Sosyalist Dergi: 32 |  ÜRÜN |
Tarih Hızlanıyor

Tarihin hızlandığı bir dönemde yaşıyoruz, yeni devrimci yükseliş dönemi karşıdevrimleri de tetikleyerek yeni ülkeleri ve bölgeleri etkisi altına alıyor.

Kahire'den Tunus'a, Atina'dan Madrid'e, Santiago'dan Londra'ya, Lizbon'dan Roma'ya, Kudüs'ten Tel Aviv'e, Diyarbakır'dan Süleymaniye'ye, Lefkoşe'den Paris'e, Berlin'den Brüksel'e hak talepleriyle grev, gösteri, miting, yürüyüş yapan, isyanlara katılan, meydanlarda konaklayan, sınıf mücadelesini uzatmalı bir yıpratma savaşı boyutuna yükselten on binleri, yüz binleri, milyonları görüyoruz.

Halk kitleleri, büyük insanlık artık politika sahnesinde özne. Politika, kapitalist egemenlerin, işçi sınıfını ve emekçi kesimleri sözüm ona temsil ederken aslında suistimal eden uzlaşmacı parti, sendika ve örgüt yöneticilerini devşirerek yürüttüğü bir özel elitler kulübü etkinliği olmaktan çıkıyor.

Kapitalizmin meşruiyet masallarına inanarak uzun süre sömürü ve zulme karşı sessiz kalan, bireysel kurtuluş peşinde koşan sade vatandaşlar öfkeyle harekete geçiyor, kapitalizme karşı ayağa kalkıyor. Kapitalizme karşı iş, ekmek, özgürlük, insanca yaşam, parasız sağlık, parasız eğitim, sağlıklı çevre, kişiliklerine saygı, onur isteyen işçiler, şehir ve köy emekçileri, üniversite eğitiminin bile artık gelecek sağlamadığını gören gençler, bütün özgürlük söylemlerine rağmen hâlâ ikinci sınıf sayıldıklarını kavrayan kadınlar, dilleri ve kültürleri bile hâlâ tanınmayan ezilen halklar el yordamıyla siyasal bilince uyanıyor.

Öfkeli kitleler kapitalizmi, bankaların ve şirketlerin egemenliğini, polisin despotizmini, oligarşik parlamentoların sahtekârlığını, kapitalist medyaların banka ve şirketlerle iç içeliğini, rüşvetçiliği, yolsuzluğu istemediklerini iyi biliyorlar; başka bir dünya istiyorlar. Ama başka bir dünyaya nasıl ulaşacaklarını, başka bir dünyayı nasıl kuracaklarını, haklı özlemlerini toplum ölçeğinde nasıl kurumsallaştıracaklarını henüz bilmiyorlar.

Siyasal hayata yeni uyanan öfkeli kitleler, sınıf mücadelesinin katı mantığını tanımıyorlar, cennetlerini yitirmek istemeyen egemenlerin gerektiğinde kullanmak üzere ellerinin altında hazır tuttukları binlerce yıllık devlet yönetme deneyimini, devrimler karşısında uluslararası kapitalist dayanışmayı, böl ve yönet oyunlarını, şiddet aygıtlarını ve yöntemlerini bilmiyorlar. Gereğinden çok iyi niyetliler; tarafsız görünümle ortaya çıkan, ağzı iyi laf yapan parlak isimlere kolayca kanıyorlar. Sermaye ile partiler, sermaye ile ordu, sermaye ile yüksek bürokrasi, sermaye ile yargı, sermaye ile üniversite, sermaye ile din, sermaye ile liberalizm, sermaye ile milliyetçilik arasındaki kopmaz bağların farkında değiller. Kendi kaderlerini her gün, her an kendi ellerine almadıkça kazanımlarının geri alınacağını bilmiyorlar. Dünya proletaryasının kapitalist sınıfa karşı bir buçuk asırlık mücadelesinden ve insanlığın binlerce yıllık kültür birikiminden süzülmüş sosyalist öğretiye aşina değiller; bu öğretinin işçi sınıfı ve emekçilerin kaderi açısından yaşamsal önemi konusunda fikir sahibi değiller.

