Sosyalist Dergi: 27 |  Muhsin Salihoğlu |
Kürt Açılımı

İşaret fişeği 11 Mart 2009’da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, “Bu yıl Kürt meselesinde çok iyi şeyler olacak” demeciyle geldi. Murat Karayılan, Hasan Cemal’le yaptığı ve 5 9 Mayıs’ta Milliyet’te yayınlanan uzun söyleşide, değiştiklerini, artık “bölücü” olmadıklarını ve belirli şartlar sağlanırsa silah bırakabileceklerini söyledi. Abdullah Öcalan, avukatlarının 18 Temmuz’da yaptığı açıklamaya göre, barışçı çözüm için 15 Ağustos’a kadar yol haritası hazırlayacağını belirtti.



Ve nihayet AKP iktidar partisi ve hükümet olarak sahneye çıktı. 1 Ağustos’ta İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın başkanlığında Ankara’da Polis Akademisi’nde düzenlediği çalıştayda medyadaki Amerikancı liberalleri koçbaşı olarak kullanarak Kürt açılımını büyük tantanayla ilan etti. 5 Ağustos’ta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, daha önceleri “PKK’yi kınamazsa kendisiyle görüşmem” dediği DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le “AKP Genel Başkanı sıfatıyla” görüştü. 20 Ağustos’ta Millî Güvenlik Kurulu, çeyrek asırdır ilk kez terörle mücadele parolasını kullanmadan, “Devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü pekiştirmek, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak üzere, İçişleri Bakanlığı eşgüdümünde yapılan çalışmalar hakkında Kurul’a bilgi sunulmuş ve çalışmaların devamı tavsiye edilmiştir” açıklamasında bulundu.

Ne var ki, AKP hükümeti, MHP’nin ve CHP’nin bölücülük ve ihanet suçlamalarıyla karşılaşır karşılaşmaz Kürt sözcüğünü rafa kaldırıp Kürt açılımının adını “demokratik açılım” olarak değiştirdi. MHP’nin “Türk milliyetçileri olarak gerekirse biz de dağa çıkarız” demagojisi üzerine açılım sözcüğünü de bir yana attı ve “millî birlik projesi”nden söz etmeye başladı.

MGK bildirisinden rahatsız olan MHP ve CHP, ordu üst yönetimini de ağır biçimde eleştirmeye başladı. Bu eleştirilerden kendini sıyırmak isteyen Genelkurmay Başkanlığı, 26 Ağustos’ta Kürt açılımı konusundaki tutumunu özetleyen bir açıklama yaptı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üniter devlet yapısına hangi gerekçeyle olursa olsun zarar verecek düzenlemeleri kabul etmeyeceğini; kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru hâline getirilmesini reddedeceğini; PKK ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamayacağını bildirdi. Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inandığını vurgulayarak Kürt sorununun serbestçe tartışılmasından rahatsız olduğunu ekledi. Genelkurmay’ın açıklamasından sonra AKP çeyrek asırlık “terörle mücadele” sloganına dönüş yaptı.

Genelkurmay’ın süresi sona ermekte olan “sınırötesi operasyon tezkeresi”nin uzatılmasını istediğini duyurmasının ardından, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, hükümetin tezkereyi uzatılmak üzere Meclis’e sevk edeceğini açıkladı. AKP hükümeti, 6 Ekim’de tezkereyi CHP, MHP ve DSP’nin de desteğini alarak 452 oyla Meclis’ten geçirdi.

Öte yandan, söylem düzleminden eylem düzlemine geçildiğinde, devletin geleneksel politikasının ortadan kalkmadığı, bütün bu süre boyunca askerî operasyonların her zamanki gibi devam ettiği, karşılıklı ölümlerin sürdüğü ve siyaset alanında DTP’nin kilit kadrolarının planlı biçimde tutuklandığı görülüyordu.

Sürecin tıkandığı ve Kürt açılımının daha açılmadan kapandığı yorumları yapılırken, Öcalan 9 Ekim’de tıkanan sürecin önünü açmak ve barış niyetlerini fiilen göstermek gerekçesiyle Kandil, Mahmur ve Avrupa’dan barış gruplarının Türkiye’ye gönderilmesini istedi. 14 Ekim’de ABD, PKK yöneticilerinden Murat Karayılan, Ali Rıza Altun ve Zübeyir Aydar’ı “özel olarak belirlenmiş uyuşturucu kaçakçısı” ilan etti. Öcalan’ın çağrısıyla Kandil ve Mahmur’dan gelen 34 kişilik ilk grup 19 Ekim’de Habur sınır kapısından içeri girdi ve devlet yetkililerine teslim oldu. Çıkarıldıkları mahkemede pişman olmadıklarını, barışın önünü açmak için Öcalan’ın çağrısıyla barış elçisi olarak geldiklerini açıkça belirttikleri hâlde 20 Ağustos’ta etkin pişmanlık yasası çerçevesinde serbest bırakıldılar. Onları karşılamaya gelen on binlerce kişinin sevinç gösterileri iki gün boyunca, sınırdan Diyarbakır’a kadar, her yerleşim biriminde coşkulu karşılamalarla devam etti ve 21 Ağustos’ta Diyarbakır’da dev bir mitinge dönüştü. Kürt halkı bayram yapıyordu.

İçişleri Bakanı Atalay, 20 Ekim’de gazetelerin ve televizyonların Ankara temsilcileriyle yaptığı toplantıda, “Biz Türkiye Cumhuriyeti’yiz. Büyük devletiz. Bir planımız var, yürütüyoruz” yanıtını verdi. Atalay, Mahmur’dan ve Kandil’den 34 kişinin gelmesini “planın bir parçası” olarak niteledi ve yeni dönüşlerle, gelenlerin sayısının 100 150’ye ulaşacağını söyledi. Başbakan Erdoğan, aynı gün AKP Meclis grubunda yaptığı konuşmada eve dönüşleri güzel manzara olarak değerlendirerek “Dün Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Bu bir umuttur, Türkiye’de iyi, güzel şeyler oluyor. Umut verici gelişmeler yaşanıyor” dedi ancak DTP’yi “şov yapmak”la suçlayarak gösterilerden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Yine aynı gün yapılan MGK toplantısından sonra yayınlanan bildiride ise geri dönüşlere hiç değinilmeden, “Irak’ın kuzeyinden ülkemize yönelik terör tehdidinin ve saldırıların bertaraf edilmesini amaçlayan 6 Ekim 2009 tarihli TBMM kararının, terörizmle mücadelenin önemli bir unsurunu teşkil ettiği belirtilerek mücadelenin kararlılıkla sürdürüleceği vurgulanmıştır” denildi.

Eve dönenlerin serbest bırakılmasından ve sevinç gösterileriyle karşılanmasından sonra CHP ve MHP suçlamaların şiddetini arttırdı, AKP’yi ve devlet yetkililerini PKK’yle işbirliği yaparak Türkiye’yi parçalamaya çalışmakla suçladı. 23 Ekim’de Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler, Kandil ve Mahmur kampından gelen 34 kişi ile ilgili sorulara, “19 Ekim ve sonrasında yaşananların hiçbir şekilde kabul edilmesi mümkün değildir. Ülkeyi çatışma ortamına çekecek davranışlardan kaçınılması gerekir. Demokrasiler savunmasız rejimler değildir. Gelişmeler azim ve kararlılığımızı etkileyemez” karşılığını verdi. Aynı gün, Başbakan Erdoğan, karşılamaları süreçten siyasi rant devşirme gayreti olarak niteledi ve süreci durdurabileceklerini belirterek “Gerekirse sil baştan ederiz” dedi. 24 Ekim’de de, “Avrupa grubu ertelendi, Ekim’in 28’indeki gelişler ertelendi, öyle bir grup kabul etmiyoruz” açıklamasıyla eve dönüşleri durdurduğunu açıkladı. Kasım ayı içerisinde Meclis’e açılımla ilgili bilgi vererek genel görüşme yapacaklarını belirtti.

Eve dönüşlerin durdurulması Kürtler arasında öfkeye yol açtı. Protestolar düzenlendi. Protestolarda belediye otobüslerinin, arabaların, PTT ve banka şubelerinin yakılması gibi şiddet eylemlerine de başvuruldu. 8 Kasım’da İstanbul Küçükçekmece’de belediye otobüsünde yolculuk eden Serap Eser adlı 17 yaşında genç bir kız bindiği otobüse atılan bir molotofla tutuştu ve hastaneye kaldırıldı.

Kürt açılımıyla ilgili genel görüşme 10 ve 13 Kasım’da yapıldı. MHP ve CHP, açılımın bölücülük anlamına geldiğini, AKP’nin PKK’yle işbirliği içinde olduğunu, hükümetin “terörle mücadele”den vazgeçip “terörle müzakere” dönemini başlattığını ileri sürdüler. Hükümet ise ciddi reform niteliğinde köklü hiçbir adıma değinmeden genel olarak barış ve kardeşlik niyetinden söz etti. Gösterilere katılan çocukların terör suçlusu olarak ağır ceza mahkemelerinde yargılanmasına son verilip çocuk mahkemesinde yargılanmasının sağlanacağını, Türkçe dışındaki dillerde yayın yapan özel radyo ve televizyonlar üzerindeki kısıtlamaların gevşetileceğini ve 24 saat yayın yapmalarına izin verileceğini, tutuklu ve hükümlülerin aileleriyle kendi anadillerinde görüşme yapabileceklerini, siyasi partilerin seçmenlerine anadillerinde hitap edebileceğini açıkladı. Kısa ve orta vadede idari karar ve yönetmelik değişiklikleriyle sağlanabilecek kimi düzenlemeler yapacağını, yasa ve anayasa değişikliklerinin ise ancak uzun vadede düşünülebileceğini belirtti.

Bu arada, Öcalan İmralı’da yeni yaptırılan F tipi hapishaneye nakledildi. Adalet Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre, Öcalan 17 Kasım’da İmralı’ya nakledilen 5 hükümlüyle haftada 10 saat süreyle görüşebilecek ve böylece yaklaşık 11 yıllık tecritten de kurtulmuş olacaktı. 18 Kasım’da kardeşi ve avukatlarıyla görüşen Öcalan ise, yerinin değiştirilmesinin bir iyileştirme anlamına gelmediğini, eski yerinin daha iyi olduğunu, yeni hücresinde nefes alamadığını ve adeta boğulduğunu söyledi.

DTP Öcalan’ın cezaevi koşullarını protesto etti. Protestolar başta Diyarbakır olmak üzere Kürt illerine, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin ve Bursa’ya yayıldı. Gösteriler ülkeyle sınırlı kalmadı, Avrupa’nın ve dünyanın çeşitli merkezlerinde de protestolar yapıldı. Bir yanda Kürt gösterileri yayılırken, 23 Kasım’da İzmir’de DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk’ü karşılayan DTP konvoyuna taşlı sopalı saldırı düzenlendi. Şovenist sloganlar atan saldırganlar konvoydaki birçok kişiyi yaraladı ve birçok aracı tahrip etti.

3 Aralık’ta Anayasa Mahkemesi uzun süredir rafta tuttuğu, DTP’nin temelli kapatılmasını öngören iddianameyi gündemine aldığını ve 8 Aralık’ta görüşeceğini bildirdi. 6 Aralık’ta DTP’nin Öcalan’ın cezaevi koşullarını protesto amacıyla Diyarbakır’da düzenlediği gösteride, üniversite öğrencisi 23 yaşındaki Aydın Erdem sırtından kurşunlanarak öldürüldü. 7 Aralık’ta, daha önce molotoflu saldırıda yaralanan Serap Eser tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Yine 7 Aralık günü Tokat’ın Reşadiye ilçesinde askerî bir araca düzenlenen saldırıda 7 asker öldürüldü, 3 asker yaralandı. 8 Aralık’ta Anayasa Mahkemesi DTP’nin kapatılmasını görüşmeye başladı. 10 Aralık’ta PKK Reşadiye saldırısını üstlendi. Saldırının Öcalan’ın İmralı’daki yaşam koşullarının kötüleştirilmesine, Gabar ve Cudi’deki TSK operasyonlarına ve DTP’nin Diyarbakır’da düzenlediği mitingde Aydın Erdem’in öldürülmesine karşı misilleme eylemi olarak düzenlendiğini belirtti. 11 Aralık’ta Anayasa Mahkemesi DTP’nin temelli kapatılmasına ve Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerinin düşürülmesine karar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinin oybirliğiyle alınan bu karar, AKP yanlısı ve AKP karşıtı bütün egemen kesimlerin DTP’nin kapatılması üzerinde birleştiklerini gösteriyordu. Karar tam anlamıyla bir devlet kararıydı.

Böylece Kürt açılımı Kürt ulusal hareketinin yasal temsilcisi DTP’nin kapatılmasıyla son buldu. 14 Aralık’ta, DTP’li milletvekilleri Diyarbakır’da toplanan Demokratik Toplum Kongresi’nde yapılan görüşmelerden sonra Barış ve Demokrasi Partisi’ne katılma ve fakat Meclis çalışmalarından çekilme kararı aldılar. 15 Aralık’ta Muş’un Bulanık ilçesinde DTP’nin kapatılmasını protesto eden göstericilere ateş açan bir korucu iki göstericiyi öldürdü. 19 Aralık’ta, demokratik kitle örgütlerinin ve Öcalan’ın çağrısıyla DTP’li milletvekilleri Meclis çalışmalarından çekilme kararından vazgeçtiler, Ufuk Uras’ın desteğiyle BDP çatısı altında Meclis’te grup kuracaklarını açıkladılar. 24 Aralık’ta Demokratik Toplum Kongresi Başkanı Hatip Dicle, DTP BDP üyesi 10 belediye başkanı ve birçok DTP BDP yöneticisi ve üyesi “PKK’nin şehir örgütlenmesi KCK üyesi” oldukları gerekçesiyle gözaltına alındı. 26 Aralık’ta Hatip Dicle, 7 belediye başkanı ve çok sayıda DTP BDP yöneticisi ve üyesi tutuklandı. AKP ve bir bütün olarak egemenler, bu ezme harekâtıyla, bir kez daha, Kürt halkının seçimlerle başa getirdiği temsilcilerini yasal siyaset alanından silmeye yöneldiler. Böylece, yeterince uysallaştıramadıkları Kürt politikacılarına ve onların üzerinden Kürt ulusal hareketine yeniden gözdağı verdiler.


* * *


Kürt halkına yönelik tatlı vaatlerle başlayan ve sert bir baskı dalgasıyla kapanan bu açılım sürecini nasıl anlamlandırabiliriz? “Sivil iktidar eliyle yeni bir demokratikleşme ve barış döneminin açılması, devletin Kürtlere karşı yaptığı hataların bir bir düzeltilmesi” iddiasıyla sahneye konulan bu programın temelinde ne vardı? 2009 yılının ikinci yarısına damgasını vuran Kürt açılımı niçin ve nasıl gündeme geldi, neyi amaçlıyordu ve arkası nasıl gelebilir?

Kürt açılımı, Amerikan ve Türkiye egemenleri arasında 5 Kasım 2007’de varılan mutabakatın bir uzantısı olarak gündeme geldi. Hatırlanacağı gibi, Başbakan Erdoğan’ın ve Genelkurmay İkinci Başkanı Ergin Saygun’un Başkan Bush’la Washington’da yaptıkları görüşmede ABD ile Türkiye, Kürdistan Bölge Yönetimi ve kukla Irak Hükümeti arasında Kürt ulusal hareketinin sırtından yakınlaşma sağlanmış, Kürt ulusal hareketini ortadan kaldırmak üzere PKK kuvvetlerine karşı istihbarat paylaşımı, süresi ve çapı sınırlı bir sınırötesi hârekat gerçekleştirilmesi, DTP’nin köşeye sıkıştırılması ve etkisizleştirilmesi planı yürürlüğe konmuştu. ABD, Türkiye ve Kürt Bölgesel Yönetimi arasında varılan uzlaşmanın bedelini ödeyecek olan Kürt ulusal hareketini yatıştırmak da bu planın gerekleri arasındaydı. Bu bağlamda Türkiye, eve dönüş veya dağdan iniş yasası adıyla yeni bir pişmanlık yasası çıkaracağını ilan edecek, kendisini bağlayacak somut güvenceler vermeden belirsiz bir gelecekte Kürt ulusal hareketini yasallaştırma vaadinde bulunacaktı. Yani egemenlerin geleneksel “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikası bir kez daha yürürlüğe konulacak, sopayla yumuşatılan muhalifler pelteleştirilerek kendi hedeflerinden vazgeçirilecek ve hiç olmazsa aza kavuşacakları hayaliyle teselli bulacaklardı.

Plana uygun olarak 16 Kasım 2007’de DTP’ye karşı kapatma davası açıldı. İstihbarat paylaşımı başladı. 16 Aralık 2007’de PKK güçlerine karşı sınır ötesi hava harekâtı başlatıldı. 21 Şubat 2008’de sınır ötesi kara harekâtına geçildi. 29 Ekim 2009 yerel seçimlerine kadar bölgede DTP’yi bitirme ve AKP’yi birinci parti yapma kampanyası başlatıldı. Türkiye ile Kürt Bölgesel Yönetimi arasında yakınlaşma hızlandı. MİT’e çeşitli kanalları ve aracıları kullanarak PKK’yi silah bırakmaya razı etme görevi verildi. DTP’yi kapatma davası rölantiye alındı.

İstihbarat paylaşımı ve sınır ötesi harekâtlar başarılı olamadı. AKP’yi bölgede birinci güç yapma kampanyası da tutmadı. Ne var ki, PKK, özellikle Öcalan’ın İmralı süreciyle amaç ve hedeflerini küçültmüş, gerçekçilik adına programını emperyalizmin ve kapitalizmin genel çerçevesine göre uyarlamıştı. ABD makamlarından, Barzani Talabani çevrelerinden ve MİT’ten aldığı izlenimlerle PKK’nin yeterince kıvama geldiğini düşünen AKP yönetimi Kürt açılımını ilan etti. Hedef ABD, Türk ve Kürt egemenleri arasında sağlanan mutabakata uygun olarak Kürt ulusal hareketini ortadan kaldırmaktı. Egemenlerin Öcalan’a ve DTP’ye biçtiği rol, PKK’yi kendi kendini tasfiye etmeye razı etmekti. Kürt ulusal hareketine temel herhangi bir hak ve özgürlük tanımaya hiç de niyetli değillerdi. Kuşaklar boyunca sürecek bir tedricilikle, mümkün olan en küçük ve en yavaş dönüşümlerle özgürlük hareketini sürüngenleştirmekten başka bir şey düşünmemişlerdi. Düzenin aktörleri işkencecilerin en etkili taktiği olan “iyi polis kötü polis” oyununu sahneye koyuyorlardı. Kötü polis rolü MHP ve CHP’ye, iyi polis rolü AKP’ye düşmüştü.

Buna karşılık, PKK egemenlerin çeyrek asrı geride bırakmış kanlı bir mücadeleden sonra artık barışa yanaşmak zorunda kalacağı varsayımıyla hareket ediyordu. ABD ile Türk ve Kürt egemenlerinin bütün baskılarına karşın ayakta kalmış ve üstüne üstlük seçimlerde başarı kazanmış olmasını; emperyalizmin ve kapitalizmin doğası, çağın niteliği, dinin, liberalizmin ve Kemalizmin özü, Amerikan ve Avrupa Birliği politikalarının hedefleri, AKP’nin programı konusundaki ideolojik yanılgısı ve düzen kurumlarının işleyişi, sermaye ile devlet ilişkisi, sermaye ile militarizm ve savaş ilişkisi, sermaye kesimleri arasındaki çelişme ve uzlaşmaların gelişimi, kapitalist devletin rolü konusundaki teorik zayıflığıyla yanlış bir çerçeveye oturtuyordu. Silah bırakma vaadi karşılığında egemenlerden özlü bir reform elde edebileceğini hayal ediyordu. Bu hayal doğrultusunda, en azgın savaş suçluları, karşı devrimciler, militaristler ve gericiler demokrat ve barışsever ilan edildi, sırtında yumurta küfesi olmayan kiralık kalemlerle “barışın dili”nin kurulacağı varsayıldı.

Sonuç ortadadır. Öcalan’a ve DTP’ye biçtikleri rolün yerine getirilmediğini gören egemenler sınıfsal reflekslerine uygun olarak harekete geçtiler ve derhâl yeni bir baskı kampanyasını başlattılar. Kürt ulusal hareketi ise bir uçtan diğerine savrularak, ifrat ile tefrit arasında gidip gelerek, köklü bir teorik bakışla değil, el yordamıyla politika oluşturmaya çalışıyor.

Kürt açılımının bilançosuna bakıldığında, bugün şovenizmin etkisini daha da arttırdığını, egemenlerin Türk halkını eşitlik ve özgürlük temelinde Kürtlerle barış ve kardeşlik çizgisinden daha da uzaklaştırdıklarını görüyoruz. Onurlu bir barış düne göre daha uzak. Basit manevralarla, kestirme çözüm hayalleriyle, köklü ödevleri yerine getirmeden; kapitalizme ve emperyalizme, egemen sınıflara karşı ilkeli ve tutarlı bir mücadeleden kaçarak; işçi sınıfının ve ezilen halkların enternasyonalist birliğini örmeden eşitliğe ve özgürlüğe, onurlu bir barışa ulaşamayacağımız bir kez daha ortaya çıktı.

Peki hoyratça kapatılan bu açılım sürecinin arkasından bizi ne bekliyor? Egemenlerin hidayete ermesi beklenemez. Onlar sınıfsal refleksleri ve tarihsel donanımlarıyla bildiklerini okumaya devam edeceklerdir. Üstelik ellerinde 28 Ekim 2009’da Öcalan’dan aldıkları çok köklü bir felsefi politik taviz var. Onu dünya proletaryasının teorik ve pratik mirasına bühtan edecek, Marks’ı ve Lenin’i karalayacak noktaya getirdiler. Fırat Haber Ajansı’nın verdiği bilgiye göre, Öcalan sözü edilen tarihte avukatlarıyla yaptığı görüşmede şöyle söylüyor: “K. Marks, Lenin, Mao, bunlar da devleti iyi tahlil edememişlerdir. İngiltere K. Marks’a kucak açıyordu, onlar tarafından besleniyordu, Almanya’ya karşı kullanma amacındaydı. K. Marks İngiliz ajanıdır demiyorum ama objektif olarak İngiliz politikalarına hizmet etmiştir. Alman sosyalistleri, komünistleri Marks’ı bu yüzden sevmezlerdi. O nedenle komünizm yerine Almanya’da milliyetçilik gelişmiştir. Hitler faşizmi deniliyor ama kapitalist modernite faşizmin ta kendisidir. Lenin ‘sosyalist devlet’ üzerine kafa yoruyordu. Prudhon, Kropotkin ve Bakunin, bunlar devleti daha iyi tahlil etmişlerdi. Hatta Kropotkin, Lenin’e karşı çıkarak ‘sen diktatörlüğü getiriyorsun, demokrasiyi yok ediyorsun’ diye karşı çıkmıştı. Lenin de ona ‘bunamış’ diyordu. Ama sonuçta Sovyetler Birliği yıkıldı, Çin bugünkü krizde kapitalizmi ayakta tutan ülkedir. Dolayısıyla Kropotkin haklı çıktı. Öncesinde Sovyetler Birliği de objektif olarak kapitalizme hizmet etmiştir. Devletin sosyalisti olmaz. Sosyalist devlet de olmaz. Baskının, sömürünün, zorbalığın kaynağı devlettir. Devlet tümüyle de kötüdür demiyorum. İyi yanları da var; demokratik devlet, hukuk devleti olursa.”

Dünyanın bütün sömürülen işçi sınıfları ve ezilen halkları gibi, Türk ve Kürt işçilerinin ve halklarının tutarlı bir devrimci teoriye ve bu teorinin yol gösterdiği devrimci bir pratiğe ihtiyacı var. Devrimci teori ve devrimci pratik olmadan, kapitalizmin ve emperyalizmin ruhu ve vicdanı satılmış ideologlarından edinilmiş kırık dökük bilgilerle yürütülen bir mücadele hiçbir yere varamaz. Böylesine kötürümleştirilmiş bir mücadele, ne kadar iyi niyetle ve özveriyle sürdürülse sürdürülsün, sömürü ve zulmün kalelerini yıkamaz. Sınıfımızın ve halklarımızın AKP’nin Kürt açılımından gerekli dersleri çıkaracak bilinçle hareket etmesi ve eninde sonunda eşitlik ve özgürlüğe kavuşması için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.
 
Yazarın Diğer Yazıları
 Seçim Değerlendirmesi
 1920'den Günümüze TKP - 2
 1920'den Günümüze TKP - 1
 Kapitalist Devletlerin İkiyüzlülüğü ve Irak
 ABD, MEDYA VE ÜNİVERSİTE SİSTEMİ
 ABD EMPERYALİZMİNİN ÖYKÜSÜ
 SİP'İN KORKU VE İHANETİ
 SİP NEREYE?
 1998 BAŞINDA DÜNYA
 ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI ETMEK
 TKP TARİHİNE BAKIŞ
 SOVYET SOSYALİZMİNDEN ÇIKARILACAK DERSLER
 80 YILDAN SAYFALAR
 PARTİ
 2000'LERİN BAŞINDA TÜRKİYE

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS