Sosyalist Dergi: 20 |  Arsızlar |
Arsızlar Köşesi

“İlle de satılacaksa bari yerli patron alsın!” dediler, bakın ne oldu…

Bildiğiniz gibi, tüm halkın malı olan dev işletmelerimiz tek tek, haraç mezat satışa sunuluyor. Birkaç sendika var ki, kamu işletmelerinin kamuda kalması, özel ellere gitmemesi için canla başla gayret gösteriyor. Kimisi ise göstermelik bir karşı çıkışta bulunuyor. Kimisi tamamen dostlar alışverişte görsün hesabıyla hareket ediyor. Kimin ne yapıp yapmadığını ayrıca belirtmeye, isimlerini saymaya gerek yok.

Ama öte yandan, tüm işçi sınıfı tarihinde mahkum edilen işbirlikçi bir anlayışı büyük bir utanmazlıkla savunanlar da yok değil Türkiye sendikal hareketi içinde. İşçinin birinci görevinin patronlara “kazandırmak” olduğunu iddia eden, zorluk durumunda “fedakârlığı” sadece işçiden bekleyen bir sarı sendikacılık anlayışıdır bu. Konumuz arsızlar köşemize defalarca konuk olan, adı dışında hiçbir şeyi sendikaya benzemeyen bir kuruluş, Türk Metal sendikası.

Türk Metal’in binlerce yıldır başında bulunan Mustafa Özbek denen kişi, devletin, sermayenin ve bütünüyle gericiliğin onayı ve desteğiyle yıllardır büyük metal işyerlerinde tek örgütlü sendika durumunda. Örgütlenme uzmanı çalıştırmadan örgütlenmeyi, eğitim uzmanı çalıştırmadan eğitim yapmayı becerebilen bir sendikadır. Örgütlenmeden anladığı, Birleşik Metal’in örgütlenmeye çalıştığı yerlere saldırmak, patronlarını “işyerini bize verin, yoksa komünistler gelecek” diye tehdit etmektir. Eğitimden anladığı ise, kendilerine yakın temsilcileri, delegeleri alıp otellerde tatil yaptırmaktır.

İşte, yüz binin üzerinde üyeye sahip bu sözde sendika, Erdemir’in özelleştirmesine karşı tüm memleket ayağa kalktığında, tüm tepkileri yanlış yöne sevketmek üzere bir kampanya başlatmıştı. “Özelleştirmeye evet, eğer yerli bir patron alacaksa” diye özetlenebilecek bu kampanyayı bütün hızlarıyla yürüttüler. İşçileri yemekhaneye toplayıp Türk bayrağı taşıttılar. İstiklal marşı söylettiler. Bir ton ıvır zıvır.

Neticede Erdemir’i yüksek rütbeli subayların şirketi olan Ordu Yardımlaşma Kurumu OYAK satın aldı. Oyak’ın satın aldığı kesinleşince, Türk Metal tüm kampanyalarını durdurdu. Niye? E, ne olacak canım, bu güzide kuruluş sadece yerli bir patrona satılmakla kalmadı, üstelik Atatürk ilke ve inkılâplarının bekçisi, zinde kuvvet ordu tarafından korunmaya da alınmış oldu. Yani, tam kaymaklı ekmek kadayıfı. Bakın bu durum Türk Metal’in resmi yayın organı Türk Metal dergisinde nasıl açıklanıyor:

OYAK ERDEMİR’İ ALDI2005 yılından bu yana yayınlanan dergilerimizde kapak konusunu Erdemir’in oluşturduğunu üyelerimiz ve okurlarımız sanıyoruz hatırlayacaktır. 4 Ekim 2005 günü Ankara’da Hilton Oteli’nde yapılan ihale ile Erdemir Oyak’a satıldı. Bu satış, gerek Hükümet ve yakın çevresi tarafından pek ‘olumlu’ karşılanmadı. Çünkü Oyak ulusal sermayenin bir temsilcisiydi. Eğer Arcelor ya da Mittal Erdemir’i almış olsaydı, yalakalar alkışlayarak “Erdemir Dünya’ya Açıldı” “Dünya Devleri Türkiye’de” diye manşetler ve yorumlarla insanları yönlendirecekti.Ulusal sermayemizin Erdemir’e sahip çıkması, ve ihale devamında, Erdemir’i Oyak’ın alması ile söyledikleri, Erdemir’i yabancılara peşkeş çekmek isteyenlere atılmış anlamlı tokatlardır.Erdemir işçisi, ulusal sermayemiz içinde saygın bir yeri olan OYAK yönetiminde üretmeye, kazanmaya, kazandırmaya devam edecektir. Erdemir, dünya devleri arasında üst sıralara Erdemir işçisi, OYAK Yönetimi ve Türk Metal Sendikası’nın oluşturduğu çok değerli bir “altın üçgen” ile çıkacaktır. Biz buna inanıyoruz.Türk Metal Dergisi, sayı 75

Şimdi biliyorsunuz, Arcelor (Fransız şirketidir) Erdemir hisselerini uzun zamandır topluyordu. İşçilerle el ele vererek Erdemir’i “ulusal sermayenin gururu” yapacak olan Oyak yönetimi de, valla, böyle sözlere karınları tok olsa gerek, Arcelor’u derhal şimdilik sadece ortak yaptı Erdemir’e. Yakında, tümünü de satarsa kimse şaşmasın.

Peki, biz Türk Metal’cilerin attıkları o “anlamlı tokatları” nereye yerleştirelim? Burada Türk Metal’i mi arsız ilan edelim. Yoksa, ülkemizin bu kadar değerli bir kamu işletmesini emperyalist tekellere satma niyetini son ana kadar gizleyen, bu memleketin bekçisi pozları yaparak her saf yurttaşı aldatan OYAK’ı mı? Yoksa ister yerli olsun, ister yabancı, büyük tekellerden yurtseverlik beklentisi içinde olanları mı?

Biz karar veremedik. Siz isterseniz tümünü de aynı sepete yerleştirebilirsiniz. [a.e.]


 

Almanya’nın Baden-Württemberg Eyaletinde Vatandaş Olmak

Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinde vatandaş olmak, bu sıralar, yani 2006 başından itibaren zorlu bir yoldan, daha doğrusu zorlu bir testten geçiyor. 30 soruluk bu vicdan testinin kimin için zorlu olduğunu da tahmin edersiniz, özellikle de son dönemde batının doğuya yaklaşımı çerçevesinde “11 Eylül sonrası” potansiyel teröristlik tanımlamasına girdiği düşünülen tüm Ortadoğu halkları. Neden zorlu olduğuna gelince, çünkü daha önce bir şekilde aslında aralara serpiştirilerek ve daha düşük bir dozda yabancılara yöneltilen sorular, bu defa çok açıktan, ağırlaşmış olarak, onur kırıcı, rencide edici, haysiyeti zedeleyici, insan haklarına aykırı, hiçbir adalete sığmayan, düşünce özgürlüğüne aykırı ve de ayrımcı, ırkçı şekilde vatandaş adaylarının karşısına çıkıyor. Birkaçını verelim: - Almanya Cumhuriyeti Anayasası özgür demokratik temel düzene bağlıdır. Diğer Avrupa Birliği ülkeleri ile içerik bakımından aynı olan değer düzenini kapsayan bir temel yasası bulunmaktadır. Buna insan haysiyetinin korunması ve devletin güç kullanma tekeli de dahil bulunmaktadır. Diğer bir deyişle, devletten başka kimse Almanya Cumhuriyeti içerisinde, nefsi müdafaa durumları haricinde, başkasına karşı şiddet kullanamaz. Devlet ise, güç kullanımını kanunlardan doğan hakkı ile kullanabilir. Örneğin kadın-erkek eşitliğini sağlamak gibi. Bu temel prensipler sizin inançlarınıza uyuyor mu?- Bu beyanlar hakkında ne düşünüyorsunuz? “Demokrasi en kötü yönetimdir”. “İnsanlık demokrasi kadar kötü bir şey yaşamadı.” “İnsanların kendini demokrasiden kurtarabilmesi için ilk olarak demokrasinin insanoğluna hiçbir iyilik getirmeyeceğini kavraması gerekmektedir”.- Kızınız/kardeşiniz size gelip cinsel tacize uğradığını söylerse bir baba, anne, ağabey ya da kız kardeş olarak ne yaparsınız?- Komşunuzun, arkadaş ya da tanıdık çevrenizden birinin terörist saldırıda bulunduğunu ya da planladığını öğrendiniz. Nasıl davranırsınız? Ne yaparsınız? - 11 Eylül 2001 New York ve 11 Mart 2004 Madrid saldırılarını duydunuz. Sizce bunu gerçekleştirenler terörist mi yoksa özgürlük savaşçıları mı? Cevabınızı açıklayınız.- Bazı insanlar dünyadaki bir çok kötülükten Yahudilerin sorumlu olduğunu ve hatta 11 Eylül 2001 tarihinde New York’ta gerçekleşen saldırıların arkasında da onların olduğunu düşünüyor. Böyle varsayımlar hakkında ne düşünüyorsunuz?- Kızınız Almanya’da bir iş için başvuruda bulunuyor. Ancak başvurusu reddediliyor. Daha sonra aynı işi Somali’den gelen zenci bir Afrikalı’nın aldığını öğreniyorsunuz. Bu durum karşısında nasıl davranırsınız?- Almanya’da bazı siyasetçilerin eşcinsel olduğu bilinmekte. Almanya’da eşcinsellerin kamusal kurumlarda çalışmaları konusunda ne düşünüyorsunuz?Gördüklerimin arasında en çarpıcı sorular bunlardı, yani insanların sözde “demokratlığını, ırkçı olup olmadığını, tutucu, dinci, milliyetçi olup olmadığını, cinsiyet ayrımcısı olup olmadığını” ölçecek olan bu soruların kendisi “antidemokratik, ırkçı, dinci, milliyetçi, ayrımcı ve cinsiyetçidir”. Baden Württemberg İçişleri Bakanına bu arsız sorular yöneltilseydi, “Alman toplumu her şeyi aşmış” mı dedirtecekti acaba? [d.ö.]


Dönekliğin böylesi...

Gençler bilmez ama 1970’leri yaşayanlar bilir, Ahmet Kardam, Zülfü Dicleli, Ayşe Bilge Dicleli adlarını. Dönek Nabi Yağcı’nın arkadaşları diyelim kısaca. Metal işçilerinin, en büyük ve en saldırgan patronların örgütü Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası MESS’e karşı grevlerde, mitinglerde “DGM’yi ezdik, sıra MESS’te” diye slogan attığı devirde, TKP, DİSK, Maden-İş, Politika gazetesi saflarında yönetici, uzman, yazar olarak görev yapan kişiler bunlar. İşçilere komünizmi, sosyalizmi, devrimi, sömürüyü, grev hakkını, faşizm destekçisi MESS’in işlediği suçları anlatıyorlardı. Sonra 1980’ler geldi. Dünya çapında kapitalist gericiliğin saldırısı, Reagan, Thatcher, Kohl, Özal, 12 Eylül faşizmi, Gorbaçov teslimiyeti, TBKP… derken, dünya kapitalizmi, sosyalizm ve devrim karşısında dünyada ve Türkiye’de geçici -evet, proletaryanın ve ezilen halkların ikinci bir kitlesel atılımında tuzla buz olacak geçici- bir başarı kazandı. Bir de ne görelim, devrimden umudunu kesen bu beyler ve hanımlar, gençlik hülyalarını gömdüler, inançlarına ihanet ettiler. İşçilerin safından patronların safına, proletaryanın yanından burjuvazinin yanına geçtiler. Parayı seçtiler. Bilgilerini, görgülerini satılığa çıkardılar. Eskiden kötülüklerini anlattıkları MESS’e kapılandılar. Barikatın öbür yakasında bu kez işçi sınıfına karşı kapitalist sınıfın uzmanı olarak sahneye çıktılar. Artık işçilere patronların ne kadar saygıdeğer, kapitalist düzenin ne kadar anlamlı, hiyerarşinin ne kadar gerekli olduğunu anlatıyorlardı. Bu kişilerin son marifetini okuyalım, isterseniz. Sözü Zafer Aydın’a bırakıyoruz.

Uygarlık ‘görgülü işçilerle’ gelecek

Zafer Aydın*21 Ocak 2006, Birgün

Ne mutlu… Metal işçileri 2006 yılına yaşamlarında en çok ihtiyaç duydukları ‘rehbere’ kavuşarak girdiler. Metal işverenlerinin örgütü MESS, işçilere yılbaşı armağanı olarak Ahmet Kardam ve Ayşe Bilge Dicleli tarafından hazırlanan “Eğrisi Doğrusu, Görgülü Ol, Hoş Yaşa” adlı görgü kurallarını anlatan bir kitap dağıttı. Kitap, günlük yaşamdan iş yaşamına, oradan sosyal yaşama kadar uygar bir insanın bilmesi gereken görgü kurallarını en ince detayına kadar anlatıyor. Faydalı, eğitici, öğretici bir eser! Kitabı okuyup özümseyen işçilerin hayatı artık daha kolay olacak! Restoranda yemek yerken bez peçeteyi nereye koyacağını bilmediği için büyük sıkıntı duyan, boynuna asarak ya da tabağın altına sıkıştırarak görgüsüz durumuna düşen, aile sofralarında bardağın, peçetenin, çatalın, bıçağın yerini ayarlayamayan, resmi yemek davetinde masa düzeninden habersiz, tuvaletini yaptıktan sonra sifon çekmesi gerektiğini bilmeyen işçiler, bu kitap sayesinde çok şey öğrenecek ve rahat edecek!

KİTABIN FAYDALARI SAYMAKLA BİTMEZ

Aslında kitabın faydaları saymakla bitmez. Diyelim ki bir arkadaşınızla sinemada karşılaştınız, arkadaşınızı eşinize tanıştıracaksınız ama ismini hatırlamıyorsunuz o durumda ne yapabilirsiniz? İşte içine düştüğünüz böylesine zor durumlardan sizi kurtaracak ince tüyolar da mevcut kitapta. Önerilen kalıbı ezberlediniz mi karada ölüm yok artık size.

Kitabı eline alınca insan hayatında ne kadar çok yanlış yaptığını anlıyor. Bu kadar çok yanlışla hayatımızı bugüne kadar sürdürebilmiş olmamız gerçekten şaşırtıcı. Örneğin, çoğumuz hayatımızda önemli insan- önemsiz insan ayrımı nedir bilmeyiz. Birisiyle karşılaşınca karşımızdakinin sosyal statüsünü, pozisyonunu dikkate almadan elimizi uzatıp, el sıkarız. Halbuki bu çok yanlışmış. Kitaptan öğreniyoruz ki “önemli kişi her kimse, elini ilk uzatan” o olmalıymış. Bu o kişiye “gösterilen saygının bir ifadesi” olduğu gibi onu “istemediği zamanlarda el sıkışmak zorunda bırakmamak” için de gerekliymiş. Ha, unutmadan söyleyelim iş ortamında hiyerarşik olarak daha üst konumda olan yani patron, yani müdür önemli kişiymiş. Demek ki ulu orta patronların, üst düzey yöneticilerin eline sarılıp, onları sizin elinizi sıkmak zorunda bırakmak gibi görgüsüzlük yapmamak lazım! Kaldı ki onlar lütfedip ellerini uzattığında sıkmamak görgüsüzlük sayıldığı gibi insanı işinden bile edebilirmiş. Dini inançları gereği kadın işçi müdürün elini sıkmayabilirmiş; ama müdür, yani önemli kişi elini uzattığında işçi sıkmazsa kendisine yeni iş aramalıymış. İşçiler, patronların, önemli insanların elini sıkmadıklarında bile işten çıkarılabileceklerini düşünerek de bulabilirlerdi; ama sağ olsun MESS incelik yapıp hatırlatmış!

‘ÖNEMLİ KİŞİ’ İLE ARANDA 120 CM MESAFE OLMALI

Kitabı okumadan önce “insan ilişkisinde mesafeyi” çoğu kimse gibi ben de mecazi bir deyim sanıyordum. Meğerse fiziki bir karşılığı varmış, çalışma yaşamında herhangi bir zorunluluk olmadıkça ‘önemli kişiler’le aradaki sosyal mesafe 120 santimle iki metre arasında olmalıymış. Meğerse önemli insanlarla aramıza 120 santimden daha fazla mesafe koymayarak bilmeden ne kadar çok görgüsüzlük yapıyormuşuz günlük hayatta, iş yaşamında! Hatırladıkça insanın utancından yerin dibine giresi geliyor. Sadece bu iki örnek bile kitabın önemi ve değerini ortaya koymakta yeterli. Bir düşünsenize bu kitap olmasa günlük hayatımızı yanlışlardan arındırıp, görgü kurallarına bağlı bir düzen içinde uygar bir insan olarak sürdürmemiz için bu kadar önemli tavsiyeleri bize kim yapabilirdi? MESS işçilerin kişisel gelişimini bu denli kendine dert etmeseydi, dişini fırçalamayı bilmeyen, tuvalet kağıdı, kağıt mendil kullanmaktan habersiz, banyo yaptığında su gideri üzerindeki süzgeci temizlemeyi akıl edemeyen, ‘aciz’ insanların eğitimini kim düşünebilirdi?

BU ÖNEMLİ ESER, İŞÇİLERCE BİR KENARA ATILIRSA

Yine kitaptan öğrendim; iyi bir işi takdir edip, övmek basit bir görgü kuralıymış. Görgüsüz durumuna düşmek istemem; o yüzden samimiyetle belirtmeliyim ki MESS iyi bir iş çıkarmış! Bu kitap, yakın tarihimizin “Türkiye yi temiz tut yeşili koru” ve “ödediğin her kuruş vergi yol su elektrik olarak geri dönecek” kampanyaları kadar etkileyici ve öğretici. Eminim işçilerin uygarlaşmasında, kendine olan güvenlerinin artmasında, özbilinçlerinin gelişmesinde büyük katkı sunacak. Yalnız bu önemli eserin işçiler tarafından bir kenara atılması, Cumhuriyetin ilk yıllarında yayınlanmış adab-ı muaşeret kuralları kitaplarının akıbetine uğraması ihtimali yok değil. Malum işçiler biraz az okuyor ve zor öğreniyor! O yüzden bu kitaptan çeşitli bölümleri filme çekip, CD olarak işçilere dağıtmak kitabın heba olma ihtimalini ortadan kaldırılabilir. Gerçi tuvaleti kullanmayı bilmeyen işçilerin bilgisayar,CD player vb. kullanıyor olması paradoksal gözükebilir; ama olsun yine de denemekte fayda var.

KİTABIN YAZARLARINA GÖRE, ‘GREV’E BAŞVURMAK’ GİBİ KABALIKLAR DA GÖRGÜSÜZLÜK SAYILIR MI ACABA?

Kitaba ilişkin bunca övgüden sonra bir eksikliğe dikkat çekmem umarım ağır kaçmaz. Kitapta işçilerin sendikalaşma isteğinin, ücret artışı, çalışma koşullarında iyileştirme gibi taleplerle ortaya çıkmasının, bu taleplerin gerçekleşmesi için grev vb. yöntemlere başvurmasının görgü kurallarına aykırı olup olmadığı belirtilmemiş, bu bir eksiklik gibi geldi bana. Yanılıyorsam affedin, görgüsüzlüğüme verin!

İşin esasına bakarsak MESS’in yaptığı eşine az rastlanır bir sosyal sorumluluk örneği! Çok değil, on-onbeş yıl öncesine kadar kebap yiyip viski içtiği için “kıroyum ama para bende” diye görgüsüzlüğü alay konusu olan burjuvazideki ‘büyük dönüşüm’ün bir göstergesi bu kitap. Öyle anlaşılıyor ki dünya görmüş, ilim irfan sahibi olmuş yeni jenerasyon burjuvalar, işçilerle aralarındaki kültürel mesafenin daha fazla açılmaması ve İşçilerin de kendileri gibi ‘uygarlaşması’ birer ‘centilmen’ olması için samimi bir çabanın içine girmişler!

Dünyadaki değişimi ve gelişimi kavrayamayan kaba saba solcuların bu önemli ve samimi çabanın değerini anlamayacağını kestirmek hatta, MESS “işçilere evrimini tamamlamamış, kuyruğu yeni düşmüş muamelesi yapıyor” diye eleştirmeye yelteneceğini tahmin etmek zor değil. Onların şablonları, klişeleri, diyecekleri belli: Yok efendim, işyerlerini çalışma kampına çeviren, işçileri vahşi kapitalizm dönemi çalışma ve yaşama koşullarına mahkum eden MESS’in bu çabası samimi olamaz diyecekler… Yok efendim, uygarlığın tek ölçüsü görgü kuralı mı, işçiyi gerekçesiz işten atmamak, çalışanın haklarına saygı göstermek uygarlık ölçüsü değil mi diye soracaklar… Yok efendim, işçiler masada tabağın çanağın yerini verilen şemaya uygun ayarladı ama peki o tabaklar nasıl dolacak gibi bir dizi basit ve manasız cümlelerle açık yakalamaya çalışacaklar… Ama siz boş verin onları… Solcular biraz feraset sahibi olsa sokaklarda “özgürlük işçilerle gelecek” sloganı yerine “uygarlık görgülü işçilerle gelecek” sloganıyla yürür, MESS’in bu “büyük uygarlaşma projesi”ne destek olurlardı; ama nerede öyle makul, anlayışlı, sağduyulu solcular! Allahtan memlekette “bükemediği bileği öpecek” kadar özgüveni gelişmiş, hiçbir komplekse kapılmadan “MESS’i ezemedik sıra hizmette” diyebilen çağdaş, uygar, demokrat bazı eski solcular var. Onlar sayesinde hem işçi sınıfının görgüsü bilgisi artıyor, hem de sol kaba saba solcuların inhisarından kurtuluyor!

* Kristal İş Sendikası eğitim uzmanı

Kitabın Adı: Eğrisi Doğrusu / Görgülü Ol, Hoş YaşaYazarlar: Ahmet KARDAM, Ayşe Bilge DİCLELİTürkiye Metal Sanayicileri Sendikası MESS Yayını


“BİZ DOSTLARIMIZI YEDİRMEYİZ”

1980 yılında, sit alanı olan ve sadece yüzde 6 imar izni bulunan Küçükçamlıca’da bir villa yaptırdı. Villa kaçaktı, ama yıktırılamadı. Aradan 8 yıl geçti, bu villanın bahçesine bir villa daha yaptırdı. Bu sefer Üsküdar Belediye Encümeni devreye girdi. Villaların yıktırılması için karar çıkartıldı. Ancak yıkım ihalesini kimse almadığı için kaçak villalar yıkılamadı.Sözü edilen şahıs, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan. Yıllarca bıkmadı, usanmadı, ve sonunda mücadeleyi kazandı: Villalar yıkılmayacak! Nasıl mı? İmar iznini yüzde 6’dan yüzde 20’ye çıkarttırarak tabii ki... Kararı veren, İstanbul Üç Numaralı Tabiat ve Kültür Varlıkları Koruma Kurulu... Bu kararla, Unakıtan’ın SİT alanında bulunan villaları kaçak olmaktan çıkarıldı.Unakıtan’la ilgili bu kararın meclise getirilmesine ve medyada yer almasına tepki gösteren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Biz dostlarımızı bunlara yedirmeyiz” diyerek aslanlar gibi sahip çıktı. Yoruma gerek yok, kim kimi yer bilinmez. Bizi ilgilendiren gerçek, işçinin alınterini, halkın PETKİM’ini, ERDEMİR’ini, TÜPRAŞ’ını gözünü kırpmadan satanlar, yabancı sermayeye peşkeş çekenler, gün gelecek, yediklerini bir bir çıkarmak zorunda kalacak... [s.g.]



 
Yazarın Diğer Yazıları
 İŞTEN ATILACAĞINA ÜCRETSİZ İZNE ÇIK!
 Tecrübeli Gazetecimiz
 ÜZEYİR GARİH’İN SON SÖYLEŞİSİ!
 Mehmet Ali Birand'ın Gözü Aydın, Artık Kına Yakabilir!
 Bir Eski Önder, Bir Önder Eskisi
 Derviş
 Süleyman Demirel Belki De İlk Kez Doğru Söylüyor
 TİSK-TÜRK-İŞ İşbirliği
 Başkanlık Sistemi İstemeyiz, Yaşasın Parlamenter Sistem
 Gene İMF
 Ne Kadar Para, O kadar Eğitim
 BIRAK ÜÇÜ BEŞİ DE, SEN GÖREVİNİ YAP
 RTÜK'ü nasıl bilirsiniz
 Hayırlara vesile olur inşallah
 Wolfensohn Şovu

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS