Amerikan “ sivil ” Yardım Kuruluşu), Soros Vakfı (uluslararası para spekülatörü George Soros ’ un “ sivil ” vakfı) ile bu vakfa bağlı Açık Toplum Enstitüsü ’ nden (Open Society Institute) geliyor. (Bu son dediğimiz vakfın adını daha önce duymadıysanız, lütfen bir kenara not edin; çünkü ülkemizin de pek çok yarı-aydını bu “ sivil ” Amerikancı kapitalist vakfın ya üyesi, ya danışmanı ya da hayranı. Bilginiz olsun.)
İşte, ABD ’ nin büyük sermaye çevrelerinin 2000 yılında Sırbistan devlet başkanı Slobodan Milesoviç ’ i devirmek için kullandıkları yöntemler, bir şablona dönüştürülerek sorunlu her bölgede uygulamaya kondu. Başında CİA ajanı ABD büyükelçilerinin bulunduğu örgütler Belgrad ’ da Otpor (Direniş); Beyaz Rusya ’ da Aleksander Lukaşenko ’ ya karşı “ Zubr ” ; Gürcistan ’ da ise SSCB döneminin en Amerikancı dış işleri bakanı iken, dağılmanın ardından devlet başkanı olan Eduard Şevardnadze ’ ye karşı ‘ Khmara ’ adını alacaktı. Ukrayna ’ da bu hareketin adı ‘ Pora ’ , yani ‘ Vakit Geldi ’ oldu. ABD, Miloseviç ’ i devirmek için “ resmen ” 41 milyon dolar, Ukrayna ’ daki muhalefete ise 14 milyon dolar aktardı. Gayriresmi harcamaların miktarı ise bilinmiyor.
ABD, darbe planladığı bütün ülkelerde aynı şablonu uyguladı. Önce bir aday bulundu; sonra kolay ve basit sloganlar ile semboller tespit edildi Hatta ucuz olsun bir iki ülkede aynı sembolü kullandı. Sonra danışıklı anket sonuçları yayınlandı. En son olarak parayla tutulmuş “ demokrasi havarisi ” gençler, seçimin sonucu ne olursa olsun sokağa çıkıp “ özgürlük ” istemeye başlıyorlar.
Ukrayna olayında işi iyice garantiye almak üzere Henry Kissinger, John McCain ve Richard Holbrook seçim öncesi ülkeye gittiler ve doğrudan temaslarda bulundular. Batı medyası, muhalefetin kullandığı turuncu renkten dolayı bu Amerikancı darbe girişimine “ turuncu devrim ” diyor. Kimisi ise Kiev ’ de bol miktarda bulunan kestanelerden dolayı “ kestane devrim ” diyor. Biliyorsunuz, bu “ özgürlükler ” bir yerde “ güller ” , diğerinde “ kadife ” , bir sonrakinde “ şarkı ” devrimi ile gelmişti! Darbe planlayan emperyalist toplum mühendisleri yaptıkları insanlık dışı işlere güzel isimler bulmakta pek de mahirler gördüğünüz gibi.
Peki, bu kısa Ukrayna seçim analizi ile solcu, özgürlükçü, büyük oranda AB ’ ci, çağdaş, ilerici falan filan Birgün gazetesinin ne alâkası var? Gazetelerin haberleri gibi manşetleri de hiçbir zaman “tarafsız” olmaz. Ya oradansın ya buradan. Ortası yoktur. Gazetenin yönelimi neyse onu gösterir herkese.
Birgün gazetesi, ortalama her solcunun rahatlıkla fark edebileceği Ukrayna komedisini “bir gül devrimi daha mı?” manşetiyle vermekten çekinmiyor. Ve ne yazık ki komediye değil, trajediye ortak oluyor.
Birgün gazetesinden “bizim” sesimiz olmasını beklemek, emeğin haklarını savunmasını istemek, emperyalist oyunları açığa çıkartmasını, ortalamanın üzerinde bir akıl yürütme kapasitesine sahip olmasını beklemek herhalde hakkımızdır. Arkadaşlarımızın çok daha dikkatli olmalarını bekliyoruz. Harcanan bunca emeğin boşa gitmemesi için herkese büyük sorumluluk düştüğünü biliyor ve onlara da hatırlatıyoruz. [s.g.]




Bundan böyle soykırıma soykırım denmeyecek!

Amerika’nın Felluce’de yaptıklarına “soykırım” nitelemesi yapıldı. Sözde etkili ve özde soysuz bazı türkconisi yazarlar bu nitelemenin abartılı, yanlış olduğunu söylediler. Neden abartılı, neden yanlış imiş bu niteleme?
a) Soykırımı ABD yaparsa, soykırıma soykırım denmez. Denirse ayıp olur.
b) Iraklılar doğurganlıkları yüksek bir ulustur. Yüzbini, ikiyüzbini öldürülse de soyları tükenmez.
c) Iraklılar ilkel, yeteneksiz, kültürsüz çöl insanlarıdır. Yok olmaları insanlık için kayıp sayılmaz.
d) Irak direnişi çok güçlü. Halk bir koyun gibi istilayı kabul etmiyor. ABD istese de bu halkın soyunu tüketemeyecek. [f.k.]



Kızıltepe katliamı unutulmasın!

Mardin Kızıltepe de bir baba-oğul, güpegündüz, kimsecikler görmeden katledildi

21 Kasım 2004 Pazar günü, saat 16.30 civarında, bir baba ile oğlu öldürüldü. Otopsi raporuna göre, 12 yaşındaki ilköğretim 5. sınıf öğrencisi Uğur Kaymaz ’ ın sağ ve sol eline 4 adet, vücudunun sırt bölgesinden 9 adet olmak üzere toplam 13 adet merminin isabet ettiği, bunlardan 9 (dokuz) tanesinin yakın mesafeden (50 cm ’ nin altında) yapılan atışlarla oluştuğu ve vücutta barut izlerinin olduğu, babası, 31 yaşındaki TIR şöförü Ahmet Kaymaz ’ ın uyluk ve sol eline 2 adet, göğüs kısmına 4 adet, sırt bölgesine 2 adet olmak üzere toplam 8 adet merminin isabet ettiği, bunlardan 8 (sekiz) tanesinin de yakın mesafeden (50 cm ’ nin altında) yapılan atışlarla oluştuğu ve vücutta barut izlerinin olduğu tespit edildi.
Kızıltepe Cumhuriyet Savcısı, olayı incelemek için Kızıltepe ’ ye giden, ancak vali ve kaymakamdan randevu alamayan İHD heyeti üyelerine, olaya ilişkin “ üç boyutlu soruşturma ” yürüttüklerini söyledi. Savcı bu “ üç boyut ” u şöyle açıkladı: “ Birincisi Ahmet Kaymaz ’ ın örgüt bağlantısının araştırılması, ikincisi Ahmet Kaymaz ’ ın eşi Makbule ’ nin örgüt bağlantısının araştırılması, üçüncüsü ise güvenlik güçlerinin silah kullanma yetkilerinin aşılıp aşılmadığının tespit edilmesi... ”
Peki bu konuda ne kadar söz söylenebilir. Bu katliamı protesto eden halka polis saldırır. Hakkını arayanlara küfürler edilir. Kürt olmak suçlu olmaya yeter gibi gösterilir. Türkiyemiz, bizim güzel ülkemiz bu insanlıkdışı yaratıkların değil, “ bizimdir ” . Alacağız ülkemizi onların elinden hiç kuşku yok.
Bu küçük çocuğumuz, kardeşimiz, arkadaşımız, bütün çocuklar gibi değerli ve sevgili Uğur’u ve babasını unutmayalım. Bu hükümetin de ortalığı ayağa kaldırmak yerine, aynen kendinden öncekiler gibi ölüm sessizliği içinde katliamları geçiştirdiğini ve dolaylı olarak destek verdiğini de unutmayalım. Hatırlayalım. “Kamu” adına, yani "senin benim için" silah kullananların, o silahı “kamuya” yani "sana bana" karşı kullanmasına en büyük tepkiyi verelim. Bu ülkede eşitlik ve hürriyet kol gezene dek mezarlarınızda rahat uyumayın Uğur ve babası... [s.g.]



 
Yazarın Diğer Yazıları
 İŞVEREN GÜVENCE ALDI, İŞÇİYE KAVGA KALDI
 Iraklı Askerlerin Üniforma garipliği
 Arsızlar Köşesi
  Bir Fahri Müfettiş M. Barlas!
 SSGSS Yasasının “Vicdanı” Yok
 Arsızlar Köşesi
 Arsızlar Köşesi
 ARSIZLAR KÖŞESİ
 Vizyon mu, illüzyon mu?
 Savaş Tamtamcılığı
 Savaş "Oyunu"
 Boşver o nahoş hatıraları, söyleşelim güzelleşelim!
 BEN MEDYANIN ZEKİ, ÇEVİK VE AHLÂKLISINI SEVERİM!
 Küba’nın nesi meşhur!
 İTİNAYLA HATIRA YARATILIR!

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS