Sosyalist Dergi: 32 |  Diğer Yazarlarımız |
Sendikalara Yaklaşımda Kafa Karışıklığı / İbrahim Akseloğlu

Emek çevreleri, sendikalarla/sendikalarda ne yapacağını yeniden tartışmaya başladı. Bu tartışmalar sadece Türkiye’ye özgü de değil. Değişik ülkelerde kapitalizm karşıtı ya da sendika aktivisti çevrelerde, sendikaların işleyişi ve günümüzdeki rolleri üzerine ciddiye alınması gereken tartışmalar sürdürülüyor.1

Tartışmaların ortaya çıkışında,

  • Üretimin küreselleşmesi,
  • Sermayenin ulus üstü hâle gelmesi,
  • Reel sosyalizmin çözülüşüyle bu ülkelerin kapitalist pazara katılması,
  • İşçi sınıfı hareketinde yaşanan genel gerilemenin yarattığı moralsizlik,
  • Teknolojik gelişmelerin üretim alanlarındaki yeni uygulamaları,
  • Üretim alanlarının kent merkezlerinin dışına kaydırılması ve küçük birimlere bölünmesi,
  • Tarım alanlarında yaşanan tekelleşmenin finans sektörü ile birleşmesi,
  • Taşeronlaşma,
  • Sendika üye sayılarındaki düşüş gibi, ilk aşamada sayabileceğimiz nedenler etkili olmaktadır.

Tüm bu nedenler ve sonuçlar, aslında yeni olmayan, işçi hareketinin doğduğu günlerde de sendikalara bakışta tartışmalara yol açmış bir dizi yaklaşımı yeniden gündeme getiriyor.

Ana hatlarıyla ayıracak olursak bu yaklaşımlar;

Yeni gelişmelerin yarattığı nedenlerle sendikal yapılar sınıfın örgütlenmesindeki rollerini tamamlamışlardır, sendikaların dışında yeni bir yapılanmaya ihtiyaç var,

Yeni sendikal arayışlar (Küresel sendikacılık, Meslek sendikacılığı (hekim avukat),

Anarko sendikacılık ve sınıf uzlaşmacılığını savunan sendikal anlayışları (sarı sendikacılık, çağdaş sendikacılık, sosyal diyalog sendikacılığı… gibi) bu yazıda ele almayacağız.

Ana hatlarıyla tanımlamaya çalıştığımız bu sendikal yaklaşımları biraz daha açarak ilerleyelim.

Sendikaların toplumsal rolü tamamlandı

Bunları yapamadılar diye, sendikaların yararsız olduklarını söylemek aklımızın ucundan bile geçmez. Tersine, diğer bütün sanayici ülkelerde olduğu gibi İngiltere’de de, sendikalar, sermayeye karşı mücadelelerinde emekçi sınıfların ihtiyaç duyduğu örgütlerdir. … Ücretleri yüksek tutma ve işgününü kısaltma mücadelesinde sendikaların büyük meziyeti, yaşama standardını da düşürmeyip, yükseltmeye çalışmalarıdır.

(F. Engels — Labour Standard’tan makaleler, 1881)


Sendikaların işçi emekçi örgütlenmesinde rolünü tamamladığını iddia edenleri iki kategoride incelemekte yarar var;

Biri net olarak sendikaların toplumsal rolünü reddederken,

Diğeri sendikaların içinde bulunduğu duruma vurgu yaparak dolaylı yoldan sendika karşıtlığı üreten bir tutum olarak karşımıza çıkıyor.

Sendikaların emek örgütlenmesinde rolünün bittiğini iddia edenler, ekonomik politik ve teknolojik gelişmeler sonucu işçi sınıfının dönüşüm geçirdiğini dile getirirken, açıkçası daha da ileri giderek işçi sınıfının yok olma sürecine girdiğini söylemektedirler. Dolayısıyla proleterya ortadan kalktığına göre geleneksel örgütlenme araçlarının da tarihsel olarak rollerini tamamladığını savunmaktadırlar. Teknolojik gelişmelerin mücadeleyi küreselleştirdiğini, iletişimin gelişmesinin mücadele araçlarını değiştirdiğini, hatta “dijital devrimcilik” çağına girdiğimizi ilan etmektedirler. Sonuçta sivil toplumculuk (sivil toplum kuruluşları) diye tanımlayabileceğimiz mücadele araçlarını öne sürmektedirler.

İkinci tutuma göre, sendikaların içinde bulunduğu durum öylesine bürokratik bir hâl almıştır ki, işçi sınıfının çıkarlarını korumak yerine engel durumdadır. Varolan yapıları dağıtmadan, yeni bir işçi hareketi örmek adeta imkânsızdır. Bunun yolu da sendikaların dışında işçi sınıfını politize edecek yeni yapılar örmekten geçer. Hatta bu fikri savunanlar arasında “sendika dışı sınıf örgütleri”ne ihtiyaç olduğunu dile getirenler de çıkmaktadır. İşçi sınıfının sendikal örgütlülüğü (dikey örgütlenmeler) ile sendika dışı araçları (işçi birlikleri, işçi kültür evleri, havza ya da bölge örgütlenmesi (yatay örgütlenmeler) gibi…) birbirinin karşısına koyan bu anlayışlar, sonuçları açısından sendikaları reddeden bir yöne savrulmakta ve sınıf mücadelesini sekteye uğratan, zayıflatan pratiklerin önünü açmaktadır.

Sendika karşıtı bu tutum ile işçi sınıfının ekonomik politik mücadele araçlarını birbirlerinden koparmakta, sendikalar rolünü tamamladı diyenlerden daha fazla zarar vermektedir. Sonuçta her iki anlamda da bu tutumlar pratik sonuçları açısından işçi sınıfı mücadelesine düşmanlığa dönüşmektedir.

Sendikalara ihtiyaç kalmadığını direkt ya da dolaylı yoldan dile getirenlere kısaca şunları anımsatalım; Üretim araçlarına sahip olmayan ve emeğini satarak geçinmek zorunda olanların tümünün işçi sınıfının bir üyesi olduğunu, işçi sınıfının yok olmak bir yana  tüm araştırmaların gösterdiği gibi  son yıllarda sayısının giderek arttığını belirtelim. 2000’li yılların başından itibaren işçi sınıfının sayısı önceki yıllara göre, yerkürenin toplamında 5 katı bir büyüklüğe ulaşmış durumda. Bunda, üretimin ucuz işgücü alanlarına kayışı ve birçok bölgede tarımın tasfiyesi öncelikli rol oynamıştır. Bu süreçte, üretimin emek yoğundan, teknoloji yoğun dönüşümü kafa ve kol emeği ayrımını da silikleştirmektedir. Ancak bu eğilim, üretim alanlarında eğitimli emeğin öne çıkmasını sağlamaktadır. Teknoloji yoğun ve eğitimli emeğe yönelim, aynı işletmede daha az çalışan ile üretimin yapılmasını kolaylaştırmaktadır. Bunun sonucu olarak da eğitimli ve eğitimsiz işsizlik artan sayılarda yoğunlaşmaktadır.


Yeni sendikal anlayışlar

Üretimin, sermayenin, küresel gelişmelerin sonucu yaşanan değişimler emek sermaye çatışmasının/üretim araçlarının özel mülkiyetinin temel çelişkisinin de değiştiği şeklinde algılanmaktadır. Yeni sendikal arayışları dillendiren kesimler bu değişimlerden etkilenmekte, ancak temel çelişkinin değişmediğini göz ardı etmektedirler.

İş alanlarında taşeronlaşmanın yoğunlaştığı, aynı işletmenin neredeyse her bölümünün ayrı taşeron şirkete bağlı hâle getirildiği bir iş yaşamı ile karşı karşıyayız. Bu durum, aynı işyerinde çalışan işçi emekçilerin tek sendika çatısı altında örgütlenmelerini zorlaştırmaktadır. Sermaye, sınıfın örgütlenmesi önünde bu uygulamayı ısrarla ve sistemli bir şekilde yaygınlaştırmaktadır.

Ayrıca, sendika karşısında sendika, sendika karşısında dernek kurma, aynı işkolunda “sol” iddialı birden fazla sendikanın birbirine rakip olma anlayışları hâlen sürmektedir. Oysa, sınıf sendikacılığını savunanların aynı işkolunda sendikal birlik için çalışmaları sınıf mücadelesinin olmazsa olmazıdır.

Bir örnek; Sağlık işkolunda tabiplerin sağlık sendikalarına üye olmaktan bile geri durduğu bir süreçteyiz. Oysa, aynı işkolunda temel örgütlerin yan yana gelişi ile taşeronlaşma, çalışma süreleri gibi güncel bir dizi sorunda haklar elde edildi. Bizim örnek alacağımız tutum bu olmalıdır.

Dolayısıyla, işkolu ve işyeri temelli örgütlenme modeli günümüzde hâlen geçerliliğini korumaktadır. Sermayenin, böl yönet taktiğine karşı işçi emekçilerin birlik dayanışması elimizdeki en önemli silahtır. İşçi ve emekçilerin kendilerinden başka güvenceleri yoktur.

Sermaye tarafından, işçi ve emekçilerin her türlü yatay dikey bölünmeye tabii tutulduğu günümüzde, “yeni arayışlar/anlayışlar” adı altında sınıfın yeni bölünmelere tahammülü kalmamıştır. Yeni sendikal arayışları/anlayışların zayıf noktası burada ortaya çıkmakta, güncel pratikte “yeni” adı altında sermayenin böl yönet politikalarına eklemlenmektedirler.


Sendikalara neden ihtiyacımız var?


Alman Sollarının, komünistlerin gerici sendikalarda çalışmayacakları ve çalışmamaları gerektiği, böyle işleri reddetmek gerektiği, sendikalardan çekilmek, ve yepyeni ve lekesiz bir “İşçi Birliği” kurmak gerektiği, vb. vb. yolundaki çok sevimli (ve muhtemelen de çoğunlukla çok genç) komünistlerin buluşu olan tantanalı, pek bilgiççe ve pek devrimci sözleri de aynı oranda gülünç ve çocukça saçmalıklar olarak görmekten kendimizi alamıyoruz.

(Lenin  Rus Sosyal Demokratları tarafından bir protesto’dan, 1899)


Günümüzde emek sermaye çatışmasında gelinen nokta, adeta işçi hareketinin doğduğu, sendikaların ortaya çıktığı tarihsel koşullara benzer özellikler göstermektedir. Büyük bedeller ödenerek elde edilen, sosyal güvence sigorta hakkı, 8 saatlik işgünü, yıllık düzenli tatil vb. gibi temel haklar tek tek yitirilmiş durumdadır. “Sosyal devlet” anlayışı, kamucu uygulamalar ortadan kaldırılmakta, sigortasız çalışma, 12 14 saat çalışma, asgari ücretin altında çalıştırma giderek çalışma yaşamının olağan uygulamaları hâlini almaktadır. Kelimenin anlamıyla “çağdaş kölelik düzeni” çalışma yaşamına egemen olmuştur.

Üretimin toplumsal karakteri ve emek sermaye çelişkisi, sermaye karşısında işçilerin kendiliğinden hareketinin koşullarını yaratmaktadır. Sendikalar, bu kendiliğinden hareketi örgütlü hâle dönüştüren temel araçlardır. İşçi sınıfının, sermayeye karşı mücadelesinde sendikaların okul olma işlevi günümüzde hâlen geçerliliğini korumaktadır. Yakın zamanda yaşadığımız Tekel Direnişi, örgütlü oldukları sendika ve konfederasyonun tüm eksikliklerine rağmen haklarını savunmada örgütlü işçilerin neler yapabileceğinin sıcak bir örneğidir. Sınıflar çatışmasında “En kötü örgütlülüğün, örgütsüzlükten iyi olduğu” gerçeği bir kez daha doğrulanmıştır…

Sadece işçilerin değil, işsizlerin örgütlenmesinin de dayattığı şu günlerde Lenin’in şu sözlerini anımsayalım; “…Tek başına bu örgütlenmeyle burjuvaziye etki yapamazsınız; yeterli güçlü olamazsınız ve işsizler kendi başlarına işçi sınıfının tümünün çıkarları zemininde bu işi genişletemezler. …Şimdiden fabrikalar ve atölyelerde bu amaçla ajitasyona başlamalısınız ve derhâl bu temsilcilerin seçimlerini düzenlemelisiniz…” (Bolşevikler İşsizleri Nasıl Örgütledi? Sergey Malişov, Maya Yayınları)

Çalışan ya da işsiz, sendikalı ya da sendikasız, mavi ya da beyaz yakalı emekçilerin birbirinin rakibi değil, işçi sınıfının bileşeni olduğundan, işçi sınıfının her kesimine yönelen hak gasplarına, sendikal hak ve özgürlüklerin kullanılması nedeniyle uygulanan baskılara, işçi kıyımlarına karşı hiçbir ayrım yapmadan ortak bir mücadele sergilenmelidir,

Örgütlü yapıların güçlendirilmesi ve sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması,

İLO tarafından da savunulan, işçilerin iradesiyle belirlenen referandumun yasallaştırılması,

Baraj ve noter zorunluluğu kaldırılması,

Pek çok yasakla işlevsiz hâle getirilen grev hakkına işlerlik kazandırılması için grev yasaklarının ve grev hakkının kullanımını engelleyen bütün yasal düzenlemelerin kaldırılması. Dayanışma grevi, Hak grevi ve Genel grev hakkının sınırsız kullanılabilmesi,

Sendika içi demokrasiye, ortak katılımcı demokratik üyelerin söz ve karar sahibi olduğu bir anlayış kazandırılması,

Emek güçleri arasındaki bölünmüşlük, parçalanmışlık ve ayrımcılığın ortak paydamız olan sınıf dayanışması ekseninde birleştirilmesi,

İşçi sınıfının işçi kamu emekçisi ayrımına son verilmesi, tek sendikal yapılanma için mücadele edilmesi,

İşçi kamu emekçisi sendikal yapıları, Meslek Odaları ile işçi sınıfının genişleyen sosyal yapısını anlayarak birlikte mücadele hattı oluşturulması,

Sermayeye karşı emeğin küresel düzeyde işbirliğinin ve enternasyonalist dayanışması sağlanmalı, proleterya enternasyonalizminin yaşama geçirilmesi için mücadele edilmesi…

Emek ve insan merkezli, sömürüsüz sınıfsız sınırsız dünya hedefimiz doğrultusunda çalışacağız. Bunun için, birlik ve dayanışmasını yükselten emekçileri ve halkları hiçbir gücün yenemeyeceğini bir kez daha hatırlamak yeterlidir. Hedefimizi şaşırmayacak, yolumuzu kaybetmeyeceğiz.

1 Spor Emekçileri Sendikası (SPOR SEN) Genel Sekreteri



 
Yazarın Diğer Yazıları
 AĞIT - Başak Ergil
 Niçin Demokratik Devrim Değil? - M. Güneş
 AB’nin Tarımı Çökertme Süreci Başladı - Dilek Onur
 Kaça Kadar? - Başak Ergil
 Ahilikten Meslek Yüksek Okullarına Türkiye’de Mesleki Eğitimin Gelişimi - Pelin Gül
 Bunalım Artarken İşçi Sınıfının Bugünkü Durumu - Ali Akgül
 BİR ÇİFT EL - Başak Ergil
 Venezüella Referandumunun Anlattıkları... - Alan Woods
 düşürdüler cam gibi dağıldık - Muzaffer FIRAT
 Üfle ki direngenliğini - Başak Ergil
 Özgürlük Bunun Neresinde? - Sakine Koca
 ATEŞLE BARUT - Başak Ergil
 Sendikalar ve Sol - Süleyman Üstün
 Çağrı Merkezleri ve Emekçi MT'ler
 Bilinç ve Merhamet - Cemile Vuslat

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS