Sosyalist Dergi: 32 |  ÜRÜN |
Ortadoğu'dan

Libya

Libya’ya Karşı Utanç Verici Karar

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), 27 Haziran 2011 günü utanç verici bir karar alarak, dünyanın ezilen halklarına karşı Batı emperyalizminin hukuk kılıfını kullanan vurucu gücü olduğunu bir kez daha kanıtladı. ABD’nin, AB’nin ve NATO’nun faşist sömürgeci saldırısına karşı vatanlarını savunan Libya lideri Muammer Kaddafi, oğlu Seyfülislam Kaddafi ve Libya istihbaratının başında bulunan Abdullah El Senussi hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Hollanda’nın Lahey şehrinde bulunan UCM, soykırım, insanlığa karşı suç, savaş suçu ve henüz tanımı yapılmadığı için yürürlüğe girmemiş olsa da saldırı suçunu yargılamak için kurulmuş uluslararası bir mahkemedir. Bu suçların nitelikleri göz önüne alındığında, dürüst bir insan, UCM’den, petrolüne, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne göz diktikleri Libya’ya karşı vahşi bir savaş başlatan ABD başkanı Obama, Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy, İngiltere başbakanı Cameron, İtalya başbakanı Berlusconi gibi emperyalist haydutlar hakkında tutuklama kararı çıkarmasını bekler. Oysa, UCM, tam tersini yaparak, bu zalimlerle birlik oluyor ve saldırıya uğrayan ülkelerini savunan Libya yöneticilerinin üzerine hukuk bayrağını sallayarak çullanıyor.

UCM’nin ilk bakışta şaşırtıcı görünen bu davranışı, kuruluşunu sağlayan Roma Antlaşması’nın yürürlüğe girdiği 1 Temmuz 2002’den bu güne, sadece Afrikalıları soruşturduğunu ve yargıladığını öğrenince, anlam kazanıyor. UCM, soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçunun sadece Uganda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Kenya’da meydana gelen çatışmalarda söz konusu olabileceği kararına vardı. 2002’den bu yana, Amerika’nın ve Avrupalı müttefiklerinin Irak’ta ve Afganistan’da milyonlarca insanın ölümüne, yaralanmasına, topraklarından sürülmesine yol açan işgallerini, İsrail’in ve baş destekçisi Amerika’nın Filistin’de ve Lübnan’da yüz binlerce insanı evsiz barksız bırakan saldırı ve işgallerini, her nedense soykırımın, insanlığa karşı suçun ve savaş suçunun işlendiği olaylar olarak görmedi, soruşturmadı ve yargılamadı.

UCM, Batı emperyalizminin, insancıl hukuku, zayıf ülkelerin iç işlerine karışmak için kullanmalarını sağlayan bir maşadır; sömürgeci zorbalığın aletidir. UCM, zengin haydutların emrinde sadece yoksulları, zayıfları ve mazlumları kesen bir kılıçtır. Uluslararası adalete değil, dünyayı haraca bağlamış emperyalistlerin orman kanununa hizmet eden bir kurumdur.

UCM, emperyalizme karşı direnen Libya yöneticileri hakkında tutuklama kararı vererek savaş suçu işlemiştir. Zalimin hizmetindeki kararlarıyla kendi kendini teşhir eden UCM, daha şimdiden halkların vicdanında mahkûm olmuştur. Fakat halkların vicdanında mahkûm olmanın devamı da gelecektir. Dünya işçi sınıflarının ve ezilen halkların devrimci mücadelesi sonucunda hukukun h’sinin geçerli olduğu bir dünya kurulduğunda, hiç kuşkunuz olmasın, bu utanç verici kararları talep eden savcılar ve bu gayrimeşru kararları veren yargıçlar, emperyalist efendileriyle birlikte, savaş suçlusu olarak yargılanacaklardır.


Emperyalist Saldırganlar İstanbul’da

Libya’ya karşı yağma savaşı başlatan emperyalist saldırganlar 15 Temmuz 2011 Cuma günü İstanbul’da Çırağan sarayında toplanıyor. Kendilerine Libya Temas Grubu adını veren emperyalist koalisyonun İstanbul toplantısına, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen de katılıyor.

Toplantıda ABD ve NATO ile ev sahibi Türkiye’nin yanı sıra, Fransa, İngiltere, İtalya, Hollanda, Kanada, Polonya, Danimarka, Avustralya, Bulgaristan, Portekiz, Fas, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Malta egemen sınıfları da temsil ediliyor.


Amerikan emperyalizminin yoğun baskısına boyun eğerek Türkiye’yi daha altı ay öncesine kadar “en yakın dost ülkeler” olarak tanımladığı Libya’yla savaş, Suriye’yle her an savaşa dönüşebilecek düşmanlık durumuna getiren AKP iktidarı, toplantıya Rusya ile Çin’i de davet etti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi oylamasında çekimser kalarak NATO saldırısının yolunu açan Rusya ile Çin, bağımsız bir ülkeyi taş üstünde taş bırakmadan bombalayan NATO’nun açık suç ortağı olarak görünmek istemedikleri için, daveti reddettiler.

AKP ise, Amerika’nın gözüne girmekten başı dönmüş bir şekilde, emperyalizmin bölge halklarına karşı kör aleti olarak hareket ediyor. Kuruluşunu emperyalist işgale karşı savaşa dayandıran bir devletin kamu görevlisi sıfatını taşıdıkları hâlde emperyalist işgalciler koalisyonuna katılan işbirlikçiler, bu ağır suçun hesabını eninde sonunda verecekler.

Türkiye halkı, emperyalizmin vahşi saldırısına karşı aylardır direnen Libya halkının yanındadır. Clinton, Rasmussen ve diğer savaş suçluları, Türkiye’den defolun.


Emperyalist Küstahlık

Libya’ya savaş açan emperyalist koalisyon, 15 Temmuz 2011’de İstanbul’da Çırağan sarayında yaptığı toplantıda, küstahlıkta sınır tanımayan bir karar alarak, Libya’daki kuklası olan Ulusal Geçiş Konseyi’ni ülkenin meşru hükümeti olarak tanıdı.

Soyguncu zorbalar kendi uşaklarını Libya’ya paşa tayin ediyorlar! Hiç kimse sömürgecilerin kiralık askerlerini, emperyalist saldırıya karşı vatanlarını, bağımsızlıklarını, doğal kaynaklarını ve onurlarını korumak için savaşan Libya halkına meşru hükümet olarak yutturamaz. Türkiye, bölge ve dünya halkları da bu yutturmacayı elinin tersiyle itecektir.

Dev bankalarınız ve şirketleriniz, NATO’nuz, son teknoloji ürünü ölüm makineleriniz, yalan kusan medya şebekeleriniz, beyin yıkayan üniversite şebekeleriniz, kapitalizm dininin tanrısı Amerika’ya tapan gerici yönetimleriniz, bu kararı hayata geçirmeye yetmez. Padişah saraylarında toplanıp uğursuz planlarınızı kurabilirsiniz ama direnen halkların iradesi planlarınızı eninde sonunda paçavraya çevirir. Padişahların yerinde yeller esiyor. Hitler’in ve Mussoli’nin yerinde yeller esiyor. Sizin de yerinizde yeller esecek. Kaba kuvvet hak yaratmaz. Zorbalık, meşruiyet doğurmaz. Eşitlik, özgürlük ve adalete dayalı olmayan hiçbir düzen ayakta kalmaz.

Emperyalist koalisyon, ayrıca, Libya’ya karşı bombardımanın Ramazan ayında daha da yoğunlaştırılarak sürdürülmesini kararlaştırdı. Savaşın başını çeken ve Haçlı geleneğini sürdüren ırkçı, Batılı, beyaz, Hıristiyan kapitalist soyguncuların bu kararı gönül rahatlığıyla aldığı tahmin edilebilir. Ama gülücükler saçarak toplantıyı yöneten Türkiye ve Katar yöneticileri sıkı İslamcı geçinirler; İslam geleneğine bu kadar ters bir karara uçaklarını ve gemilerini tahsis ederken bakalım hangi yüzle oruç tutup namaz kılacaklar. Bir kez daha görülüyor ki, Arap ve İslam toplumlarının egemenleri, Batı emperyalizminin Arap ve İslam halklarına karşı kullandıkları piyonlardır.

Ülke, bölge ve dünya halkları emperyalist koalisyonun planlarını boşa çıkarmak göreviyle karşı karşıya. Libya halkıyla dayanışmayı arttıralım. Sömürgeci barbarlığı hortlatan emperyalist koalisyona karşı kendi halklarımızı uyaralım. Libya’nın boğazlanmasına göz yummayalım.


ABD’yle İyi İlişkilerin Bedeli

Libya’ya karşı emperyalist koalisyonun toplantısına katılmak üzere Türkiye’ye gelen ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton; Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le Türkiye ABD ilişkileri konusunda da görüşmeler yaptı.

Clinton, Türkiye ile ABD arasında dış politikada geçen yıllarda görülen farklılıkların ortadan kalktığını, özellikle Libya, Suriye ve İran konusunda ortak çizgiye geldiklerini ve bundan büyük memnuniyet duyduklarını söyledi. Yabancı ülke yöneticilerini hizada tutmak isteyen Amerika’nın klasik yöntemi gereği (1953 1959 arası ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in o dönemdeki başkan Dwight Eisenhower’e, yabancı devlet yetkilileriyle ikili görüşmeler yaparken nasıl davranması gerektiği konusunda tavsiyede bulunurken dediği gibi, “Onları hafifçe okşayacaksınız ki sizin kendilerine sırılsıklam aşık olduğunuzu sansınlar”), AKP yöneticilerinin ağzına bir parmak bal çaldı ve “Türkiye’ye desteğimiz kaya gibi sarsılmazdır” dedi.

Clinton’un sözlerinden ağzı kulaklarına varan Ahmet Davutoğlu ise, “Türkiye ABD ilişkilerinin modern dönemin en iyi yapılandırılmış, en köklü diplomatik ilişkileri arasında olduğunu” söyledi. “En yoğun görüştüğüm muhatap Clinton’dur” diye övündü.

ABD Türkiye ilişkilerinin bu kadar iyileşmesinin bedelinin ne olduğu konusuna girmek, “Ne pahasına?” sorusunu sormak, Clinton’a durmadan yağ çeken ve Davutoğlu’na çanak sorular yönelten kapitalist medya temsilcilerinin aklına tabii ki gelmedi. Türkiye, daha bu yılın başına kadar, Libya, Suriye ve İran’la mükemmel ilişkiler içinde olmakla övünüyor ve bu ilişkileri Davutoğlu’nun meşhur “komşularla sıfır sorun” politikasının başarısına kanıt olarak gösteriyordu.

Başbakan Erdoğan, daha 29 Kasım 2010’da AB Afrika Zirvesi için gittiği Libya’da “onur konuğu” olarak karşılanıyor ve “Kaddafi İnsan Hakları Ödülü”nü alıyordu. Ödül töreninde konuşurken, “Biz birbirimize sırtımızı dönemeyiz. Bizler bir vücudun parçaları gibiyiz” diyordu. Türkiye, şu anda Libya’yla savaş durumunda. “Bir vücudun parçaları gibi” olduğu Libya’yı, ABD’nin ve NATO’nun emrinde bombalıyor, abluka altında tutuyor ve ülkelerine ihanet eden gericileri destekliyor.

Türkiye ile Suriye bakanları, daha 22 Aralık 2009’da ve 4 Ekim 2010’da ortak kabine toplantısı yapıyordu. Davutoğlu, ortak kabine toplantısını “Türkiye ve Suriye tarihinde önemli bir dönüm noktası” olarak tanımlıyor, “bu tür buluşmalar bölgeye ve dünyaya, bölgesel ve küresel barışa en önemli mesaj olacaktır” diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu: “Gerek Türkiye, gerekse Suriye tarafında son derece hissî anlar yaşadık. İki halkın birbirini bu kadar özlediği hepimizce malumdu ama bu kadar özlemle birbirlerini beklediklerini ve kucaklaşma arzusu içinde olduklarını bir kez daha müşahede ettik. Son derece hissî ve asırların getirdiği o kültürel harmanı yansıtan bir buluşma oldu.” Oysa bugün, Türkiye Suriye’yle savaşın eşiğinde; ABD, AB ve İsrail’in desteklediği gerici terör çetelerinin isyanını destekliyor ve bu gericilere yataklık yapıyor.

Yıllarca İran Türkiye dostluğundan asla taviz vermeyeceklerini vurgulayan AKP yönetimi, ABD’nin İran’a karşı Türkiye’ye yerleştirmek istediği füze kalkanı projesine 19 20 Kasım 2010’da Lizbon’da yapılan NATO zirvesinde onay verdi ve Clinton’un bu ziyaretinde projeye ilişkin teknik düzenlemeler de görüşüldü.

NATO üyeliği, İncirlik üssü, İncirlik üssünü ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerine gık çıkarmadan tahsis etme, derken Libya’ya karşı savaş, Suriye’ye karşı savaş hazırlığı, İran’a karşı savaş ortamını hazırlayacak düşmanca eylem. ABD’yle iyi ilişkilerin bedeli işte bu: Türkiye’yi komşularımıza, dostlarımıza, bölge halklarına karşı Batı sömürgeciliğinin koçbaşı durumuna getirme. Amerikan ve Avrupa kapitalistlerinin modern Haçlı ordularına asker yazılma ve Hilal halklarının üzerine yürüme. Hem de İslam kültürüyle yetişmiş olmakla övünen, İslami görüntüyü siyasal sermaye olarak kullanan AKP’nin yönetiminde.

Türkiye halkları, AKP’nin, milyonlarca insanı öldürme, sakatlama, yaralama, evsiz barksız bırakma, özgün uygarlıkları yok etme pahasına bölge halklarının doğal kaynaklarını talan eden sömürgeci soygunculara suç ortaklığı yaparak bu talandan pay kapmaya çalışmasını, komşu halkları boğazlayan emperyalist zorbalara yardakçılık yaparak bir avuç işbirlikçi dolar milyarderinin kârına kâr katmasını asla affetmeyecektir.


Libyalı Karşıdevrimciler Birbirine Düştü

Libyalı kukla güçlerin genelkurmay başkanı Abdülfettah Yunus ve iki yardımcısı, 28 Temmuz 2011 Perşembe sabahı, Kaddafi yönetimiyle gizli ilişkiler sürdürdükleri gerekçesiyle, kendi örgütü tarafından tutuklandıktan kısa bir süre sonra öldürüldü. Daha önce Libya hükümetinde içişleri bakanı olarak görev yapan Abdülfettah Yunus, Şubat ayında gerici isyancıların safına geçmiş ve kukla birliklerin başkomutanlığına getirilmişti.

Abdülfettah Yunus’un ve iki yardımcısının kendi örgütü tarafından yargılanmadan öldürülmesi, dünya kapitalist sisteminin efendisi emperyalistlerin Ulusal Geçiş Konseyi adını taşıyan bu kukla örgütü saygınlaştırma ve Libya halkının meşru temsilcisi olarak tanıma ve tanıtma kampanyasının ne kadar çürük olduğunu gösteriyor.

ABD, Avrupa Birliği ve işbirlikçi kapitalist hükümetlerin yoğun siyasal, askerî, diplomatik ve ekonomik yardımından yararlanan Libyalı kuklalar, NATO’nun Libyalı sivil halka yönelik acımasız bombardımanına, halkı aç ve ilaçsız bırakma amacını taşıyan vahşi ablukasına rağmen, bir türlü başarılı olamadılar. Libya halkı ve yönetimi vatanını, doğal kaynaklarını, sosyal kazanımlarını ve onurunu korumak için aylardır direniyor. Emperyalist koalisyon Libya halkının iradesini kıramayınca, kukla güçler içindeki anlaşmazlıklar ve çatışmalar alevleniyor. Dünya kapitalist medyasının psikolojik desteği, genelkurmay başkanı ilan ettikleri Yunus’u ve yardımcılarını yargısız infazla yok eden kukla güçlerin daha da itibarsızlaşmasını engellemeye yetmeyecek.

Libya lideri Muammer Kaddafi, karşıdevrimcilerin birbirine düştüğünü gösteren bu yargısız infazın bir gün öncesinde, Libya’nın işgal altında olmayan bütün bölgelerinde emperyalist saldırıya karşı meydanlara dökülen halkına radyodan yaptığı konuşmada, “NATO’dan korkmuyoruz. Kendi halklarına silah çeken kuklalardan korkmuyoruz. NATO’yu da, kuklalarını da yeneceğiz. Çünkü biz hepimiz, düşmanı yenmek için gereken her fedakârlığı göstermeye, vatanımızı korumak için kadın, çocuk demeden kendi canımızı vermeye hazırız” dedi.

Yunus’un ve iki yardımcısının yargısız infazı, Ulusal Geçiş Konseyi adlı haydutlar çetesinin ipliğini iyice pazara çıkarmıştır. AKP hükümeti, kardeş Libya halkına yönelik emperyalist savaştan derhâl çekilmelidir. Ulusal Geçiş Konseyi’ni meşru hükümet olarak tanıma kararını derhâl iptal etmelidir. Türkiye, Arap ve İslam halklarına karşı sömürgecilerin kılıcı olmamalıdır.


NATO’nun Faşist Sürüleri Trablus’ta

Ajans haberlerine göre, ABD ve AB’nin birleşik savaş örgütü NATO kuvvetlerinin Libya mevzilerine ve sivil halka yönelik ağır bombardımanı ile koordinasyon içinde ilerleyen özel birlikler ve komuta ettikleri gerici-faşist çeteler, başkent Trablus’a girdi. Sokaklarda göğüs göğüse çatışma devam ediyor.

Libya başkentinin emperyalizmin beşinci kolu gerici-faşist çetelerin eline düşmesi, Libya halkı, bütün Arap ve Afrika halkları ve bütün dünya halkları için acı haberdir. Libya’nın emperyalizmin eline geçmesi, öncelikle Tunus ve Mısır halk devrimlerine karşı dünya gericiliğinin sağlam bir mevzi kazanması, emperyalizmin Libya petrolüne el koyması, bağımsızlığını yitirmiş Libya’nın Arap dünyasında ve Afrika’da devrimci ve ilerici güçlere karşı Amerikan emperyalizminin, İngiliz ve Fransız emperyalizminin ve siyonist İsrail’in üssüne dönüşmesi demektir.

Libya’nın başkenti Trablus’un emperyalizmin güdümündeki sürülerin eline düşmesi, İspanya İç Savaşı sonunda başkent Madrid’in 28 Mart 1939’da Franko önderliğindeki kralcı-faşist isyancıların eline düşmesine benzetilebilir. Alman ve İtalyan faşizminin koruyucu kanatları altında serbestçe hareket eden, teslimiyetçi liberal kapitalist dünyanın kayıtsızlığını değerlendiren faşist güçlerin uğursuz zaferi, Almanya, İtalya ve Japonya’ya İkinci Dünya Savaşını başlatma cesaretini vermişti.

İspanya İç Savaşında Cumhuriyetçi güçlerin boğazlanmasını boş gözlerle seyreden liberal kapitalist devletlerin bu aymazlığının bedelini, daha sonra bütün insanlık savaşa sürüklenerek ağır biçimde ödemişti. İspanya’nın faşizmin pençesine düşmesine seyirci kalan liberal kapitalist devletler de, İkinci Dünya Savaşında faşist devletlerin yıldırım savaşına hedef olmuşlardı.

Libya’nın NATO’nun eline geçmesi, daha kapsamlı yeni savaşları başlatma konusunda emeperyalist güçlere cesaret verecektir.

Tarihin en büyük savaş örgütüne karşı aylardır en elverişsiz koşullarda kahramanca direnen Libyalı yurtseverlere derin saygı duyuyoruz. Onların savaşı, İspanya’da “No pasaran” belgisiyle faşizme geçit vermemeye çalışan, gösterdikleri direnişle aslında bütün insanlığı korumaya çalışan İspanyol cumhuriyetçilerinin savaşı kadar yurtseverce ve enternasyonalisttir. Bu gerçeği anlamayan ve Libya halkının boğazlanmasına kayıtsız kalan bütün aymazlara acıyoruz.

22 Ağustos 2011


Suriye

Suriye Halkı İhaneti Unutmaz

Suriye’ye karşı Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail’in başlattığı provokasyon şiddetlenerek sürüyor. Gerici faşist silahlı terör çetelerinin düzenlediği kanlı saldırılarla Suriye’yi emperyalizme ve siyonizme boyun eğdirmek, Filistin’i ve Lübnan’ı desteksiz, İran’ı müttefiksiz bırakmak ve bütün Ortadoğu’yu kapitalist egemenler açısından dikensiz gül bahçesine çevirmek isteyen bu komploya bölgedeki işbirlikçi rejimler de hevesle katılıyor.

ABD Başkanı Obama ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un gerici faşist isyanı bastırmak için önlem alan Suriye’ye yönelik tehditlerine AB yöneticilerinin tehditleri eklendikten sonra, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 6 Ağustos 2011 Cumartesi gecesi yaptığı konuşmada Suriye’ye ultimatom verdi. Erdoğan şöyle dedi: “Bugüne kadar birçok şeyi acaba halledebilir miyiz, söylenenler yerini bulur mu diye çok sabrettik. Artık burada da sabrın son anlarına geldik. Bunun için de bu süreç içinde Salı günü Dışişleri Bakanımı Suriye’ye gönderiyorum. Kendileriyle gerekli olan görüşmeleri yapacaklar, mesajlarımız kendilerine kararlı bir şekilde iletilecek. Bundan sonraki süreç verilecek cevap ve uygulamaya göre şekillenecek. Çünkü biz Suriye konusunu dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir. Çünkü Suriye ile 850 kilometre sınırımız var.”

Erdoğan’a Suriye yönetimi ertesi gün, “Hiç kimseyi iç işlerimize karıştırmayız” yanıtını verdi. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın danışmanı Dr. Busina Şaban bu konuda şu değerlendirmeyi yaptı: “Eğer Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Suriye’ye sert bir mesaj iletecek olursa sivillere, ordu ve polis üyelerine karşı silahlı terörist grupların acımasız öldürmelerini ve cinayetlerini kınamayan Türkiye’nin tutumu konusunda daha kesin bir yanıt alır. Eğer Türkiye Suriye’nin meselelerini tarihî ve kültürel ilişkiler nedeniyle dış işleri sorunu olarak düşünmezse, Suriye dostlar arasında danışmayı her zaman hoş karşılar. Ancak, Suriye kesin olarak Suriye’nin içişlerine tüm bölgesel ve uluslararası müdahale girişimlerini reddetmiştir.”

Türkiye’nin ultimatomuyla eş zamanlı olarak Suudi Arabistan ve Kuveyt Şam’daki büyükelçilerini geri çekti.

Plan açık: ABD önderliğindeki emperyalizm ve işbirlikçiler cephesi Türkiye’yi Suriye’nin üzerine sürerek bölgede kanlı savaşlar ve parçalanmayla sonuçlanacak bir kan davası başlatmak istiyor. Bu plana karşı koymak, iki ülke halklarının olduğu kadar bütün bölge halklarının da yüksek menfaati gereğidir.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AKP yönetiminin emperyalizmin uğursuz planına teşne olmasını eleştirerek Başbakan Erdoğan’ı suçladı. Hürriyet gazetesi muhabiri Onur Konuralp’e demeç veren Kılıçdaroğlu’nun sözleri şöyle:

“Türkiye’yi Suriye’ye yönelik aktif müdahalede rol oynamaya zorlayacaklardır. Eğer bir Başbakan çıkıp da ‘Sabrın sonuna geldik’ diye bir söz söylüyorsa, bunun arkası askerî müdahaledir. Bu vurguyu yapıyor Başbakan. Askerî müdahaleyi hangi gerekçeyle yapacaksın. Batılı egemen güçler için mi yapacaksın? Dış politika ülkelerin çıkarları üzerine kurulur. Batılı egemen güçler bugün kavga ederler, yarın gider tokalaşırlar. Onlar Suriye’ye komşu değiller, bizim ise komşuluğumuz var. Suriye halkı ihaneti unutmaz. Türkiye askerî müdahalede rol üstlenmemeli. Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in bağımsızlığını tanımadık, Batılı egemen güçlerin lehine oy kullandık. Cezayir bunu unutmadı, bu ülkenin Başbakanı (Turgut Özal) gitti, Cezayir’den özür diledi.

“Tarihten ders almamız lazım. Hataları tekrarlamamamız lazım. Suriye’ye demokrasiyi, özgürlükleri götürelim, daha çağdaş bir ülke olmasına katkı verelim, her türlü desteği sağlayalım. Ama Batılı egemen güçlerin oyuncağı, maşası olmayalım. Olası bir askerî müdahalede rol üstlenmeyelim. Suriye’ye olası bir müdahale olursa, bu, Batılı egemen güçlerin isteği üzerine olacak. Bunu herkes biliyor zaten. Tunus’ta başladı, nereye kadar gideceğini herkes biliyordu. Ancak Suriye Ortadoğu’da çok önemli bir ülkedir. Bir Irak’a benzemez.

“Başbakan, Batılı egemen güçlerin Ortadoğu’daki taşeronudur. Bu egemen güçlerin her istediğini yapan konumdadır. Arada bir diklendi, dersini aldı vazgeçti. ‘Libya’da NATO’nun ne işi var’ dedi. Sonra gitti tıpış tıpış imzayı attı, NATO’nun Libya’ya müdahalesine kapı araladı. Bugün kutsal Ramazan’dayız. Sivillerin öldüğünü, Akdeniz’de binlerce Müslüman’ın öldüğünü biliyoruz. Bunların birinci sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan’dır. Onay vermeseydi ya! Türkiye Libya’nın bölünmesine nasıl imza atar.” (Hürriyet, “Türkiye’yi sokma”, 8 Ağustos 2011).

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun daha önce emperyalizmin Libya’daki planlarını desteklediğini ve Türkiye’nin Libya’ya karşı NATO safında savaşa katılması için Meclis’te olumlu oy verdiğini hatırlıyoruz. CHP’nin, geçen süre içinde emperyalizmin Libya’yı bölmek istediğini kavramasını ve Suriye’ye dönük emperyalist planları teşhir etmesini, AKP iktidarına “Emperyalizmin planlarına alet olma!” uyarısında bulunmasını önemsiyor ve destekliyoruz. CHP’den bu değerlendirmenin arkasında durmasını, halk kitlelerini Suriye’yle savaş politikasına karşı seferber etmesini talep ediyoruz.

Türkiye halkları, emperyalizmin kanlı komplosuna karşı Suriye halkının yanındadır. Dostluk kötü günde belli olur. Kemal Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi, “Suriye halkı ihaneti unutmaz”. AKP iktidarı, Suriye halkına karşı Batı emperyalizminin aleti olmamalıdır.

8 Ağustos 2011


CHP’nin Uyarıları

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dün yaptığı “Türkiye Suriye’ye karşı Batılı egemen güçlerin oyuncağı, maşası olmamalıdır” uyarısından sonra, CHP Genel Başkan Yardımcısı Osman Korutürk, bugün verdiği demeçte, “Suriye’ye bir askerî müdahale olmaması için elimizden geleni yapmalıyız. Olursa da kesinlikle parçası olmamalıyız. Olası bir dış müdahale Türkiye’ye çok zarar verir. Bunu en son Irak örneğinde gördük. Türkiye, bölgesinde ABD’nin politikalarını uygulayan bir görüntü vermekten kaçınmalıdır” dedi.

CHP’nin nihayet ABD’nin bütün Ortadoğu halklarını felakete sürükleyecek sömürgeci planlarına karşı uyanması ve tavır almaya başlaması anlamına gelen bu tepkilerine değer veriyoruz. CHP Adana Milletvekili Faruk Loğoğlu’nun bugünkü Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan aynı doğrultudaki yazısını okurlarımıza sunuyoruz. Loğoğlu, AKP yönetiminin savaş planlarında Fethullah Gülen hareketinin bölgede mezhep çatışmasını kışkırtan zihniyetinin rolü üzerinde duruyor ve uluslararası hukukun Türkiye’ye müdahale hakkı vermediğini vurguluyor.


* * *


Suriye Savaş Sesleri?

Faruk Loğoğlu CHP Adana Milletvekili

Türkiye, Suriye sorununu yanlış bir mecraya sokmakta ve iki komşu ülke arasında sıcak çatışma tehlikesini arttırmaktadır. AKP iktidarının bu kabul edilmez eğiliminin işaretleri nelerdir, altında yatan nedenler nedir ve sonuçları ne olabilir?.. Bu soruların yanıtları yaşamsal önem taşımaktadır.

Üç önemli gelişme, AKP iktidarının Suriye’ye bakış açısının ipuçlarını vermektedir. Bülent Keneş’in Zaman’daki son “Suriye’de Yaşanan Katliamlarda İran’ın Rolü” yorumunda, İran Suriye dayanışmasının bir Şii Alevi ittifakı olduğu vurgulanmakta, Suriye olayları mezhep ayrışması ekseninde ele alınmakta, hem İran, hem Esad rejimi eleştirilmektedir. “Şii hilali”nin “Tahran açısından bozulmasına asla müsaade edilmeyecek stratejik bir değer niteliğinde” olduğundan söz edilmektedir. Burada önemli olan husus, yazarın Suriye’deki gelişmeleri içine İran’ı da katarak mezhep dayanışması/çelişkisi eksenine oturtmasıdır. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin komşu Suriye’deki olaylara bölge seviyesinde bir Şii Sünni karşıtlığı açısından bakılması önerilmektedir. Yazar ve gazetesinin günümüz Türkiye’sinde sahip olduğu ağırlık dikkate alınırsa, bu tahlil önemlidir.

İkinci gelişme, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son açıklamasıdır. 6 Ağustos günü bir toplantıda basında yer alan haberlere göre, “Suriye konusunu dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir. Çünkü Suriye ile 850 kilometre sınırımız var. Akrabalık, tarih, kültür bağlarımız var. Dolayısıyla burada olanlar bitenler, asla bizim seyirci kalmamıza fırsat vermez. Tam aksine, oradaki sesleri duymak zorundayız, duyuyoruz ve gereğini yapmak zorundayız” demiştir. Başbakan Erdoğan bu sözleriyle uluslararası hukuk ve ilişkiler alanında yeni bir çığır açmıştır. Aynı şeyler bütün komşularımız için de söylenebilir. Ancak bu, “Sizde olanlar bizim de iç meselemizdir” deme hakkını Türkiye’ye vermez. Başbakan Erdoğan’ın bu çıkışı Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etme niyetinin işaretiyse, bu fevkalade yanlış, tehlikeli ve sonu ancak hüsranla bitebilecek bir yaklaşımdır.

Son ve üçüncü gelişme Dışişleri Bakanı Prof. Davutoğlu’nun bugün Şam’a yapacağı ziyaretidir. Bu, Esad’ı muhalefetle görüşmeye ikna etmeye yönelik bir ziyaretse, olumlu ve yerinde bir karardır. Fakat ziyaret, olası bir Türkiye müdahalesi öncesi sıra savmak için yapılıyorsa, bu, çatışma ihtimalinin gündemde yukarı tırmanmakta olduğunu gösterecektir. Bu üç gelişme yan yana konulduğunda, ortaya acaba Suriye’ye müdahale mi gündemdedir, sorusu akla gelmektedir.

AKP iktidarının bu yaklaşımının altında iki neden yatmaktadır. Biri, İslam dünyasına ağırlık ve öncelik veren AKP’nin dünya anlayış ve bakışındaki Sünni dayanışmasının sahip olduğu ayrıcalıklı yerdir. Şii Sünni saflaşması, ABD ve İsrail’de kimi çevreler tarafından da özellikle İran’a karşı teşvikinin yararları irdelenen bir husustur.

Oysa mezhep ayrışmasından yararlanmaya kalkışmak, bunun üzerine politika inşa etmek “insanlığa karşı suç” mertebesinde bir yanlıştır. Bu ancak, zaten kaynayan ve sorunlu Ortadoğu bölgesinin sonu, İslam dünyasının ise geri kalmışlığa mahkûmiyeti neticesini doğurur. İkinci neden ise AKP iktidarının “ustalık” döneminde ABD’nin de etkisi ve telkinleri doğrultusunda, Libya ve Mısır’dan sonra, İran ve Suriye’ye karşı da daha Batı yanlısı politikalar izleme eğilimidir. Batılıların dürtüsüyle, bu değişikliğin bölgesinde Türkiye’nin daha geniş bir rol oynama hevesiyle ilgisi olabilir. Böyle bir içgüdüyle hareket ediyorsa, AKP yine yanılmaktadır. İçerde kendi sorunlarını çözememiş olan bir Türkiye’nin bölgede lider ülke konumuna gelmesi mümkün değildir. Üstelik bölge ülkeleri ve Batılılar da buna zaten cevaz vermezler.

Türkiye, Suriye’ye hangi gerekçeyle olursa olsun bir müdahale düşünüyorsa, bundan derhâl vazgeçmelidir. “En başarılı” bir müdahale dahi Türkiye’yi içinden yıllarca kurtulamayacağı bir bataklığa saplayacaktır. Uluslararası hukuk Türkiye’ye müdahale hakkı bahşetmemektedir. Suriye’de soydaş veya Türkiye’ye yönelik terör sorunu yoktur. Ankara, 1998’de Suriye’ye PKK konusunda rest çekmiş ve başarmıştı, çünkü bunun ulusal güvenliğimizi ilgilendiren bir sorun olduğunu iki taraf da biliyordu. Bu sefer durum farklıdır. İnsani mülahazalarla müdahale ise uluslararası toplumun müşterek sorumluluğudur, ancak bu bile kesinlikle Libya’daki çok hatalı yaklaşım paralelinde, yani askerî müdahale şeklinde öngörülmemelidir. Ayağımızı denk alalım. Komşu Suriye’nin iç sorunlarını çözmesi için yardımcı olalım ama tehlikeli ve ısmarlama atılımlara asla heves etmeyelim.

9 Ağustos 2011



 
Yazarın Diğer Yazıları
 Kapitalizme karşı savaş, halklar için barış
 CHP Kongresi
 AKP’nin Siyasal Felsefesi
 Tarih ‘meşhurların tarihi’ değildir
 AFRICOM: Washington’un Yeni Emperyalist Silahı
 Eğitim Sen İstanbul Üniversiteler Şubesi Asistan Forumu Sonuç Bildirgesi
 Büyük Alevi Kurultayı Sonuç Bildirgesi
 Basın Açıklaması: SİP’in Çirkin Saldırısını Püskürteceğiz
 SİP Üzerine Cemal Toprak'la Söyleşi II
 SİP Genel Başkanlığı'na Açık Mektup: TARİH SİZİ AFFETMEYECEK!
 Bir Belge: Kemal Okuyan'la Söyleşi
 Onbeşler’i Andık
 1 Mayıs 2010: İşçi sınıfı Taksim’de
 Kürt kardeşlerimize dokunamazsınız
 Tekel Direnişinin Berlin Örgütlenmesi

 
İrtibat: 0212 - 245 28 11
E-posta: posta@urundergisi.com | RSS