Kitap Dizisi:5 |  Ahmet Ekinci |
Eski Sosyalist Ülkelerde Komünistler ve İşçiler / Peter GOWAN

Çev. Ali Vuslat

1990’ların ortalarında Doğu-Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin bir kısmında eski Komünist Partilerin yeniden iktidara geçmesi Batı’da çoğu kimseye bir şok gibi geldi. Bunun esas nedeni bu kişilerin 1989-1990 yıllarının sözümona devrimleri sırasında Komünistleri destekleyen seçmen tabanının gücünü gözden kaçırmış olmalarıydı. Doğu Orta Avrupa ülkelerinin hepsinde, eskiden başta bulunan Komünist Partiler 1989-1990 seçimlerinden Solun en ağırlıklı partileri olarak çıktılar. Bu ilk seçimlerin altısında eski Komünist Partiler seçimlere katılan bütün partiler arasında en yüksek oyu elde ettiler. Kapitalizme geçişin sekizinci yılında eski Komünist Partiler bölgedeki ülkelerin ikisi dışında hepsinde Solun en güçlü partileri olmayı sürdürüyorlar.

Sendikal Durum

Devlet Sosyalizmi döneminin resmi sendikaları da kapitalizme geçiş döneminin en ağırlıklı sendika konfederasyonları olarak ortaya çıktılar. Üstelik bu başarıyı sağcı hükümetlerin ve ICFTU ile AFL-CIO gibi Batılı kuruluşların onları zayıflatmak üzere harcadığı ortak çabalara rağmen elde ettiler. 1988 yılında 4.5 milyon üyesi bulunan Macaristan’ın en büyük sendika merkezi MSzOSz’un 1991’de yaklaşık 3 milyon üyesi vardı. Polonya’nın resmi sendika konfederasyonu OPZZ, Dayanışmanın 2.3 milyon üyesine karşılık 4.5 milyon üyesi ile öne geçti. Aynı durum resmi federasyon CSKOS’un üstünlüğünü koruduğu Çekoslovakya’da da ortaya çıktı.

Bulgaristan’da resmi sendikalar başlangıçta güçlü yeni sendika merkezi Podkrepa’nın ortaya çıkışıyla çok ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya geldiler. Ama bu rakip de sonradan gücünü yitirdi. 1990 yılı sonunda yaklaşık 350 bin üyeden 1991 sonunda 600 bin üyenin üzerine çıkan Podkrepa 1993 yılı başında yaklaşık 225 bin üyeye düştü. Eski resmi federasyonun üye sayısında da düşüş yaşandı. 1990 sonunda 3 milyon olan üye sayısı 1991 sonunda 2.5 milyona, 1992 sonunda ise 1.6 milyona indi. Ancak resmi federasyonun sendikal alandaki üstünlüğü devam etti. Romanya’da resmi sendikalar 1990’ların başlarında rakip merkezlere bölündülerse de en güçlü sendikalar olmayı sürdürdüler. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde de resmi sendikalar üstün konumlarını korudular.

Demek ki bu örgütler içerisinde Sol partilerin kazanabilecekleri -tabii böyle bir amaca yönelme koşuluyla- önemli bir sendikal taban mevcuttu. Ne var ki hâlâ örgütsel açıdan güçlü ve tabanda etkili olmalarına rağmen eski Komünist Partiler ve sendikalar olağanüstü zor problemlerle karşı karşıya bulunuyorlar. Kuşkusuz bu durum, bir ölçüde, devlet sosyalizminin çöküşünden sonra meydana gelen ideolojik karışıklığa bağlanabilir. Ama esas neden bölgedeki sıradan halk kitlesinin karşılaştığı felaketli sosyo-ekonomik problemler, sözüm ona “ekonomik reform”un ağır sonuçları altında inleyen on milyonlarca insanın sefaleti ve alçaltıcı durumu ile bu problemlerle başa çıkmak için bölgedeki işçi hareketlerinin elinde gerekli araçların bulunmamasıdır.

Bu ülkelerde sola verilen desteğin sürdüğünü gösteren verilere kısaca göz attıktan sonra, şimdi, sol güçlerin kapitalizmin kurulmasına karşı nasıl direnmeye çalıştığını ele alacağız.

Sol Gücünü Koruyor

Çöküşü sırasında komünizmin dikkate değer bir halk desteğine sahip olmadığına ilişkin Batı’da yaygın olan düşünce düpedüz Batı’nın ideolojik önyargılarının ürünüydü. Eldeki kanıtlar, o sırada komünizmin en azından yüzde 25 ila 30 dolaylarında bir seçmen tabanının olduğunu gösteriyor. Komünizmin tarihsel olarak hep zayıf kaldığı Polonya ile Macaristan’da bile 1980’lerin sonlarında Komünistlere verilen destek dikkate değer ölçülerdeydi. 1980’lerde Polonya, Macaristan, Çek ve Slovak cumhuriyetleri ile Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde yapılan kamuoyu araştırmaları nüfusun büyük azınlıklarının iktidar partilerini desteklediğini ortaya koyuyordu. Aynı araştırmalar nüfusun önemli bir kısmının sosyalist toplumsal değerleri savunduğunu, özellikle eşitlikçiliğe ve ulusallaştırılmış mülkiyete bağlı olduğunu da gösteriyordu.1

Öyleyse, eğer rejimin çöküşü sırasında yüzde 25 veya fazlası oranında çekirdek bir sosyalist taban mevcut idiyse, bu partilerin 1990’ların ilk yarısında Solun en güçlü partileri olarak ortaya çıkmış olmaları pek de şaşırtıcı sayılmaz. Aslında şaşırtıcı olan ve açıklanması gereken nokta, bu partilerin 1989’dan sonra yapılan ilk seçimlerde niçin çok daha iyi sonuç elde etmedikleridir-Demokratik Alman Cumhuriyeti, Polonya, Macaristan ile Çek ve Slovak cumhuriyetlerinde niçin 1980 sonlarında yapılan kamuoyu araştırmalarının işaret ettiği ölçülerden daha düşük oy aldıklarıdır.

İki Açıklama

Bir açıklamaya göre eskiden Komünistleri destekleyen seçmenler 1989-1990’da kapitalizme geçiş hummasına geçici olarak kapılarak serbest piyasacı sağı desteklemişlerdir. Bu etkenin 1990 yılının Mart ayında yapılan Demokratik Alman Cumhuriyeti seçimlerinde önemli bir rol oynamış olduğu söylenebilir. 1990 yılı başlarında yapılan kamuoyu araştırmaları Demokratik Alman Cumhuriyeti seçmenlerinin yüzde 60’ından fazlasının sosyal demokrat veya sosyalist siyasal ve toplumsal görüşleri benimsediğini gösteriyordu, ama buna rağmen Kohl’ün seçim kampanyası sırasındaki vaatleri sosyal demokrasinin geleneksel kaleleri olan Sakson bölgelerinde bile Sağa büyük bir çoğunluk sağladı. buna karşılık Demokratik Sosyalizm Partisi PDS sadece yüzde 16.3’le, Almanya Sosyal Demokrat Partisi SPD sadece yüzde 21.8’le yetinmek zorunda kaldı.

Ancak bu etkenin başka yerlerde pek önemli bir rol oynamadığı söylenebilir. 1989 yılında yapılan Polonya seçimlerinde seçmenlerin yüzde 50’sinden azı Dayanışma’ya oy verdi: her görüşten partinin yarıştığı bu ilk seçime seçmenlerin katılma oranı sandık başına gitmeyenlerin yüksek sayılara ulaşması nedeniyle düşük kaldı. Merkez ve sağ partiler Macaristan’da da seçmenlerin yüzde 50’sinden fazlasının oyunu alamadılar, serbest piyasa kapitalizmini epeyce açık biçimde savunan parti, Hür Demokratlar İttifakı sadece yüzde 21 oy aldı. Çekoslovakya’da Yurttaşlar Forumu 1990 seçimlerinde kampanyasını serbest piyasa programı üzerine kurmadı.

Komünizm sonrası partilere verilen desteğin 1989-1990 seçimlerinde azalmasının nedenini bu partilerin eski taraftarlarının çoğunun sandık başına gitmemesine bağlayan açıklamanın daha geçerli olduğu söylenebilir. Komünizm sonrası partiler arasında en düşük oy yüzdelerini elde eden partilerin Polonya ile Macaristan -yani seçimlere katılma oranının en düşük olduğu iki ülke- partileri olması gerçeği bu açıklamayı güçlendiriyor. Macaristan’da seçmenlerin sadece yüzde 58’i sandık başına gitti. Bu rakam Polonya’da da aşağı yukarı aynı oldu. Tabii bu rakamların “totalitarizm”e karşı “özgürlük” için bir halk devriminin göstergesi sayılamayacağını da belirtmeliyiz.

Özgürlük ve Totalitarizm Meselesi Mi?

Polonya ve Macaristan’da seçime katılmama oranının bu kadar yüksek olması akla başka bir soruyu getiriyor: bölgedeki Komünist partiler arasında seçimlerden en başarısız çıkan Komünistlerin, çoğulcu demokratik siyasal sisteme geçmek için bağımsız kararlar alan (Şubat 1989’da) Komünist Parti yönetimlerinin iktidarda bulunduğu bu iki ülkedeki Komünistlerden ibaret olması neye bağlanabilir? Eğer bu seçimlerin asıl meselesi “totalitarizm”den özgürlüğe geçiş idiyse, bu iki parti neden demokratik değişime karşı direnen Doğu Alman ve Çekoslovak partilerinden daha başarısız oldular?

Bu nokta Polonya ile Macaristan partilerinin başarısızlığının özgürlük ile totalitarizm arasındaki çatışmaya değil de bu iki partiyi Çekoslovak ve Doğu Alman partilerinden ayırt eden başka bir özelliğe bağlı olabileceğini akla getiriyor: Polonya ile Macaristan parti yönetimleri birkaç yıldan beri partilerinin toplumsal eşitlikçi ideolojisine ters düşen politikaları gayretle destekliyor, piyasa ilişkilerini ve toplumsal farklılaşmayı teşvik eden, yönetim meşruiyetlerinin kaynağını oluşturan halk kesimlerinin durumunu gün geçtikçe kötüleştiren politikaları uyguluyorlardı. Buna karşılık, ekonomileri merkezi planlama altında daha başarılı olan Çekoslovak ve Doğu Alman partileri bu tür politikalara yüz vermiyorlardı.

Balkanlar ve Sovyetler Birliği

Bu arada, genel olarak Balkanlar adını verebileceğimiz bölgedeki eski Komünistler ilk seçimlerden genellikle en güçlü partiler olarak çıktılar. Romanya, Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve sonradan Arnavutluk’ta böyle oldu. Başlangıçtaki bu başarılar bir anlık geçici başarılar değildi: Bulgaristan ve Arnavutluk’ta olduğu gibi bu partiler sonradan muhalefete düştüklerinde bile güçlü bir taban desteğini ellerinde tuttular.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü sırasında meydana gelen siyasal değişim örüntüsü farklıydı. Ağustos 1991’deki darbe ile karşı darbe Sovyetler Birliği Komünist Partisi ile cumhuriyetlerdeki komünist partilerin yasaklanmasına yol açtı. Bu nedenle bu partiler başlangıçta siyasal yaşamın dışına itildiler. Ama Rusya, Ukrayna ve Belarusya’da yeniden açıkça çalışma imkânı buldukları anda bu partiler çabucak bulundukları ülkenin en güçlü partisi olarak kendilerini kabul ettirdiler.