Öfkeli kitlelerin bu bilinç eksikliğini ve örgütlenme yetersizliğini gidermek için bıkmadan usanmadan çalışmak, sosyalist, devrimci ve ilerici güçlere düşüyor. Aydınlatma ve örgütleme çalışması asla boşa gitmez, esas olarak kitaplardan değil, kendi pratik siyasal deneyimlerinden öğrenen kitlelerin içinde, yanında olmak, vakit geldiğinde, muazzam devrimci sonuçlar verecektir.


Açıklıklar

Yeni dönem dünyada, bölgede ve ülkede kapitalist emperyalist sistemin temel gerçeklerini, bu gerçeklerin kaçınılmaz olarak ürettiği sınıf mücadelesini egemenlerin kitle aldatma silahı kapitalist medyanın sansür duvarını aşarak gözler önüne seriyor. Sömürüden ve baskıdan kurtulmak, kendileri ve evlatları için insanca bir yaşama kavuşmak isteyen sade yurttaşlar, güncel ortamın kendi yararlarına sonuç doğurması için bu gerçekleri somut olarak mutlaka dikkate almak zorundalar.


Kriz uzun süreli

Dünya kapitalizminin 2007 sonlarında patlayan krizinin uzun süreceği anlaşıldı. Halklarının ekmeğinden, sağlığından ve eğitiminden kısan devletlerin dünya kapitalist ekonomisine egemen tekelci banka ve şirketlere oluk oluk akıttığı mali fonlara rağmen durgunluğun aşılamadığı, krizin kısa süreli bir geçici düzelmeden sonra yeniden ağırlaştığı artık kapitalizmin en iyimser savunucuları tarafından da itiraf ediliyor. Kapitalizmin azami kâr hırsıyla yöneldiği finans kapitalizmi, yarattığı bütün mali araç gereçleri tepe tepe kullandığı hâlde kapitalizmin aşırı üretim eksik tüketim çıkmazını aşamadı, krizlerden kurtulmuş ekonomi fantezisi gerçekleşmedi, sonsuz kapitalizm karşıütopyası tuzla buz oldu.

Dünyanın en büyük ekonomisi ABD, artık kredi derecelendirme kuruluşlarının gözdesi değil; en üst düzey olan üç A notunu kaybetti. Amerikan devlet tahvillerine 2 trilyon dolar yatırarak ABD'nin en büyük mali destekçisi olan Çin'in kredi derecelendirme kuruluşu Dagong, Kasım 2010'da yaptığı değerlendirmede ABD'nin notunu A+ olarak belirledi. ABD kredi değerlendirme kuruluşu Standard and Poor's, Ağustos 2011'de ABD'nin notunu AA+ olarak belirlerken, Dagong, bu kez A  notunu verdi.

Avrupa Birliği'nde işler gittikçe daha kötüye gidiyor. İrlanda, Yunanistan, Portekiz derken İspanya ve İtalya, Belçika ve belki de Fransa iflas sırasına girdi. Doğu Avrupa ülkeleri neredeyse bitkisel hayatta. İngiltere ve hatta Avrupa kapitalizminin büyük patronu Almanya bıçak sırtında.

Japonya çok önceden içine girdiği durgunluğu aşamadığı gibi, küresel krizin etkileriyle deprem, tsunami ve nükleer reaktör felaketinin etkileri altında bocalıyor.

Dikişler patladı

Dolar milyarderlerinin otuz yıllık özelleştirme, taşeronlaştırma, kuralsızlaştırma, sendikasızlaştırma, esnekleştirme programı işçi sınıfını ve emekçi kitleleri artık dayanamayacakları noktaya sürükledi. Yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk düzenine, despotizm boyunduruğuna başkaldıran Tunus ve Mısır halkları dünya kapitalist sistemini en zayıf halkalarından patlattı. Tunus ve Mısır halk devrimleri bütün dünyada işçilerin, şehir ve köy emekçilerinin, gençliğin, kadınların mücadelesine esin kaynağı oldu. Dünyanın dört bir yanında, kapitalizme ve emperyalizme karşı yeni mücadeleler, grevler, direnişler, ayaklanmalar, devrimler gündeme geliyor.


Emperyalizmin yanıtı

Dünya kapitalist sistemini saran krizden çıkış için, krizin yükünü halkın sırtına yükleme, emekçilerin kazanılmış haklarını geri alma politikasına yönelen (ve bu arada, üstüne üstlük, ekonomiyi batıran zengin banka ve şirket sahiplerini kayıtsız şartsız destekleme arsızlığını gösteren) emperyalist devletler, Tunus ve Mısır devrimlerinin patlak vermesi, kendi ülkelerinde işçi ve emekçi protestolarının yoğunlaşması karşısında, zaten 11 Eylül 2001'den beri sistemli olarak uyguladıkları yeniden sömürgecilik, savaş ve işgal politikasına hız verdiler. Kolay lokma olarak gördükleri Libya'ya saldırdılar ve Suriye'yi hedef tahtasına oturttular.

Emperyalizmin yeniden sömürgecilik, savaş ve işgal politikasının amacı çok yönlüdür: Kendi halklarını yatıştırmak, emekçi kitlelerin kapitalizme yönelik öfkesini şovenizmi ve militarizmi körükleyerek hedefinden saptırmak, kitlelerin devrimci enerjisini bağımsızlığa kavuşmuş eski sömürge halklara karşı sömürge seferlerine kaydırmak; böylece, hem devrimleri önlemek, hem doğal kaynaklara zorbaca el koymak, hem savaş sanayilerini canlandırmak, hem de paylaşım rekabetinde emperyalist rakiplerine karşı stratejik üstünlük sağlamak.


Halklar boyun eğmiyor

Emperyalizmin saldırısı Libya ve Suriye halklarını korkutmadı. En elverişsiz koşullara rağmen ABD'nin ve suç ortağı Avrupa ülkelerinin sömürgeci işgaline boyun eğmeyen Afganistan ve Irak halklarının; İsrail siyonizminin ülkenin güneyindeki işgalini sona erdiren, İsrail'in 2006 saldırısını püskürten Lübnan halkının; siyonist işgale karşı direnişine hiç ara vermeyen Filistin halkının örneğini izlediler. Kuşkusuz, Libya ve Suriye halkları, saldırıya kahramanca direndikleri hâlde, ağır güç dengesizliği sonucu geçici olarak yenilgiye uğrayabilirler; ancak, bu olasılık, işin özünü değiştirmeyecektir. Teslimiyeti reddeden halklar, bu manevi üstünlükle, kurtuluş savaşını sonuna kadar götürme gücünü eninde sonunda bulacaklardır.

Durum açık: Emperyalizmin kolay lokma olarak gördüğü halklar, emperyalizmin boğazına takılıyor. Dünya egemenlerinin krizden çıkış yolu olarak uyguladıkları politikalar, halkların direnişi karşısında, astarı yüzünden pahalı maceralara dönüşüyor ve krizi daha da derinleştiriyor.


Emperyalistler arası ilişkiler

Dünyayı sömüren ve ezen büyük güçler arasındaki ilişkiler karmaşık bir nitelik taşıyor. Krize bağlı olarak, her emperyalist devlet, kendi tekellerini korumak için ihracatını arttırma, ithalatını azaltma, hammadde kaynaklarını daha ucuza kapatma, pazarlarını genişletme, bu amaçla kur ve ticaret savaşlarına girişme, kısacası, kendini korumak için rakiplerini zor duruma düşürme politikası güdüyor.

Bu politikanın devamı, savaş hazırlıklarını güçlendirme ve nihayet savaşa başvurmadır. Çünkü, savaş politikanın şiddet araçlarıyla devamıdır. Her emperyalist devlet kendi iradesini rakiplerine kabul ettirmek için, şartları uygun bulduğu anda, savaş tehditlerine ve savaşa başvurur. Kapitalist bir devletin gerçek gücü son tahlilde savaşla sınanır.

Kapitalist devletler eşit olarak gelişmezler. Bu eşitsiz gelişme, eski güç dengelerine göre zaten paylaşılmış olan dünyanın yeniden paylaşımını gündeme getirir. Yeniden paylaşım, mafya grupları arasındaki hâkimiyet kavgasından hiç de farklı değildir. İşler barışçı pazarlık yöntemleriyle çözülemediğinde savaş kaçınılmaz olarak devreye girer.

Amerika'nın İkinci Dünya Savaşının sonunda eline geçirdiği tarihsel fırsatı sonuna kadar sömürerek sınırsız hâkimiyet hırsı ile durmadan yayılmasının kaçınılmaz sonucu olarak, aşırı yayılmanın ve sürekli savaşların getirdiği ekonomik yükü artık taşıyamayan ve gerileyen ekonomik ve teknolojik gücü ile hâlâ tartışılmaz askerî üstünlüğü; Avrupa Birliği'nin artan ekonomik ve teknolojik gücü ile yetersiz askerî gücü; Japonya'nın durağanlaşan ekonomik ve teknolojik gücü ile yetersiz askerî gücü; Çin'in ilerleyen ekonomik ve teknolojik gücü ile gelişen askerî gücü; Rusya'nın zengin petrol, doğalgaz ve hammadde kaynaklarına dayanan kendini toparlama hamleleri ile ABD'nin ardından gelen nükleer gücü; Hindistan ve Brezilya'nın gelişen ekonomik, teknolojik ve askerî güçleri, büyük devletler arasındaki ilişkileri kaygan bir zemine oturtuyor. Hepsi kapitalist emperyalist mantığı benimseyen bu devletler arasındaki ilişkilerin nasıl gelişeceğini öngörmek gittikçe zorlaşıyor. Bütün emperyalist devletler birbirlerine karşı takiye yapıyor, herkes rakibinin ayağının sürçmesini bekliyor, sözler ile eylemler arasındaki uçurum büyüyor.

Şu anda, ABD, Avrupa Birliği ve Japonya'nın kapitalist emperyalist dünyanın geleneksel üçlüsü olarak zaten yakın olan ilişkilerini hızla pekiştirdikleri, politikalarını dünya çapında sistemli olarak koordine ettikleri görülüyor. ABD, Avrupa Birliği, Japonya üçlüsünün, örneğin, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye politikalarındaki eşgüdüm çarpıcı boyutlarda. 18 Ağustos 2011 günü Obama Beşşar Esad'a "görevden derhâl ayrıl" ultimatomunu verir vermez, aynı ultimatom daha saat geçmeden İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya tarafından tekrarlandı. Geleneksel emperyalist üçlünün, belirli konularda çatışsalar bile genellikle kollektif sömürgecilik uyguladığı söylenebilir.

Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya ise, kendilerine özgü hedefler güderek, bu üçlüden daha farklı politikaları gündeme getirmeye çalışırken özellikle kritik noktalarda ABD'nin dayatmalarına boyun eğiyor; ABD AB'nin ortak askerî gücü NATO'nun saldırı savaşlarına göz yumuyor. ABD dayatmalarının başarılı olduğu durumlarda, bu büyük devletlerin hepsinin bütün dünya halklarına karşı kapitalist bir oligarşi olarak davrandıkları, kollektif sömürgeciler çetesi olarak hareket ettikleri söylenebilir.

Dünya kapitalist sistemindeki bütün bu gelişmeler sonucunda maalesef emperyalist savaşlar dönemi yeniden insanlığın kapısına dayanmış bulunuyor. Dünya halkları devrimleri hızla başarıya ulaştırıp emperyalist savaşların yolunu kesemezse, inanılmaz ağır acılar çekecekleri, ölümlere ve yıkımlara uğrayacakları bu savaşları gecikmiş olarak devrime dönüştürmek zorunda kalacaklar; tabii ki, şayet savaşlar insan soyuna son vermemiş olursa.


Emperyalizm mutlak egemenlik ister

Emperyalizme elini veren kolunu kurtaramaz. Irak lideri Saddam Hüseyin, Libya lideri Muammer Kaddafi, Suriye lideri Beşşar Esad, emperyalizmle iyi geçinme politikası izleyerek, emperyalizme ödünler vererek, onların kapitalist programlarına uyum sağlamaya çalışarak kendi bağımsızlıklarını bir şekilde koruyabilecekleri hayaline kapıldılar. Bu hayalin öldürücü bir yanlışlık olduğu ortaya çıktı. Emperyalizme verilen her ödün, füze, bomba, katliam ve yıkım olarak geri dönüyor.


Düzen içi çözüm yok

Sosyalizmin ve devrimci demokrasinin antiemperyalist, antikapitalist platformunu reddederek, dünya kapitalist sisteminin elebaşılarına ve her ülkedeki işbirlikçilerine felsefi, siyasi ve pratik ödünler vererek, düzen içinde kalacağına dair yeminler ederek, daha da fenası, Marks, Engels ve Lenin'e, sosyalist öğretiye iftiralar savurarak kendi halklarının temel haklarını sağlayabileceklerini sananlar da, kendi koşullarında, Saddam Hüseyin'in, Muammer Kaddafi'nin, Beşşar Esad'ın öldürücü yanılgısını paylaşmış oluyorlar.

Kürt sorununun göstere göstere yeniden şiddet ve savaş sarmalına mahkûm edilmesi, emperyalistlere ve yerli egemenlere mavi boncuk vermenin işe yaramadığını gösteriyor. Kestirme yoldan başarıya ulaşma fantezisiyle Amerika'ya, Avrupa'ya, AKP'ye, Fethullah Gülen hareketine, Taraf'a, Cengiz Çandar'lara selam verenler, emperyalist ve kapitalist kodamanların daha büyük hesaplarında ilk kurban edilecekler bölmesine konuluyorlar.

Nitekim, Amerikan emperyalizminin İran politikasına uyum sağlama kararını veren, Libya savaşına katılan, Suriye'ye karşı emperyalizmin ve siyonizmin taşeronluğuna razı olan yerli despotlarımız, emperyalizmin iznini alarak Kürt halkına karşı savaşı boyutlandırıyorlar.

İşçi sınıfı ile ezilen halkların en sıkı enternasyonalist güç ve eylem birliği, her iki tarafın başarısı için vazgeçilmez koşuldur. Enternasyonalizme paha biçilemez.


Suphi Bilen geleneği

Dünya, bölge ve ülke koşulları Markist Leninist öğretiye bağlı partilere olan ihtiyacı her zamankinden daha çok duyuruyor. Proletaryanın kurtuluş koşullarını kapitalizme ve emeperyalizme karşı bütün dünyadaki mücadele deneyiminden yararlanarak hazırlayan öncü partilerin yerini hiçbir güç tutamıyor. Liberal, milliyetçi ve dinci eğilimlere kapılan partilerin çıkmazı, Mustafa Suphi ve İsmail Bilen geleneğine bağlı TKP'nin meşru, yasal, demokratik varlığını gündemin başına taşıyor. Emperyalizmin yeni savaşlar dönemi, proletarya devrimlerinin yeniden gündeme geldiği, yeni sosyalist devrimlerin, yeni ulusal kurtuluş devrimlerinin ortaya çıktığı bir dönem olacaktır. Devrimin yeniden güncelleştiği dönemde, devrim partisinin güncelleşmesi de kaçınılmazdır.



 
Yazarın Diğer Yazıları
 TKP Kutlaması
 GÜNDEMDEN
 İktidar Savaşları Dosyası
 2010'da Daha İleriye
 Yeni Adımlar
 Kürt Sorunu Üzerine
 MERHABA
 Yaklaşan Felaket ve Kurtulma Çareleri
 Hasan Basri Gürses'i Uğurlarken
 TKP'liler Buluşuyor 15'leri Anma Etkinliği
 Gündemden
 BSP Program Taslağının Eleştirisi
 29 Mart Seçimleri
 1 Mayıs Kazanıldı, Sıra Taksim'de
 Dipten Gelen Dalga