Emeğe Saldırı

Bununla birlikte, sol partilere verilen taban desteği hernekadar sürüyorsa da, bu partilerin olağanüstü sorunlarla karşı karşıya olduklarını söylemeliyiz. 1990’lar boyunca bölgenin bütününde etkisini gösteren en önemli olgu emekçi halkın büyük çoğunluğunun içinde yaşamak zorunda bırakıldığı felaketli koşullar olmuştur. Bu durum kaçınılmaz olarak onların kendilerine güvenini sarsmış ve örgütlenip direnme olanaklarını önemli ölçüde etkilemiştir.

Comecon’un dağılması, ardından da SSCB’nin çökmesi, bölgenin bütününde ticaretin durmasına ve buna bağlı olarak ekonomik çöküntüye yol açtı. Bu durum bölgedeki bütün hükümetleri ticaret ve finansman açısından Batı’ya bağımlı kıldı. Bunun üzerine yedi gelişmiş ülkenin (G-7) hükümetleri, uluslararası mali kurumlar (İFİ’ler) ve Avrupa Birliği aracılığıyla, Batı ürünlerine ve mali piyasalarına giriş iznini bölge hükümetlerinin iki kritik adımı atmaları şartına bağladı: birincisi, işçi sınıfını, kapitalist emek piyasasına bağımlı kılıp (işleri ve işsizliği özel kâr ölçütlerine bağlama yoluyla) alım gücünü köklü biçimde azaltarak proleterleştirmek; ikincisi, ticaret açıkları ve borç ödeme yükümlülüklerinin yanı sıra özellikle ekonomik çöküntünün yol açtığı mali bunalımlar yoluyla bölge hükümetlerini Batı’nın gelecekteki desteğine bağımlı kılacak şekilde bölge ülkelerinin ekonomi politiklerini hızla dönüştürmek.

Üç Adım

İşçi sınıfını proleterleştirme kampanyası tipik olarak üç adımı içeriyordu: birincisi ücretler dondurulurken fiyatlar serbest bırakıldı ve ihtiyaç maddelerine sağlanan devlet sübvansiyonları kaldırıldı. Bu adım, yaşam standartlarında yüzde 25 ile yüzde 45 arasında ani bir düşüşe yol açtı. İkinci olarak, piyasalardaki ağır çöküntü devlet işletmelerinin gelirlerini eritirken hükümet politikaları işletmelerin borçlanmasını fiilen imkânsız hale getirecek şekilde ayarlandı. Üçüncü olarak, bunun sonucunda işletmeler işçilerini işten çıkarmak için muazzam ekonomik baskı altında bırakıldılar-bu, İFİ’ler açısından kapitalist emek piyasası oluşturma yolunda kilit bir amaçtı.

Emeğe yönelik toplumsal saldırının en ani ve en şiddetli olduğu alanlar ve yerler, Comecon-içi ticarete en bağlı kesimler -Doğu Orta Avrupa’da genellikle teknolojik açıdan en ileri sektörler, ama özellikle Sovyet ekonomisiyle derin biçimde bütünleşmiş Bulgaristan- ile anti-komünist hükümetlerin en önce başa geçtiği ülkeler, özellikle Polonya, Çekoslovakya, Macaristan ve Rusya idi.

Emeğin Direnişi ve Proleterleştirmenin Başarısızlığa Uğraması

Bu koşullar altında işçi sınıfı gelişmiş kapitalist ülkelerde daha aşina olduğumuz yöntemlerden çok daha farklı direniş tarzları bulmak zorunda kalmıştır. 1990’ların başlarında bütün bölgeyi etkisi altına alan ekonomik çöküntünün tipik olarak sanayi üretiminin yaklaşık yüzde 50 oranında düşmesini içeren tarihsel benzersizliği nedeniyle ekonomik talepler için Batı tipi grevler yoluyla direnişe geçmek pek akılcı olamazdı: büyük işletmeler çöken piyasalar nedeniyle iflasla karşı karşıyaydılar.

İşçiler ve İşletme Yöneticileri İttifakı

Bu yüzden, direnişin ilk biçimleri, devlet işletmeleri sektöründe devlet sosyalizmine dayalı toplumsal ilişki biçimlerini savunmaya gayret etmek ve işletme, sektör, ve hatta ulus ölçeğinde emek-yönetim ittifakları oluşturarak ülkelerin sanayi varlıklarını ve bu varlıklara bağlı emek güçlerini korumak üzerinde yoğunlaştı. İşçiler kitlesel işten çıkarmaları durdurmak şartıyla gelir kaybına katlanmaya razıydılar.

Devlet sosyalizmi döneminde işçilerle yönetimler arasındaki ilişki -yönetimin emek gücünü arttırmasını ve işçilerle anlaşmazlıktan kaçınmasını teşvik eden planlama sisteminin niteliği sayesinde, komünist parti örgütleri yoluyla, ödeme biçimleri ve sendika yapıları ile işçi güvenliğine ilişkin güçlü ortak kültür nedeniyle- genellikle güçlüydü. Bu, hiç olmazsa çöküntünün başlangıç döneminde emek-yönetim ittifaklarının geniş ölçüde başarılı olmasını sağladı. Eski Demokratik Alman Cumhuriyeti örneğinde olduğu gibi, böylesi korporatist stratejilerin uygulanamadığı yerlerde, çalışanlar açlık grevleri ve protesto yürüyüşleri yaparak can havliyle direnmeye çalıştılar.

Proleterleştirme kavramı saf haliyle neredeyse hiçbir yerde uygulanamadı: bir başka deyişle, işletme yönetimleri işletmelerini derhal kârlı duruma geçirmek için büyük ölçekte işçi çıkarma yoluna gitmediler. Şok döneminde devlet işletmelerinden çok az işçi çıkarıldı. İşsizlik esas olarak yeni işçi alımına tamamen son verilmesi yoluyla arttı. Aynı zamanda, özellikle emeklilik yaşını geçtiği halde çalışmasına müsaade edilenler başta olmak üzere birçok kişi emekliye ayrıldı.

Öte yandan, devlet sosyalizminde uygulanan tüketim sisteminin yapısı nedeniyle devlet eylemiyle kolayca yürürlüğe konulan önlemlerle işçi sınıfının satınalma gücünde ani ve büyük kesintiler yapıldı. Eski rejim sırasında tüketimin büyük kısmı para ilişkilerinin dışında tutuluyordu ve ücretler işçi sınıfının geçim kaynağının sadece küçük bir kısmını oluşturuyordu. Çalışanların yaşam standardı büyük oranda subvansiyonlarla karşılanan ucuz konut, yakıt, ulaşım ve besin kaynaklarına dayanıyordu. Bu yüzden, sözü edilen subvansiyonlara son verip ücretleri dondurmak, işçilerin elindeki büyük bir kaynağı gaspederek onları aniden ücret ilişkisine ağır biçimde bağımlı duruma getirmek anlamını taşıyordu.

Eski Sovyet Cumhuriyetleri

Başlangıçtaki proleterleştirme girişiminin tamamen başarısızlığa uğradığı yerler, eski Sovyet cumhuriyetleri oldu. Buralarda kapitalizme özgü ücret bağımlılığı hedefine neredeyse hiç ulaşılamadı. İşletme yöneticileri bu projeyi uygulamayı geniş ölçüde reddettiler. Bunun iki ana nedeni vardı: birincisi, Sovyet işletmesi ile aynı adı taşıyan kapitalist kurumlar arasındaki köklü farklar nedeniyle emeğin toplumsal etkisi çok güçlüydü; ikinci olarak da, yönetimler mevcut üretim sistemleri dışında sermaye birikimi için alternatif stratejiler geliştirdiler.

Sermaye Birikimi İçin Alternatif Strateji: Şebekeler

Eski Sovyetler Birliği’nin işletme yöneticisi sınıfı, mevcut devlet işletmeleri düzeyinde toplumsal ilişkileri yeniden örgütleme problemini bir tarafa bırakarak sermaye biriktirmenin alternatif yollarını aramaya başladı. İşletme yöneticileri, kendi aralarında şebekeler oluşturarak esas olarak talan, ticaret ve geniş ölçüde illegal biçimde yapılan ve siyasal etkiyle yakından ilişkili sermaye kaçırma yoluyla birikim sağlayabileceklerini düşündüler. Bu şebekeler işletme yapılarından çok genellikle bölgesel siyasal temelleri olan ve/veya SBKP içinde ortaya çıkan siyasal klanlara dayanan siyasal şebekeler üzerinde kurulmuştu.

Belarusya’da şebekeler cumhuriyet düzeyinde merkezileşmiş ve (İngiliz Kulüpleri adı verilen) işlevsel açıdan farklılaşmış kulüpleri kapsayan bir görünüm sunuyor. Ukrayna’da en güçlü şebeke (Kuçma’nın memleketi olan) Dnepropetrovsk’ta üslenmiş olan şebekedir, ancak bir başka şebeke de bağımsızlıktan önceki dönemin başkanı olan Şçerbitski’nin çevresinde odaklanmıştır. Ukrayna’da ayrıca gücü gün geçtikçe artan Rusya-merkezli şebekeler de bulunuyor.

Yağma Sistemi

Bu şebekelerin işlemlerinin sanayi kapitalizmiyle pek ilişkisi yoktur. Buna bağlı olarak, Eski Sovyetler Birliği’ndeki toplumsal dönüşümler esas olarak hiç de devlet tarafından yaratılmış sanayi kapitalizminin hızla ortaya çıkmasına yönelik değildir. Aksine, devlet sosyalizminin sınai yapısı geniş ölçüde çöküyor ve yağmalanıyor, sonuçta da nüfusun çok büyük kesimleri geçimlik tarım ile küçük ticaret ve üretime dönüyor. Ukrayna’da besin tüketiminin yaklaşık yüzde 45’i günümüzde her türlü piyasa değişiminin dışında bulunuyor; büyük ve orta ölçekli işletmelerin en azından üçte biri ise tüzel kişiliklerini sürdürmelerine rağmen hiçbir ekonomik rol oynamıyor. Şu ya da bu düzeyde bir ekonomik işlevi yerine getirmeye devam eden işletmeler ise bunu kapitalist temelde yapmıyorlar.

Dolayısıyla bu işletmelerde çalışan pek çok sayıda işçiye ücret ödenmiyor. Ukrayna’da şu anda büyük ve orta ölçekli işletmelerde çalışan işçilerin ücretleri ortalama altı ila dokuz aydır ödenmemiş durumda bulunuyor. Öte yandan, işletmeye hergün devam eden işçiler asıl öğünlerini işletmede yiyorlar; işletmelerin çoğu ise besin kaynaklarını kendi çiftliklerinden sağlıyorlar.

Rusya’nın büyük enerji ve maden işletmelerinin yanı sıra, Eski Sovyetler Birliği’ndeki kapitalizmin temel biçimlerinin ticari kapitalizm, özellikle ihracat ve ithalat işlemleri olduğu görülüyor. Enerji ve maden sektörleri dışında ihracat, Sovyet döneminden kalan malzemelerin ve varlıkların ele geçirilmesi ve satılması yoluyla büyük ölçüde yağmalama biçimini alıyor.

Bu durum, tabii ki, işçiler açısından pek değer taşımıyor, ancak özellikle Eski Sovyetler Birliği toprağına kapitalizmi dikme girişiminin başarıya ulaşmaktan uzak olduğunu ve kapitalizmi durdurmada emeğin toplumsal gücünün esaslı bir rol oynadığını gösteriyor. Emeğin etkisinin gücü Sovyet işletmelerindeki toplumsal ilişkiler ağının bütününden kaynaklandı. Bu işletmeler tipik olarak salt ekonomik örgütler değil aynı zamanda konut siteleri, sağlık merkezleri, gıda mağazaları, çocuk bakım kurumları, gıda üretim tesisleri ve restoranlar, kahve-meyhaneler ve eğlence merkezleriydiler. Emeğin işletmeyle olan ilişkisini esas olarak ücret ilişkisine çevirmek için bu rollerden vazgeçmek işletme yönetimlerinin çoğunluğu için siyasal açıdan imkânsızdı. Bu olgu, örneğin, Gaidar şoku karşısında işletme yönetimlerinin çok büyük bir kısmının niçin eski toplumsal ilişkiler sistemini savunmak üzere kendi çalışanlarıyla ittifak kurduklarını açıklar. Bulgaristan ile Romanya’da da aşağı yukarı aynı durum meydana geldi.

Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti

Buna karşılık Polonya’da ve özellikle Macaristan’da 1970’lerde ve 1980’ler de yapılan piyasa sosyalizmi reformları kapitalist doğrultuda çalışan işletmelerin yolunu açmıştı. Bu ülkelerde Sovyet türü yarı otarşik işletmeler oluşturma eğilimi çok daha zayıftı. Ve özelikle Macaristan’da işçilerin tüketimi çok daha fazla parasallaştırılmış durumdaydı. Öte yandan Çek örneği tüketim şokunun Macaristan’la karşılaştırıldığında daha derin oluşu ama aynı zamanda işsizliğin asgari düzeyde bulunması açısından ilginçtir. Çek Cumhuriyeti’nde işsizlik düzeyi 1992 yılında sadece yüzde 2.6, 1993 yılında ise yüzde 3.5’tu. Bu oranlar aynı geçiş aşamasında bulunan Polonya, Macaristan ve Bulgaristan’daki yüzde 12 ve yukarısı düzeyinden çok Eski Sovyetler Birliği’ndeki yüzde 1 ile yüzde 2 arasındaki düzeyler doğrultusundadır. Klaus hükümeti emekçilerden işletme hesaplarına gelir transferi olması şartıyla sınai toplumsal ilişkilerin bütün yapısına esas olarak hiç dokunmamayı göze almıştı.

Emek Direnişinin Politikası: Demokratik Tepki

Sınai düzeyde korporatist emek-yönetim ittifakları kurma yoluyla direnme çabaları, tabii ki, emeğin taleplerini kabul etmesi muhtemel baştaki hükümet ya da muhalif siyasal partiler yoluyla siyasal direnme kaldıraçları arayışıyla birleştirilmişti.

Romanya ile Bulgaristan

Hem Romanya’da, hem Bulgaristan’da eski Komünistler ilk seçimlerde iktidarı ellerinde tuttular. Bunun sonucunda Bulgaristan’da 1990 ile 1996 yılları arasındaki dönem boyunca devlet sanayi sektöründeki emek-yönetim ittifakları ile çoğu zaman hükümette bulunan Bulgaristan Sosyalist Partisi arasında güçlü bağlar kuruldu. Romanya’da başlangıçta benzer bir örüntü vardı ama 1993 yılından sonra İliescu hükümeti, gitgide, hükümet ile işletme yönetimleri arasında güçlü ittifaklara dayanan ama sendikaların günden güne zayıfladığı, bölündüğü ve etkisizleştiği bir tür devlet kapitalizmine yöneldi.

Polonya

Polonya’da benzersiz bir örnek ortaya çıktı: ilk hükümet hem anti-komünist hem de işçi yanlısı olarak algılanıyordu ve büyük işletmelerde çalışan işçiler başlangıçta hükümetin devlet işletmelerinin mülkiyetini bu işletmelerde çalışan işçilere devredeceğini umuyorlardı. Ama İFİ’ler tarafından sıkıştırılan hükümetin hiç de böyle bir niyeti yoktu ve aksine kararlı bir şekilde emek düşmanı bir politika izledi. Sonuçta, Dayanışma’nın işçi tabanı Dayanışma yönetiminden sert bir şekilde koptu, eski resmi komünist sendika örgütü OPZZ ile ittifak kurdu ve eski komünist Polonya Sosyal Demokratları’nı desteklemeye başladı.

Macaristan

Macaristan’daki ilk hükümet (Demokratik Forum) muhafazakâr sağcı bir hükümet olduğu halde yeni-liberal ideolojilerin bayraktarlığını yapmıyordu ve seçimlerde işçilerden destek gördü. Ama bu destek 1994 yılına gelindiğinde işçilerin Macaristan Sosyalist Partisi içindeki eski Komünistlere büyük oranda kaymasıyla dramatik biçimde azaldı. Macaristan’da da Polonya’da olduğu gibi emek-işletme yönetimi arasındaki ittifaklar öbür bölge ülkeleriyle karşılaştırıldığında çok daha zayıftı.

Slovakya

Slovakya’da Meciar yönetiminde az çok Bulgaristan’dakine benzer bir çabayla büyük devlet işletmelerinde yönetim ile emek arasında bir ittifak kurulmaya çalışıldı. Ancak bu ittifak siyasal düzlemde milliyetçilik yoluyla ve sosyalist olmayan bir önderlik altında kurulmuştu.

Çek Cumhuriyeti

Çek Cumhuriyeti’nde başa geçen ilk hükümet ideolojik olarak Polonya’daki Dayanışma önderliği kadar yeni-liberal fikirlere bağlıydı. Bununla birlikte hükümetin Çek sanayi işçilerine sunduğu teklif geniş ölçüde kabul edildi: işçilerin satınalma güçlerinde büyük bir düşüşü (Macaristan’dakinden daha büyük) kabul etmeleri karşılığında hükümet büyük işletmelerdeki işçilere ve yöneticilere güvenli bir gelecek sağlamaya devam etti. Hükümet resmen bütün sanayi sektörünü özelleştirip (esas olarak kamu mülkiyetindeki) bankalara teslim ederken bile sektördeki toplumsal, sınai ve idari bağlantılar ağının bütünü hükümetçe korunup desteklendi. Bu koşullarda, Çek Komünist Partisi durgunluktan kurtulamadı, Batı yönelimli bir sosyal demokrat parti -bölgede benzersiz bir örnek olarak- eski iktidar partisinden daha güçlü duruma geldi ve Klaus hükümeti seçimleri ikinci defa kazandı.

Doğu Almanya

Sadece eski Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde işçi sınıfı anlamlı ölçülerde emek-işletme yönetimi ittifakları kuramayacak ve bölgenin sanayi varlıkları ile emek gücünü savunmak için inanılır bir siyasal kaldıraç bulamayacak kadar zayıf kaldı. Batı Alman sendikaları bölgeye gelip eski komünist sendikaları bir kenara iterek kitlesel işten çıkarmaları ve işyeri kapatmalarını kabul etti. Bu durumda, Doğu Alman işçileri geçim kaynaklarını kurtarmak çabasıyla protesto yürüyüşlerine ve açlık grevlerine girişmek zorunda kaldılar, aynı zamanda seçimlerdeki umutları olarak gördükleri eski komünist PDS’ye döndüler.

Litvanya

Litvanya eski komünistlerin iktidara geri döndükleri ilk ülkeydi; burada hem devlet işletmelerinde güçlü bir emek-yönetim ittifakı hem de seçim düzleminde Sosyalistlerle bağlantı kurulmuştu.

Rusya

Rusya’da emeğin yanıtı bir tür demokratik tepki oldu. Bu tepkinin demokratik niteliği “ekonomik reform” girişiminin başını çeken ve muhalefeti bastıran sözümona “demokratik güçler”in benimsediği yoz anlamdaki demokratlık değildir (ki “demokrasi”nin bu yeni tanımı bu sözcüğü gerçek demokratik güçler katında itibarsızlaştırmıştır). Tersine, bu demokratik tepki sözde “demokratik” güçlere karşı halkçı, anayasalcı bir muhalefet şeklini aldı. Bu tepki 1993 yılında güçlü biçimde gelişirken Komünist Parti yasaklanmış durumdaydı; tepki kendisini ilkin Yeltsin kampı içerisinde Rusya parlamentosunun yöneticileri olan Hasbulatov-Rutskoy aracılığıyla dışa vurdu. Aynı zamanda sanayi sektöründeki emek-yönetim ittifakı Rusya’da her yerdekinden daha güçlü ve “daha saf” nitelikteydi ve bu ittifakın en açık savunuculuğu Volski’nin Yurttaşlar Birliği tarafından yapılmaktaydı.

Ukrayna

Ukrayna’da emek-yönetim ittifakı kendisini ilkin, 1991 yılında Ukrayna Komünist Partisi’nin yasaklanmasından sonra kurulan Ukrayna Sosyalist Partisi, daha sonra da yeniden kurulan Ukrayna Komünist Partisi aracılığıyla ifade etti. Bununla birlikte, aynı ittifak, işletme yönetimlerinin önderliğinde büyük işletmelerde kurulan yönetim-işçi ittifakının politikasını temsil eden Cumhurbaşkanlığı adayı Leonid Kuçma tarafından da güçlü biçimde savunuluyordu.

Kırsal Müttefikler

Çok genel olarak eski komünistler tarafından oluşturulan bu sınai ittifakların kırsal bölgelerde de müttefikleri vardı: Polonya’da Komünist dönemin Köylü Partisi ile Bulgaristan’da ve Eski Sovyetler Birliği’nde kollektif çiftlik yönetimlerini yöneticilerin önderliği altında köylülerle birleştiren çeşitli tarımsal siyasal gruplar bunlara örnek olarak verilebilir.

Üç Ülkenin Özel Durumu

Bu nedenle, bölge ülkelerinin çoğunda sanayi işçileri eski komünistler tarafından önderlik edilen başlangıçtaki sanayi ittifakları ve/veya demokratik tepkiler yoluyla kapitalizm yanlısı saldırıya karşı koyabildiler. Ne var ki üç ülkede, PDS’nin Almanya’nın bütünü bağlamındaki güçsüzlüğü nedeniyle eski Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde; devletin demokratik tepkiyi bünyesine almak yerine onunla cepheleşip ezmeye çalışması nedeniyle Rusya ile Arnavutluk’ta bu stratejiyi uygulamak imkânsızdı.

Rusya’da seçimler yoluyla demokratik tepkiyle uzlaşmak yerine Cumhurbaşkanı Yeltsin 1993 yazında bu tepkiyi Rusya anayasasını (ve anayasa mahkemesinin kararını) çiğneyip Parlamento’yu dağıtma emrini vererek ezmeyi tercih etti. Parlamentonun yöneticileri bunun üzerine Yeltsin’i görevden aldırmaya çalıştılar ve Parlamento binasının askerler tarafından kuşatılmasının ardından tutuklandılar. Yeni bir anayasanın yürürlüğe sokulmasının ardından seçimler yapıldı, seçimlerden Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKP) açık arayla en güçlü parti olarak çıktı.

Arnavutluk’ta Berişa yönetimi eski komünist Arnavutluk Sosyalist Partisi’ne karşı seçimlerde hile ve (Sosyalist Parti liderini hapse atarak) baskı yolunu seçerken dolandırıcı bankerlik tezgâhlarına hız verdi. Bankerlik kuruluşları çökünce kapsamlı bir ulusal ayaklanma meydana geldi; ayaklanmayı İtalya’nın başını çektiği askeri müdahale ve Sosyalistlerin yönetiminde yeni bir hükümetin kuruluşu izledi.

Kimi Sonuçlar

Bu gelişmelerden kimi genel sonuçlar çıkarabiliriz. Şimdiki komünizm-sonrası partileri, çözümleme amacıyla üç ana akım şeklinde sınıflandırmak olanaklıdır-tabii bu akımlardan sadece birinin bilinçli bir grup kimliği taşıdığını unutmamak koşuluyla.

Batı Tipi Sosyal Demokratlar

İlk olarak, İtalya Komünist Partisi’nin tuttuğu yoldan çok etkilenen Batı Avrupa Sosyal Demokrat akımından söz edebiliriz. Polonya ile Macaristan Sosyalistleri bu akımın en önde gelen örneklerini oluşturuyor. Bu partilerin önderlikleri Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya katılmayı ve tam bir kapitalist sistemin yerleştirilmesini kabul ediyorlar. Aynı zamanda, ülkelerindeki siyasal yelpazenin merkez-sağ kanadında yer aldığı varsayılan birçok akımdan farklı olarak, siyasal liberalizmi, laikliği ve anayasal değerleri destekleme eğilimini taşıyorlar. İlke olarak, refah devletinin muhafaza edilmesini ve kamu sektörüne kısmen bir rol tanınmasını da, Macaristan parti yönetimi pratikte İFİ’lerin isteklerine bütünüyle boyun eğmiş olsa bile, destekliyorlar. Ama bu partilerin hepsi kendilerini sendika haklarının savunucusu olarak göstermeye gayret ediyor ve sendika federasyonlarına destek çağrısında bulunuyor. Bu partilerin sol kanatlarında ise az buçuk Marksist kültürü olan eleştirel eğilimler bulunuyor.

Karma Sosyalist Partiler

İkinci akım, özgür düşünceli Sosyalist Partiler olarak tanımlanabilir. Bu partiler, yönetim kademelerinde Batı usulü sosyal demokratlarla geniş, işlek bir devlet sektörünü ve hatta merkezi planlamayı savunan daha Marksist akımlara birlikte yer veriyorlar. Bu partilerin örnekleri Bulgaristan, Arnavutluk ve Ukrayna Sosyalist Partileridir. Alman PDS de bu kategoriye sokulabilir.

Üçüncü Akım ve RFKP

Öbür partiler, milliyetçi anti-Batı direniş yoluyla hiç olmazsa kimi kollektivist toplumsal yapıları savunmaya gayret ettikleri gerekçesiyle gevşek bir biçimde bir grup olarak tanımlanabilir. Slovakya’nın komünizm-sonrası Solunun öğeleri, Sırbistan Sosyalist Partisi, Romanya’da İliescu’nun Sosyal Demokrat Partisi ve hepsinden önce Rusya’daki RFKP geniş anlamda bu kategoriye girerler. Ne var ki bu partiler birçok açıdan birbirlerinden farklıdırlar. Herşeyden önce, bu partilerin milliyetçilikleri eşit derecede tehlikeli ve yabancı düşmanı değildir. Bir başka önemli farklılık, RFKP’nin yasallığa ve anayasalcılığa Romanya veya Sırbistan partilerinden daha bağlı olmasıdır. Öte yandan, İliescu’nun partisi Sosyalist Enternasyonal’e üye olmak için resmen başvuruda bulundu; bu kategoriye giren öbür partiler ise böyle bir şeyi düşünmüyorlar.

Uluslararası düzlemde sol için asıl önemli mesele kuşkusuz RFKP’nin doğrultusudur. RFKP türdeş bir milliyetçi parti değildir, ancak Zyuganov yönetimi yarı-mistik milliyetçi söylemle oynaşıyor ve Rusya’daki temel ayırımın yurtsever ve hain öğeler arasındaki ayırım olduğunu, bu ayırımın, örneğin, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki ayırımdan daha önde olduğunu savunuyor. Böylece Zyuganov yurtsever sermayeye destek olmayı hoş karşılıyor ve İMF’nin soyguncu gücünü (gerçekte İMF’nin Rusya üzerindeki gücü bölgedeki öbür ülkeler üzerindeki gücünden çok daha zayıf olduğu halde) Rusya’nın karşısındaki asıl düşman olarak sunuyor.

Çek Komünistleri

Son olarak, Çek Komünistleri, bölgedeki kimi öbür daha küçük Marksist partilerle birlikte, Marksist politikanın bir geleneğini sürdürmeye ve Fransız Komünist Partisi, İtalya’daki Komünist Yeniden Kuruluş Partisi ve İspanya Komünist Partisi gibi Batı Avrupa Komünist Partileriyle ilişkilerini geliştirmeye çalışıyorlar. Çek Komünistleri tek partili devlet düşüncesini reddettikleri halde Avrupa Marksist işçi sınıfı hareketini yeniden inşa etmenin uzun yürüyüşüne çıkma iradesini taşıyorlar.

Temel Dersler

Çeşitli partiler arasındaki bu ayırımları akılda tutarak, bu partilerin ortak deneyiminden kimi genel sonuçlar çıkarabiliriz. Eski Sovyet Blokuna yönelik olarak on yıldır süren kapitalist yayılma bölgenin bütününde nüfusun çok geniş kesimlerinin sosyalist değerlere kuvvetle bağlı kaldığını ve büyük azınlıkların eskiden iktidarda bulunan Komünist Partilerden doğan Sol siyasal hareketlere sadık kaldığını göstermiş bulunuyor. On yıllık bu dönem eski tek partili sisteme bağlılığın hem halk arasında hem de eski Komünist Partiler arasında asgari düzeyde olduğunu da gösteriyor. Bu partilerin hepsi tek parti sistemini çabucak reddedip çoğulcu demokrasiye destek çıktılar.

Gerçekten de bölgedeki siyasal evrimin nesnel bir değerlendirmesi bu rejimlerdeki demokrasi güçlerinin sözüm ona “demokratik güçler”den çok eski Komünist Partiler içerisinde bulunduğunu gösteriyor. Bu partiler, çoğu kez yalnız başlarına, seçmenlerin çoğunluğunun bağlı olduğu değerleri dile getirmişler ve bölge ülkelerinin büyük çoğunluğunda demokratik hakları ve özgürlükleri savunmuşlardır.

Eski Komünist Partilerin miliyetçi temaları benimsedikleri ülkelerde, bu partilerin özellikle Sırbistan’da Arnavutlar’a, Romanya’da Çingeneler’e ve bir ölçüde Macar azınlığa karşı sicili oldukça farklı olmuştur. Ancak bu örnekler bölgenin bütünündeki genel örüntüye ters düşen istisnalardır.

1989’dan bu yana edinilen deneyimden çıkarılacak bir başka temel ders ise, bölgedeki bütün işçi hareketlerinin bir yandan bölge çapında işbölümünün bütünüyle parçalandığı, öte yandan da nüfusun aşağı yukarı yüzde 20 - yüzde 25’lik önemli bir azınlığının kapitalizme hızla geçiş hedefini tamamen savunduğu ve bu uğurda seferber olduğu koşullarda etkili bir sosyalist politika üretmekte karşılaştığı olağanüstü zorluktur. Bölgesel ticaret ve ödeme bağlantılarının felce uğramış olması, bütün bu ekonomileri Batı ürünlerine ve mali piyasalarına aşırı biçimde bağımlı duruma getirdi. Aydın kesimlerin çoğunluğunu da içeren kapitalizm yanlısı toplumsal gruplar ise, Batılı uluslararası mali kurumlarla güçlü bir toplumsal bağlantı kurdular. Bu bağlantı bölge ülkelerinin çoğunda medya mülkiyetinin daha geçişin ilk başlangıcında Batılı patronlara hızla devredilmiş olmasıyla büyük oranda güçlendi.

Kimi ülkelerde sosyalist partiler toplumsal şokun etkilerini yumuşatmakta canalıcı bir rol oynadılar. Bu partilerin seçimler yoluyla oynadığı aracılık rolü olmasaydı, Arnavutluk’ta olduğu gibi toplumsal patlamalar meydana gelebilirdi. Sözü edilen partiler, bu ve benzer şekillerde, kapitalizme geçişin sürdürülmesine yardım ettiler. Öbür ülkelerde sosyalist partiler üçüncü bir yolu, demokrasiyle birlikte toplumsal mülkiyetin sürdürülmesi seçeneğini gördüler ama Bulgaristan’da olduğu gibi ülkelerinin dışa karşı zayıflığı yüzünden yenilgiye uğradılar. Örneklerin birçoğunda nüfusun çaresiz kesimlerinin yüzlerini otoriter popülist akımlara çevirmesi tehlikesi vardır. İşçi hareketleri gerçek demokratik güçleri hem “ekonomik reform”un süregiden felaketine hem de halk direnişini sahiplenebilecek otoriter akımlara karşı bir araya getirme göreviyle karşı karşıya geleceklerdir.

NOTLAR

1. Bu bölüm Peter Gowan’ın Socialist Register 1998’de yayınlanan “The Passages of the Russian and Eastern European Left” adlı yazısına dayanıyor. Kamuoyu araştırmalarının ayrıntıları için adı geçen derginin 129-130. sayfalarına bakılabilir. Aynı yazıda çeşitli Komünist partilerin gelişimi üzerine daha ayrıntılı bilgiler de vardır.

Öbür notlar ve kaynaklar Monthly Review merkezinden elde edilebilir.

[Monthly Review, cilt 50, sayı 1, Mayıs 1998’den çevrilmiştir]



 
Yazarın Diğer Yazıları
 Kemal Burkay Nereye?
 Küresel Krizde Yeni Dönemeç*
 SİP’in Hilesi
 Eski Sosyalist Ülkelerde Komünistler ve İşçiler / Peter GOWAN
 Koruyucu Sağlık Hizmetleri ve Aşılar
 Belediyelerin Görev, Yetki, Sorumluluk ve İmtiyazları
 Patronlara İstihdam Paketi Piyangosu
 Gündem
 İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları
 Uygarlık
 Sağlık ve Sosyal Güvenlikte Gelinen Nokta
 İşsizlik Sigortası Emekçilere Aittir

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS